27 Haziran 2019 Perşembe

2,5 aylık hamile kadın 2 aydır cezaevinde

27 Haziran 2019
Hamile tutuklu Güzin Mızrak iki aydır hapiste. İlk hamileliğini yaşayan ve 10 haftalık olan genç anne, hamilelik sürecinin sıkıntılarından dolayı sık sık acile kaldırılıyor.



Cemaat soruşturmaları kapsamında 3 Mayıs 2019’da tutuklanıp Karabük T Tipi Kapalı Cezaevine gönderilen tutuklu hamile Güzin Mızrak’tan (28) mektup var.

2014'ten beri şeker hastası olan ve hamile olduğunu tutuklandıktan iki hafta sonra hapiste öğrenen genç anne, arkadaşına yazdığı mektupta, cezaevi ortamında yaşadığı ilk annelik sevincini anlattı.

SIK SIK ACİLE KALDIRILIYOR

Hamilelik sürecinin sıkıntılarından dolayı sık sık acile kaldırılan ve eli kelepçeli biçimde Karabük Devlet Hastanesine kontrole götürülen Güzin Mızrak'ın arkadaşı, genç annenin hastaneye yatırılması gerektiğini söylüyor:

“Hamileliği çok zor geçiyor. Hiç yemek yiyemiyor. Hemen hemen her gün acile gidiyor. Hatta doktorlar yatırmak istemiş bayram arifesinde. Ama başında duracak bayan gardiyan olmadığı için yatıramamışlar”.

GARDİYAN VE HEMŞİRE EŞLİĞİNDE İLK TEST

Bir kadın için hayatının en önemli ve unutulmaz zaman dilimlerinden biri ilk hamiliği döneminde yaşadıkları. 15 Temmuz’dan sonra birçok kadın bu süreci cezaevinde yaşadı, yaşamaya da devam ediyor.

Güzin Mızrak mektubunda ilk hamilelik testini bu duygularla yazdı:

“Ayın 20’si pazartesi günü sana ilk mektubu gönderdiğim gün revire çıktım, hemşire test var, yapalım dedi. Bir heyecan ve stres kapladı. Gardiyan ve hemşire eşliğinde hayatımdaki ilk testi yapıyordum, düşün böyle bir ortamda…”

“Bu ara bulantı ve kusmalarım arttı. Yazımdan da belli zor yazıyorum, yattığım yerden” diyen Mızrak arkadaşından bebeğin hafta, hafta gelişimini anlatan hamilelikle ilgili kitaplar da istemiş.

EŞİ DE TUTUKLU

Bartın Üniversitesi Peyzaj ve Mimarlık Bölümünden 2014’te mezun olan Güzin Mızrak 16 Temmuz 2016'da evlendi. Bartın Üniversitesi Orman Mühendisliği Bölümünden mezun olan eşi Erdem Mızrak'la aynı gün tutuklandı.

13 ay tutuklu kaldıktan sonra bir yıl önce cezaevinden çıkan Erdem Mızrak (27) Hizmet Hareketi'ne yönelik soruşturmalar kapsamında eşiyle aynı gün tutuklanıp tekrar Balıkesir Bandırma Cezaevine gönderildi. Dosyası Yargıtay'da olan Erdem Mızrak’a 7 yıl 9 ay hapis cezası verildi.

Zonguldaklı üç kardeşli bir ailenin kızı olan Güzin Mızrak'ın ise henüz iddianamesi bile hazır değil.

Ceza İnfaz Kanununun 16/4 maddesine göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz. Cezaları da 6 ay sonrasına ertelenmesi gerekiyor.

Ama Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan kadınlara bu madde uygulanmıyor.
Güzin-Erdem Mızrak, 16 Temmuz 2016'da evlendi.


Koğuş arkadaşı bebekler

27 Haziran 2019 
 Türkiye cezaevlerinde tutuklu bulunan 0-6 yaş arası 864 bebek, küçücük yaşlarında koğuş arkadaşı oldular. Tıpkı Yağız, Yavuz ve Muaz gibi. 

Yağız (emzikli), Muaz (gözlüklü) ve Yavuz
 Resmi rakamlara göre cezaevindeki bebek sayısı Ekim 2018’te 743’tü. Aradan 8 ay geçti, bu sayı 864 olarak açıklandı.

CHP Ankara Milletvekili Murat Emir, bilgi edinme yasası kapsamında Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezi (CİMER)’e, anne ve babası tutuklandığı için cezaevine giren ve orada yaşamak zorunda kalan çocuk-bebek sayısını sordu.

24 Mayıs 2019’da yapılan açıklamaya göre cezaevlerinde 0-6 yaş arasında 864 bebek-çocuk bulunuyor. Türkiye genelinde 389 ceza infaz kurumu var. Bu demek oluyor ki, Türkiye’nin her yerindeki cezaevlerinde en az 3 çocuk ya da bebek anneleriyle birlikte hapis.

DÖNÜŞÜMLÜ OLARAK GİDİP GELİYORLAR

Tıpkı 2 yaşındaki Yağız Sinan, abisi Yavuz Selim (3,5) ve 8 aylık Muaz bebek gibi. Abi-kardeş olan Yağız Sinan ve Yavuz Selim, Aralık 2018’de anneleri Derya Gül tutuklanınca cezaevine girdiler. Dönüşümlü olarak cezaevine gidip geliyorlar. Henüz sütten kesilmemişken, 60 günlükken hapse giren Muaz bebek de annesi Nurhan Erdal Bahadır ile birlikte Aralık 2018’den beri aynı cezaevinde.

Düşmeyi kalkmayı, emeklemeyi, yürümeyi, koşmayı, konuşmayı en çok da oynamayı cezaevinde öğrenen çocuklar, mecburen dört duvar arasında, küçücük metrekarelerde birbirleriyle vakit geçiriyorlar. Bazen hayallerini duvarlara çiziyor, bazen de annelerinin yaptığı oyuncaklarla yetiniyorlar. Plastik soda şişesinin içine doldurulan boncuklardan yapılmış çıngırakları, ipten topları, kurbağaları, tavşanları var.

KADER ORTAĞI MİNİKLER


Sabah 08.00’den akşam 20.00’e kadar açık olan, annelerinin kıyafetlerini astıkları ‘malta’da (avlu) gol atıyorlar birbirlerine. En çok da sessiz olmayı öğrendiler bu süreçte. Biri uyurken diğeri uyanmasın diye… Yağız Sinan, Yavuz Selim ve Muaz… Onlar 7 aydır koğuş arkadaşı, kader ortağı…


25 Haziran 2019 Salı

Kanser hastası iki kız kardeş ikinci kez tutuklandı

25 Haziran 2019 
Ailecek kalıtsal kanser hastalığı olan iki kız kardeş tedavileri sürerken tutuklandı. Raziye Koç’un kocası da tutuklu. Bebek hasta annenin koğuşunda.
Zehra Koç, Adil Bera Işık (3,5) ve Raziye Koç Işık
Koç Ailesi, milyonda bir görülen ve tiroid kanserine dönüşen Men2A adlı kalıtsal bir hastalıkla mücadele ediyor. Hastalık nedeniyle birçok acı yaşayan aile, şimdi de Hizmet Hareketi’yle bağlantıları olduğu gerekçesiyle soruşturma kıskacına alınmış durumda.

Tedavi süreçleri devam eden iki kız kardeş, 4 ay önce ikinci kez tutuklandı. Kardeşlerden Raziye Koç Işık’ın eşi ve 3.5 yaşındaki küçük çocuğu da demir parmaklıklara hapsedildi.

GATA’DA AMELİYAT OLDU, ASKERLİKTEN MUAF EDİLDİ

Raziye, Zehra ve Fatih Koç, Sivas’ın Gürün ilçesine bağlı Eskihamal köyünde doğup büyüdü. Babaları Nuri Koç, 38 yaşındayken kalıtsal hastalık nedeniyle genç yaşta hayata veda etti. Babaanneleri de 1994’te, henüz 50’li yaşlarındayken aynı hastalıktan yaşamını yitirdi. Üç kardeş hasta ve yaşlı annelerine bakıyor, köylerinde çiftçilik yaparak hayatlarını geçiriyordu.

Ailedeki kalıtsal hastalık zamanla üç kardeşte de ortaya çıktı. 28 yaşındaki Fatih Koç, 2012’de askere gittiğinde Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde (GATA) ameliyat oldu. ‘Askerlik yapamaz’ denilerek terhis edildi.

Hastalığın belirtileri Raziye Koç Işık’ta 2005’te başladı. Önce böbrek üstü bezinde bir kitle oluştu. O kitle eğer alınmazsa guatrı tetikleyip beyne vuruyor ve beyin kanamasıyla hasta hayatını kaybedebiliyor.

2013’TE TROİD KANSERİ TEŞHİSİ KONULDU

Raziye Koç Işık (32)


Belirtiler artınca doktora giden Raziye Koç Işık’a 2013 yılında Sivas Anadolu Hastanesinde multinodüler troid teşhisi, daha sonra da tiroid kanseri teşhisi konuldu.

Ses tellerini etkileyecek ciddi bir hastalık olduğu için Işık, Sivas’taki doktorları tarafından Ankara Dışkapı Eğitim Araştırma Hastanesine sevk edildi. Buradaki doktorlar, Sivas’ta yapılan operasyonda böbrek üstü bezleri ve troid bezindeki kitlenin tamamen temizlenemediği tespit etti.

Konsey kararı ile böbrek üstü ameliyatını yapabilecek tek doktorun Ankara Atatürk Hastanesinde olduğu kararı verilerek Işık buraya gönderildi. Yedi saat süren zorlu ameliyat sonrası kitleler alındı. Ancak troid bezine operasyon yapılacakken hamile olduğunu öğrenen Işık’ın tedavisi ertelendi.

Raziye Koç Işık, kendisi için de sürpriz olan hamilelik ve doğum sürecini atlattıktan sonra tekrar tedavisine devam edecekken Haziran 2018’de Sivas’ta bir AVM’de arkadaşlarıyla alışveriş yaparken örgüt üyeliği iddiasıyla tutuklandı.


YEMEK MUHABBETLERİ ŞİFRE SAYILDI

Ev hanımı Raziye Işık, Sivas E Tipi Kapalı Cezaevinde 6 ay kaldı. Bu süreçte tedavisi aksadığı için ataklar geçirmeye başladı. 8 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılan Işık, Aralık 2018’de tahliye edildi.

Birkaç ay sonra ise bu kez tüm aile şok yaşadı. 7 Mart 2019’da eşi Ömer Işık, kızkardeşi Zehra Koç ile birlikte teknik ve fiziki takibe takıldıkları için tutuklandılar. Haklarındaki suçlama telefonda arkadaşlarıyla yaptıkları yemek muhabbetleriydi. Polis, içinde ‘dolma, sirke’ geçen cümleleri şifreli konuşma şeklinde değerlendirerek topluca bir aileyi daha hapse attı.

4 AY İÇİNDE 4 KEZ HASTANEYE KALDIRILDI


Raziye Koç Işık’ın 4 ay içinde cezaevinde durumu kötüleştiği için 4 kez Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı. Doktor, “Cezaevinde mikrop kapmışsın, ameliyat olman lazım, seni yatırabiliriz” dedi. İki haftaya kadar yapılan biyopsi sonuçlarına göre durumuna karar verilecek.

Kardeşi Fatih Koç, yaşananları şöyle anlattı: “İkimizin hastalığı aynı. Aynı ilaçları ablam da kullanıyor, guatr ilaçlarımız aynı, ben ayrıyeten tansiyon ilacı kullanıyorum. Ablam benden önce hastalanmıştı. Ankara'da ameliyat oldu. Önce böbrek üstü bezindeki kitleyi aldılar. Sonra boğazda tiroid, partiroid aldılar. Bir tür kanser. Vücut tekrar üretiyor. İkinci ameliyatı riskli.

Nadir bir hastalık olduğu için bunu yapabilen doktor sayısı da az. Ses tellerinin tamamen gitme ihtimali ve masada kalma durumu var. İki hafta sonra biyopsi raporu çıkacak. O rapora göre ya ameliyat edecekler ya da öncesinde bir tedavi uygulayacaklar. Ciddi ve ender görülen bu hastalık için Ankara’daki hekimler kesinlikle kendilerinden habersiz tedaviyi değiştirmemesi veya herhangi bir operasyon yapılmaması konusunda sıkı sıkı tembihlemişlerdi. Şimdi kendisine nasıl bir tedavi uygulanacağını bilmiyoruz.”

Ömer Işık, anne Kıymet Koç, Zehra Koç, Adil Bera ve Raziye Işık Koç (soldan sağa)

3,5 YAŞINDAKİ ÇOCUK DA RİSK ALTINDA

Sadece Raziye Koç Işık değil, 3.5 yaşındaki oğlu Adil Bera da risk altında. Annesiyle birlikte hapiste bulunan Adil Bera’da da bazı belirtiler olduğu için annesini onu doktora götürmüştü. Aynı hastalığın onda da ortaya çıkmasından ve ilerlemesinden endişe ediliyor.

KHK İLE İHRAÇ OLAN EŞİ, BULAŞIKÇILIK YAPIYORDU


Din Kültürü öğretmeni Ömer Işık ise 1 Eylül 2016’da KHK ile ihraç oldu. Bulaşıkçılık yaparak evinin geçimini sağlayan Ömer Işık hakkındaki tek suçlama sendikaya üye olması.

YOĞURT, SÜT SATMAK DA YASAK!


29 yaşındaki kızkardeşi Zehra Koç da ikinci kez hapse girdi. Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Almanca öğretmenliğinden 3 sene önce mezun olan Koç, bir yandan KPSS’ye hazırlanıyor, bir yandan da bir kolejde çalışıyordu.

2017 Ağustos’ta örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. 9 ay Sivas E Tipi Cezaevinde kaldı. Tahliye olduktan sonra köyüne gitti ve annesinin yaptığı yoğurtları, sütleri satarak aile geçimine katkıda bulunmaya çalıştı.

Tekrar tutuklandığında, telefonla sattığı süt ve yoğurt ‘örgüte yardım ve yataklık’ olarak dosyasına girdi. Ablası gibi hastalığından dolayı tedavi gören Zehra Koç’un sağlık durumu şimdilik iyi fakat cezaevi koşullarından dolayı onun hastalığının da tekrar nüksetmesinden endişe ediliyor.

