tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafa düştü

11 Temmuz 2016
12 Mart 2015’te hayatını kaybeden Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafta satılıyor. Şişli’de dükkanı bulunan Ali Doğan, fotoğrafları sanatçının Alman eşi Ute User’den satın aldığını söylüyor. Arşiv değeri taşıyan kareleri ‘toplu halde’ satmak istediğini ifade eden Doğan 300 fotoğrafa 3 bin TL istiyor.
Müziği, sahne şovları ve giysileriyle Türk pop müziğinin öncü sanatçılarından Erol Büyükburç vefat edeli bir buçuk yıl oldu (12 Mart 2015). Sanatçının birinci ölüm yıl dönümü sessiz sedasız geçti. Acaba kıyafetleri, fotoğrafları ve arşivi ne oldu diye düşünürken 300 fotoğrafının yaklaşık bir ay önce Şişli’de bir sahafa satıldığını öğrendik. 2014’te boşandığı Alman eşi Ute User’in sattığı fotoğraflar arasında Türkiye’nin müzik ve sinema tarihini ilgilendiren kareler de bulunuyor.

Erol Büyükburç dört kez evlendi. İkinci eşi Emel Ayas’tan dünyaya gelen kızları Evren Büyükburçlu Erol (Erol Büyükburç’un asıl soyadında ‘lu’ eki var) Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano ana sanat dalında araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Son eşi Ute User ile 2002’de evlenip 2014’te boşandılar. Erol Büyükburç’un arşivinin önemli bir kısmı kızı Evren’de ve Ute User’de bulunuyor. Bir de “Hayatımı kaleme alacak yazarı sonunda buldum” dediği genç ve gelecek vaad eden araştırmacı-yazar Semih Çelik’te oldukça büyük bir kartpostal, kupür, plak ve kaset arşivi var. Çelik, Erol Büyükburç ile son 3 yıl uzun vakitler geçirmiş, ses kayıtları yapmış, şimdi de onun hayatını kaleme alıyor. Çelik, “Erol Abi, vefatından 2 hafta önce 28 Şubat 2015'te Beylerbeyi'nde çekindiğimiz bu kareyle, bir şarkı yarışması programında jüri üyeliği yaparken kendisine söz gelmeyince sinirlenerek söylediği 'Ben saksı mıyım’ sözüyle dalga geçmişti.” diyor.

300 fotoğrafa gelince… Erol Büyükburç’un hayatına dair kısa bir panorama sunan kareler arasında neler yok ki! Emel Ayas ile düğün davetiyesi, askerliği, rol aldığı Turist Ömer-Boğa Güreşçisi filminin kamera arkası, Metin Özülkü’nün de yer aldığı Grup Evren’in ilginç bir fotoğrafı, Gülhane Parkı’nda sahnelenen Tahir ile Zühre orta oyunu, hem dekorunu yaptığı, hem de oynadığı ilk müzikal Pamuk Prenses, Boğaziçi Müzik Festivali’nde aldığı birincilikler, güreş ve eskrim merakı, kuş sevgisi, kendisinin yaptığı 300 kukla, Cem Karaca, Beyazıt Öztürk ile kareleri…

El yapımı 300 kuklası ve 10 çocuk kitabı var

Erol Büyükburç’un el yapımı 300 kuklası bulunuyor. Evren Büyükburçlu Erol’un muhafaza ettiği bu kuklaları sanatçı, Muppet Show’un popüler olduğu zamanlarda bir ‘karşı duruş’ olarak yapmış. ‘Nasrettin Hoca, Tuzsuz Deli Bekir, İbiş gibi kahramanlarımız varken neden Muppet Show izleyelim’ düşüncesiyle yola çıkan Büyükburç, sahibi arkadaşı olan Suteks Oyuncak Fabrikası’nda hazırlamış kuklaları. Gülhane Parkı’nda da dört yıl boyunca kukla oyunları sahnelemiş. Büyükburç’un 10 çocuk kitabı da var. 1986’yı, UNESCO Dünya Çocuk Yılı ilan edince o da çocukları unutmamış, daha sonra da çocuk şarkıları bestelemiş… Velhasıl deli dolu, çılgın ve renkli bir kişiliğe sahipti Erol Büyükburç. 79 yıllık hayatına kim bilir daha neler sığdırdı… Hayatının bütün detaylarını yakında Semih Çelik’in hazırladığı biyografiden okuyacağız.
Eşi Emel Büyükburç'la birlike hazırladıkları Çocuk Kitapları serisinden.
Ölmeden önce kaydettiği şarkılar

