20 Aralık 2019
Nurhan Erdal Bahadır, oğlu Muaz (1) ile birlikte bir yıldır Tarsus
Cezaevinde yaşıyor. 3 kez koğuşta sinir krizi geçiren bir anne,
hapishane şartlarında oğlunu nasıl büyüttüğünü 16 sayfalık mektupta
anlattı.
Cemaat soruşturmaları kapsamında iki kez
gözaltına alınıp tutuklanan Nurhan Erdal Bahadır (38), bebekli bir
annenin cezaevinde neler yaşadığını yazdı. Eşi Levent Bahadır’a bir
mektup gönderen genç anne, oğlu Muaz 60 günlükken 7 Aralık 2018’de
ikinci kez hapse girdi. Bel fıtığı hastası anne ve Muaz bebek bir yıldır
Tarsus Cezaevinde 15 kişilik koğuşta yaşam mücadelesi veriyor.
Birinci yaşını cezaevinde dolduran Muaz’ın annesi, cezaevinde
bebeğine nasıl baktığını, onu ne şartlar altında büyütmek zorunda
kaldığını peyder pey kaleme aldığı 16 sayfalık uzun mektubunda dehşete
düşüren ifadelerle aktarıyor.
 |
| Nurhan
Erdal Bahadır’ın 17 Ağustos 2019’da yazmaya başlayıp 12 Eylül 2019’da
tamamladığı mektubunu Muaz’ın 4 Ekim 2019’da yapılan 1. yaş günü
kutlamasında çektirilen 6 fotoğraflar birlikte yayınlıyoruz. |
SES ÇIKARMASIN DİYE GÖZLERİNE BAKAMIYORDUM
Nurhan Erdal Bahadır, bir anne olarak çocuğuyla koğuşta iletişim
kuramamanın zorluğunu anlatırken yazdığı ifadeleri oldukça ağır:
“Kuzum benim ilk ses çıkarmaya başladığı aylarda, bir şeyler
mırıldanmasın, ses çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise
bülbül gibi şakıyor. Sabah saat kaçta uyanırsa uyansın, insanlar
rahatsız olmasın diye hemen aşağıya yemekhaneye iniyoruz.”
AŞAĞISI ÇOK SOĞUK
“Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik
bir bebek varsa daha da zor. Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi
ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata
indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir
alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve
banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum.”
RANZADAN DÜŞTÜ, AYAĞINA İP BAĞLA DEDİLER
Sadece Muaz değil, cezaevinde düşen, kafasını yarılan başka bebekler
de oldu. Cezaevinde çıkan yemekler yetişkinler için bile sorunken bir
bebek kuru fasulye ya da patlıcan kızartmasıyla beslenmeye mecbur
kalıyor:
“Bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda veremedim. Burada Muaz’a
verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ sebze ve çorba yapabileceğim
bir elektrikli tencere istemek için kurum müdürüyle görüştüm. İzin
çıkmadı. Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye
başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file
istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım. Müdürlerden birisi,
“Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!”
7 AYLIK BEBEĞİ KURU FASULYE İLE BESLEDİM
Cezaevlerindeki en önemli sorunlardan biri yemekler ve kişisel
ihtiyaçları karşılamanın zorluğu. Bebekli olunca bu sorunlar daha da
katlanıyor:
“Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak
yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç
sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte,
7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.”
BANYO İÇİN YATAKHANEYE SU TAŞIDIM
“İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo
çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı
bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir
arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su
taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş
yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende
biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki
fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı
olanlar oldu.”
GÖZÜNDEKİ KAYMA İLERLEDİ
Muaz bebek kalp hastalığı ve göz kayması sorunuyla dünyaya geldi.
Annesi zor koşullarn yanı sıra oğlunun hastalığıyla da hapiste mücadele
etmek zorunda kaldı:
“İçimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a daha
evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi.
Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var.
Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor,
‘Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz
kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir
yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı
gün girişini yapar ameliyat ederiz’ dedi. Kasım ayına tekrar kontrole
gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma için de ‘En son ameliyat yaparız.
Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız’ dedi.”
BEBEKLE 7 SAAT CEZAEVİ ARACINDA BEKLEDİM
Cezaevlerindeki en büyük sorunlardan biri de hücre şeklinde yapılan
araçlarda hastaneye, doktora gitmek zorunda kalmaları. Bahadır, bebekli
bir annenin öyle bir araçta seyahate zorlanmasını zorluğunu da
anlatıyor:
“Hastaneye gidiş günümüzü anlatayım. Sabah saat 08.00’de
alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika en fazla bir saat
bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer bindiğimiz
araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik koltukları
kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o kabine
bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat sürüyor.
Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz. Muaz’la birlikte o
gün yedi saat aracın içinde bekledik.”
SOSYOLOJİ MEZUNU
2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan
Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Cemaat soruşturmaları
kapsamında tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki
evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini
gözaltına aldı. O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı
öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın,
beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11
Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.
Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay
sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2
Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu Muaz dünyaya geldi. 7
Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar
duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve
tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Muaz bebek o günlerde 63 günlüktü. 4
Ekim 2019’da 1. yaşını doldurdu.
16 SAYFALIK TARİHİ BİR MEKTUBUN ORİJİNALİ
Merhaba
Olağanüstü hal çok kötü bir dönemdi. On beş günde bir telefon
hakkımız vardı. İki ayda bir açık görüş oluyordu… Sen o zamanlar
görüşüme gelemiyordun. Sadece ayda bir telefon görüşmesi yapabiliyorduk.
Evli değildik. Bu süreç evliliğimizi de geciktirmişti. Muaz’ım, canım
oğlum belki de iki sene önce dünyaya gelecekti. Bize bunları yaşatanlar…
Ah! Onlar, ah!.. Canım, biraz maziye dönüp seninle dertleşmek
istiyorum.
Acı hikayemiz 08 Ekim 2016 tarihinde sabah 05.00 sularında
polisin zile basmasıyla başladı. Kardeşim: “Kim o?” “Polis! Açın kapıyı
arama var.” deyince kardeşim kapıyı açıyor. Polisler, beni soruyorlar.
Halit, evde olmadığımı söyleyince polisler arama emri olmadığı halde
içeriye girip evi aramışlar. Ben ise o sıralarda anneciğimle birlikte
memlekette yaşlı babaanneme bakıyorduk. Babaanneciğim yaşlı olduğu için
kişisel ihtiyaçlarını karşılayamıyordu. Kardeşim gün içinde beni
telefonla arayıp, “Abla, polisler seni arıyor, Adana’ya gelmen
gerekiyor.” dedi.
Hafta sonuna denk geldiği için gidememiştim. Pazartesi günü
Adana’ya gidince mahallemizde bulunan iki karakola da gittim. Karakolda,
“Onlar polis değildir. Polis ne için geldiğini açıklar ve size hangi
karakola gitmesi gerektiğini belirten not bırakırlar.” dedi. Bunu
duyunca çok şaşırdım. Sonuçta bu yaşıma kadar hiç karakola gitmedim.
Ayrıca polislerle de bugüne kadar hiç muhatap olmamıştım. Eve
gidememiştim. O gün bir akrabamızda kaldım. İkinci günün sabahında
telefonum çaldı. Telefondaki ses: “Hamit işe gelmedi nerede olduğunu
biliyor musunuz?” diye soruyordu. Hayır, dedim. Hamit’i merak edip eve
gittiğimizde polisler her yeri dağıtmışlardı. Sanki evimize hırsız
girmiş aradığını bulamamış gibiydi.
Yusuf’la birlikte Hamit’i aramaya çıktık. Karakola haber verdik.
En sonunda Adana KOM’da Hamit’in gözaltına alındığını öğrendik. Karakola
gittiğimizde Yusuf, Hamit’in durumunu sorarken ben de bir diğer polise,
beni aramışlar ama herhangi bir not bırakmamışlar. Mahallemizde bulunan
iki karakola da gittim. Durumu anlattım fakat net bir cevap alamadım,
dedim. Polis, “Hanımefendi siz şöyle oturun. Kimliğinizi verin.” dedi.
Oturdum. Ve canım, o karakoldan çıkamadım.
“Fetö/pyd terör örgütüne üye olduğum gerekçesiyle…” gözaltına
alınmıştım. Allah’ım o kadar kötü olmuştum ki ben terör örgütüne üye
olsam kendi isteğimle karakol karakol gezip bir de üstüne KOM’a gidip
beni neden arıyorsunuz diye sorar mıydım. Ah canım ya, o günler gitsin
ve bir daha hiç geri gelmesin. Neden mi?