HEYET RAPORU VERİLİRSE...

18 Haziran’daki ara kararda Raziye Koç Işık’ın tutukluluğunun devamına karar verildi. 22 Temmuz 2019’da tekrar hakim karşısına çıkacak olan Işık’ın, Cumhuriyet Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi endokrinoloji bölümünden Sivas 3. Ağrı Ceza Mahkemesine ‘cezaevinde kalması uygun değildir’ raporu gelirse tahliye olma ihtimali bulunuyor.


Ablalarıyla aynı hastalığı bulunan Fatih Koç’a GATA’nın verdiği raporlar. 
 


AİLECE TUTUKLULUK DÖNEMİ

Işık ailesiyle birlikte cezaevinde tutuklu bulunan çekirdek ailelerin sayısı da artmış oldu.
Daha önce tutuklanan ailelerden;
Sercan-Zeynep Zeyfeoğlu ve oğulları Hakan Osmaniye Cezaevi'nde.
Zinnet-Babahan Kaya ve oğulları Bedirhan Balıkesir Cezaevi'nde.
Fatma-Ersin Urunga ve kızları Selma Betül Tarsus Cezaevinde.
Nurten-Fuat Alperen Çatpınar, üç çocukları Ali Asaf (1,5), Ömer Mahir (3,5) ve Osman Bahadır (5) birlikte Düzce T Tipi Kapalı Cezaevi’nde bulunuyor.

23 Haziran 2019 Pazar

İstanbul'da seçim, Almanya'da ıhlamur zamanı...

23 Haziran 2019 
Bizim bir Ali dedemiz (annemin dedesi) vardı. Ihlamur vaktinde, yani okullar kapandığı ve bizim köye (Fındıklı- Derbent) gittiğimiz o günlerde asırlık ıhlamur ağaçlarının dallarını keser, evin ortasına getirir bırakırdı.

Annemler, teyzemler, büyükbabaanne, anneanne, dayı hep birlikte tek tek ıhlamur yapraklarını dallardan koparırdık. Gece yarısına kadar sürerdi. Sonra onlar kurutulur poşet poşet kışlık ıhlamur hazırlanırdı. Mis gibi kokardı ıhlamur, çayı da enfes olurdu.


Ihlamur çok güçlü ve hızlı büyüyen bir ağaç olduğu için bu kesme işleme ona zarar vermezdi, bir sonraki yıl o dallar daha bir coşkuyla serpilirdi. Ah Ali dedecim ne güzel adamdın, hiç unutamadım seni, o beyaz sakallarını, gözlerindeki ışıltıyı, sevgini, merhametini... Mekanın Cennet olsun..



Bu sabah evimin aşağısındaki nehrin kenarında ıhlamur toplarken o günlere gidip geldim. Yanımdan gelip geçen Almanlar ve çocukları da beni izledi. Evet burada uzun uzun caddeler, dere kenarları, dağlar bayırlar ıhlamur ağaçlarıyla dolu. Şehir mis gibi ıhlamur kokuyor.

Ben biraz da çekinerek ıhlamur toplarken orta yaşlı Alman bir kadın yanıma geldi. Ne topladığımı ve ne işe yaradığını sordu. Dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. 'Aa dedi soğuk algınlığı ve grip için iyi değil mi?" dedi. Evet dedim. Aslında şaşırmıştım. Almanlar şehirlerine, çevrelerine çok duyarlı ve bağlı insanlar. Nasıl bilmiyor bu ağacı diye geçti içimden.

Sonra başka bir kadın, 2 yaşındaki kızıyla beni izlemeye başladılar. Ufaklık çok meraklıydı, uzun uzun baktı bana, annesine ne yaptığımı sordu. Annesi açıkladı. İlgileri devam edince topladıklarımdan onlara da vermek istedim.

Çocuk önce korktu, annesi izin verince yanıma geldi, bir avuç uzattığım ıhlamurlardan sadece bir dal aldı. Onlara da kırık dökük Almancam ile anlatmaya çalıştım. Bu arada, tabi ki kamusal alandaki ağaçlardan zarar vermeden meyve toplayabiliyorsunuz. Ihlamur, erik, kiraz, böğürtlen, ceviz, kestane, hatta karayemiş bile var.

Ama Almanlar kendileri ağaçtan asla bir şey toplamıyorlar. Öyle bir alışkanlıkları yok. Biraz da bunu ayıp buluyorlar, markette varken... Bir de fakirlik alameti olarak görüyorlar. Bir arkadaşımın dediğine göre ise kendilerine ait olmadıkları için toplamıyorlarmış. Oysa herkese ait yerden herkes toplayabilir. Bizim yaşam tarzımıza ve inancımıza göre de bunun bir sakıncası bulunmuyor. Üstelik bizim için meyveyi ağaçtan toplamak çok daha keyifli. Kültür farkı işte. Onca ıhlamur, kokusunu ve güzelliğini bıraktıktan sonra yerlere dökülüp şehri terk ediyor. Öğrendiğime göre ıhlamurun zehri emme özelliği varmış, Almanlar bu yüzden şehrin birçok yerine ıhlamurlu caddeler yapmışlar. Gribe iyi gelmesi de ondan sanırım, mikropları hemen temizliyor. 


Geçen hafta erik ve çilek toplamıştım, bugün ıhlamur. Öyle bir yer buldum ki hayatımda o kadar çok erik ağacını bir arada görmemiştim.

Çoğu yabani erik, oldukça ekşi ama tam benim sevdiğim gibiydi. Çilek toplamak için ise bahçeler var. Yiyebiliğin kadar yiyor, topladıklarının parasını ödeyip bahçeden ayrılıyorsun.
 
Velhasıl durum böyle... Yaşadığımız acılara, deliliklere biraz merhem oluyor toprak ve bereketi. İnsan yaş aldıkça ve canı acıdıkça çocukluğuna geri dönüp teselli arıyor sanırım.

Diyeceğim o ki Müslümanın Müslümana yaptıklarını gördükten sonra, artık insana inancını yitirmiş biri olarak yine de neyi, kimi seçersek seçelim, halimiz tavrımız insandan, insanlıktan, merhametten yana olsun.

Herkese mutlu pazarlar, daha iyileri inşallah sizin olsun. Hapislerde suçsuz yere bulunan herkesin de Allah yardımcısı olsun.

Böyle karmakarışık duygular, acılar, bitmeyen hasretler, selamlar, sevgiler...
Yaz tatillerini geçirdiğimiz annemin doğduğu köy ve ev. Fotoğraftaki dedem, yani annemin babası, ellerini neden öyle bağlayıp poz vermiş hiç bilmiyorum. Sanırım o yıllarda böyle tuhaflıklar yapmak modaydı. Çocuklar ise kim onu da bilmiyorum.

22 Haziran 2019 Cumartesi

2 kez düşük yaptı, tüp bebekle hamile kaldı, tutuklandı, ilaçları verilmiyor

22 Haziran 2019
Zeynep Şakrak’ın elişi bebek yapıp satarak biriktirdiği doğum parası 2,5 TL, “örgüte finansman delili” sayıldı, kocasıyla tutuklandı. Nezarethanede fenalaştı, bebeğini kaybedebilir.


Tüp bebek tedavisiyle hamile kalan Zeynep Şakrak (30) dün gece İzmir’de tutuklandı. 2 kez düşük yapan ve tekrar düşük yapmamak için ilaç kullanan 3 aylık hamile Şakrak’ın ilaçları hafta sonu olduğu için kendisine ulaştırılamıyor.

20 Haziran 2019’da İzmir’deki evlerinde gözaltına alınan Zeynep Şakrak (30) ve eşi Oktay Şakrak İzmir Adalet Sarayı’nda çıkarıldıkları mahkeme tarafından tutuklandılar.

İlk çocuğuna hamile olan ev hanımı Zeynep Şakrak, İzmir Şakran Cezaevine, eşi Oktay Şakrak ise Buca Kırklar Cezaevine gönderildi. Beş yıl önce evlenen çift, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında tutuklandı.

DÜŞÜK TEHLİKESİ VAR

Tüp bebek tedavisi gören ve bu süreçte şeker hastalığı da ortaya çıkan Zeynep Şakrak’ın kardeşi Muhammed Emin Bakan, ablasının 20 Haziran gecesinde nezarethanede rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldığını belirtip “Zeynep daha önce 2 kere düşük yaptı. Tekrar düşük tehlikesi var. Hem düşük olmaması için hem de şeker hastalığından dolayı ilaç kullanıyordu. Araya hafta sonu girdiği için ilaçlarını kendisine ulaştıramıyoruz” dedi.

El ÖRGÜSÜ BEBEK YAPIP SATIYORDU

Polisin İzmir’deki evlerine sabah saatlerinde gittiğini ifade eden Bakan, ablasının el örgüsü bebek (amigurumi) yapıp satarak geçimini sağladığını anlattı ve şöyle devam etti:

“Bebekleri internetten satıyordu. Eşi de işsiz olduğu için öyle geçiniyorlardı. Polis evde 2,5 bin TL para bulmuş. Mahkemede bu parayı iddianamesine eklemişler. Örgüte yardım ve yataklık yapıyor diye delil saymışlar. Oysa o para kardeşimin kendi birikimi. 5 yıl tüp bebek tedavisi gördü. Yine lazım olabilir diye, hem de doğum olacak diye biriktiriyordu. Büyük bir para değildi. Bu delil ile tutuklanmaması gerekirdi.”

Zeynep Şakrak (30), adliyeye götürülürken..
ADAM MI ÖLDÜRDÜ!

Ablasının davasına Urfa’dan İzmir’e zor yetiştiğini ifade eden Bakan, “Ailesi olarak adliyede bizi yanına bile yanaştırmadılar. Adam mı öldürdü, kimsenin canını mı aldı! Mahkemeden sonra vedalaşıp sarılamadım ablama” dedi.

33 KİŞİ GÖZALTINA ALINDI

Zeynep Şakrak ile birlikte gözaltına alınanlar arasında bulunan diğer hamile kadın serbest kaldı. Mahkemeye çıkarılanlardan bazılarına da ev hapsi verildi. Zeynep Şakrak’ın tutukluluğuna pazartesi itiraz yapılacak.

Altı kardeşli bir ailenin kızı olan, Urfa Siverekli Zeynep Şakrak ile birlikte Türkiye cezaevlerinde hamile ve hasta tutuklu sayısına bir kişi daha eklendi. Ayrıca ‘ailece tutuklu’ bulunanların sayısı da artmış oldu.

Daha önce tutuklanan hamile anneler Nurhayat Yıldız ve Gülden Aşık, cezaevinde bebeklerini kaybetmişti. 5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu’nun 16/4 maddesine göre hamile kadınlar tutuklanamaz, doğumdan itibaren altı ay bitene kadar da cezasının ertelenmesi gerekiyor.

Şakrak çifti, 5 yıl önce evlenmişti. 



21 Haziran 2019 Cuma

Mark Eliyahu, Ankara havası ve Almanya

22 Haziran 2019 
Bütün yasımı toplayıp uzun bir aradan sonra ilk kez konsere gittim. Mark Eliyahu son yıllarda Türkiye'de çok popüler. Aslında tüm dünyada. Journey parçasını bilen duymayan neredeyse yok.

Türkiye'den ayrılmadan önce konserine gitmek için epey girişimde bulunmuştum ama olmadı. Özellikle Mart 2016'daki konserine. O kadar deli zamanlar yaşıyorduk ki, vazgeçmiştim her şeyden.

İlk defa Avrupa turnesine çıkan ve ilk konserini Offenbach'ta 21 Haziran 2019'da veren Eliyahu'yu Almanya'da dinlemek nasip oldu.

Ben müzik konusunda 80'li, 90'lı yıllarda kaldım. Günümüz sanatçılarını, yapılan müzikleri dinleyemiyorum, özellikle yabancıları, bana hitap etmiyor. Bizim zamanınızda melodi vardı, duygu vardı, şarkılarda ruh vardı. Şimdi öyle değil gibi geliyor. O yüzden Mark Eliyahu gibi insanı en ince yerinden vuran sanatçılara kayıtsız kalamıyorum.

Kabak kemane sanatçısı Mark Eliyahu konseri benim için sürprizlerle doluydu. Buğulu, büyülü, gizemli, duygusal eserlerin icra edileceği bir konser beklerken salondan 'Mark Eliyahu, Ankara havası ve Almanya' cümlesini mırıldana mırıldana çıktım.


Konser sürprizdi çünkü Mark Eliyahu'nun aynı zamanda bir bağlama ustası olduğunu yeni öğrendim. Journey, Drops, Through Me gibi dingin, sakin, insanı alt üst eden, -kelimenin tam anlamıyla öyle- besteleriyle tanıdığım Eliyahu, sahnede oldukça neşeli, eğlenceliydi.

İnce minyon tipine uygun nazik, hatta feminen dansıyla kendisi de eserlerine eşlik etti. Semah andıran bir danstı. Eliyahu konserde çok az konuştu, bestelerine dair çok çok az bilgi verdi. Tarzı mı öyle yoksa bu konuda daha tecrübesi mi yok bilmiyorum. Fakat bağlama ile çaldığı eserlerden Road, Ankara havasıyla neredeyse tıpta tıp aynıydı. Hatta belki de Ankara havası bilemiyorum. Tempatition, Traveler, Caravan ile de salonu coşturdu da coşturdu.

BİR GÜN KUM FIRTINASI GELDİ VE ENSTRÜMANLARIMIZI ALIP GÖTÜRDÜ


Mark Eliyahu ve babası Piris Eliyahu.
Konser benim için sürprizdi, çünkü Mark Eliyahu'nun babası Piris Eliyahu'nun onun müzik hayatında önemli bir rol oynadığını da yeni öğrendim. Sahnenin sağ tarafında kendisine eşlik eden, tar sanatçısı babasını takdim ettikten sonra sıradaki parçayı nasıl bestelediklerini şöyle anlattı:

"Çocukken babamla birlikte bazen bir gece, bazen bir hafta akustiği iyi olduğu için çöllere, mağaralara gider oralarda çalışırdık. Bir gün bir kum fırtınası geldi ve bütün enstrümanlarımızı alıp götürdü. Ve biz de bu parçayı öyle besteledik."