Semih Çelik, Erol Büyükburç’un vefatından önce ara ara stüdyoya girip sevdiği şarkıları kaydettiğini söylüyor. Sanatçının ‘hiç yaşlanmama’ konusunda kendisine benzettiği ve çok sevdiği Hakan Peker’in Karam, Gülüm Benim (İbrahim Tatlıses), Tûtî-i Mûcize-Gûyem (Mustafa Itrî Efendi), Sarı Laleler (Mazhar Alanson), Hoş Gör Sen (Ajda Pekkan), Ceylan (Ayna) ve Yine Bir Gülnihal (Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi) şarkılarının yorumları nefis. Toplamda 20 civarı şarkının yer aldığı bu kayıtlar, bir albümde toplanırsa ilgi göreceği ve sevileceği aşikâr.

ALBÜMÜNDEN...
Sanatçı, ‘Turist Ömer-Boğa Güreşçisi’ filminde Rodrigez adlı İspanyol bir şarkıcıyı oynamıştı. Hulki Saner’in yönettiği filmin kamera arkası.
Erol Büyükburç, kızının adını verdiği Grup Evren’i 1978’de kurdu. Grupta, Metin Özülkü (sol başta), Cem Bezeyiş, S. Taşdöğen, Aziz Göksel ve N. Yavaşoğulları vardı.
Gülhane Parkı'nda sahnelenen, kendisinin de rol aldığı Tahir ile Zühre orta oyunundan sonra çekilen bir kare. Fotoğrafta Bedrettin Dalan da var.
Şanlıurfa'da askerken...
Erol Büyükburç çocukken güreş ve eskrim sporlarıyla ilgilenmiş.
Hem dekorunu yaptığı, hem de rol aldığı ilk müzikal Pamuk Prenses’ten bir kare. Şarkı söyleyen Füsun Önal.
Dönemin önemli festivali Boğaziçi Müzik Festivali’nde üst üste birinci olduğu yıllardan.
Kökeni Arap olan Büyükburç, Urfa'dayken şehrin ünlü fotoğrafçısı Foto Saba için poz vermiş.
Beyazıt Öztürk ile.
 
Akşehir'de.

Akşehir'de.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

7 Temmuz 2016 Perşembe

10 ciltlik savaş anıları belgesel oluyor

7 Temmuz 2016
Yönetmen Nefin Dinç, yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik I. Dünya Savaşı anılarıyla Teksas’ta karşılaştı. Avusturya-Macaristan ordusunda askerlik yapan, Filisten Cephesi’nde savaşan Antoine Köpe’nin günlükleri, fotoğrafları, ses kayıtları ve yüzlerce karikatür belgesele dönüştürülüyor.
Kapitülasyonlar kaldırıldığında Sultanahmet’te yapılan kutlamadan bir kare... Antoine Köpe’nin kardeşinin çektiği bu fotoğrafla birlikte 1. Dünya Savaşı'na dair yayınlanmayan daha pek çok belge var.
1. Dünya Savaşı’na dair bilmediğimiz bir şey kaldı mı? Yayınlanmamış fotoğraf, bilgi, belge, anılar… Evet, hâlâ sürpriz belgeler ortaya çıkabiliyor. ‘Öteki Kasaba’ ve ‘Artık Hayallerim Var’ adlı belgeselleriyle dikkat çeken yönetmen Nefin Dinç, böyle bir sürprizle 2005’te Teksas’ta belgesel yapımı okurken karşılaşmış.