KOM şubede bana sürekli soru soran bir başkomiser vardı. Adı
Tuna’ydı. Sürekli aşağılayıcı şeyler söylüyor, argo kelimeler
kullanıyordu. O kadar bunalmıştım ki çıldıracak gibiydim. Baş komiser,
“Suçlusun sen! Fetö terör örgütüne üyesin, bildiklerini anlat ve etkin
pişmanlıktan yararlan” diyordu. Ben bir şey yapmadım. Ben suçsuzum
dediğim zaman çıldırıyordu. Aman Allah’ım o günler… Bir gece nezarette
kaldım. Sabah erkenden adli tıpa götürüldüm. Sonrasında mahkemeye
çıktım.
Mahkemede hakim, beni sorgulayan başkomiser gibi direkt,
“Suçlusun! Etkin pişmanlıktan yararlanmak istiyor musun?” dedi. Hayır
ben bir şey yapmadım. Ben terörist değilim! Hiçbir terör örgütüne de üye
değilim, dedim. Hakim cevabını beni tutuklayarak vermişti. Benimle
birlikte bir kadın vardı. Ona ev hapsi verip serbest bıraktı.
Akşam saatlerinde Tarsus Cezaevi’ne getirildim. O kadar çok
kokuyordum ki başıma neler gelecekti bilmiyordum. Cezaevinde
kıyafetlerimizi çıkartarak üst araması yaptılar. O kadar çok utanmıştım
ki… 9. koğuşa yerleştirdiler. Oradaki herkes Fetöden tutuklanmıştı. Çoğu
hakimdi. Bir üniversite mezunu, komiser, iki öğretmen, bir de yurt
müdürü vardı. Allah’ım ya koğuşta üniversite okumayan yoktu. Bunlar
darbeden ve üyelikten yargılanıyorlardı. Bana çok komik gelen bir diğer
noktada silahlı terör örgütü deyip girdikleri evlerde silah değil kitap
toplayarak çıkıyorlardı.
İleride torunlarımız eminim buna güleceklerdir. Anneannemiz ya da
babaannemiz gerçekten suçsuz yere yatmışlar ve suçsuzluklarını yıllarca
ispatlayamamışlar diyecekler. Bir gün bütün gerçekler ortaya çıktığında
bize terörist diyenlerin karşısına çıkıp haykırmak istiyorum. Benim ve
63 günlük bebeğimin hakkına girdiniz! Bizlere iftira attınız! Demek
istiyorum.
Can, tam 8,5 ay tutuklu kaldım… 3. mahkemede tahliye olmuştum.
İlk mahkemeye çıktığımda hakim o kadar çok bağırmıştı ki unutamıyorum.
Bir yandan sürekli soru soruyor. Sorularına istediği gibi cevap
verilmeyince sinirlenip bağırıyordu. Her seferinde ben suçsuzum hiçbir
terör örgütüne üye değilim. Ben terörist değilim, dediğimde. Hakim,
“Etkin pişmanlıktan yararlan.” diyordu. Ben ise kanunlara aykırı bir şey
yapmadım, neden etkin pişmanlıktan yararlanayım, diyordum. Düşünsene
etkin pişmanlıktan yararlanmak aslında terörist olduğunu bir nevi kabul
etmekti. Mahkemede etkin pişmanlıktan yararlanıp terörist olduklarını
kabul eden insanlar da oldu. Ben bu duruma çok şaşırmıştım. Resmen
insanlarla kelime oyunu oynayıp aslında onlara “Ben teröristim”
demelerini sağlıyorlardı.
Hımmm… Bir de isim vermesen etkin pişmanlıktan yararlanamıyorsun.
Evet, mahkeme bitti. Hakim tutukluğuma devam kararı vermişti. Mahkemeye
beni görmeye sen de gelmiştin. Ama birbirimizi görememiştik…
Mahkeme başkanı, 2. mahkemede bana terör örgütüne üye olduğumu
kabul ettirmeye çalışıyordu. Ben, üye değilim, dediğim zaman kızıyordu.
Hakim “Sen bana isim söyle ben de, sana yardımcı olayım indirim alırsın
ve tutuksuz yargılanırsın” diyordu. Allah’ım o kadar çok üzülmüştüm ki
bu olayın tarifi kelimelerle anlatılacak gibi değil. İsimmiş ne ismi
vereceğim ben terörist değilim!!! Anaokulunda öğretmenlik yaptığım
dönemde Adana Cumhuriyet Başsavcısının çocukları, hakimlerin çocukları…
Hepsi geliyordu. Bizler öğrencilerimize anne-babaya saygıdan sonra vatan
sevgisini anlatıyorduk. Şimdi ise hakim karşısında yargılanan öğretmen,
bir terörist olarak yargılanıyordu.
3. mahkemede tahliye olmuştum. Ramazan ayıydı. Mahkemeye başka
vekil bir hakim tayin edilmişti. Tahliye nedenim ise sağlık
sorunlarımdı. Cezaevi o kadar eskiydi ki babacığımdan da yaşlıydı.
Koğuşun en dip köşesinde kalıyordum. Ranzam duvara bitişikti. Rutubetten
duvarların sıvası dökülüyordu. Sürekli rutubet kokusu ile uyuyor ve
uyanıyordum. Bir gün yatağımın nevresimini değiştirirken bir ıslaklık
hissetim. Yatağımı ranzadan çıkartınca rutubetten nemlendiğini görünce
yeni yatak istedim. Bana yatak yerine karton verdiler. “Yatağının nemli
yerine koy iyi gelir. Yeni yatak veremeyiz.” dediler. Çok komik değil
mi? İnsan hayatı bu kadar ucuz işte…
Belimde fıtık vardı. Yataktan dolayı fıtığım ilerledi. En sonunda
hastanede belimin sağ tarafında üç yerde fıtık olduğu ve sağ kalça
kemiğinde ciddi anlamda aşınma olduğu için sinirlerime baskı yaptığı
anlaşıldı. Fizik tedavi doktoru “Kesinlikle merdiven çıkmayacaksın ve
ortopedik yatakta yatman gerekiyor.” demişti.
Doktor bu şekilde söyleyince kendi kendime gülümsedim. Cezaevinde
yaşadığım mevzuu aklıma geldi. Allah’ım suçsuz bir şekilde tutuklu
bulunuyorum ve sağlığımda bu gidişle daha kötü olacak diye korkmaya
başlamıştım. Üzerinde iki ay geçti. Sağ kasık bölgemde ciddi bir ağrı
oluşmaya başladı. Acil olarak hastaneye sevkim yapılınca hemen
götürüldüm.
Cerrah doktoru, “Ameliyat olman gerekiyor yatışını yapacağım”
dedi. Önce tamam, dedim. Çünkü ağrım dayanılacak gibi değildi.
Sonrasında doktora neden ameliyat olacağım diye sorduğumda “Açıp
bakacağız, ben de bilmiyorum.” dedi. Allah’ım ya bir doktor ameliyat
yapacak ama ne için yaptığını bilmeyecek. Yatış yapacağım yere gittik.
Yatış işlemlerim yapılırken doktorun bu cevabının üzerine ameliyat
olmaktan vazgeçtim.
Sonuçta ben o doktorun gözünde mahkumumdum ve bizlerin bir
kıymeti yoktu… Ölsek de olur. Yaşadığım bu ciddi sağlık sorununu
hapishaneye geldiğimde ayrıntılı olarak Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine
dilekçe yazdım. Bekar bir kadın olduğumu, kasık bölgemde acil olarak
ameliyat olmam gerektiği ama genel cerrah doktorunun ne için ameliyat
yapacağını bilmediğini, bana, “O bölgeyi açıp bakarız belki de
bağırsaklarında sorun vardır.” cevabını verdiğini yazdım. Ayrıca
ameliyat olduktan sonra yatış yapacağım yerinde bana uygun olmadığını
belirttim.
Ben, tesettürlü bir kadınım ve beni büyük bir odanın içinde demir
parmaklıklarla ayrılmış bölümde yatıracaklar, hemen karşımda ise bir
komutan ve iki er beni bekleyecekler. Narkozlu olarak geleceğim, nasıl
uyanacağım belli değil. Bunların hepsini düşünce ölmek daha cazip
gelmişti. Sonuçta beni kimse o halde görmeyecekti. Hiç tanımadığım
erkeklerle aynı odada kalmayacaktım.