Eliyahu bu eserden sonra 17 yaşında bestelediğini söylediği Tribe'yi çaldı. Journey tarzında bu da oldukça etkileyici eserlerinden biri. Başka da hiçbir parçasına dair bilgi vermedi. Eliyahu normalde Azerbaycan doğumlu, sonra ailesiyle İsrail'e göç ediyorlar. Kabak kemaneyi 16 yaşındayken önce Yunanistan'da, 18'indeyken Azerbaycan'da bir kemençe virtüözünden öğreniyor ve birkaç yıl hocasıyla yaşıyor.

Eliyahu'ya eşlik eden sanatçı arkadaşlarının performansları ise harikaydı. Özellikle perküsyon sanatçısı Rony Iwryn su ile yaptığı müzik şov görülmeye ve dinlenmeye değerdi. Yasımı acımı, tasımı tarağım toplayıp gitmiştim Mark Eliyahu'yu dinlemeye. Her şeyi bir nebze olsun unuturdu bana.

Son bir not ekleyeyim. Ben Mark Eliyahu'nun yerinde olsam bir daha Almanya'ya gelmezdim. Konserde kendisini dinlemeye gelenler çoğunlukla Almanyalı Türklerdi. Etrafıma çok bakındım, Almanlar tanıyor mu, dinliyor mu onu diye. Görebildiğim tek Alman kapıda biletleri okutan orta yaşlı hanımefendi ile beyefediydi.

Konserin dinleyici kitlesi özellikle gençlerdi. Hatta aralarındaki çok sayıdaki başörtülü kızlar dikkatimi çekti. Bunda tabi ki konseri düzenleyen firmanın (Artworks Kültür Sanat) Türk olmasının da etkisi var. Fakat konseri duyurmayı ve salonu doldurmayı başaramamışlardı.

Küçük kızlar ise erkenden kapının önünde birikmişti. Birikmek derken öyle çok kalabalık değildi konser. Yaklaşık 1000 kişilik Offenbach'taki Capitol'un sadece ön sahnesi doluydu. Bu yüzden olsa gerek konser sırasında ışıkları seyirci üzerine çok fazla yakıp sanatçıyı üzmek istemediler sanırım.

Offenbach, Stuttgart ve Düsseldorf olmak üzere Almanya'da üç konser veren Eliyahu'nun bundan sonraki durağı yine Türkiye'yeydi. İstanbul ve Ankara konserlerinin duyurusuna 'İstanbul. Dünyanın en iyisi sensin' diye yazması boşuna değil. Türkiye'de çok hayranı var. Koskoca Zorlu PSM'yi (2.200 kişi oturmalı, 3.200 kişi ayakta) kaç kez başına kadar doldurdu.

Gecenin benim için en güzel yanlarında biri Yasemin'in bahçelerinden getirdiği semizotu ve annesinin gönderdiği memleket usulü gözlemelerdi. Ne yani konserde gözleme mi yedin diye aşağılamaya kalkmayın. Gurbet böyle bir şey... İnsana konsere giderken getirilen anne gözlemeleri ve ayıklanmış yıkanmış bahçeden taptaze semizotları dahi duygulandırıyor. Tabi ki hiçbirini konserde yemedim, şu anda bu yazıyı yazarken yiyorum...




Frankfurt'tan kendisinin paylaştığı iki kare..




20 Haziran 2019 Perşembe

Kalp hastası Muaz bebek 6 aydır hapiste

20 Haziran 2019 
60 günlükken hapse atılan kalp hastası Muaz bebek, 6 aydır parmaklıkların ardında yaşam savaşı veriyor, tedavisi engelleniyor. Anne Nurhan Bahadır’ın tahliye talepleri ise reddediliyor.


7 Aralık 2018’den bu yana annesi Nurhal Erdal Bahadır ile Tarsus Kadın Cezaevinde tutuklu bulunan kalp hastası Muaz bebek, 6 aydır olması gereken tedaviden mahrum bırakıldı.

60 günlükken cezaevine gönderilen 8 aylık Muaz, annesinin tutukluluğuna yapılan itiraz kabul edilmediği için İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 17 Ocak 2019 tarihinde verdiği randevuya gidemedi. 1 Ekim 2018’de dünyaya gelen Muaz, Aort Koarktasyonu adlı kalp rahatsızlığı nedeniyle aynı hastanede bir hafta kuvözde kalmıştı.



TELAFİSİ İMKANSIZ ZARAR VE YIKIMI YOL AÇILIYOR

38 yaşındaki Bahadır’ın tutuklanmasının ardından Adana 2. Ağır Ceza Mahkemesine yapılan itirazda şu satırlar yer alıyordu:

“Sanık Nurhan Erdal Bahadır’ın Muaz adındaki iki aylık bebeğinin (01.10.2018 doğumlu) aort damarlarında daralma olarak tanımlanabilecek aort Koarktasyonu adlı ciddi kalp rahatsızlığı bulunmakta olup bebeğin tedavisinin cezaevi şartlarında yapılması imkansızdır. Bebeğin ameliyat olması da gerekebilecek hastalığının ağır ve düzenli tedavi ve takibinin tam teşekküllü bir hastanede yapılması gerekmektedir. Raporda İzmir Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tepecik Eğitim ve Araştırma Hastanesinin 11.10.2018 tarihli EKO (kalp grafiği testi) bir sonraki testin 17 Ocak 2019 tarihinde yapılmasına karar verilmiştir.”









Annenin tutukluluğunun devamının, bebeğin hayatını tehlikeye attığı için telafisi imkansız zarar ve yıkıma yol açacağı belirtilerek tahliyesi talebinde bulunuldu.

Dilekçede, anne sütüyle beslenen Muaz’ın tedavisi için annesinden ayrılmasının söz konusu olmadığı ifade edildi. “Cezaevi şartları bebeğin bulunması ve bakımı için gereken hijyen şartlarına uygun değildir. Kaldı ki mevcut durumda müvekkilin bulunduğu cezaevi koğuşu kapasitesinin üstünde tutuklu, hükümlüyü barındırmaktadır. Müvekkilin tutukluluğunun devamı halinde bebeğin hayati tehlikeye maruz kalmasına yol açacaktır” ifadelerine yer verildi.

Fakat 7 aydır herhangi bir gelişme olmadı. Özel bir şirkette güvenlik görevlisi olarak çalışan Muaz’ın babası Levent Bahadır, bu süreçte oğlunun gözünde kayma meydana geldiğini ve bebeğin kullanması gereken gözlüğü ancak iki ay sonra oğluna ulaştırabildiklerini söylüyor.

EŞİM BİR AY ÖNCE SİNİR KRİZİ GEÇİRDİ


İkinci kez hapse giren ve zor bir yaşayan eşinin bir ay önce sinir krizi geçirdiğini anlatan Levent Bahadır, şunları söyledi:

“Anne bebekle beraber yatıyor yatağında. Beşik filan verilmiyor. 18 kişilik bir koğuş. Herkesin farklı sıkıntıları var. Tabi bebeğin farklı bir mekanı yok, gece ağladığı zaman ya da sabah erken kalktığı zaman rahatsız olanlar olmuş. Çocukla konuşmamaya çalışıyor, onu uyandırmamak için elinden geleni yapıyor tabi ama kendini çok sıkmış.” dedi.

Levent Bahadır, bir gün eşinin birdenbire önce ağlama sonra da gülmeye krizine girdiğini aktardı. Koğuş arkadaşlarının, eşinin yüzüne su serpip kendine getirmeye çalıştıklarını, uzun süre kendine gelemediğini vurguladı. Sonrasında ise hiçbir şeyi hatırlamadığını belirtti ve şöyle devam etti: “Bu bizi çok korkuttu. Ruh hali hiç iyi değil. Bel fıtığı vardı zaten, inerken çıkarken zorlanıyor. Ciddi anlamda bunalmış ve sıkışmış durumda. Onun için endişeleniyoruz.”


TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi, HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, Nurhan Erdal Bahadır ve oğlunun durumunu sürekli Meclis’te gündeme getiriyor.


KARDEŞİMİ BIRAKIN, BENİ TUTUKLAYIN

2012 yılında Atatürk Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Nurhan Erdal Bahadır (38), 15 Temmuz’dan sonra Gülen Cemaati mensubu olduğu için tutuklandı. Nurhan Erdal Bahadır’ı aramak için Adana’daki evlerine gelen Adana KOM polisleri, Bahadır’ı evde bulamayınca kardeşini gözaltına aldı.

O günlerde evlilik hazırlığı yapan Bahadır, olayı öğrenir öğrenmez karakola gitti. “Beni arıyorsunuz, kardeşimi bırakın, beni alın” demesine ve kendi ayaklarıyla ifadeye gitmesine rağmen 11 Eylül 2016’da iki kardeş de tutuklandı.

Tarsus Cezaevi’ne gönderilen Bahadır 10 ay sonra, kardeşi 2,5 ay sonra tahliye edildi. Tekrar evlilik hazırlıklarına devam eden Bahadır 2 Aralık 2017’de evlendi. 1 Ekim 2018’de oğlu dünyaya geldi.

7 Aralık 2018’de ise Adana 2 Ağır Ceza Mahkemesinde görülen karar duruşmasına giden Bahadır, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve dosyada adı bulunan 24 kişiyle birlikte tutuklanıp tekrar Tarsus Cezaevine gönderildi. Dosyası şu anda İstinas Mahkemesinde.



OĞLUMUN HER ŞEYE ALERJİSİ VAR

Levent Bahadır, oğlunun doğumdan hemen sonra bir hafta yoğun bakımda kaldığını anlattı. Her şeye alerjisi olduğunu, eşinin süt ve süt ürünleri yiyemediğini belirtti. “Hassas bünyeye sahip. Maddi olarak biz ona imkan sunsak da içeriye götürülecek olanlar belli. Psikolojik olarak çökmüş durumda” dedi.

Bahadır, şu bilgileri de aktardı: “Gözünde kayma vardı. gözlük takması gerekiyordu, doktor verdi, ama iki ay boyunca bekledik. Sürekli takması lazım, takmadığı zaman düzelmeyeceği için gözleri için ameliyat gerekiyor, takip edilmesi lazım. Göz pınarları tıkalı olduğu için operasyon gerekiyordu. Tabi bunlar için hastaneye gitmesi gerekti, elleri kelepçeli hastaneye gitmek, bebeği emzirmek, bir sürü insanın içinde bunları yapmak…”

BEBEĞİ ASKERLER ARASINDA EMZİRMEK ZORUNDA KALINCA HASTALANDI

Hastaneye giderken eşinin ellerine kelepçe takıldığını kaydeden Levent Bahadır, “Arabaların içindeki hücrelere koyuyorlar. Hastanede başlarında askerler duruyor. Erkeklerin yanında bebeği emzirmek zorunda kaldığı için hastalanıyordu. Bebeğin gözlüğünü 2 ay sonra götürebildik. Bu süreçler başlayınca annesi rahatsızlandı. Ritm bozukluğu başladı, kalpte büyüme başladı, en son annesinin kalp kapakçığı işlevini kaybetti, bayram dönüşü açık kalp ameliyatı yaptıracak, herkes o kadar mağdur oldu ki…” diye konuştu.


Muaz bebek 60 günlükken annesinin yanına Tarsus Cezaevine gitmek zorunda kaldı.

Muaz bebeğin koğuş arkadaşları Yağız ve Yavuz’un hikayesini 5 Haziran 2019’da ‘Cezaevi yollarındaki bir anneannenin Ramazan bayramı’ başlığıyla haberleştirmiştik.


Tutukluluğunun 1000. gününde ilk kez yayınlanan fotoğraflarıyla Ahmet Altan ve dindarlık üzerine

20 Haziran 2019


Ahmet Altan 1000 gündür cezaevinde. Anayasa'daki basın özgürlüğü maddesine rağmen onunla birlikte birçok gazeteci ve yazar da tutuklu. Öncelikle bir insan, sonra da gazeteci olarak onların hapiste olması onuruma dokunuyor.

Aşağıda okuyacağınız röportajı Ahmet Altan'ın Erenköy'deki evinde yapmıştım. Röportaj 30 Aralık 2006'da Zaman Gazetesi'nin Cumartesi ekinde yayınlandı. Kurban Bayramı'nın ilk günüydü.

Ahmet Altan röportaj teklifimi hemen kabul etmemişti. İki ay boyunca belli aralıklarla kendisine mail atmıştım. Hepsinde beni nazikçe geri çevirmişti. En son mailimi 'teklifimi kabul etmese de nezaketinden dolayı teşekkür etmek' için göndermiştim. "Eğer Müslümanlarla ilgili söylediğim şeyleri de yazacaksan hadi atla gel" diye cevap gelince şok oldum. Elbette yazacaktım, neden yazmasaydım ki? Akşam vaktiydi. Foto muhabirimiz Mustafa Kirazlı ile hemen yola çıktık.

Altan ile görüşmek istememin nedeni 'Allah, cami, bayram' konulu yazılarıydı. Fakat evine gider gitmez hışmına uğramıştım. Neye uğradığımı şaşırdım. Dindarlara çok kızgındı ve karşısında Zaman Gazetesi'nden gelen bir muhabiri görünce, o zaman adaletten, demokrasiden, insan haklarından bahseden AK Parti hükümetini desteklediği için Zaman'a kızgınlığını, dindarlara olan bütün öfkesini bana dökmüştü.

Oysa ben de yeni örtünmüş, hatta Zaman'da yeni çalışmaya başlamış, dindarları anlamaya, tanımaya çalışan, tıpkı kendisi gibi Allah'ı seven biriydim.

Ahmet Altan kızgındı ve eleştirilerinde de çok haklıydı. 26 Şubat 2006'da Hürriyet'te yazdığı Adını Kaybeden Çocuk başlıklı yazısından dolayı hakkında dava açılmıştı.

2004 yılında Adana’da 9 yaşındaki bir erkek çocuğuna aralarında devlet memurlarının da bulunduğu 25 kişinin tecavüz ettiği iddiasıyla iki senedir devam eden bir dava vardı. Altan, Adana Adli Tıp Kurumu ile İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun verdiği iki rapor arasındaki tutarsızlığı yazmış ve kimsenin bunu soruşturmadığını gündeme getirmişti.