Teksaslı işadamı Tony Childress, dedesinin Fransızca yazdığı 10 ciltlik anıları, 2005'te İngilizceye çevirtmeye karar verir. 100 yıl önce yaşanan, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu anıların, aile için manevi değeri vardır. Dedenin arşivine hürmet de önemlidir. Fransızca çeviriyi yapan isim ise Nefin Dinç’in üniversitedeki hocasıdır.

Childress'in dedesi Antoine Köpe, 1897 yılında İstanbul’da, Fransız ve Macar asıllı bir anne babadan dünyaya gelir. Babası Karaköy’deki Osmanlı Bankası’nda çalışan bir memurdur. Antoine Köpe, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken, yani 17 yaşında I. Dünya Savaşı patlak verir ve tarihin en önemli olaylarından bazılarına tanıklık eder.

Gazze bozgununu yaşıyor
 
Macar kimliği olduğu için Avusturya-Macaristan ordusuna yazılması, Antoine Köpe’nin anılarını daha da değerli kılıyor. Köpe, asker olduktan sonra İstanbul’da orduda çevirmenlik yapıyor. Sonra Filistin Cephesi’ne gönderiliyor. Üçüncü Gazze bozgununu yaşıyor. Oradan Şam’a, daha sonra işgal altındaki İstanbul’a dönüyor. İşsiz kalınca karikatürlerini satarak geçinmeye çalışıyor. Daha sonra babası gibi Osmanlı Bankası’nın Anadolu’daki şubelerinde görev yapıyor. 1945’te yazmaya başladığı anılarını ise 1959’da bitiriyor. Bu tarihten sonra Türkiye’de çok fazla kalmıyor. 1962’de Amerika’ya ailesinin yanına göç ediyor, 1974’te de kanserden hayatını kaybediyor.

Yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik anıların içinde sadece yazılar bulunmuyor. Yayınlanmamış fotoğraflar, savaş öncesinde ve sonrasında çizilmiş yüzlerce karikatür ve ses kayıtları ile Antoine Köpe’nin Pathé marka kamerayla çektiği filmler de yer alıyor. Şu an senaryosu yazılan ‘Antoine Köpe’nin Anıları’ adlı belgeselde bunların hepsine yer verilecek.

Karikatürlü savaş tarihi
Filistin Cephesi’nde bir yemek sırası.
Antoine Köpe'nin özellikle karikatürler ilginç. Yazmayı, not almayı ve çizmeyi seven Köpe, arşivci kişiliğe sahip bir asker. Anılarında savaşın insanî ve sosyolojik boyutunu anlatıyor. Gazze’de yaşadıklarını gün gün not etmiş, Filistin Cephesi’nde bir yemek sırasını karikatürleştirmiş. İstanbul’un kışlalarındaki deneyimleri; un ve şeker çalan askerleri, onların maaşları, karakter analizleri, nişanlısı ile tekneyle Boğaz’dan geçerken birdenbire yanmaya başlayan Haydarpaşa Garı’na dair hissettikleri, azınlıklardan oluşan amele taburlarında gördüğü sefalet… Köpe savaşta, halkın nabzını tutan bir gazeteci gibi gözlem yapıyor. Savaşın bitişinin 100. yılında (2018) gösterime girecek belgeselde Antoine Köpe’nin kızı Elizabeth ve torunu Tony ile yapılan röportajlar da izlenebilecek.
Nefin Dinç, belgesele eşzamanlı olarak bir de sergi hazırlıyor. Mekân henüz belli değil ama böyle bir arşivin sergisi en çok Osmanlı Bankası’nın tarihi binasından dönüştürülen Salt Galata’ya yakışır. Hem zaten Köpe, Osmanlı Bankası'nın memurlarından. Nefin Dinç’te kitabın dijital bir kopyası var. Bugüne kadar başka bir dilde yayınlanmayan 10 ciltlik bu devasa eser yayınlanmayı da bekliyor.