Yanlış hatırlamıyorsam bu dilekçemden bir ay sonra üçüncü
mahkemem vardı. Daha önceki Hakimin yerine vekalet eden mahkeme başkanı,
“Yazdığın dilekçeleri okudum. Bir de senden dinlemek istiyorum” dedi.
Ben de anlattım. Ben uyandığımda güvendiğim bir kişinin veya ailemden
birinin yanında olmak istiyorum. Mahkum olarak değil, vatandaş olarak
ameliyat olmak istiyorum.
Narkozun etkisinden kurtulunca karşımda annemi
ve kardeşlerimi görmek istiyorum, dedim. Bunları anlatırken mahkemede
bulunan tutuklu yakınlarının ağlama sesleri duyuluyordu.
Hakim oturmamı söyledi. Bu hakim sıkıntılarımızı dinliyor,
tutuklulara söz hakkı veriyordu. Daha önceki hakim ise konuşturmuyor,
“Geç bunları geç geç eklemek istediğin başka bir şey var mı?” diyordu.
Bu mahkemede hiç gerilmemiştim. Kendimi çok rahat ifade etmiştim.
Hatta konuşurken susturulmamıştım. Eğer diğer hakim olsaydı
sıkıntılarımızı dinleyeceğini hiç düşünmüyordum. Evet, beklenen karar
aşaması canım… “Nurhan Erdal, sağlık nedenlerinden dolayı haftada bir
gün imza ile tutuksuz yargılanmasına, diğer tutukluların tutukluluğuna
devam.” Allah’ım inanamamıştım. O kadar çok sevinmiştim ki anlatamam.
Ama arkamı döndüğümde diğer tutuklu yakınları ağlıyordu. Mahkemeden
çıkıp jandarmalarla birlikte ring aracına giderken annemin ve kardeşimin
sevinç çığlıkları kulaklarımda çınlıyordu.
Bir önceki mahkememde gelmiştin ama bu mahkemede ise izin
alamadığın için gelememiştim. Gözüm seni çok aramıştı… Daha sonra beni
ring aracına götürdüler ama koluma kelepçe takmamışlardı. Allah’ım
denetimli serbestlikle de olsa artık özgürdüm. Hapishaneye tekrar
döndüğümüzde jandarmalarla kapıda neredeyse bir saat bekledik.
Yeni hapishaneye taşınmıştık. Sistem daha tam oturmamıştı. Sonuçta taşınalı bir gün olmuştu.
Uzun bir süre sonra kapı açıldı. Ama beni teslim edecekleri jandarma olmadığı için içeride de beklemek zorunda kaldık.
Jandarma geldiğinde ise “Yarın çıkışını yapsaydık, bugün çıkmak
zorunda mı.” dedi. Ben gideyim yarın çıkışı yapmanız için tekrar
gelirim, deyince. “Aaa sen burada mıydın.” dedi. Neyse beni en sonunda
koğuşuma getirdiler. İçeriye girdiğimde herkes benden cevap bekliyordu.
Tahliye! Deyince çığlıklar ve sevinç gözyaşları birbirine karışmıştı.
Ramazan ayındaydık. Ezanı Muhammedi okunalı 1,5 saat olmuştu.
Dışarıda işler uzun sürünce iftarımı koğuşta açabilmiştim. Evet,
koğuştan çıkma saati gelmişti. Kapı açıldı. Gardiyan, “Nurhan Erdal,
hazır mısın!” dedi. Evet, dedim. Yeni cezaevine taşındığımızdan dolayı
ancak özel eşyalarımızın bir kısmını alabilmiştik. Diğer eşyalarımızı
depoya götürmüşlerdi. Sadece bir çöp poşeti içinde bir iki parça
kıyafetle dışarıya çıkardılar. Ben koğuştan çıkarken herkes arkamdan
ağlıyordu.
Bu hapishanenin “Fetöden ilk tahliyesi ben olmuştum. Canım
arkadaşlarım ben de tahliye olanın arkasından ağlardım. Keşke ben de şu
demir kapıdan arkadaşım gibi çıkıp gidebilseydim… diye. Tam çıkış
işlemlerim bitmişti ki eşyalarımı depodan getirmediler. Ben de almadan
gitmek istemediğimi söyledim. Özellikle de senin mektupların benim için
çok özel olduğunu, onların hemen tarafıma teslim edilmesini istedim. Ama
vermediler. Eşyalarımı iki ay sonra avukat getirmişti. İlk baktığım şey
mektuplarım olmuştu. Hepsi tamamdı. Diğer eşyalarım olmasa da olurdu.
Hapishaneden çıkma vakti gelmişti. Evet, aylar sonra anneciğime
ve kardeşime kavuşmuştum. Birbirimize hasretle sarıldık. Annem uzun süre
bırakmadı beni… Canım annem… Eve giderken yolda seni aramıştım
hatırladın mı?
Daha sonrasında ise nişan ve düğün oldu. Çok sade bir düğün oldu…
Cuma günü adli kontrol imzam vardı. Cumartesi günü de düğünümüz vardı.
İzmir’e seyahat ettiğimiz o geceyi hiç unutamıyorum. İki sefer kaza
atlatmıştık… Cuma günü Adana’ya adli kontrol imza için geldim.
Denetimli serbestlik dosyamın İzmir’e naklini hızlandırmak için
şubeye gidip işlemleri hızlandırdım. Artık nasıl bir teröristsem
kanundan kaçmıyor, adli kontrol imzamın peşine düşüyordum. Şayet
dosyamın nakli İzmir’e yapılmasaydı Adana’ın yolları bana görünecekti.
Şubat ayında hamile olduğumu öğrendiğimde içimde buruk bir sevinç vardı…
Sana hamile olduğumu söylediğimde benimle aynı duyguları hissettiğini
biliyordum. O anda ikimiz de birbirimize bir şey belli etmemeye
çalıştık.
Bebeğimle birlikte hapishaneye tekrar döner miyiz endişesi içimi
kemirip duruyordu. Sonuçta, 2016’da devam eden bir dosyam vardı. Ama
hamileliğimin 4. ayında bebeğimin aort damarında daralma olduğunu
öğrenince her şeyi unuttum.
Bebeğimiz 4. ayından itibaren İzmir Tepecik Hastanesi çocuk
kardiyolojisi tarafından takip ediliyordu. En son kontrole gittiğimde
doktor, sınırda olduğunu 1 milim daha artarsa acil olarak ameliyat
olması gerektiğini çünkü bebeğinizin rahatsızlığının hayati risk
taşıdığını söylemişti. O anda sarsıldım. Bütün dünyam kararmıştı…
Bebeğimizi daha kucağımıza almamıştık. O benim bir parçamdı. Annesi
onsuz yapamazdı. Bebeği de annesiz…
Ve bizim biricik parçamız dünyamıza nihayet teşrif etmişti. Fakat
kucağıma daha almadan Muaz’ı senin refakatinde ambulansla Tepecik
Bornova Hastanesine sevk etiklerini öğrendim. Doğum acılarımı unutturan
bu hadiseye sabaha kadar ağlamıştım. Oğlum 1 hafta kuvezde kaldı.
Beslemesi için kah beraber gidiyor, kah seninle biberonla süt
yetiştiriyordum. Hastanenin ziyaret saati hafta sonuna denk geldiği için
çok uzun kalamıyordum oğlumun yanında. Annesi kuvezde kucağına
aldığında sakin sakin gözlerimin içine bakıyordu. Bebeğini bırakıp
ayrılma vakti geldiğinde ağlamaya başlıyordu. O daha küçücüktü anne
sevgisine ve sıcaklığına ihtiyacı vardı. Kuzum benim, aslında ta o
günlerde annesinden ayrılmayacağını hal diliyle söylüyormuş da biz
anlayamıyormuşuz.
7 Aralık 2018 tarihinde mahkeme sabahı erkenden uyandık. Oğlumun
karnını doyurdum. Oğluma, ben üç-dört saate gelirim. Bu süt sana yeter,
dedim. Bir taraftan hazırlanıyordum. O gün içimde tarifi imkansız bir
hal vardı. Annem kahvaltı yapmam için beni zorladı. Ağlayarak bir şeyler
atıştırdım. Annem, “Kızım yemesen sütün olmaz. Torunuma ne vereceksin.”
dedi demesine ama daha fazla yiyememiştim.