Sonra beraat etti bu davadan ama dindar olduğunu iddia eden insanların bu ve benzeri olaylara duyarsız kalmasına inanamıyordu. Başta AK Parti olmak üzere kimse bir şey yapmamıştı. Zaman Gazetesi de bunu gündeme getirmemişti. Ben de işe yeni başlamanın etkisiyle karşımda bütün öfkesiyle duran bir yazara ne cevap vereceğimi bilememiştim. Tecrübesizdim, korkmuştum. Dindarlar hakkındaki eleştirilerini dinlemekle yetindim, söylediklerine itiraz edilecek bir durum da yoktu, hepsinde haklıydı ve eleştirilerini dönünce editörlerimize iletmiştim. Ama kimse onu yeterince anlamadı. 

ALLAH'A İNANAN BİRİ NASIL KORKAK OLUR!

Ben de onu şimdi daha iyi anlıyorum... Demişti ki:

- Allah’ın başka kullarına karşı bu kadar mesafeli, bu kadar aldırmaz olan bir dindar olabilir mi?

- Dindarların kendilerinden başka hiç kimseyle ilgilenmemesi beni çok sinirlendiriyor ve onlara güvenimi müthiş sarsıyor. 


- Hükümette dindarlığına vurgu yapan bir parti var. Ya, dindar kesimden bir tek ses çıkmaz mı? Bir merak uyanmaz mı? Bu çocuklara ne yapıyorlar, bu çocuğun başına ne geldi, bu oğlan çocuğu kurtarmak için ne yapmalıyız, suçluyu nasıl bulmalıyız, hiç mi aklınıza gelmez? Din demek, vicdan demek. Vicdanını kaybetmiş bir din olabilir mi?

- Dindarlar kendilerinden başka kimseyle ilgilenmiyorlar ve onun için de kimse onlara güvenmiyor.

- Bir toplum dini ile barışık olmazsa, sorunlar yaşar, ahlaki sorunlar da yaşar. Ama dindar kesimin bizzat kendisi insanların acılarına aldırmazsa, bu topluma dinin insanları barışa ve adalete götüreceğine nasıl anlatacaklar, dinin temeli bu.

- Bu ülkede dindarlara sırf dindar oldukları için kızılır, ben onlara dindar oldukları için kızmıyorum. Dindar olmadıkları için kızıyorum. Kendilerini dindar gibi gösterip başka davranmalarına kızıyorum. Ellerindeki gücü bütün insanları korumak için kullanmalarını istiyorum.

- Bu ülke yüzde 95’i Müslüman bir ülke ise, gerçekten sağlam bir imanları olsaydı, bu kadar çok yolsuzluk, arsızlık, hırsızlık olmazdı. Ama var, demek ki, bir iman sorunu da var aslında.

- Din bir gösteriş aracı değil. İnsanların bir ölçüsü var. Önemli bir ölçüsü ne biliyor musun: Samimiyet...
İnsan haklarında sadece bir kısmını önemli bulur, diğer kısmını aldırmazsan senin samimiyetine kimse inanmaz. Niye insanlar size güvensin ki!

- Bugün Müslümanlık deyince aklımıza haşin bir şey geliyor. Bütün dünyada da bu böyle. Bu beni üzüyor. Arkadaşımı camiye götürüyorum, korkuyor. “Allah’ın evine gidiyorum, orası güvenlidir” diyemiyorsa, bu duyguyu ona veremiyorsak, bir şey yanlıştır. Dindarları eleştirmemin gerçek nedenlerinden biri de bu. 


Ne kadar haklı değil mi? Bir Müslüman başkalarının acılarına duyarsız olabilir mi? Adli tıp kurumlarında, cezaevlerinde, gözaltı merkezlerinde örtbas edilen olaylar dün de bugün de aynı. İnsan hakları, hak ihlalleri konusunda Türkiye ilerlemek yerine daha da geri gitti. Dindarların başkalarının acılarına duyarsızlıkları beter durumda. Din, ibadet gösterişten ibaret oldu. İstanbul'da her adım başında cami varken metroda namaz kılmanın moda olması başka bir anlam taşımıyor. Yolsuzluk konularına hiç girmiyorum. "Çalıyorlar ama olsun çalışıyorlar" diyen dindarlarımız var.

Röportajı o zaman Kurban Bayramı olması vesilesiyle de Ahmet Altan'ın yazıları ve kendisinin dindarlığıyla ilgili anlattığı konuları öne çıkararak vermiştik. Şimdiki aklım olsaydı, hak, hukuk, adalet, hoşgörüden bahseden ama dünden bugüne bir adım ilerlemeyen dindarları eleştirdiği cümlelerini öne çıkararak yazardım. Ama ben yazılarından etkilenen biri olarak Altan'ın din ile kurduğu ilişkiye odaklanmıştım. Ateist olduğunu söyleyen birinin vaaz vermek istemesi, Kadir gecelerinde cami cami dolaşması ilginç gelmişti. Röportajı, birinci sayfada "Bayram sabahı Süleymaniye'de vaaz vermek isterdim" başlığıyla, içerideki sayfada ise "Dindar bir adam olmak isterdim" başlığıyla yayınladık. 

Metnin tamamına gazetede yer verilememişti, ama internet sitesinde hepsi yayınlanmıştı. Aşağıda tamamını okuyabilirsiniz. Bu arada ben Ahmet Altan'ın ateist olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Allah'tan bahsederken gözlerinin içi parlayan bir insan ateist olur mu?

İki konuya röportajda nasıl yer vereceğimi bilememiştim. Kadınlarla ilgili sürekli yazdığı için Ahmet Altan'a "Kadınları çok üzdünüz mü?" diye sormuştum. "Evet ama onlar da beni çok üzdü" diye cevaplamıştı. Bir de annesinin ölümünden bahsederken gözleri dolmuş, ağlamaklı olmuştu. Çok şaşırmıştım, hiç böyle bir manzarayla karşılaşacağım aklıma gelmemişti. İki konuyu yazayım mı yazmayayım mı ikilemde kaldığımı hatırlıyorum. Oysa gayet normal ve insani iki durum. 

Görüşmemiz 3 saat sürmüştü. Mustafa, kendisini salonunda, çalışma odasında ve balkonunda fotoğraflamıştı. Ama o fotoğraflar birkaç gün sonra yanlışlıkla silindi. Dijital makinelerin azizliği... Altan'a tekrar mail gönderdim ve durumu anlattım. Anlayış gösterdi, ikinci kez evine gittik ve Ahmet Altan haberlerinde çok sık kullanılan yeşil gömlekli fotoğraflarını o gün çektik.

Başka birçok karesi daha vardı elimizde. Kısa bir süre önce Mustafa'dan istedim onları, sağolsun gönderdi. Aşağıdaki fotoğraflara ilk kez bloğumda yer veriyorum. Fikirlerinden, insana bakışından, sevgisinden ve saygısından her zaman etkilendiğim Ahmet Altan o gün aklımda, balkonunda yetiştirdiği limon ağacının önünde verdiği pozuyla kaldı. Onu başka bir yerde düşünmek istemiyorum. Ne cezaevinin önü, ne koğuş, ne avlu, ne görüş günleri... Umarım en kısa zamanda evine, kitaplarına ve limon ağacına kavuşur. İçimde onunla ilgili bir ukde daha var ama o şimdilik bende kalsın. 

30 ARALIK 2016'DA ZAMAN CUMARTESİ EKİNDE YAYINLANAN RÖPORTAJ




Yazar Ahmet Altan, yıllar önce ‘Ey Kavmim’ (1996) başlıklı bir yazı yazmıştı. Bazı camilerde vaaz konusu olan bu yazıyı Altan’ın yazdığına çoğu kimse inanamamıştı.

Altan, 2005 ve 2006’nin Ekim ayında yine içeriğiyle herkesi şaşırtan “Cami Işıklarına Bakan Çocuk” ve “Benim Güzel Allah’ım” adlı iki farklı yazı daha kaleme aldı. Acaba Altan’a neler oluyordu? Onu tanıyan hemen herkes gibi biz de bu konuyu merak ettik ve medyanın cesur kalemi Altan’ın kapısını çaldık. Sitemlerini ve içten duygularını paylaştık.

Demokrasi ve insan hakları konusunda cesur olmadıkları için dindarları eleştiren Altan, İslam’ın özündeki sevgi ve hoşgörünün yeterince anlatılmadığından yakınıyor ve usta yazar, "Eğer inançlı olsaydım bayram sabahı Süleymaniye’de vaaz vermek isterdim" diyor.

Altan, sürpriz yazıları için “Ben birdenbire hidayete ermedim.” diyor. Aslında dindar olmayı çok istediğini söyleyen Altan, Allah sevgisini, merhametini, şefkatini, oruçlu olmanın keyfini, sahurları ve iftarların güzelliğini anlatırken bir din adamı görünümüne bürünüyor.

“İnanıyor muyum? Hayır. İnanmıyor muyum? Hayır.” diyen Altan, “Ben O’nun biraz şımarık kuluyum galiba. Niyetimi O biliyor. Meseleleri, kendi aramızda çözeceğimizi düşünüyorum. O bence şefkatlidir. Merhametlidir. Eğer derse ki, ‘Seni cezalandıracağım’ yapacak bir şey yok” şeklinde konuşuyor.

Ahmet Altan, dindarlara cesur olmadıkları, seslerini çıkarmadıkları ve dini insanlara hoşgörü ile değil de korkutarak anlatmaya çalıştıkları için sitem ediyor.

Bayram namazına hiç gittiniz mi?

Evet gittim, çocukken. 10-11 yaşındaydım. Ben ibadeti sevdim doğrusunu istersen. Eğer bu kadar hiddetle beni korkutmasalardı, belki de orada kalırdım. Dini, sevgiyle ve hoşgörü ile herkese anlatmak isterdim. Hâlâ camiye gidiyorum, bu sene Kadir Gecesi'nde Sultanahmet Camii'ndeydim.

Ne yaptınız? Teravih namazına mı gittiniz?

Teravihten sonra ziyarete gittim. Yahudi bir arkadaşımı götürdüm.

Niye özellikle Kadir Gecesi?


Kadir Gecesi'nde İstanbul'u hiç dolaşmamıştım. Bu, hep istediğim bir şeydi. Camilerin kapısından insanlar taşıyordu.

Çok şaşırmıştır sizi görenler...

Evet. Beni tanıdılar ve orada gördükleri için çok şaşırdılar. Namaz kılmıyorum; ama o atmosferi seviyorum. Bütün ibadethaneler, ‘Hayattaki hiçbir şey o kadar önemli değil. Sen de önemli değilsin. Çok daha önemlileri var. Dünyanın merkezi değilsin' der aslında.

İnsanların sizi camide görmesinden rahatsız oldunuz mu?

Yok, şaşırmaları hoşuma gidiyor. Bak, bir dinsiz yola gelmiş diyorlar. İşte gerçek dindarlık bu. Tamamen Allah adına seviniyorlar. Hiç, kişisel çıkarları yok. Samimiler.

Bir yılda okurlarınız için sürpriz iki yazı yazdınız. İkisi de Ramazan Bayramı'nda yayınlandı. Size bu yazıları kim yazdırdı?

Daha önce de “Ey Kavmim” (6 Haziran 1996, Yeni Yüzyıl) diye bir yazı yazdım. Bazı camilerde okunmuştu bu yazı. Benim yeni bulduğum fikirler değil bunlar. Ben birdenbire hidayete ermedim.

Ama bu iki yazıdaki hisleriniz daha farklı...

Öyle bir yazı yazabilmekten büyük zevk alıyorum. Benim bir Allah ve din fikrim var. İnancımın olmaması, bu fikirlerin olmadığı anlamına gelmez.

Yazıdan çok duayı andırıyordu...

Dua bilirim; ama dua etmem. Çok sıkıştığımda konuşurum. Aslında dindar olmak isterdim. Eğer inansaydım kendi inancını hem yaşayan hem de anlatan bir adam olurdum. İnançlı bir adam değilim; ama bir dindar sesle konuşmaktan hoşlanıyorum.

Bu, bir çelişki değil mi?

Evet çelişki. Sadece ibadet değildir din, bir özdür, en azından benim inancım için. Başka insanların hakkını yememek, hakkından fazlasını istememek, tevazu, tevekkül, bunlar dinin temelini oluşturur. Ben Allah'ın yarattıklarına karşı elimden geldiğince ve mümkün olduğunca hak gözeten bir adam olmaya uğraşıyorum. Eğer mümkün olsaydı her hafta o tonda yazı yazmak isterdim. Kalabalıkların karşısına çıkıp öyle konuşmak isterdim.

Allah bilir siz vaaz da vermek istersiniz?

Evet, isterim.

Yarın bayram. Süleymaniye'de bu bayram sabahında vaaz vermek ister miydiniz?


Hiç fena fikir değil.

Vaazın konusu ne olurdu?

Dinin bir özü olduğunu, kulun kula emanet edildiğini ve birbirine haksızlık yaparsan, bunun onu Yaratan'a da bir kötülük olduğunu anlatmak isterdim. Özden, insandan, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden, hoşgörüden, tevazudan bahsetmek isterdim. Dokuz yaşındaki bir çocuğun ırzına geçildi, sesinizi niye çıkarmıyorsunuz demek isterdim.

Hiç vaaz dinlediniz mi?

Çocukken dinledim. Sevdiğim dindar arkadaşlarım vardı. Gençliğimde gerçekten inanmış insanlarla beraber oldum. Çünkü tamamen hoşgörü üzerinden bir ilişkileri vardı ve ben dindarlığı öyle sevdim. Büyük dedem şeyhti. Arkanda duran yazılar bizim tekkeden çıkan yazılar. Rıfai'ydi dedem. Unkapanı'ndaki tekkede. Kapanmasaydı şeyh olmak isterdim orada. Dalga dalga ailenin içine giren bir din unsuru vardı. Ben inancın ne olduğunu bilerek büyüdüm. İnançlı insanları gördüm, inançsızları da...

Neden inançsız olmayı tercih ettiniz?

Çok şaşıracaksın; ama gördüğüm inançsızlar çok daha hoşgörülüydü.

Allah “Ben kırık kalplerleyim.” diyor. Sizin bu anlatmak istediklerinizle Allah'ın sözü aynı zeminde birleşiyor. Ayrılık nerede?