Ödüllü belgeseli bu ay gösterilecek

Bugüne kadar 6 belgesel hazırlayan Nefin Dinç, Reha Erdem’in çektiği reklamlarda ve Kaç Para Kaç filminde (Atlantik Film) asistanlık yaptı. Dinç, öğrencilere demokrasi ve insan hakları üzerine film yapımı imkânı sağlayan Film Turkey (www.filmturkey.net) projesinin de fikir sahibi. ‘Artık Hayallerim Var’ adıyla belgesele dönüştürülen bu proje, geçen yıl mayıs ayında ‘TRT Belgesel Günleri’nde en iyi belgesel ödülü aldı. Belgesel, tv’de ilk kez bu ay gösterilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



8 Şubat 2015 Pazar

“İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en büyük beş müzeden biri olacak”

8 Şubat 2015
Müzelerin kaderini değiştiren adam ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin talihsizliği... İstanbul Arkeoloji Müzeleleri'ne her zaman çok üzülürüm. Çünkü çok talihsiz bir müze. (Nedenini aşağıda okuyabilirsiniz) Boris Micka'nın müzenin içini yeniden tasarladığını öğrenince ne yapmış diye merak ettim. Epeyce bir malzeme çıktı bana. Yıllardır tartışılan Topkapı Sarayı bahçesindeki Darphane binalarının artık müzeye dahil edildiğini ve daha neler neler öğrendim. Micka ile bu yıl ilk kez 5-7 Şubat 2015 tarihleri arasında düzenlenen ve çok güzel sunumların yapıldığı Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'ndaki Arnas&Micka standında görüştük. 
Boris Micka (Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman Gazetesi)
İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile.
 
Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz.  

Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk.

“OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”

‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.

Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor.

İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı

1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri yönettiği İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasından 2013'te ayrılarak İstanbul merkezli Arnas & Micka Mimarlık şirketini ortağı Naim Arnas ile birlikte kurdu. Tasarımlarıyla İspanya’daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük eden Micka, Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı.

Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat 2015'te Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




24 Aralık 2014 Çarşamba

"Arşivlerimiz ne yazık ki çok darbe yedi"


25 Aralık 2014
2 Haziran 2012'de Sultanahmet'ten Kağıthane'deki dere yatağına taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri etrafındaki tartışmalar devam ediyor. Duayen tarihçiler, sürecin ilk başında Kağıthane'nin doğru bir tercih olmadığını ifade etmişti. Ama şimdi hepsi ‘bizi kimse kaale almadı' diyerek sitemlerini dile getiriyor, konuyla ilgili pek konuşmak istemiyorlar. Olayın peşinde artık genç araştırmacılar ve doktora öğrencileri var. Arşivdeki nem durumunun son fotoğraflarını onlar çekiyor, belgeliyor. Fakat hepsi büyük bir korku içinde. Eğer kimlikleri anlaşılırsa, bir daha arşivlere alınmama ve tezlerini bitirememe endişesi taşıyorlar. Gelinen bu noktayı, üç isme sorduk.  

‘İçim yanarak söylüyorum, büyük ihmal var’
Agah Oktay Güner (Eski Kültür Bakanı-Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı-TESAK Başkanı): Arşivler bir milletin hafızasıdır. Bizim arşivlerimiz ne yazık ki, çok darbe yemiştir. Yeniden kâğıda dönüştürülmesi için Bulgaristan’a gönderilmek istenen arşivlerimizi, Osmanlıca bilen bir demiryolları memuru fark etmiş, amirlerini ikaz etmiş ve o cinayet onun himmetiyle durdurulmuştu. Arşivlerimizde içim yanarak söylüyorum, çok büyük ihmal vardır. Mao karşısında, mağlup olacağını anlayan Chiang Kai Shek, önce karısını kızını değil, arşivleri Formosa’ya (Tayvan) kaçırmıştır. Formosa’ya bir konferansa davetliydim, o vesileyle gördüm. Elyazması bütün eserler, özel ağaçtan yapılmış kutuların içinde saklanıyor. Ve bu kutular bir ayrı bölmede ve odada muhafaza ediliyor. Tabii ki dere yatağına, rutubetli yere arşiv yapılmaz. Ne olacak otelden, AVM’den! Bir millet medeni eserleriyle ayakta kalır. Ama bunun için o millete mensup olmanın şuurunda olmak lazım. Araştırmacıların üzerindeki baskı konusuna hiç girmeyelim, çocukların başı belaya girer.