Mahkeme çok uzun sürmüştü. Karar mahkemesi olduğu için kısa
süreceğini düşünmüştüm. Duruşmaya iki defa ara verildi. Önce oğlumu
arıyordum. Hemen arkasından seni arıyordum. Karar: Nurhan Erdal Bahadır.
10 yıl 5 ay iyi halden 8 yıl 9 ay… Bir kez daha dünyam kararmıştı… Ben,
minik kuzumla birlikte hapishaneye gidecektim. Hem de bebeğimin aort
koarktasyonu olmasına rağmen…
Hakim, kararı söylerken vicdanı el vermemiş olacak ki gözümün
içine bakamadı. Çünkü karşısında suçsuz bir kadın ve 63 günlük bir bebek
vardı. Mahkeme bitince Hamit’e, ben, oğlumu istiyorum onu bana getir,
dedim. Karara o kadar çok üzülmüştüm ki Hamit’in beraat ettiğini bile
sonra öğrendim biliyor musun?
Bu çocuk beraat etti ama suçsuz yere tam 78 gün hapis yattı. Hatta bir mahkemede Hamit,
Hakime, “Benim durumumda olan diğer kişiler nezarette hemen serbest
bırakıldı. Ablamın bu hattı kullandığını söylememe rağmen neden ben
hapis yattım?” diye sorunca hakim: “Sen benim işimi mi sorguluyorsun.
Sen kim oluyorsun!” diye bağırdı. Of Allah’ım! O günü hiç unutamıyorum…
Sen işini madem bu kadar düzgün ve kanunlara uygun yapıyorsun neden
suçunu ve vicdanını susturmak için bağırıyorsun. Hakimin bu davranışı
düpedüz suçluluk psikolojisiydi. Mahkemedeki herkes hakime acıyarak
bakmıştı. Ah Can, sana yazdıkça o hadiseleri tekrar yaşıyor gibi
oluyorum ama yazarak dahi olsa seninle dertleşmek bana çok iyi geldi.
Polisler, bizleri çember oluşturarak mahkemeden dışarı çıkartıp
bir odaya götürdüler. Polislere her seferinde kardeşimi arayabilir
misiniz? Bebeğimi evden getirmeye gitti. Benim burada olduğumu
bilmiyordur. Haber verebilir misiniz lütfen? Dememe rağmen aramadılar,
aramadılar, aramadılar…
Saat 17.00 gibi hapishaneye götürecek olan sivil polisler geldi.
Oradaki memura maruzatımı söyleyince, “Arayacağım numarayı söyleyin
hemen arayayım” dedi. Allah razı olsun, dedim. Memur üst araması için
önce erkekleri götürünce bizi Adana adliyesine götürdüler. Benimle
birlikte iki kadın daha vardı. Bizi bir odaya aldılar. Arama
yapacaklardı. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir durum olunca bekleyip
polisleri izliyoruz.
Yere üç tane gazete serdiler, “Ayakkabınızı çıkartıp üstüne
basın” dediler. Bizler de çıkartıp yere serilen gazetelerin üstüne
bastık. Arkasından üstünüzü çıkartın deyince o kadar çok sinirlendim ki…
Ben çıkartmıyorum, dedim. “Çıkartmak zorundasın ÇIPLAK ARAMA yapacağız”
dediler. Hayretle nasıl yani!?” dedim.
Ben daha öncede tutuklandım bir gece nezarette kaldım ama beni bu
şekilde arayan olmadı. Hatta hapishaneye girdiğimde bile böyle
aşağılayıcı bir muameleyle hiç karşılaşmadım, dedim. Benimle birlikte
olan kadınlar ilk defa tutuklanıyorlardı. Dosyada tek tutuklu ve hükümlü
kadın bendim.
Kadınlarda ciddi bir surette itiraz edince, “Tek tek arayacağız
iki kişi giyinsin” dediler. Elbet bir gün hukuk geri dönecek. O
polislerin bu muamelesinden dolayı dava açacağım ve bu işin peşini
bırakmayacağım. Hayatımda hiç bu kadar utanıp aşağılanmamıştım. Ben,
bunları yaşarken bebeğim hala gelmemişti. Oğlumu sabah saat 8.00’de
bırakıp evden çıkmıştım. İki saatte bir anne sütü alan bebeğim saatlerce
aç kalmıştı ve ben yanında yoktum.
Saat 19.00’da bebeğimi getirdiler. Gördüğümde üzeri hep kusmuk
olmuştu o kadar çok ağlıyordu ki… Normalde kusan bir bebek değildi.
Benim oğlum temiz ve mis gibi kokan bir bebekti. Kucağıma aldım.
Sarıldım, öptüm… Muaz’la konuştum. Konuşurken gözlerimin içine
bakıyordu. Çok ağladığı için vücudu hala hıçkırıktan sarsılıyordu.
O anda olaya şahit olan polisler bile halimize acıyarak
bakmışlardı. Polislerden biri, “Bebek kaç aylık?” dedi. İki aylık bir
bebek, dedim. Polis: “Aslında 6 aydan küçük bebeklerin hapishaneye
girmesi kanunen yasak” dedi.
Cevap veremedim. O anda içimden şunlar geçiyordu: Bize bu
hukuksuzluğu yapanlar hukuk geri geldiğinde ne yapacaklar acaba? Bu
kadar insanın hakkını nasıl ödeyecekler!… Ve benim masum bebeğimin
hakkını ve hesabını nasıl verecekler?!
O iki kadınla cezaevine getirildik. Bizi farklı koğuşlara
yerleştirdiler. Beni A-3 koğuşuna vermişlerdi. Koğuş kapısı açılıp
içeriye girdiğimde daha önce nezarette bir gece kaldığım kadınlarda
oradaydı. Beni görünce çok şaşırdılar. “Aaa bebeğin mi oldu! Kaç aylık
bu bebek?” dediler. İki aylık, dedim. Her yeni gelen kişiye yaptıkları
gibi önce yiyecek bir şeyler hazırlarlar, sonra da banyo yapmak ister
misin diye sorarlar. Bana da sordular. Evet, dedim. Banyoya girdim.
Hıçkıra hıçkıra ağladım, ağladım… O an bir nebze de olsa rahatlamıştım…
Benim için yeni bir imtihan başlıyordu… O gece Muaz’ım ile bize
gösterilen ranzada birlikte uyumaya çalıştık. Daha öncesinde bebeğimin
yanında hiç uyumamıştım. Uykudayken farkına varmadan Muaz’ı incitmekten
korktuğum o gece hiç uyumadım. Muaz’ım da uyumadı. Hala minicik vücudu
sarsılmaya devam ediyordu. 10-15 dakikada bir uyanıp ağlamaya
başlıyordu. Anneciğim sakinleş, ben senin yanındayım bak anneciğin
burada diye fısıldayınca rahatlıyor tekrar uyuması için kucağımda
sallıyordum.
Birinci gecemizi tamamlamıştık. Sabah uyandığımızda şikayetler
başlamıştı. “Bu bebek ne kadar çok ağlıyor.” “Bu hep bu şekilde çok
ağlıyor mu?” diye koğuştaki herkes soru sormaya başlamıştı. Rahat
uyuyamadık diye insanlar bizi suçluyorlardı. Of Allah’ım! Of!.. O kadar
çok kötü olmuştum ki anlatamam. Bebeğin halini görmüyor musunuz? Dün
sabah eve bıraktım, akşam geç saatlerde bana getirdiler. Bebeğim bu
travmayı hala atlatamadı. Hem kendi yatağında değil, farklı sesler ve
kokular var.
Biz evde üç kişiydik. Bebek kendini bir anda on beş kişinin
içinde buldu. Yapmayın bize hak verin, dedim. Aslında koğuşta herkes
böyle değildi. Birkaç kişi vardı. Diğerlerini etkiliyorlardı. Muaz’ım
annesinden ayrıldığı süre zarfında yaşadığı tramvayı uzun süre üzerinden
atamadı. Hatta bu durum 2-3 ay sürdü. Yanından ayrılıp ihtiyaçlarım
için aşağı kata indiğimde Muaz’ı hiç kimse sakinleştiremiyordu. O anda
banyoda olsam apar topar banyodan çıkıyordum. Koşa koşa yanına
geldiğimde o minicik vücudu ayrıldığımız ilk günkü gibi sarsılıyordu.