Belki ayrılmamışızdır. Ben kuşkucu bir adamım. Bir tür, O'nun şımarık kulu olduğumu düşünüyorum. Eğer sen iyi bir çocuksan baban yaramazlıklarını affeder. Allah ile olan ilişkimiz biraz öyle. Ben böyle bir Allah'ı seviyorum.


İnanan bir insan gibi yaşamayı denediniz mi?

Hayır. Bunu hiçbir zaman yapmayacağım. Bunu yaparsam sahtekarlık olur. Genellikle insanlar yaşlanınca ölümden korkarlar ve birdenbire değişirler. Bu bana kendi açımdan ayıp gelir. Nasıl yaşadıysam bu hayatı öyle kapatmak istiyorum. O'nun yarattıklarına iyi davrandığım sürece O'nunla ilişkim iyidir. Biri gelip bana, sen kendini kandırıyorsun diyebilir. Olabilir. Onun Allah fikri ile benim Allah fikrim birbirine benzemeyebilir. Çok mu inançlıyım? Hayır. Tümden mi reddediyorum? Hayır. İbadet edecek miyim? Hayır. Dini bir hayat sürecek miyim? Hayır. Din fikrini seviyor muyum? Evet. Dindarları seviyor muyum? Gerçek bir dindarı severim. Dindarlığı gerçek olmadığına inandığım insanlardan hiç hoşlanmam.

Nasıl bir inanç bu?

Benim Allah'ım, yarattıklarını seven bir Allah. İlk amacı korkutmak ya da cezalandırmak değil. Bana dini, cehennemden girerek anlatmaya başladıklarında bu benim kafamdaki Allah'la örtüşmedi. Bu, bana çok haşin geldi. Son zamanlarda Müslümanlık hep haşin yanıyla ortaya çıkıyor. Dinin bir sevgi yanı da var.


Bayramlarda mezarlık ziyareti yapar mısınız?

Bayramlarda değil; ama annemin mezarını ziyarete giderim. Annemin ölümü benim Allah fikrimi çok etkilemiştir. Bir çocuğun, annesinin öldüğünü kabul etmesi neredeyse imkansızdır. Onun bir şekilde beni gördüğüne inanmaktan hoşlanıyorum. Bu da ancak Allah'la mümkün. Onun bana baktığını düşünmek beni daha iyi bir adam yapıyor. Büyük kayıplarda büyük yerlere sığınmak zorundasın. Bir Allah fikrine ihtiyaç var. Yoksa tamamen kayboluyorlar.

Kendinizi sorguluyor musunuz?

Yok sorgulamıyorum, nasılsa onu öbür tarafta yapacaklar.

İnançla ilgili fikirlerinizi neden çocukluğunuzla birlikte anlattınız?

Çocukken namazı severdim, teravih bile kılardım. Sahurlar, iftarlar çok hoşuma giderdi. Bu tarafından bakılsa toplum huzur bulacak. Çok fazla ibadet etmeyi seven bir toplum değiliz. Ama inanan bir toplum; hem Allah'a inanıyor, hem gereklerini yapamıyor hem de cezalandırılmaktan korkuyor. Bu, toplumun içinde derin bir yara. Bu yarayı hoşgörü ile kapatmak gerek. Çocuklar korktukları için değil, Allah'ı sevdikleri için dindar olsunlar.

Kendini Allah'a bu kadar yakın hisseden bir çocuğu O'ndan uzaklaştıran, sadece bir hocanın anlattığı cehennem manzarası mı?

11 yaşındaki bir çocuktan bahsediyoruz. 11 yaşındaki bir çocuğun Allah'la olan ilişkisi tamamen sevgiye dayanan bir ilişki. Bana anlatılan Allah inancından korktum. İhanete uğramış hissettim kendimi.

Büyüyünce ne oldu peki?

Büyüyünce daha maddeci düşünmeye başladım. Doğanın maddeden, atomdan yapıldığını düşündüm. Şimdi inanıyor muyum? Hayır. İnanmıyor muyum? Hayır.

Bu çelişki içinden nasıl çıkıyorsunuz?

Aslında çok da zorluk çekmiyorum. Çocukluğumdaki Allah'ın var olduğuna inanıyorum. Yani kendi yarattığı kula sevgiyle yaklaşan, onu korkutmayan, onu seven ve yarattığı kulları birbirine emanet eden, kendi aralarındaki ilişkiye önem veren, sadece ibadete değil, ruhuna, özüne, başka insanlar hakkında ne düşündüğüne, ne yaptığına bakan bir Allah'a inanıyorum. Ben dinen günah olan birçok şeyi yaptım. O'nun yarattığı kullara karşı haksızlık etmedim. Benim ne yaptığımı, niyetimi O biliyor. Bu ibadet meselesini aramızda çözebiliriz.

Çözemezseniz ne olacak?

O, bence şefkatlidir. Merhametlidir. Eğer derse ki, “Seni cezalandıracağım.” Tamam yapacak bir şey yok. Ama ben O'nun ölçülerinin sadece bu günahlarla kısıtlı olmadığını düşünüyorum.

Ceza konusunda O'na teslim oluyorsunuz; ama ibadet konusunda emirlerine neden uymuyorsunuz?

Evet. Ben şuna inanıyorum: Bedelini ödemeye razıysan her şeyi yap.

Allah'ı tanımak adına neler yaptınız?

Bunları sadece okuyarak bulabileceğim kanaatinde değilim. Evet Kur'an-ı Kerim'e baktım. Allah'ın isimleriyle ilgili çıkan ilahi kasetlerini dinliyorum. Dini müziği çok severim. İlahileri çok severim. Son dönemde çıkan çocukların söylediği Teşekkür Ederim Allah’ım albümü çok güzeldi mesela.

“Hiddetine değil, şefkatine iman ediyorum.” demiştiniz. Ama imanla imansızlık arasındasınız...

Şefkatine iman ediyorum. Çünkü O’nun şefkati, hiddetinden daha büyük. Benim Allah'ım şefkatli. O'nun şefkatine iman ettiğim zaman yaptıklarımı O'nu üzmemek için yaparım. Aramızdaki sevgi ilişkisinin zedelenmemesi için. O'nun üzülmesi beni üzer. O, sahtekarlık yapmayanı sever.

“Ben, bir daha huzur bulamayacağım” diye yazdınız. Herkes huzur ararken siz neden vazgeçiyorsunuz?

O huzur inançta var. Yani siz çok şanslısınız. Huzur bulmak istiyorum; ama bunu sahtekarlıkla yapmak istemiyorum. Sırf huzur bulmak için inanmadığım bir şeye inanmaya çalışamam. Bu ayıp. Ayrıca Allah da bunu kabul etmez. Bir gün gerçekten inanırsam huzur bulurum; ama bu çok zor.

Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsunuz. Belki fikirleriniz değişecek.

Çünkü aklımı devreden çıkarmam çok zor artık. Aklımla o kadar çok yaşadım ki...

Size aklı veren de Allah...

Doğru. Allah, herkesin aklının aynı olmasını istemiyor. Allah dindarı yarattığı zaman dinsizi de yarattı. Dinsizlik olduğu için dindarlık kıymetli.

Yine bayram yazısı yazacak mısınız?

Her şeyi benden beklemeyin canım. Dindarlarla ne zaman karşılaşsam vaaz veren ben oluyorum, bu tuhaf değil mi?

Belki Allah sizi bazı şeylere vesile etmek istiyor...

Doğru. O'nun ne yapacağı belli olmaz. Allah'ın bir mizah anlayışı olduğuna inanıyorum.

Yazacak mısınız?

Bayram fikrini yılbaşından daha çok severim. Yılbaşı zoraki bir eğlence gibi geliyor bana. Belki bütünleşemediğimden olabilir. Bayram deyince çocukluğuna dönüyorsun. Kendine dönüyorsun. Çocukluk esas kendindir.



RÖPORTAJIN AŞAĞIDAKİ KISMINA İNTERNET SİTESİNDE YER VERİLMİŞTİ

‘Adını Kaybeden Çocuk’ yazınız dolayısıyla açılan dava yeni sonuçlandı. Bu konuyla ilgili birtakım kırgınlıklarınız, hatta kızgınlığınız var sanırım. Neler söyleyeceksiniz...

Önce bir kızgınlığımı boşaltayım hakikaten. Dindar kesimle ilgili ciddi kızgınlıklarım ve öfkelerim var. Onların kendilerinden başka hiç kimseyle ilgilenmemesi beni çok sinirlendiriyor ve onlara güvenimi müthiş sarsıyor. Bu ülkede çocukların ırzına geçiyorlar. Ben 9 yaşındaki bir erkek çocuğunun ırzına geçilmesi ile ilgili bir dava hakkında yazılar yazdım. (Adını Kaybeden Çocuk) Bu çocukla ilgili iki tane rapor verilmiş. Ayrıca hükümette dindarlığına vurgu yapan bir parti var. Ya, dindar kesimden bir tek ses çıkmaz mı? Bir merak uyanmaz mı? Bu çocuklara ne yapıyorlar, bu çocuğun başına ne geldi, bu oğlan çocuğu kurtarmak için ne yapmalıyız, suçluyu nasıl bulmalıyız, hiç mi aklınıza gelmez? Din demek, vicdan demek. Vicdanını kaybetmiş bir din olabilir mi?

 Desteklenmek anlamında mı?

Hayır, gidip işin aslını bulmak anlamında. Siz belki bu hükümeti benden daha iyi zorlarsınız. Suçluları bulsunlar, olayı aydınlatsınlar. Raporun sahte olup olmadığını araştırsınlar. Çocuk için iki tane ayrı rapor verilmiş, hiç mi kimse merak etmiyor? Allah’ın başka kullarına karşı bu kadar mesafeli, bu kadar aldırmaz olan bir dindar olabilir mi?

Bunu sadece tek bir olaya bakarak mı söylüyorsunuz?

İşkencelere de ses çıkmamıştı.

Aynı tepkiyi başörtüsü olayında gösterdiniz mi?

Doğru ya aynı şey! Dokuz yaşındaki bir çocuğun ırzına geçilmesi ile türban aynı şey, öyle mi? Bu insafsızlık…

Ben başörtüsü sorunu yaşamadım. O dönemde üniversitedeydim. Ama bu sorunu yaşayan çok arkadaşım vardı. Hepsinin şu anda psikolojisi bozuk…

Biz türbanla ilgili defalarca yazı yazdık. Türbanın serbest kalmasını istiyoruz, insanların tercihlerine karışılmamasını istiyoruz. Bunu defalarca söyledik. Dindarlar kendilerinden başka kimseyle ilgilenmiyorlar ve onun için de kimse onlara güvenmiyor. Ben dindar değilim, dini de bilmem ama dini bilen adamlar bunu yorumlasınlar.



Tamam söylerim…

Çok güzel bir giriş yaptım.

Biraz fazla öfkeli değil misiniz, dövecek gibi konuşuyorsunuz?

Aldırmazlıkları kaldıramıyorum. Benim sözüm, kendisinin dindar olduğunu söyleyen ve dindarların hakları için görüş veren insanlara. Türban sorunu insan haklarının bir parçası. İnsan hakları bir bütündür. İnsan haklarında sadece bir kısmını önemli bulur, diğer kısmını aldırmazsan senin samimiyetine kimse inanmaz. Niye insanlar size güvensin ki!

Peki ne yapsın insanlar?

Harekete geçin. Bu çocuğun başına ne geldi deyin. Bunun suçlusunu bulun. Çocuk pornosu rezaleti uzayıp gidiyor. Bir tanesini ortaya çıkartırsanız, arkasında ne olduğu anlaşılır ve insanların böyle kötü şeyler yapmak için cesareti kırılır.

Rahatladınız mı?

Rahatlamam ben öyle kolay kolay… Bir toplum dini ile barışık olmazsa, sorunlar yaşar, ahlaki sorunlar da yaşar. Ama dindar kesimin bizzat kendisi insanların acılarına aldırmazsa, bu topluma dinin insanları barışa ve adalete götüreceğine nasıl anlatacaklar, dinin temeli bu. İnsanlığın en büyük hayalinin bütün çocukların mutlu olduğu bir dünya olduğunu düşünüyorum. Bu hayale ulaşmak zor. Ama önemli olan o yolda yürümek. Hedefinin bu olması önemli. Yani ne istiyorsun diye sorduklarında bütün yeryüzündeki çocukların özgür, mutlu, zengin olduğu bir dünya istiyorum dersen, bu senin bütün yaptıklarını belirler. Böyle bir hayalin yoksa, birinin bunu anlatması zor. Bundan daha büyük bir hayalin olamayacağını düşünüyorum.

Yazılarınıza geçebilir miyiz?

Sor bakalım.

Yazdığınız yazılarla birçok gönül kazandığınızı biliyor musunuz?

Öyle mi, buna sevindim. Ben dindar bir adam değilim. Zaten nasıl Allah’la olan ilişkimi kaybettiğimi de yazmıştım. Benim çocuk aklımın gördüğü Allah’la büyüklerin anlattığı Allah arasında o kadar büyük bir fark oldu ki, neredeyse büyük bir dehşet duydum. Dindar değilim; ama bir Allah fikri ve kavramı var bende. Birçok insanda olduğu gibi. Benim Allah’ım yarattıklarını seven bir Allah. İlk amacı korkutmak ya da cezalandırmak değil. Onların, kendisine olan ibadeti veyahut sevgiyi korkutarak anlatan bir Allah olduğuna inanmıyorum. Bana dini cehennemden girerek anlatmaya başladıklarında bu benim kafamdaki Allah’la örtüşmedi. Ben çocukken çocuk gibi bir Allah düşünüyordum. Bana birdenbire şunu anlattılar: Seni cehenneme atacak. Onun içinde alevler var, sonsuza kadar yanacaksın… Bu bana çok haşin geldi. Son zamanlarda Müslümanlık hep haşin yanıyla ortaya çıkıyor. Bunun bir sevgi yanı da var.