Arşiv her halükârda sur içinde olmalı
Prof. Dr. Ali Akyıldız (29 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü): Arşiv, sur içinde olmalıdır. Şu anda Kağıthane’deki binaya kimse gidemiyor. Hocaların ayağı oradan kesildi. Oysa, Arşiv bir akademiydi eskiden; öğrenciler hocalarla orada görüşür; sorularına cevap ararlardı. Ben taşındığından bu yana bir kere gittim, o da öğrencilerime Arşiv’i gezdirmek için. Biz ve diğer meslektaşlarımız bu problemleri daha önce dile getirdik, fakat kimse kaale almadı. Yerin belirlenmesi siyasi otoriteye ait bir seçim. Yurt dışında da şehirlerin dışında arşivler var ama ulaşımı kolay olduğu için sorun olmuyor. Altyapıyı hazırlamadan böyle bir şey yaparsanız bu şekilde insanların ayağı çekilir. Genç araştırmacıların yaşadığı baskıyı, korkuyu bilemiyorum ama arşiv her halükârda sur içinde olmalı.

Arşivin sahibi bu millet ama ülkede tuhaf şeyler yapılıyor
Semavi Eyice (Sanat tarihçisi): Arşiv’in Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşındığını birkaç ay önce öğrendim. Açıkçası hayret ettim. Gülhane’deki eski askerî hastane restore edilip aslında oraya taşınacaktı. Öyle bir düşünce vardı, bir türlü bu uygulanmadı diye düşünüyordum ki çoktan taşınmış. Vallahi Kağıthane’de olmasına ben de pek taraftar değilim. Niye orası tercih edildi, kimin aklına geldi bilmiyorum? Bizim memlekette birçok şey ‘ben yaptım oldu’, oluyor. Genç araştırmacıların yaşadığı korkuya ben karışmam, Arşiv’in sahiplerinin bileceği bir şey. Arşiv’in sahipleri bu millet tabii ama ülkemizde tuhaf şeyler yapılıyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

Araştırmacılar, Osmanlı Arşivi’ne dava açıyor

24 Aralık 2014
Toplantıya katılan araştırmacılar, objektifimize sırtı dönük poz verdi. Çünkü hepsi, yüzleri görünürse arşiv binasına bir daha alınmama korkusu yaşıyorlar ve duayen tarihçilerin bu konuda elini taşın altına koymalarını talep ediyorlar.
İki yıl önce Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde sular durulmuyor. Nemlenmiş tarihi belgelerin ve depo duvarlarının görüntülerinin ortaya çıkmasından sonra şimdi de bir grup araştırmacı, TMMOB Mimarlar Odası’nın öncülüğünde Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Daire Başkanlığı’na dava açmaya hazırlanıyor. Çoğu doktora öğrencisi olan araştırmacılar, önceki akşam TMMOB Mimarlar Odası’nın Karaköy’deki İstanbul Büyükkent Şubesi’nde bir araya geldi. Toplantının amacı, Osmanlı belgelerinin muhafaza edildiği Kağıthane’deki bina ve burada aldıkları hizmete ilişkin son bir senedir yaptıkları gözlemleri paylaşmak, belgelerde vuku bulan deformasyon, binadaki çatlak, su sızıntıları vs. gibi endişe verici gelişmeler karşısında atılabilecek adımları tartışmaktı. Tezleri için yılın 4-5 ayını arşivin okuma salonlarında geçiren araştırmacılar, Osmanlı Arşivleri’nde nemli hatta bazen su kabarcıkları birikmiş tarihi belgelerin önlerine getirilmesinden, su damlayan okuma salonlarından, kanalizasyon borusu geçen depolardan ve nemden kabarmış duvarları görmekten rahatsız.