Oy yavrum benim! O günleri tekrar hatırladım… Rab’bimden
diliyorum ki; senin bu yaşadıklarını sana yaşatanlar daha da kötülerini
yaşasınlar inşallah!… Amin! Kuzum, insanlar seni anlamıyorlardı. İki
aylık bir bebeğin düzenli uyuması gerekiyordu. Ama biz onu burada
(hapishanede) yaşayamadık. Tam seni uyutuyorum. Hemen arkasından sesli
bir şekilde konuşuluyor ve gülüşülüyordu. Sanki sen yokmuşsun gibi
davranıyorlardı. İkaz ettiğim zaman “Tamam” deyip susup iki dakika sonra
tekrar başlıyorlardı. Oy Allah’ım! Beni ve bebeğimi anlayan yok mu?
Buradaki şaplı yemekleri ve bakliyat ağırlıklı yemekleri yiyince
Muaz’da gaz problemi oluştu. İki aylık bebeğin çıkardığı gaz yetişkin
bir insanın çıkardığı gazdan daha sesliydi. Koğuşta bazı teyzeleri, “Bu
bebek büyümüşte küçülmüş” dediklerinde belli etmesem de çok üzülüyordum.
Burası o kadar zor bir yer ki anlatamam. Bir de yanında minicik
bir bebek varsa daha da zor… Üst katta yatakhanemiz var. Şahsi
ihtiyaçların için alt kata inmen gerekiyor. Bebeğimi alt kata
indiremiyorum. Çünkü aşağısı çok soğuk ve Muaz’ı yatırabileceğim bir
alan yoktu. Aşağı katta yemekhane, banyo ve tuvalet vardı. Tuvalet ve
banyo bir kullanılıyordu. Saatlerce aç kaldığımı biliyorum. Sen, sabah
işten gelince kapıyı açar açmaz, “Ben geldim!” derdin. Arkasından
oğlumuzu öper, bana muhakkak kahvaltı yapıp yapmadığımızı sorardın. İşte
o günlerden sonra burası benim için zindan içinde zindan olmuştu.
Koğuştan birinin aklına benim kahvaltı yapıp yapmadığım geldiği zaman
gelip sorar; yapmadım, dersem “Senin bebeğine ben bakayım gidip kahvaltı
yap” dediği zaman ancak kahvaltı veya yemeğimi yiyebiliyordum.
Düzenli bir şeyler yemediğim için sütüm gittikçe azalıyordu.
Bebeğim ise bu durumu bana çok yansıtmamıştı. Ne kadar sütüm varsa o
kadarla iktifa ediyordu. Burada ilave olarak Muaz’a mama verebileceğim
bir durum da yoktu. İlk aylarımız o kadar zordu ki Muaz’ın gece
ağlamaları ve gaz sancısı çok artmıştı. Muaz, gece gaz sancısı ile
kıvranırken çığlık çığlığa ağlıyordu. Koğuştaki bazı kadınlar oflayıp
puflayıp yataklarında dönüyor, sabah uyandıklarında ise suratları
asılıyordu.
Evet, geldiğimin ilk haftası kurum müdürüyle görüştüm. Ameliyat
dikişlerim daha iyileşmedi, benim ve bebeğimin kıyafetlerini ailem
yıkayıp bana getirseler olur mu, dedim. Evvela bu durumu kabul
etmediler. Israrla o daha iki aylık bebek ve kıyafetlerinin hijyenik
olması lazım, dedim. En sonunda ısrarım netice vermiş bu durumu kabul
etmişlerdi. Haftada bir kıyafetler yıkanıp getirilecekti. Daha sonra 15
günde bir yıkanacak denildi. Sevincim kısa sürmüştü… Hapishaneye geleli
3-4 gün olmuştu. Muaz’ımın sancıları gittikçe artıyordu. Ranzamız
pencerenin tam karşısındaydı.
Arada içeriye oksijen girsin diye pencereyi 5-10 dakikada bir
havalandırıp kapatıyordum. Kapattıktan sonra başkası gelip açıyordu.
Neden açtıklarını sorduğumda, “İçerisi çok sıcak oluyor.” diyorlardı.
Bebek var yapmayın üşütüyor sonra dediğimde “tamam” deyip tekrar aynı
davranışı sergiliyorlardı. Artık buna bir son vermeliydim. Ranzamızın
etrafını tamamen çarşafla kapattım. Artık Muaz’ıma soğuk hava
gelmiyordu. Ama annesinin bahtına yine zindan içinde zindan düşmüştü.
Ranzamızın etrafı kapattığım çarşafı Tarsus’a yaz gelince çıkarmıştım.
Canım, şimdi sana yazarken ne kadar çok sıkıntı çekmişim, bunları
içimde ne kadar çok biriktirmişim onun farkına vardım. Şimdi ise bu
artçılar ben de sinir krizleri olarak nüksediyor. Bazı insanlar senin
sıkıntını anlamıyor. O sıkıntımı ve halimi anlamayan insanların yerine
koyuyorum, kendimi onları anlamaya ve kalplerini kırmamaya çalışıyorum.
Ama onlardan beni anlamaya çalıştıklarını hiçbir zaman görmedim. Burada
bebeğimle birlikte çok ciddi sıkıntılar çekiyorum. Muaz’ım olmasa bu
tahammül sınırını aşan insanlara kesinlikte bu şekilde davranmazdım. Ama
bebeğim var… Kuzuma bir şey söylemesinler diye katlanıyorum.
Ah! Canım ah bizden 20-25 gün sonra çocuklu bir kadın daha geldi.
Ama o insan o kadar bencil ki anlatamam. Kendisini ses yapmaması
noktasında birkaç kez uyarınca inat için ses çıkartıp bebeğimin uykudan
uyanmasını sağlıyordu. Bu insanı Rab’bime havale ettim… Bir de bebeğim
üç aylıkken iki aya yakın sigara kokusuna ve dumanına maruz kaldım.
İnsanların ne kadar bencil olduklarını burada öğrendim. Bazen uyardığım
zaman, “Ben de senin bebeğinin sesine ve pis kokusuna maruz kalıyorum.”
diyorlardı. Ne söyleyeyim ben bu vicdansız insanlara…
Muaz’ım şimdi büyüdü 4 Ekim’de tam bir yaşına girecek. Annesiyle
birlikte o kadar zorluklara katlandı ki… Kuzum benim ilk agu agu diye
sesler çıkarmaya başladığı aylarda bir şeyler mırıldanmasın ve ses
çıkarmasın diye gözlerine bakmıyordum. Şimdi ise bülbül gibi şakıyor…
Muaz, sabah saat kaçta uyanırsa uyansın insanlar rahatsız olmasın diye
hemen aşağı kata yemekhaneye iniyorduk.
Bu sıkıntılarımın yanında bebeğime 6. aydan itibaren ek gıda
veremedim. Burada Muaz’a verebileceğim uygun gıda yoktu. 7. ayda çiğ
sebze ve çorba yapabileceğim bir elektrikli tencere istemek için kurum
müdürüyle görüştüm. İzin çıkmadı.
Canım bebeğim için çok çabaladım ama olmadı. Hatta emeklemeye
başladığı için ranzadan düştü. Ranzanın etrafını çevirmek için file
istediğimde hiç hoşlanmadığım bir cevap almıştım.
Müdürlerden birisi, “Ayağından iple bağla” dedi. Burada söyleyecek hiçbir sözüm yok!
Muaz’ımız şu anda karavanda hangi yemek gelirse onu yiyor… Sıcak
yemek yiyemiyor. Çorba olarak mercimek çorbası geliyor. Bu çorbayı hiç
sevmedi. Kuru fasulye, nohut, barbunya, kızarmış patlıcan yemeği… İşte,
7. aydaki bir bebeği bu yemeklerle besliyordum.
Canım, sen benim bu noktada ne kadar titiz ve hassas olduğumu
bilirsin. Ama bebeğimiz bunlarla besleniyor, bunlarla besleniyor… Evet,
bize bu haksızlığı yapanlar bebeğimin hakkını hiçbir zaman
ödeyemiyecekler!!!