Nasıl bir ilişkiniz var Allah’la…

Çok iyi bir ilişkimiz olduğunu düşünüyorum. İnsanlara kötülük yapmadığım sürece, birisi hakkında kötülük düşünmediğim sürece, hakkını koruyabilecekken hakkını korumaktan vazgeçmediğim sürece, kendi çıkarım için başka insanların haklarını çiğnemediğim sürece iyi bir ilişkimiz olacağını düşünüyorum. Bu ülke yüzde 95’i Müslüman bir ülke ise, gerçekten sağlam bir imanları olsaydı, bu kadar çok yolsuzluk, arsızlık, hırsızlık olmazdı. Ama var, demek ki, bir iman sorunu da var aslında. Cuma namazından çıkıp, dükkanına gidip birini kazıklıyorsan, Allah bunu kabul etmez. Eğer Allah varsa, O’nu kandıramazsın, önce bunu kabul etmek gerekiyor.

Gerçek bir dindar nasıl olmalı peki?

Bence hoşgörü ile başlıyor. Bir dindar, inanmayan bir insan görürse ona öfkelenmez, onun için üzülür. Gerçeği görmediği için bir üzüntü duyar. Benim dindarım, böyle bir dindar. Öfke duyan değil, inançsızlar karşısında üzüntü çeken biri. Kendine sevap sağlamak için ona anlatmaya çalışmaz. O acı çekmesin, üzülmesin, o da gerçeği görsün diye anlatır. Ve bunu onu korkutarak anlatmaz, sevgiyle, hoşgörüyle anlatır. Onu Allah’ın yerine cezalandırmaya kalkmaz. En emin yerde sadece kendinin durduğunu nereden biliyorsun? Senin kadar inançlı olmayanları küçümsüyorsan, onlara hor davranıyorsan, bunun dine çok sığmadığını düşünüyorum. Eğer insanlara dinin hoşgörülü yüzünü anlatırsak, insanların dinle ilişkisi çok daha rahatlar. Ama dindarlar genellikle dini korkutucu yönleriyle anlatmaya çalışıyorlar. Zannediyorlar ki, korku insanları dine çekecek, sevgi daha fazla çeker. Bir dindar, başkalarının da dindar olmasını istiyorsa, onun ilk görevi kendisinin iyi bir insan olmasıdır. O zaman başkalarını etkiler.

Peygamber Efendimiz şöyle diyor: “Bilmiyorlar Allahım, onları affet” Belki bu bahsettiğiniz insanlar da farkında değiller…

Bunu kabul etmiyorum. Allah yaratırken iyiyi ve kötüyü birbirinden tefrik edebilmen için sana sadece akıl vermemiş. Vicdan vermiş, akıldan daha önemli bir şey. İyi ve kötünün ne olduğunu duygularınla hissedebilirsin. Bir adam bir çocuğu dövüyorsa sen o çocuk için üzülürsün. Aklıyla değil, vicdanıyla karşı çıkar insan önce. Başkalarının acılarına duyarlı olmazsan dindar olamazsın. Ben bunun için vaaz vermek isterdim. İnançlı insanlara imrenirim. Çok huzurlular sadece neden cesur değiller diye şaşırırım. İnancın büyük bir cesaret ve güven vermesi gerekir çünkü. Dinin tarihinde bunun tekrarları vardır. Bunun az tekrarlanması beni şaşırtıyor. Allah’a inanan biri nasıl korkak olur, anlamış değilim. Ben dinsizim ama birilerinin dindar olmasını istiyorum.

Sizinki birazcık kolaycılık değil mi, başkalarının bu işi halletmesini istiyorsunuz?

Ee tamam, bedelini size ödetecek değilim ya. Yanacaksam kendim yanacağım. Bedelini başkasına ödetmek kötüdür. Allah’a “beni kandırdılar” demeyeceğim.

Bu sözleri söylediğiniz için Ahiret’te “Neden bana anlatmadınız, söylemediniz” diye sormaya hakkınız olmayacak, bunu biliyor muydunuz?

Bana söylediler. Anlattılar, yapmadım. Ben günahları işledim. Bedelini kendim ödeyeceğim. Hiç kimsenin benden şikâyetçi olacağını sanmıyorum. Bana kötülük yaptı, hakkımı yedi diyeceğini sanmıyorum. Günahkâr bir hayat sürdürüyorum. Kurallarının, hatta o biliyor, çoğunu çiğnedim. Buna rağmen beni seveceğine inanıyorum. Ölçülerinin bu kadar dar olmadığı kanaatindeyim.

Yazılarınızı okuyup ağlayan insanların olduğunu biliyor musunuz? İnsanları bu kadar etkileyen, o yazıları yazan bir insanın inançsız olduğuna inanmıyorum.

İnançla aramdaki samimiyeti seziyorlar büyük bir ihtimalle. Samimiyet etkileyicidir. Beni dindar olduğum için sevmelerini istemiyorum. Dürüst ve samimi olduğum için sevsinler.



İnsana önce Allah, sonra geçmişi hesap sorar. Bu yazdıklarınız bir sorgulama mı, hesaplaşma mı, itiraf mı?

Kimseyi kendi ahlakınla yargılama. Her şeyi onun ahlakı ile yargıla. Ben senin ahlak ölçülerini yargılayamam, sen de benim ahlak ölçülerimi yargılayamazsın. Toplumun ahlak ölçüleri ile barışık değilim; ama kendi ahlak ölçülerim var. Günahtan korkmam, kendi ahlak ölçülerim dışına çıkmaktan korkarım. Benim ahlakımın iki temeli var. Samimiyet ve dürüstlük. Eğer bunu çiğnersem kendimi insanlara karşı affetmem. Gene de Allah’ın beni seveceğini düşünüyorum. Ahlak ölçülerimi hiçbir zaman çiğnemiyorum. Başka türlü yaparsam kendimle olan ilişkim darmadağın olur.

İslam ahlakının temelinde de bu var.

Onun bir de işaretlerini görsek iyi olacak…

Neden inançsız olmayı tercih ettiniz?

Çok şaşıracaksın ama gördüğüm inançsızlar çok daha hoşgörülüydü. Dindarlarda gençlere karşı tahammül ve hoşgörü yoktu. Bundan hoşlanmadım. Birinin bana ne adına olursa olsun tahakküm etmesini istemem. Kimsenin benim karşıma Allah adıyla çıkmasını da istemem. Buna hakkı yok. Bana anlatabilir, bu başka bir şey. “İnanmazsan çok acı çekeceksin. Bunu yapma.” Bu, dostça bir anlatım. Ama ben inançsızım diye beni hor görmeye kalkarsa, bana yukardan bir şey dikte etmeye kalkarsa, buna tahammül etmem. Etmedim de zaten. Onun için gerçek dindarlarla aram çok iyidir. Ama gösteriş gibi kullanılmasından da hoşlanmam. Din bir gösteriş aracı değil. İnsanların bir ölçüsü var. Önemli bir ölçüsü ne biliyor musun: Samimiyet. Sen samimiysen, bu ülkenin sokaklarındaki insanlar seni fikirlerinden dolayı yargılamazlar. İnançlarından dolayı da yargılamazlar. Ben defalarca inançsız olduğumu yazdım, ama dindarlarla aramda hiçbir problem çıkmadı.

Allah’la konuşur musunuz?

Herkes gibi ara sıra konuşurum O’nunla. Allah’tan bazı şeyler isterim. Allah’tan genellikle istenir çünkü. İstenenler ibadetle veriliyor.

O iyi bir dinleyici. Sizi ancak O anlar ve O olmazsa acınıza katlanamazsınız…


Evet. Ama şuna çok inanıyorum: Kalbin temizse başın derde girmez. Her şey özde ve ben bunu ayırt edebildiğime inanıyorum. Karşımdaki adamın dindar olup olmamasına çok aldırmam. Dindarlığı çok fazla hissediliyorsa bundan da çok fazla hoşlanmam. Çünkü ben şuna inanırım. Hiçbir şeyin gerçeğini ilk bakışta fark etmezsin. O kadar içine sindirmiş, bünyesine sindirmiştir ki, ilk bakışta görünmez. Gerçeğini ben oradan ayırt ederim. Gerçek bir komünisti de, gerçek bir dindarı da bakar bakmaz fark etmezsin. Ama bazıları vardır. Bakar bakmaz bunun dindar ya da komünist olduğunu söylersin. Çünkü bunu işaret haline getirmiştir. O zaman çok fazla içine sindirememiş diye düşünüyorum.Görmekten hoşlandığım bir şey değil, hissetmekten hoşlandığım bir şey. Ses tonundan, konuşma biçiminden, hoşgörüsünden, yüzündeki ışıktan gerçek bir dindarı tanırsın. O ışığı gördüğüm adamlarla mutlaka konuşurum. Allah’la ve dinle ilgili her şeyi öğrenmeyi severim. Onlardan öğrenirim. Hepsini kaydederim.


Allah’ı tanımak ve sevmek adına Esma-ı Hüsnaları hiç okudunuz mu?

Bunları sadece okuyarak bulabileceğim kanaatinde değilim. Evet Kur-an’ı Kerim’e baktım. Baştan sona okumadım; ama arada bir ne yazıyor diye açıp bakıyorum.

Allah’ın 99 ismini okuyup anlamaya uğraştınız mı?

Çocukların korosundan dinliyorum onu. Bir de dini müziği çok severim. İlahileri çok severim.

Hangi albümleri dinliyorsunuz?


Neredeyse bütün ilahi albümlerini aldım. Ama aralarında iyi olan neredeyse çok azdı. Çocuk korosunun söylediği “Teşekkür Ederim Allah’ım.” albümünü aldım. Bunları dindar olduğum için almadım. Öyle güzel söylüyorlardı ki... İlahileri almak için inançlı olmak gerekmiyor. Sen eğer güzel söylersen benim seni dinlemem için dindar ya da dinsiz olmam gerekmiyor. İlahiyi dinleyip sevmem için nasıl ki dindar olmam gerekmiyorsa, bir dindarı ve fikirlerini sevmem için de dindar olmam gerekmiyor. Onun bana nasıl anlattığı ile ilgili. Müzik gibi anlatıyorsa, onun sesinden o tatlılığı hissediyorsam onu dinliyorum. Ondan bir şeyler öğreniyorum. Sonra bunları yazıyorum. Onların ağzından konuşmayı seviyorum. Benim şeyhim de güzel konuşur. Dindar insanların bir kısmı bana şunu söylerler: Sen aslında dindarsın; ama bunun farkında değilsin.


Peki itiraf etmediğinizi söylüyorlar mı ya da gizlediğinizi düşünüyorlar mı?

Ben yalan söylemem ya da büyük kalabalıklara hiç yalan söylemedim. İnansam inanıyorum derim. Kendime göre bir ilişkim var. Kalabalıklara yalan söylüyorsam bir çıkarım var demektir. Yazarlığı bunun için seviyorum. Kimseye bir şey vaad etmiyorum, kimseden bir şey talep etmiyorum.

Kalbiniz ferah mı?

Bu açıdan ferah. Yaşlanıyorum ama öyle çok korku duymuyorum. Eğer varsa hakikaten iyi geçineceğimizi, bana iyi davranacağını düşünüyorum. Günahlarımdan dolayı bana Ahiret’te kötü davranacak gibi bir düşüncem yok. Olmasını çok dilerim. O beni tanıyor, O’na güveniyorum.

Allah inşallah size lütuflarıyla muamele eder… Böyle dua etmek istedim size.

Sağ ol. Ben Allah’la olan ilişkimi baba-oğul ilişkisi olarak algılıyorum hep. Hiddetle, korkuyla alakası olan bir şey değil bu. İyi bir adam olmaya çalışıyorum ama O’ndan korktuğum için değil. Çünkü beni, hepimizi iyi adam olacak duygusuyla yaratıyor. Hiçbirimiz mükemmel değiliz, Allah bizi mükemmel yaratmadı. Neden Allah bizi mükemmel yaratmıyor? İstese yaratabilir. Bilerek bizi eksik yaratıyor. Bunu baştan kabul edersen ve mükemmele doğru yürürsen, Allah’ın eksik yarattığı halde mükemmele ulaşabilecek kulları olduğunu göstererek O’nun varlığını kanıtlamış olursun.

Bunu yapabilen tek kişi var…

Kim?

Peygamber Efendimiz. Bize tek örnek Müslüman o.

Bunu bir kişi yapmış olabilir; ama din bir şekilde bir hayalin olmasıdır. Mükemmel olma hayali. Olmazsın ama mükemmel olma hayali seni mükemmeliyete yaklaştırır. Bu da Allah’ın eksik yarattığı bir kulu Allah’ın ona verdiği akıl ve vicdanla doğru bir yolda yürümesidir ki, bu O’nun varlığını, gücünü ve kudretini mükemmeli yaratmış olmasından daha fazla gösterir. O istiyor ki, kullar mükemmeliyete ulaşmak için gösterdikleri çabayla nasıl ilerleyebildiklerini birbirlerine kanıtlasınlar.

"Büyük dedem şeyhti. Arkada duran yazılar bizim tekkeden çıkan yazılar. Rıfai'ydi dedem. Unkapanı'ndaki tekkede."

BÜTÜN İBADETHANELER, İNSANA ÖNEMLİ OLMADIĞINI ANLATIR

Camileri sevdiğiniz anlaşılıyor; İstanbul’daki camileri gezer misiniz?

Ben camiyi severim ve arada sırada giderim. Namaz kılmam ama o havayı seviyorum. Kendine önemli biri olmadığını hatırlatıyor. “Hayattaki hiçbir şey o kadar önemli değil. Sen de önemli değilsin. Çok daha önemlileri var.” diyor. Bütün ibadethaneler aslında insana çok önemli olmadığını anlatırlar. Dünyanın merkezi değilsin. Bunu görmek iyidir. Onun için camileri severim. Çocukken de namazı severdim, teravihleri severdim. Teravihe de giderdik zaten. Evimizin karşısında cami vardı, yazılarda onu anlatmıştım. Bir de bizim bir yardımcımız vardı. Dindar bir kadındı. Bana abdest almasını öğretmişti. Annem de inançlıydı. Sahurları, iftarları çok severdim. Din çok hoş bir şey, çocuklarını eğlendiren bir şey. Çocukları eğlendiren bir yanı var. Bu tarafından bakılsa toplum huzur bulacak. Çok fazla ibadet etmeyi seven bir topum değil bu toplum. Ama Allah’a inanan bir toplum. İkide bir bu insanları ibadet etmediği için korkutursan bu toplum gizli bir huzursuzluk yaşar. Hem Allaha inanıyor, hem gereklerini yapamıyor, hem de cezalanmaktan korkuyor. Bu bir toplumun içinde derin bir yara gibi. Bu yarayı biraz hoşgörü ile, çocuklar için nasıl bir eğlence olduğunu göstererek anlatmak gerek. İlla hiddetten bahsetmek gerekmiyor ki dinden bahsederken. Çocukları korkutmak gerekmiyor, çocuklar korktukları için dindar olmasınlar, çocuklar Allah’ı sevdikleri için dindar olsunlar.