Araştırmacılar, Mimarlar Odası’ndaki bu toplantıların ilkini geçtiğimiz temmuzda yapmış ve burada aldıkları karara göre Mimarlar Odası yetkilileri ile birlikte binanın her yerini görmek istediklerini İstanbul Valiliği ile Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’na iletmişlerdi. Süreci, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri Ali Hacıalioğlu şöyle anlatıyor: 

“İstanbul Valiliği’ne ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazıp konuyla ilgili bilirkişi heyeti oluşturulması ve onların belirleyeceği tarihte, onların da istediği kişilerle birlikte arşivi ziyaret etmek istediğimizi söyledik. Amacımız, arşivin durumuyla ilgili kamuoyunu aydınlatmak ve iddiaların doğru olup olmadığını yerinde görmekti. Cevap gelmedi. İsteğimizi tekrarladık. Bu kez Valilik cevap verdi ve Devlet Arşivleri’ne ‘konuyla ilgili ne yapıyorsunuz, bana ve ilgililerine cevap verin’ diye bir yazı gönderdi. Bunun üzerine arşivden bize, ‘Kağıthane ilçesinde inşa edilen arşiv sitemizde belge muhafazası için her türlü modern tedbir alınmış ve otomasyon sistemiyle kontrol edilmektedir. Sistemde nem alma ve nem verme dünya standartlarına göre yapılmaktadır. Belgeler üzerinde olumsuz durum oluşturacak herhangi bir durum bulunmamaktadır.’ diye iki ay önce bir cevap verdi.”

Standartlara uygun değil
Araştırmacıların iddialarına göre, arşivde dünya standardına uygunluk söz konusu değil. Adını vermek istemeyen bir araştırmacı, “Uluslararası Arşiv Konseyi’nin (International Council on Archives-ICA) standartlarına göre arşiv binası yapılması düşünülen yerin seçiminde en önemli kriterlerden biri, o mahalde en az 100 yıl öncesine kadar sel ve su baskını yaşanmamış olması şartı var. Kağıthane’de daha geçtiğimiz temmuz ayında sel oldu. Daha eski tarihlere gidilirse Milliyet gazetesinin 19.12.1963 tarihli sayısındaki habere göre Kağıthane’de halk selden dama çıkmış ve insanlar sandallarla kurtarılmış. Fotoğraflarıyla birlikte görebilirsiniz. Bu olayın üzerinden 100 yıl geçmedi.” diyor. Önceki gün alınan karara göre, araştırmacılar ve Mimarlar Odası, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne tekrar dilekçe gönderecek ve bilirkişi heyeti ile birlikte arşivi ziyaret taleplerini yineleyecek. Eğer olumsuz cevap alırlarsa bu kez -önümüzdeki ocak ayının sonuna doğru- yargı yoluna başvurulacak.

Toplantı sonunda katılımcıların fotoğraflarını çekmek istedik. Eğer yüzleri görünürse bir daha arşivlere alınmayacakları ve tezlerini tamamlayama korkusu yaşayan araştırmacılar, objektifimize sırtı dönük poz verdi. Bir yanda şakır şakır Osmanlıcaları ile tarihi belgeleri okuyabilmek için çırpınan araştırmacılar, diğer yanda Osmanlıca zorunlu mu yoksa seçmeli mi ders olsun tartışmaları... Yaşananlar oldukça ironik değil mi?

Olup biteni anlatan fotoğraf
Adını vermek istemeyen bir araştırmacı: “Bu fotoğraflar geçtiğimiz eylül ayında, bina kompleksinin depoya paralel yeraltı katlarında çekildi. Görüntünün alındığı duvarın dibinde kutu kutu boyalar bulunmaktaydı, çünkü yer altından sızan suyun basıncıyla sürekli çatlayan, kabaran duvarlar sık sık boyanıyor, izler üstten kapatılıyor. Depoda ideal nem oranının yüzde 65’i aşmaması gerekirken duvarların hali bu. Sizce arşiv deposunun durumu ne halde olabilir?” Arşivin müdavimleri sürekli gözlem halinde, birçoğu gördüklerini fotoğraflıyor, belgeliyor. Fakat yalana, iftiraya, okullarında mobbinge maruz kalmamak için bunları yaygınlaştıramıyor. 