İlk geldiğimizde banyosunu korkumdan 8-9 gün yaptırmadım. Banyo
çok soğuktu ve orayı ısıtacak bir cihaz dahi yoktu. Ne yapacağımı
bilmiyordum. Muaz’ı daha önce hiç tek başıma yıkamamıştım. Sonra bir
arkadaş beni cesaretlendirdi. Ben kovalarla üst kata (yatakhaneye) su
taşıdım. Arkadaş da Muaz’ı çamaşır leğeninde yıkadı. İki ay o arkadaş
yıkadı. Bu süre zarfında kovalarla yatakhaneye su taşıyor leğende
biriken suları kovayla tekrar aşağıya indiriyordum. Sonrasında belimdeki
fıtığın ağrısı artmaya başlayınca koğuştaki arkadaşlardan yardımcı
olanlar oldu. Seni o kadar çok aradım ki anlatamam. Sana çok ihtiyacım
vardı hem de çok…
Can, bu yaşadığım sıkıntıları seninle paylaşmam gerekiyormuş… Ama
zamanım olmadığı için mektup yazamıyordum. “Nasıl zamanın yok
mahpustasın?” diyebilirsin. İstersen bir günümü anlatayım.
Sabah saat 08.00 ile 08.10 arası sayım oluyor. Sayıldıktan sonra
koğuş tekrar yatıyor. Biz ise saat 09.00 ile 09.30 arası uyanıyoruz.
Bazen, Muaz’ım daha erken bazen de geç uyanıyor. O gün nöbetçi olan
arkadaş kahvaltı hazırlamasına rağmen ben o zeytini, peyniri tabağıma
koyabilmek için bir elimle Muaz’ı tutuyorum diğer elimle de tabağıma bir
şeyler koymaya çalışıyorum.
Tabii bizim atom karınca akıllı durur mu? Hayır, durmaz! Ya
tabağıma hücum ediyor ya da kahvaltı sofrasına… Bu sebepten dolayı önce
Muaz’a yedirmeye çalışıyorum. Muaz’a, labne peyniri, domates içi,
salatalık, bu arada oğlumuz artık yumurta yemiyor. Çünkü yumurtayı
rafadan getirmedikleri için yediremiyorum. Tek yumurtadan protein
alıyordu. Onu da almaz oldu. Ben, çoğu zaman kahvaltımı yarım
bırakıyorum. Bazen bu halime acıyan teyzeleri “Sen kahvaltını yap ben
Muaz’a bakayım” diyor.
Aşağı kattaki yemekhanede olsun yukarı kattaki yatakhanede olsun
Muaz’ımı hiçbir yere bırakamıyorum. Çünkü hiçbir yer hijyenik değil,
ayrıca güvenli de değil. Kahvaltı sonrasında maltaya banyo küvetini
çıkartıyorum. Kova ile banyoda su taşırken ya kucağımdan biri alıyor ya
da Muaz’la birlikte fıtık olan belime rağmen su taşıyorum. Maltada
banyosunu yaptıktan sonra arkasından küvetteki suyu boşaltıyorum.
Kucağımda Muaz’la birlikte eşyalarımızı toparlayıp yatakhaneye
üstünü giyindirmek için çıkartıyorum. Üstünü giyindirdikten sonra
karnını doyuruyorum. Muaz, uyuduktan sonra aşağıya inip abdestimi
alıyorum. Bir de bakıyorum ki koğuştaki seslerin etkisiyle de bebeğim
uyanmış oluyor. Namazımı kılmadan tekrar yatakhaneye çıkmaya mecbur
kalıyordum. Ben namazımı kılarken Muaz’mı çok seven teyzelerinden biri
bakıyor. Sonrasında yine Muaz’la oyunlar oynuyoruz. Senin gönderdiğin
resimli hikaye kitaplarından bir şeyler öğretiyorum
Öğlen yemeği için tekrar aşağıya iniyoruz. Yine tek elimle
Muaz’ımı zaptedip bir yerleri dağıtmadan karavanadan ne gelmişse tabağa
koyuyorum. Mesele bugün öğlen yemeğinde kuru fasulye vardı. Ben yemedim
midem ağrıdığı için Muaz’ıma da vermedim. Hem nasıl bir yağ olduğunu
bilmediğim için hem de şaplı olduğu için Muaz’ımın yemesini istemedim.
Bugün meyve günümüz (mavnadan aldığımız meyveler pazartesi günü geliyor)
olduğu için; üzüm, armut ve erik yedirdim. Bundan dolayı öğlen yemek
yedirmedim oğluma.
Sonrasında ise banyoya girip kıyafetlerini yıkadıktan sonra
haliyle çok yorulmuş bir halde çıktım. Tabii tüm bunları yapmam için
Muaz’a bakacak birini bulmam gerekiyordu. Maltada onunla oyun oynadık.
Topu çok seviyor. Kollarından tutarak top oynatmaya çalışıyorum. Yere
bırakamıyorum. Çünkü gardiyanlar maltada sayım yaptıkları için
ayakkabılarıyla içeriye giriyorlar. Bundan dolayı yere dokunmasına dahi
izin vermiyorum. Top oynatmak benim için tam bir işkence sürekli eğilmiş
durumundaki belimi tekrar doğrultmam uzun zaman alıyor. Yine bu
halimize acıyan bir teyzemiz Muaz’mı alıyor.
Belim azıcık düzelince hemen kucağıma alıyorum. Akşam yemeğinde
makarna ve mercimek çorbası geldi. Bunları bebeğim yiyemediği için akşam
yemeği olarak sadece yoğurt yedi. Ah yavrum, ah anneciğim evde olsaydın
sana neler yapardım neler. Muaz, yoğurdunu yedikten sonra beni bir
şeyler yemen lazım ki sütüm olsun…
Muaz’ı yine sevdiği bir teyzesine veriyorum. Yemeğimi yedikten
sonra hemen bulaşıklarımı yıkıyorum. Muaz’ımın dağıttığı yerleri
toplayıp kucağıma alıyorum. Akşam sayım saatinde Muaz’a ninni söylüyorum
ama nafile uyuttuktan sonra 20-25 dakika sonra yine bir sesle aniden
uyanıyor.
Evet, hangi boş saatinde sana mektup yazayım. Bu mektubumu ise
sana ağustos ayında başlamışım neredeyse bir ay olacak… Çoğu zaman
yazdığım yerden yarım bırakıyorum. Daha sonra ne yazacaktım diye dönüp sayfayı 2-3 defa okuyorum bıraktığım yerden tekrar başlıyorum.
İyi ki yazmaya karar vermişim. Bu yazdıklarım bana terapi gibi
geliyor. Hımmm yazmayı unuttum bir de Muaz’ın gözlüğünü çıkarmaması için
sürekli takip halindeyim. Ama çoğu zaman mağlup oluyorum. Takmak
istemediği zaman zorlamak istemiyorum.
Vee uyku vakti geldi. Bu arada hala tuvalete gidemedim. Bunun
için Muaz’ı birilerine bırakmam gerekiyor. Beni en çok yoran durumlardan
bir de bu zaten. Kişisel ihtiyaçlarım için Muaz’ı birilerine bırakıyor
olamam. Saatlerce tuvalet gidemediğimi biliyorum. İşte, Nur’un bu
şartlar altında sana mektup yazamıyordu. Ama imkanım olduğu müddetçe
sana daha sık yazmaya çalışacağım.
Saat 24.00 ya da 24.45 gibi yatıyoruz. Saat 24.00’da yatakhanenin
ışıkları kapanıyor. Ama çoğu zaman bizim atom karınca karanlıkta annesi
ile sesiz sesiz oynamaya çalışıyor. Ses olursa, “şşştttt Muaz uyku
saati!” ikazı geliyor.
Havalar ısınmaya başladığı andan itibaren geceleri 10-15 dakikada
bir uyanıyor. Koğuş çok sıcak ve havasız olduğu için uyuyamıyor.
Koğuşta on dört kişiyiz. Ve dört adet vantilatör alma hakkımız var.
Bebeğim bu sıcaklarda isilik oldu. Padiska gibi vücudu kıpkırmızı oldu.
Gün içinde 2-3 defa banyo yaptırmama rağmen bu halin önüne
geçemedim. Sonrasında aklıma ilkel yöntemler geldi. Muaz’ıma banyo
yaptırırken yemek tuzundan vücuduna sürdüm. Bu şekilde kırmızılıklar
tamamen kaybolmasa da biraz azalma oldu.
Yaz ayları bizim için tam bir cehennemdi. Şu sıralarda hava
birazcık serinledi ama kuzum yine terliyor. Bu sıcaklarda yatakhane
bölümünde hava akımı olmadığı için yoğun bir havasızlığın yanı sıra ağır
bir koku oluştu. Yemekhaneden üst kata doğru çıkmaya başladığımda o
kesif kokudan ciğerlerimin yandığını hissediyordum. Bu şartlar altında
ise 9 aylık bir bebek yaşıyor. Rabbim korusun!! Amin..