Zaten bu mümkün değil ki, bütün çocuklar kaçarlar…


Ben kaçtım, kendimden biliyorum. Hiç sevmedim, çok da kızdım, ihanete uğramış hissettim kendimi. Allah’a bunu söylemek istedim: Böyle miydi yani ilişkimiz! Ben seni sevdim, bunun karşısında bana bunu mu yapacaksın? Beni cehennemlerde mi, yakacaksın, bunu niye yapıyorsun? Hani birbirimizi seviyorduk? Korkutarak çekemezsin insanları. Korktuğun için dindar olmanın ne kıymeti var… Sevdiğin için dindar oluyorsan bunun bir kıymeti var. İnsanların bu rahatlığı vermek gerekiyor diye düşünüyorum. Bugün Müslümanlık deyince aklımıza haşin bir şey geliyor. Bütün dünyada da bu böyle. Bu beni üzüyor. Arkadaşımı camiye götürüyorum, korkuyor.“Allah’ın evine gidiyorum, orası güvenlidir.” diyemiyorsa, bu duyguyu ona veremiyorsak, bir şey yanlıştır. Dindarları eleştirmemin gerçek nedenlerinden biri de bu. Dindarlardan hoşlanmıyorum; ama dindarlığı seviyorum ve gerçekten onların iyi dindarlar olmasını istiyorum. Bir şey oluyorsak iyi olmalıyız.

Dua eder misiniz dindarlar için?

Hayır. Kızıyorum ve söylüyorum. Yeryüzünde birilerinin gerçek dindar olması bana güven veriyor. Ben dinsizsem birileri de dindar olsun.

Ateistsiniz değil mi?

Ateistim. İnançsızım. Ama dediğim gibi, benim Allah fikrim var.

Size de ihtiyacımız var.

Evet. Benim gibi adamlara da ihtiyaç var.

Çünkü Kuran’ı Kerim’de inkâr edenlerin olacağı haber veriliyor…

“Böyle olmayın” diye gösterilecek adamlara da ihtiyaç var, değil mi?

Gavura kızıp oruç bozmak değil mi sizinkisi…

Ben onlara kızdığım için inançsız değilim. Ben onlara sadece şunu söylüyorum: İnançlı olmak isterdim. Ben değilim, sen öylesin ama o zaman gereğini yap. Benim için çok zor artık. İnançlı bir adam olsaydım daha huzurlu bir adam olurdum. İnançlı birinin huzurlu olması gerektiğini düşünüyorum.

Huzursuz musunuz?

Tabi ki huzursuzum. Ben bir yazarım. Huzurlu yazar pek bulunmaz. Benim mesleğim huzursuz.

 Yazarlıktan mı kaynaklanıyor bu, inançsızlıktan mı?

İkisi de olabilir. Yazarlıktan kaynaklanan huzursuzluğu dindirecek başka bir güç yok elimde. İnançlı birisi huzurludur. Ben gerçekten inançlı insanlarla çok iyi anlaşırım. Böyle söylediğim zaman bile bunu sevgiyle karşılarlar. Kötü bir kızgınlık olmadığını biliyorlar. Bu ülkede dindarlara sırf dindar oldukları için kızılır, ben onlara dindar oldukları için kızmıyorum. Dindar olmadıkları için kızıyorum. Kendilerini dindar gibi gösterip başka davranmalarına kızıyorum. Ellerindeki gücü bütün insanları korumak için kullanmalarını istiyorum. Camilerin, bizim dinimizden olmayan insanların korkuyla gideceği yerler olmaması gerekir. Bir inançsız bile oraya gidip, beş dakika huzur bulmalı. Sevdiğim bir ev sahibi var, O’nu ziyarete gidiyorum… Günümüzde Müslümanlık çok şiddetle anılan bir şey oldu.

Gerçek bir Müslüman için tek örnek Hz. Muhammed’dir. Onun hayatına baktınız mı?


Baktım. Gerçek bir dindarın yanında dinle ilgili şaka yapabilirsin. Şaka yapamadığım zaman benim huzursuzluğum artar. Bu ülkede din ve Atatürk konusunda alınganlık var. Bu güven eksikliğini gösterir. Bunlar insanları iten şeyler. Benim şikâyetlerim bunlar. İyi dindarların olduğu bir dünyada yaşamak bana güven verir. Ben bir daha inançlı olmayacağım, dindar olmayacağım.

Diğer insanlara bakıp dini yargılamak yerine, ölçü olarak Hz. Peygamber’in yaptıklarını yapmayı denediniz mi? O, sizin şikâyet ettiğiniz bu şeylerin hiçbirini yapmadı. Dini sevgiyle anlattı, İslam’ın bu kadar kısa sürede yayılmasının nedeni bu. Gerçek bir Müslüman ondan başka kimseyi örnek almaz.

Bütün dinler sevgiyle ve haksızlıkları önlemek için doğmuştur. Dinlerin bozulmaya başladığı yer, onların iktidara geldiği yerdir. Müslümanlık, Hıristiyanlık, Yahudilik üçü de hakları yenenleri korumak için, sevgiyle başlamıştır. Üçü de iktidara geldiğinde haşinleşmiştir. İktidar din fikrine aykırı bir şeydir. Dini bozuyor bence. Kendi yerini şaşırıyorsun. Kul olduğunu unutuyorsun. Tevazuyu kaybediyorsun: Din tartışılabilecek bir şey değil. Siyasete sokarsan dini tartışmaya açarsın.

Hz. Muhammed bunu yapmadı. İslam’ı en saf ve en doğru şekilde yaşadı…

Yapmadı çünkü peygamber. Hepimiz peygamber değiliz. İslam’ın içinde başka akımlar da var, peygamberle ilgili. Bunları tartışmak benim haddim değil. Benim için önemli olan insanın tek ölçüsünün Allah sevgisi olması ve gördüğü bütün kulların Allah tarafından yaratıldığını bilmesi. İnancıyla böbürlenmemesi, hiddete kapılmaması. Herkes Allah’ın kulu. Allaha’ inanan birisi için bütün dünyayı bir aile gibi görmekten başka bir çare yok. Büyük bir ailenin içinde sapmışlar olur, yolunu değiştirmişler olur, ama birbirini öldürmek olmaz.

‘BAYRAMLAR ŞÜKÜR GÜNLERİDİR’

Bayram sabahları nasıl yaşanırdı sizin evde?

Biz hâlâ bayram ziyareti yaparız. İnanmıyoruz ama yaparız. Her bayram babama gideriz. Halama da giderim. Bu dindarlıktan ziyade saygı göstermektir. Bayram şükür günleridir. Sevinme günleridir. Çünkü sahip olduklarına şükrediyorsun. Niye bayramları barış günü yapıyoruz. Aslında birbirimizin zaaflarını hoş gördüğümüz gün. Bunun için çok önemli bayram. Zaaflarımız başkaları tarafından hoş görüldüğü için bayramlar sevinç günleri oluyor. Niye bayrama benzemiyor diğer günler. Niye bu kadar kızıyoruz başkalarının zaaflarına. Böyle bir sevinç yaşanabildiğini biliyorsak, neden bunu çoğaltmak için uğraşmıyoruz?

Mezarlık ziyareti yapar mısınız?


Bayramlarda değil, ama annemin mezarını ziyarete giderim. Annemin ölümü benim Allah fikrimi çok etkilemiştir. Bir çocuğun annesinin öldüğünü kabul etmesi neredeyse imkânsızdır. Onun bir şekilde beni gördüğüne inanmaktan hoşlanıyorum. Bu da ancak Allah’la mümkün olabilen bir şey. Onun bana baktığını düşünmek, beni daha iyi bir adam yapıyor. Büyük kayıplarda büyük yerlere sığınmak zorundasın. Bir Allah fikrine ihtiyaç var. Yoksa tamamen kayboluyorlar. Bu da insanı sahipsiz bırakır. Anne-baba kaybı insanda belki kabuk bağlayan; ama hiç geçmeyen bir yara bırakır. O yaradan kurtulamaz hiç kimse.


Ölüm, insanı Allah'a yaklaştıran bir şeydir. Sizin hissettiğiniz bu mu?

Dindarlık anlamında değil. Ama annenim beni gördüğünü düşünmekten hoşlanıyorum. Onunla bazen konuşup şakalaşıyorum. Bunu ancak Allah sağlayabilir. Başka bir güç yok. Öyle bir gücün varlığını düşünürsem ancak annemin beni gördüğüne inanırım. Başka türlü nasıl olacak. Fikir olarak biliyorum ki, bu mümkün değil. Fikrimle duygumun çeliştiği yerler var. Bu onlardan biri. Fikrim diyor ki, hayır annem yok artık. Duygum, onun var olmasını istiyor ve var gibi kabul ediyor. Burada bir çelişki yok mu, evet, bu konuştuğumuz konularda çelişki var. Çok çelişkili duygularım var. İnanmıyorum ama seninle saatlerden beri Allah hakkında konuşuyorum. Çok inançsız bir adamın konuşmaması gerekir. Bunu seviyorum. Hikâyeler öğrenmek, duaların nereden çıktığını dinlemek… bunları severim. Allah ve din konusunda saatlerce konuşabilirim. Dediğim gibi vaaz vermek isterdim.

Çevrenizde böyle insanlar olduğunu tahmin etmiyorum. Canınız böyle konular konuşmak istediğinde ne yapıyorsunuz.
O zaman böyle insanları yazıyorum. Şeyhi onun için yazdım. Tekrar yazıyorum.

Kendi yaşadığınız bu deneyimleri, kızınızın yaşamaması için bir şeyler yapmak istediniz mi?

Çok fazla bir şey yapmadım. Çocuklarımı özgür bıraktım. Onlar benim ne düşündüğümü biliyorlar. Onlarla bu konuyu çok fazla konuşmuyoruz.

Dindar yetiştirmek ister miydiniz?

İstemezdim. Bunu söylersem sahtekârlık olur. Çocuklarıma hep şunu öğretmek istedim. Yaptığın hatanın bedelini kendin öde. Her şeyin bir bedeli var. Bir hata yapıyorsun bunun bedelini ödeyecek olan, hesabını verecek olan sensin, başkası değil. Kimsenin üzerine yıkmamalısın. Kimsenin kabahati değil. İnanıyorlarsa onları inançsız yapmak istemem. Bunu çok fazla konuşmuyoruz. Onların tam ne hissettiklerini, neye inandıklarını bilmiyorum. Biraz bana benzediklerini düşünüyorum.


AHMET ALTAN'IN ÜÇ YAZISI

1- Ey Kavmim! (6 Haziran 1996 / Yeni Yüzyıl)

Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine.
Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın.
Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdını
Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın
çalınanlarına.
Tanrıya yakarır ama firavunlara taparsın.
Musa Kızıldeniz’i açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın.
Hazreti İbrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın.
Hazreti İsa’yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen başka şeylere ağlarsın.
Gündüzleri Maria Magdalena'yi orospu diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın.
Zebur'u, Tevrat’ı, İncil’i, Kur'ân’ı bilirsin.
Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen
kendi acına da yabancısın.
Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin.
Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın.
Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin.
Ve nefret edersin dilencilerden.
Utancı bilir ama utanmazsın.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın.
Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin.
Her koyun gibi kendi bacağından asılır, her koyun gibi tek başına melersin.
Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın.
Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın.
Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın.
Ama arkana baktığın için taş kesileceksin.
Ve sen kendine bile ağlamayacaksın.
Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin.
Musa önünde Kızıldeniz’i açsa o denizden geçemezsin.
Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim...
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.


--------------------------------------------------------------------------------

2- Cami Işıklarına Bakan Çocuk (22 Ekim 2005/ Hürriyet)

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim…

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.
Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.
Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.
Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.
Çocukluktan gençliğe geçmeye çalıştığım dönemlerde yazarlık hayalleriyle dolu olduğumu gören babam, ‘Yanağını cama yapıştırıp, evin çaprazındaki caminin şerefesinde iftar zamanını haber veren ışıkların yanmasını, ışıklar yanar yanmaz bunu bağırarak haber verdiğinde büyüklerin aferinini almak için heyecanla bekleyen bir çocuğu anlatabilir misin’ demişti.
Yaklaşık kırk yıldan beri o çocuk aklımdadır.
Hálá o sahneyi ve o çocuğu en iyi biçimde nasıl anlatacağımı bulamadım.
Ama bu görüntü benim yazarlık temrinlerimden biri oldu.
Babamın kendi çocukluğunun anılarının arasından çıkartıp bana yazı ödevi olarak verdiği sahneye kendi çocukluğumun anıları da eklendi.
Evimizin hemen karşısındaki küçük cami.
Ramazan geceleri mahallenin çocuklarıyla birlikte gittiğimiz teravih namazları, camideki büyüklerin bize başka zamanlarda pek de göstermedikleri bir şefkati göstermeleri, hálá çocuk aklımla ezberlediğim biçimde söylediğim ‘allah umme salli ala’nın muhteşem melodisiyle dalgalar gibi kabaran o tuhaf coşku, namaz çıkışında hissettiğimiz o ağırbaşlı memnuniyet...
Sahur vakti sıcak yataktan gözlerim yarı kapalı kalkıp sobası yakılmış salonda hazırlanmış sofraya oturuşum, galiba sadece ramazanlarda yapılan o yumurtaya bulanmış ekmek kızartmaları, demli çay, beni sevgiyle ve gururla bağrına bastığını düşündüğüm büyük bir kalabalığın parçası olmanın güveni ve sonsuz bir huzur.
Allah’ı çok sevmiştim.
Ondan benim anlamadığım kelimelerle söz ediyorlardı ama o benim için, beni sevmesini istediğim temiz yüzlü yaşlı bir dedeydi, oruç tuttuğum zamanlarda bana gülümsediğini düşünürdüm.
Doğrusu ya ondan pek korkmazdım.
Ama beni sevmesini isterdim.
İlk kez okulda din hocası cehennemi uzun uzadıya bütün korkunçluğuyla anlattığında dehşete düşmüştüm, benim teravih namazlarında, iftarlarda, sahurlarda hissettiklerimle hocanın anlattıkları hiç birbirine benzemiyordu.