11 Kasım 2014 Salı

“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”

11 Kasım 2014
Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) açılan bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor. 

Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edebilirsiniz.

 Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ülkemizin kültür adamlarından biri olduğunu söyleyebiliriz fakat o kadar çok kaleme sahip ki! Osmanlı mimarisinin üstadı, sekiz ciltlik mimarlık tarihi kitabı dillere destan, restoratör ve tabii ki koleksiyoner. Sergide bu üç yönü de ele alınıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere, İstanbul, Edirne ve Bursa’da 1940’lı-50’li yıllarda yaptığı restorasyonlar sayesinde pek çok eser ayakta kalmış. Serginin bizce en dikkat çeken belgeleri de bu döneme ait. Topkapı Sarayı’nın restorasyon öncesindeki perişan halini gösteren fotoğraflar ile yine sarayın restorasyonu için 1942’de devlet tarafından kendisine ödenen 52 bin Türk Lirası’nı belgeleyen matbu (yanda) dikkat çekiyor. Osmanlı’nın son zamanlarda sarayı ne kadar ihmal ettiğini bu belgelerden anlamak mümkün. Hırka-ı Saadet Dairesi, Arz Odası ve Hazine dışındaki tüm bölümler hazin vaziyette. “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı serginin küratörü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Bilim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Ayverdi ailesi ile çocukluğundan beri tanışan Prof. Dr. Baha Tanman, kendisinden duyduğu bilgiyi şöyle aktarıyor: “Restoratör olarak işinizi yaparsınız, o kolay. Ama ben kendisinden dinledim, ‘Ödenek yetmeyince cebimden para eklediğim olurdu.’ derdi. İşe sırf tüccar mantığıyla bakmamış, sevgiyle bağlanmış.”
Koleksiyonun ağırlık merkezini hat, tezhip, cilt gibi Osmanlı kitap sanatları oluşturuyor. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı çinileri ile Batı tarzında resim yapan Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların eserleri yer alıyor. Tanman’ın anlattığına göre 1940’lı yıllarda o zamanki elitler Avrupa imalatı biblo biriktirirken, Ekrem Hakkı Bey ve birkaç kişi bu eserleri toplamaya gayret etmişler. Tek kaygıları var; eserler yaban ellere düşmesin. Baha Tanman, “Ekrem Hakkı Bey’in koleksiyoner profili, gerçekten olması gereken bir profil. Şimdi sırf moda olduğu için ya da belli bir sosyal statüde olan insanların evlerinde antika eşyaları olması gerektiği zannından dolayı eser alıyor. Kimse eserin kültüründen haberdar değil.” diyor.

Sergideki koleksiyon, müze evden süzülen sadece bir damla. Ayverdi’nin öğrencilik zamanında yaptığı cami çizimleri, Karahisari’nin hatları, Mimar Sinan’ın biyografisini ve eserlerinin dökümünü yazdırdığı ünlü eseri Tezküretü’l-Enbiye’nin bir nüshası, III. Sultan Selim’in Tur-i Sina Manastırı’nın vergiden muaf ve Osmanlı’nın himayesinde olduğunu gösteren tek vesika ve daha pek çok eser ilginizi bekliyor. Temennimiz, Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı’na bağışladığı koleksiyonunun tamamını ileride Pera gibi ‘toplumsal hafızaya girmiş’ müzelerden birinde izlemek…
Uğur Derman, Turhan Baytop, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Semavi Eyice.
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kendi yaptığı Fatih’teki evi, 1939.
Evinin salonundan bir kare.
TOPKAPI SARAYI'NDAKİ ÇALIŞMALARINDAN




Topkapı Sarayı Restorasyonu. Fatih Köşkü revakları. 1935
KOLEKSİYONUNDAN...

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