Can, içimi sızlatan bir başka durum ise; hatırlıyorsan Muaz’ a
daha evvel takılması gereken gözlükler burada dört aylık iken verildi.
Muaz’ın sağ ve sol gözünde kayma ve göz kanallarında ise tıkanıklık var.
Kontrol için Mersin Üniversitesi Hastanesine gittik. Doktor:
“Bebeğinizin gözünde kayma ilerlemiş 2 derece iken 2.5 derece olmuş. Göz
kanallarındaki tıkanıklık masajla açılmamış masaja devam edin. Bir
yaşından sonra (4 Ekim’de, bir yaşına girecek) masajla açılmamışsa aynı
gün girişini yapar ameliyat ederiz.” dedi. Kasım ayına tekrar kontrole
gelmemizi söyledi. Gözündeki kayma içinde “En son ameliyat yaparız.
Şimdilik gözlük ile takibini yapacağız.” dedi.
Bu arada sırası gelmişken hastaneye gidiş günümüzü anlatayım.
Sabah saat 08:00’de alıyorlar. Çıkış yapacağımız yerden en az 30 dakika
en fazla bir saat bekliyoruz. Sonra araçlar geliyor. Çok şükür bu sefer
bindiğimiz araçların camı var. Dışarıyı görebiliyorduk. Tek kişilik
koltukları kabin yaparak hücre haline getirmişler. Bebeğimle birlikte o
kabine bindik. Mersin Üniversitesine gittiğimiz için yol bir saat
sürüyor. Hastaneye vardığımızda araçların içinde bekliyoruz.
Muaz’la birlikte o gün yedi saat aracın içinde bekledik. Hava çok
sıcak ve klimalar çalışmıyordu. Aracın kapısı kapalı vaziyette
saatlerce bekledik. Artık sıcaktan bunalacak raddeye gelmiştik. Ancak
sıra bize gelince dışarıya çıkmış kuzum biraz rahatlamıştı. Göz
muayenesi yapıldıktan sonra tekrar jandarmalarla birlikte aracın içine
yapılan bölüme geçmiştik. O bölümde ben ayakta dahi durmazken kucağımda
oğlumla birlikte durmaya çalıştık. Hastane dönüşünde bebeğimin altını
değiştirmek istedim. Ama çocuğum yaşadığı stresten bezine ne kakasını ne
de çişini yapmıştı.
O günden sonra oğlumun psikolojisi bozuldu. Her şeye ağlamaya
başlayan huzursuz bir bebek oldu. Maltaya oyun oynamak için indirdiğimde
olsun kişisel ihtiyaçlarımı karşılamak için sevdiği teyzesine bırakmam
rağmen mütemadiyen ağlıyordu. Oğlumun bu halinden üç gün sonra sinir
krizi geçirdim. Sağ tarafım tamamen uyuştu. Ambulans geldi, serum
takıldı ve hastaneye sevkim yapıldı. Hastaneye gittiğimizde kolumda
kelepçe takılıydı.
Dışarıdaki insanlar seni o şekilde görünce garip bir yüz
ifadesiyle bakıyorlar ya, o insanları orada öldürmek istedim. Sizin gibi
insanların yüzünden biz burada suçsuz bir şekilde on aydır
özgürlüğümüzden kısıtlanıyoruz, diye bağırmak istedim. Sağımda ve
solumda bulunan jandarma erlerinin tuhaf bakışları arasında mırıldanarak
içimdeki her şeyi döktüm. O anda öyle rahatlamıştım ki anlatamam. Bu
benim hapishanede geçirdiğim 3. sinir kriziydi. 37 yaşıma kadar daha
önce böyle bir durum yaşamamıştım.

Merhaba canım yine ben geldim. Sana şimdi yaşadığımız garip bir olayı
anlatacağım. Aslında olayın sonucu çok güzel. Koğuştan bir arkadaşımız
tahliye oldu. Onun adına çok sevindik. E burada olayın garipliği nerede
diyeceksin. Tahliye olmasının gerekçesini şimdi yazıyorum.
Arkadaşın. “Silahlı terör örgütüne üye” gerekçesiyle tutuklamasına
karar verilmiş ise de tutuklulukta geçirdiği süre ve bakıma muhtaç dokuz
yaşındaki çocuğunun bulunması kanaatine varılarak tahliyesine karar
vermiş. On aydır burada Muaz’ımla birlikteyim. Galiba benim bebeğim
bakıma muhtaç değil, sizin nazarınızda da 10 ay gibi bir süre uzun
tutukluluk değil… Sen olsan ne derdin? İşte geçenlerde böyle bir durum
yaşadık. Ağlanacak halime şu anda gülüyorum. Rabbim biz nasıl bir
hukuksuzluğun içindeyiz. Bizleri bu durumdan bir an önce kurtar. Amim!!
Annem, geçen hafta çarşamba günü Adana Acıbadem Hastanesinde açık
kalp ameliyatı oldu. Annem bakıma muhtaç ama bir kızı var o da
mahpushanede… Benim anneciğim ne yapsın… Anneme şu anda Hamit bakıyor.
Bir kadına bu anne dahi olsa erkeğin bakması ne kadar uygun. Annemin
sesini haftada bir yapılan telefon görüşmemizde duydum. Sesi o kadar çok
kötü geliyordu ki… O haliyle bile, “Kızım beni merak etme ben çok
iyiyim. Oğluma iyi bak” diyordu. Bir evlat olarak onun en zor anında
yanında olarak evlatlık vazifemi yerine getirmeyi çok isterdim. Hem de
çok…
Hamit diyor ki: “Abla, anneme geçmiş olsun diye arayan herkes seni
soruyor. Annem insanlar arkamızdan konuşmasın diye yakın akrabalarının
dışında kimseye söylememiş.” dedi. Ben de, dedim ki Hamit’e; söyle
herkesin haberi olsun. Hiçbir tarihte kadınlar, bebekli anneler,
yaşlılar ve hastalar bu şekilde zulüm görmemiştir. Söyleyin herkes bu
zulmü görsün kapatmasınlar gözlerini, tıkamasınlar kulaklarını, dedim.
Vaktiyle Nazi Almanya’sında Hitler bir guruba zulmederken diğer bir grup
nasılsa bize bir şey olmuyor diye yapılan mezalimi görmemezlikten
gelmişler. Sıra en sonunda kendilerine geldiğinde etrafında onları
dinleyecek kimse kalmamış… Her ne ise…
Anneciğim, 2016 yılında Hamit’le birlikte tutuklanınca annem çok kötü
rahatsızlanıyor. Annemi bir akrabamız hastaneye götürüyor. Doktor: “Bu
teyzeye ne oldu. Vücudu ölümcül bir trafik kazası geçirmiş derecede
sarsılmış.” diyor. Akrabamız da: “İki evladını suçsuz yere tutukladılar
arkasından hemen bu hale geldi.” diyor. Annem bizim başımıza gelen
hadiselerden sonra düzelmedi. İlk önce kalp büyümesi oldu, arkasından
ritim bozukluğu ve en sonunda kalp kapakçığı çürüdü. Yıl 2019 ve
anneciğim kalp ameliyatı (açık olarak) oldu. Anneciğimin ve bebeğimin
hakkını ödeyebilecekler mi?
Allah’ım ya koğuşta yaşadığım sıkıntılar yetmiyormuş gibi bir de
kurumun doktoru ile sıkıntı yaşadım. Kurumun doktoruna beni hastaneye
sevk etmesi için gittim. Sevkim için dilekçeyi perşembe günü vermiştim.
Gittiğimde, doktor: “Daha önce sevkiniz yapılmış” dedi. Ambulansla
hastaneye götürüldüğüm için sabah ayağa kalkacak halim yoktu, dedim.
Doktor: “Gitseydin zamanında benim yapabileceğim bir şey yok. Hastaneye
gidip tekrar sevk istiyorsunuz.” diyerek sesini yükselti. O anda o kadar
çok sinirlendim ki, hastaneye gitmek benim yasal hakkım. Beni sevk
etmek zorundasınız, dedim.