O, beni çok korkutan, bana çok uzak, çok mesafeli, çok gazaplı, benim çocuk aklımın kavrayamayacağı çok ürkütücü bir güçten bahsediyordu.

Biz dede-torun değildik.

Beni sevmiyordu.

Kötü bir şey yaparsam beni ateşlerin içine atacak, beni yakacak, bana acılar çektirecekti.

Ben ona hiç böyle şeyler yapmazdım ki, ben onun için hiç böyle cezalar düşünmezdim ki, ben onu seviyordum, o niye beni ateşlerin içine atmak istiyordu.

Çok korktuğumu, çok üzüldüğümü hatırlıyorum.

Bir daha uzun yıllar camiye gitmedim.

Din hocası benim çocukluk dünyamın en huzurlu hayalini, o soğuk yatakhanelerde uyumadan önce dua edip kendisine gülümsediğim, herkes bana yaramazlık yaptım diye kızdığında kendisine sığındığım ‘yakınımı’ benden koparmıştı.

Sonra büyüdüm.

İnanmanın huzurundan aklın huzursuzluğuna geçtim.

O çocukluk dönemimden sonra bir daha hiç dindar olmadım, oruç tutmadım, dua etmedim, namaz kılmadım.

Lise yıllarında karşımdakinin inançlarına hiç aldırmaz, herkesin korktuğu bir güçten korkmamanın tuhaf lezzetiyle diğer çocuklarla kıyasıya tartışırdım, onlar Tanrı’nın varlığını kanıtlamaya çalışırlardı ben yokluğunu.

Küçük bir çocukken inanmayı ne kadar sevdiysem, ilk gençliğimde de inanmamayı o kadar sevdim.

Başkaldırmanın müthiş cazibesine kapılmıştım.

Hayatın zıpkınlı acılarından beni koruyacak bir güç yoktu artık, her acı doğrudan tenime yapışıyor, o acıları taşımakta ilahi bir güç bana yardımcı olmuyordu.

Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum.

Tanrı’yla ilişkim ise anlatılması çok zor çelişkilerle dolu.

Varlığına inanmıyorum ama o varmış gibi hissetmekten hoşlanıyorum, annemin mezarına gittiğimde dua etmiyorum ama annemi ‘ona’ emanet ediyorum.

Artık ne ölümden ne de ölümden sonrasından korkuyorum ama öldükten sonra sevecen bir ışıkla karşılaşıp yaramazlık yapmış küçük bir çocuk gibi ona sığınıp gülümseyeceğimi aklımdan geçiriyorum.

Din hocası cehennemi anlatana kadar süren kuvvetli bir inanca dayalı ‘ilişkim’ şimdi bir başka biçimde sürüyor, onun adına yeryüzünde cehennemi yaratanları, onun adıyla gösteriş yapanları, onun adına benim gibi ‘inançsızlara’ öfkelenenleri, onun adını sadece insanları korkutmak için kullananları ‘onunla’ arama sokmuyorum.

Tanrı’dan bir beklentim yok.

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa,

Ona duyduğum sevginin, eğer o varsa, bir beklentiden ya da bir korkudan kaynaklanmadığını o biliyor.

Günahkar olduğumu da, babasının sevgisine sığınan biraz şımarık bir evlat gibi bu günahları işlemeye devam edeceğimi de.

Din adına dehşet salanlar ne derlerse desinler, başkaları için kötülük düşünmeyenleri onun affedeceğine inancım tam, benim tanrım her şeyden önce ‘başkaları için kötülük düşündün mü’ diye soracak bir tanrı.

Başkaları için kötülük düşünmezsem, onun varlığına inanmasam bile beni affedeceğini sanıyorum.

Affetmezse de gücenmeyeceğim.

Çocukluğumda tuttuğum oruçların, oturduğum iftar sofralarının huzurunu hiç unutmadım.

Bugün, bir tek kez öyle bir huzurla iftar yapabilmek isterdim.

O huzuru hissedenler, dilerim, o huzuru gereksiz öfkelerle bozmazlar.

Ben bir daha o huzuru bulamayacağım.

Ama, ‘yanağını dışarının soğuğunu hissederek cama dayayıp, evin çaprazındaki caminin ışıklarının yanmasını bekleyen’ çocuğu anlatmayı hep deneyeceğim.

Sanırım bunu hiçbir zaman tam da beceremeyeceğim.


--------------------------------------------------------------------------------

3- Benim güzel Allahım (22 Ekim 2006 / Hürriyet)


Ey siz inananlar.

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Ey siz, huzursuz ruhlar... Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar... Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar...

Dinleyin.

Fırtına kuşları gibi içinde uçtuğunuz sert rüzgarlarla yorgunsunuz, günahlarınızla, hiç bitmeyen hırslarınızla yorgunsunuz, kavgalarla, düşmanlıklarla, kızgınlıklarla yorgunsunuz, avucunuzda sıktığınız bir ustura gibi sizi yaralayan bencilliklerinizle yorgunsunuz.

Rüzgarın dinmesini özlediniz.

Sessizliği ve sükûneti özlediniz.

Düşmanlarınızla ve kendinizle barışmayı özlediniz.

Daha doğduğunuz gün bir hapishane gibi kapıları üstünüze kapanan hayatın dağdağasından kurtulmayı özlediniz.

Bir lahzalık bir huzur için yakarıyorsunuz.

İçinizdeki öfkeli çığlıklar sussun, dışınızdaki insafsız dövüş naraları kesilsin istiyorsunuz.

Kasırgalardan çıkıp sakin bir vahaya konmak istiyorsunuz.

Rüzgar uğultusundan başka sesler de duymak, gözlerinize dolan o karmaşık karaltılardan başka şeyler de görmek, sükûnetin tadını çıkarmak, soluklanıp gücünüzü yeniden toplamak istiyorsunuz.

Ve, tanrı isteklerinize cevap verdi.

Ve, bayramlar bağışladı size, kendinizden ve kavgalarınızdan kurtulun diye.

Ve dedi ki, ''bugün durun, bugün barışın, bugün düşmanlıklarınızı, hırslarınızı unutun, bugün kendi eksiğinizi başkalarının eksikliklerini severek tamamlayın.''

Ve, ben, Rabbimin eksikli kulları o günlerde mükemmeliyete erişip düşmanlarını sevdikleri, ruhlarını hırpalayan kasırgalardan kurtuldukları için bayramlara iman ettim.

Ve dedim ki, ''hiddetine değil imanım ama şefkatine iman ediyorum.''

O, benim güzel Allahım.

O, eksik yarattığı kullarını eksiklikleriyle sevecek kudrete sahip olan.

O, kasırgaları ve vahaları yaratan.

O, imanını kaybetmiş bir adamın çocukluğunda kıldığı teravih namazlarında söylenen ''salavat-ı şerif''e sesini veren.

Bayramlar, benim inançsızlığımın durduğu, dinlendiği, huzurlu vahalar.

Bayramlar, benim kaybettiğim tanrımı bulduğum büyük ve huzurlu mabetler.

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtiraslarıyla kanayanlar, sizlersiniz bana bayramlarda tanrımı bulduran.

Düşmanınıza gösterdiğiniz merhamet, yoksula gösterdiğiniz şefkat, muhtaca gösterdiğiniz rikkat bana tanrının varlığını gösteren.

Ruhunuzu saran huzur, sizdeki huzurla o müthiş kasırganın ani duruşu, hepimizi kucaklayan hoşgörülü sevecenlik, o temizlik kokusu beni inanmadığıma inandıran.

Bayramlar, benim tanrımın sizin mükemmeliyetinizde ortaya çıktığı muhteşem duraklar.

Ve dedi ki benim Allahım, ''kendiniz için değil düşmanınız için dua edin.''

Ve dedi ki, ''kendiniz için değil düşmanınız için şefaat isteyin.''

Ve dedi ki, ''sizi birbirinize emanet ettim, emanetinize hıyanet etmeyin.''

Ve dedi ki, ''düşmanlarınızı da benim yarattığımı unutmayın.''

Ve dedi ki, ''bu menzilde öyle yüce bir merhamet gösterin ki bana inanmayanlar sizin merhametinizin ışığında görsünler beni.''

Bayramlar, dünyadaki imtihanları en zorlu geçenlerin, yoksulların, kimsesizlerin, evsizlerin, çocuğuna portakal alamayan işsizlerin, dağda ölümü bekleyenlerin, nöbet yerinde hasret çekenlerin, hastaların, gurbete çıkanların, hapistekilerin, kaderin kendilerine daha iyi davrandığı insanlar tarafından tevazuyla, ağırbaşlılıkla, şefkatle kucaklandığı duraklar.

Kendimizden yıkandığımız, kendi öfkelerimizden arındığımız, menfaatlerimize sırtımızı döndüğümüz kutsal yunaklar.

Bir ihtiyarın elini öpen genç, bir çocuğun başını okşayan adam, bir yoksulu sevindiren zengin, bu huzurlu vahanın çiçeklerini dikenler.

O davranışların her birinde ben kendi tanrımın tebessümünü görürüm.

Kullarının merhametinden sevinir benim tanrım.

Hayatın kasırgasını bunun için durdurur.

En huzursuzumuz bile böyle günlerde huzur bulur.

Bir başkasına merhametle, şefkatle, tevazuuyla uzanan her elde tanrının eli vardır ve o el değdiği her yere huzur ve güç verir.

O huzuru herkesle birlikte duyarım.

Ruhum sakinleşir.

Her gülümseyen yüzle birlikte hafiflediğimi, zincirlerimin çözüldüğünü, ihtirasların ve öfkelerin hapishanesinden azat edildiğimi hissederim.

Ve, iman ederim kendi tanrıma.

Ve, her gülümseyen yüze, her sevecen sese minnet duyarım.

Onlardır benim tanrımın dünyadaki yansıması.

Onlardır beni inandıran.

Ben her bayram iman ederim.

Ey siz, huzursuz ruhlar...

Ey siz, binlerce yıldır kendi ihtirasının dikenleriyle kanayanlar...

Ey siz, fıtrattan eksikli yaratılmış olanlar...

Dinleyin.

Sizsiniz beni Allah’a yaklaştıran.

Kendi eksikliğinizi başkalarının eksikliğini severek tamamladığınızı görmek inandırır beni tanrının varlığına.

Ve derim ki, ''hiddetinden korkmuyorum ey Rabbim, şefkatin titretiyor dizlerimi.''

Ve derim ki, ''bana varlığını kullarının merhametinde göster.''

Ve derim ki, ''sen olmasaydın da onlar böyle kötü olabilirlerdi ama sensiz iyi olamazlardı, onların iyiliklerini göster bana.''

Ve derim ki, ''senin adına kötülük edenler varken nasıl inanacağım sana.''

Ve derim ki, ''senin cennetini istemiyorum ey tanrım, bütün istediğim seni tebessüm ettirecek bir iyilik yapma gücü, onu ver bana.''

Ve, bayramlarda benim tanrım bana kullarının iyi yanlarını gösterir.

Birbirine sarılan her düşmanla ben imana doğru bir adım atarım.

Huzur bulan her ruhla biraz daha inanırım.

Sizi, bir mükemmeliyete doğru yürüyün, ruhunuzun eksikliğini kendiniz tamamlayın ve böylece O’nun kendi başına mükemmeliyete ulaşabilecek canlılar yaratabildiğini gösterin diye eksik yaratan tanrı, bu ıstıraplı yürüyüşte durup dinlenebileceğiniz menziller yaptı size.

O menzillerde durun.

Durun ve eksik yanlarınızın tamamlanmasını bekleyin.

Sahip olduklarınız, sizin eksikleriniz.

Öfkeleriniz, düşmanlıklarınız, hırslarınız, kıskançlıklarınız, hasetleriniz, böbürlenmeleriniz.

Onlardan kurtuldukça tamamlanacaksınız.

Ve, bayramlar tamamlanma vakitleri.

Ey siz inananlar...

Tanrınızın yarattıklarına düşmanlık mı besleyeceksiniz?

Öldürecek misiniz onları?

Yoksul mu bırakacaksınız?

Acılarına sırtınızı mı döneceksiniz?

Sadece kendi kavminiz için mi şefaat dileneceksiniz?

Kendinizi ayıracak mısınız Rabbinizin yarattığı diğer kullardan?

Dininizle, ırkınızla böbürlenecek misiniz?

Onun yarattığı kulları sevmeden tanrınızı nasıl seveceksiniz?

O benim güzel Allahım.

Görür içinizdeki kötülükleri.

Düşmanlıklarınızı görür.

Bir kulunun bir kuluna ettiği kötülük üzmez mi onu?

Ey siz inananlar...

Siz korkmaz mısınız onu üzmekten?

Onun üzülmesinden üzülmez misiniz?

Bayramlar, sadece birbirinizi değil, tanrınızı da sevindirme vakitleri.

Onu sevindirdiğinizde, onun da tebessüm ettiğini imanla görürüm.

Ve der ki, ''hepinizi eksikli yarattım, birbirinizin eksiğini hor görmeyin.''

Ve der ki, ''hepiniz benimsiniz, benim olana kötülük etmeyin.''

Ve der ki, ''her bir kulum eksiğini, bir başka kulumun eksiğini hoş görerek tamamlar.''

Ve der ki, ''düşmanlarınız da benim kullarım, onlar için dua edin.''

Ve der ki, ''merhametim hiddetimden fazladır, sizin de merhametiniz hiddetinizden fazla olsun.''

Ve, bayramlar eksikli kulların merhametle huzur bulduğu zamanlardır.

O huzurda görürüm ben onu.

Benim güzel Allahım.

Öyle kullar yaratır ki, inançsızları merhametleriyle inandırırlar.

Ben her bayram inanırım.

Onun yarattığı kulların şefkati beni yaklaştırır ona.

Ve derim ki, ''hiddetinden korkmuyorum ey tanrım, şefkatin titretiyor dizlerimi.''

Ve derim ki, ''sana her bayram inanıyorsam ey tanrım, bu, her bayram senin kullarının şefkatine inandığımdandır.