İnanamıyorum… Ben bir gün önce ambulansla acil olarak hastaneye
gitmişim. Doktor, “Gitseydin.” diyor. Ben, hastaneye giderken bebeğimle
birlikte gidiyorum. Tek başıma gidemiyorum. Kaldı ki o gün hastalığımdan
dolayı ayakta dahi durmazken bebeğime nasıl bakacağım. El insaf!!!
Diyorum. Başka bir şey demiyorum.
Bir de üst üste kaç haftadır hastaneye sevk işlemini çarşamba
gününe yani tam da görüş günüme denk getiriyorlar. Bize, hastane ya da
görüş hakkınızı kullanın tercih sizin, siz bilirsiniz diyorlar. Kanunen
hastane de hakkım, görüş de hakkım…
Hastane sevk işleri diyince aklıma geldi. Yazayım. Düşününce bile
sinir kat sayım artıyor, çıldıracak gibi oluyorum. Mersin Üniversitesi
Göz Hatalıkları Bölümündeki doktor: “Ben, bu hükümlüye bakmam” dedi. Ah
Rabbim! Ah! Velev ki ben suçlu olsam dahi, değilim! Hamdolsun Rabbime!
Nerde kaldı senin Hipokrat yeminin ve Hipokrat yeminine sadakatin. Senin
bakmam diye reddettiğin kişi ben değil, bir bebek! Ey vicdanı meyyit
doktor, seni Rab’ime havale ediyorum. Masum ve suçsuz bebeğimden daha
kötü olasın inşallah! Öyle ki sana bakacak bir doktor bile
bulamasınlar!!! Amin!
Canım, sana burada yaşadığımız trajikomik bir olayı anlatayım.
Sözde 21. yüzyıldayız diyerek başlayayım. Mahpushaneye girişim kış
aylarına tekabül edişi beraberinde yağmurları da getirmişti. O gün
sabahın ilk ışıklarına kadar yağmur yağdı. Yan ranzadaki komşu
arkadaşıma tuvalete gideceğim, Muaz’a bakabilir misin? dedim. Arkadaş:
“Lağım taşmış tuvaleti kullanamıyoruz” dedi. Ee ne yapacağım ben dedim.
Arkadaş: “Dışarıdaki gardiyanları çağırmak için butona basıyorsun.
Onlardan birisi gelip kapıdaki mazgalı açıyor derdin neyse söylüyorsun.”
dedi. Bunun üzerine ya biz anaokulu çocuğu muyuz, dedim. Gülüştük…
Aşağı kata inip butona bastım. Gardiyan, bana ne derse
beğenirsin, “Kaç kişisiniz. Öyle tek tek götüremem.” dedi. Efendim,
dedim. Benden başka gidecek yok ve acil bir durum, dedim. Gardiyan:
“Bekle gelecekler de var. Bugün tuvalete sürekli insan taşıyoruz.” dedi.
Evet, canım burası bizi yeni diye naklini yaptıkları koca bir hapishane
ama gelgelelim alt yapısı yok. Hatta hapishanenin yapımı bitmeden
müteahhit kaçtığını duymuştuk.
Daha evvel 8,5 ay yattığım C tipi hapishanesindeyken gardiyanlar
bize, yeni bir hapishanenin açılacağını, buradaki sıkıntıları
yaşamayacağımızı söylemişlerdi. Şimdi ise o dedikleri hapishanedeyim.
Burada yağmur çok yağdığında sularımızı kesiyorlar. Saatlerce su
verilmiyor. Sular niye kesik dediğimizde, gardiyanlar: Yağmur suyuyla
birlikte şebeke suyunu kullanımı altyapıyı tamamen çökertiyor diyorlar.
Allah’ım biz kaçıncı yüzyıldayız. Başka milletler uzaya koloniler
kurmayı düşünedursun biz TC olarak ortaçağda da gerilere gidiyoruz.
Hapishane bataklığın üstüne kurulduğu için çok sivrisinek var.
Beni ısırdıkları yer öyle şişiyor ki kıyafetlerimden bile belli oluyor.
Arkadaşlara yeni bir uzvum çıkacak galiba, deyip gülüşüyoruz. Üç gün
önce bacağımdan ısırdılar, ısırdıkları yer abartmıyorum elma ölçeğini
aldı. Şu anda ısırılan yer kıpkırmızı sonra mosmor oluyor. Aylarca
ağrıyor. Daha önce de ısırılıyordum ama bu en kötüsü olmuştu. Çok şükür
Muaz’ımı ısırmıyorlar ama oğlumun annesini çok seviyorlar. Ben de bu
duruma seviniyorum tabii. Bebeğimi ısırmasınlar da beni ısırsalar da
olur, diyorum.
Canım, Muaz’ım büyümeye başladığı için kucağıma aldığımda belim
ve sağ kolum çok fazla ağrıyor. Artık bebeğimi taşımakta çok
zorlanıyorum. Allah’ım bu zulüm ne zaman bitecek benim dayanacak gücüm
kalmadı… İlk geldiğim zaman doğum dikişim açılmıştı. Hastaneye
gidemedim. Çünkü Muaz’ımı bırakacak yer yoktu ve yanımda götürdüğümde de
sıkıntı yaşarım diye gitmemiştim. O günlerde dikiş ağrısını aylarca
çektim. Canım çok acıdığı için kimse görmesin diye geceleri sesiz sesiz
ağladım. Şimdi de aynı durumdayım sağ kolum o kadar çok ağrıyor ki
anlatmam. Çamaşırları yıkadıktan sonra sıkamıyorum. Sulu sulu ipe asmak
mecburiyetinde kalıyorum. Çamaşırları elde yıkadığım için kolumun ağrısı
artıyor.
Bundan dolayı Muaz’ı kucağımda düşüreceğim diye çok korkuyorum.
Hastaneye gitmek benim için çok sıkıntılı olduğu için pek gitmek
istemiyorum. Ama bebeğimiz söz konusu olduğunda çektiğim o zorluklara
rağmen gidiyorum. Artık Nur’unun dayanacak gücü kalmadı biliyor musun?
Sabah uyanıp bebeğimi akşama kadar kucağımda taşımak zorunda kalıyorum.
Bu da fıtığımın ve kalça kemiğimdeki aşınma sonucu oluşan baskıyı
artırıyor galiba. Bana, merdiven inmek ve çıkmak yasak olmasına rağmen
yirmi basamaklı merdivenden günde en az on defe inip çıkıyorum. Gece
Muaz’ım uyuyunca ağrılarımdan uyuyamıyorum. Sesiz sesiz ağlıyorum…
Allah’ım! Bizi bir an önce bu tuzağın içinden kurtar. Allah’ım! Beni ve
oğlumu bu zindandan kurtar diye dua ediyorum.
Can, artık mektubumu burada bitireceğim. Mektubuma başlayalı
neredeyse bir ay olacak. Ama şunu da yazmadan bitirmek istemiyorum.
Nur’unun en çok üzüldüğü durum ne diye soracak olursan Muaz’ımızın
hiçbir halini görememen derim. On aydır buradayız. Üç kere açık
görüşümüze gelebildin. Ve geldiğin her açık görüşte Muaz’ı kucağımda
sana vermeye çalıştığımda bir yabancıymışsın gibi ağladı ya, beni en çok
yaralayan durum bu oldu. Ağrılarımı, insanların bencilliklerini,
çektiğim meşakkatleri unuturum ama o halini asla unutamam. Benim bebeğim
babasız ve baba sevgisinden yoksun büyüyor.
Muaz, seni heceliyor. Babbab ba baba diyor. Ama seni baba olarak
bilmiyor. Onun zihinde baba üst ranzanın demirine iliştirdiğim
fotoğraflardaki baba… Her gece uyumadan babamızı öpüp öyle uyuyoruz. Gün
içinde teyzeleri, “Baba nerede Muaz?” dedikleri zaman üst ranzanın
altına iliştirdiğim fotoğrafı gösteriyor. Bu durum bana çok ağır
geliyor. Benim oğlumun babası var ama yok… Bir çocuğun hayatında baba
çok önemli bir yere sahiptir. Rab’im biz en kısa zamanda kavuştursun
inşallah!
Muaz’ın ilk diş çıkarma dönemini de görmedin. 4 Ekim’de doğum
günü var. İnşallah birlikte yaparız. Muaz, yürümeden ilk adımını atmadan
sana kavuşuruz inşallah! Sizleri çok seviyorum… A-3 koğuşundan
sevgilerle!!!
Nurhan Erdal Bahadır.