arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
arkeoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2015 Salı

Anadolu’nun arkeolojik tarihi değişiyor mu?

Eberhard Zangger... Fotoğraf: Hüseyin Sarı, Zaman
19 Mayıs 2015
 “Truva'nın altında şimdiye kadar ortaya çıkarılandan 100 kat daha büyük bir kasaba ve bu kasabanın bağlı olduğu bugüne kadar bilinmeyen Luvi uygarlığı bulunuyor.” Bu iddia, merkezi İsviçre'de bulunan ve Nisan 2014'te kurulan Luvi Araştırmaları Vakfı Başkanı jeoarkeolog Dr. Eberhard Zangger'e ait. Geçen hafta İstanbul'da bulunan Zangger'in Anadolu'nun arkeoloji tarihini değiştirecek bazı iddiaları var.

Dr. Eberhard Zangger ve arkeolog Serdal Mutlu tarafından ortaklaşa hazırlanan ve Mersin Üniversitesi Kilikia Arkeolojisini Araştırma Merkezi'nin yıllık dergisi Olba'da yayınlanan akademik makale, dünyanın çok katmanlı arkeolojik sit alanlarının başında gelen Truva Antik Şehri ile ilgili bugüne kadar tespit edilmemiş bulguları ortaya çıkarıyor. Zangge, Anadolu'da Hitit dışında aslında adı Luvi olan büyük bir uygarlığın bulunduğunu, hatta Luvicenin konuşulduğu bölgenin Hititçe konuşulan bölgeden çok daha büyük olduğunu ama Avrupalı arkeologların bu bilgiyi bugüne kadar görmezden geldiğini söylüyor. Zangger'in iddiasını dayandırdığı 20 yıllık araştırmaları, 250'den fazla harita, video çekimleri ve illüstrasyonlar dünden itibaren www.luwianstudies.org'da yayınlanmaya başladı.

Zangger'in anlattığına göre, Luwian Studies Vakfı, Batı Anadolu'da MÖ 2. bin yılına tarihlendirilebilecek ve o dönemde var olan Miken veya Hitit kültürlerinin bir parçası olmayan 340 büyük yerleşim yeri tespit etmiş. Bu yerleşim yerleri, şu ana kadar varlığı henüz kabul edilmemiş olan Luvi uygarlığını oluşturan halklara ait. Yani bu şu demek oluyor: Zangger Türkiye'de yapacağı kazılarla iddiasını kanıtlarsa 200 senedir yaygın olan; bütün her şeyi Yunanlıların keşfettiğine dair inanç çökecek. 

Sizi tanıyabilir miyiz, vakıf ne zaman, niye kuruldu?
Ben jeoloğum, uzmanlık alanım arkeolojik kazılar. Alman'ım. İlk kazı projemi 1982'de Yunanistan'da yaptım. Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yayımlanan, arkeolojide alan konstrüksiyonu konusunda bir kitap hazırladım. O yıllarda Kaliforniya'da Stanford Üniversitesi'ndeydim. Sonra Cambrige Üniversitesi'ne tayin oldum. Yine Yunanistan'da bir kazıya başladık. Bronz çağına ait bir sarayın olduğu yeri kazdık. 1990'lardaki bu çalışmam da alanımızdaki en önemli metodolojileri ortaya koydu. Disiplinler arası bir çalışmaydı. Jeofizikçiler, toprak bilimciler, bitki uzmanları vardı. Farklı disiplinlerden insanlar bu projede bir arada çalıştılar ve bu araştırma sırasında, biz bir suni kap keşfettik. El yapımı bir kaptı. Nestua sarayı buradaydı. Troya Savaşı'nda savaşmış krallardan birinin sarayıdır. Bölgede bir liman havzası keşfettik. Bugün tamamen doldurulmuş burası, yeşil alan… Şunu demek istiyorum. 18 sene boyunca Yunanistan'da çalıştım ve şunu anladım; benzer keşifler Türkiye'de de yapılmalı. Özellikle de Troya'da. Çünkü Yunanistan'daki liman havzası kalıntılarının benzerlerini Troya'da görmüştüm.

Bu haritayı onun için mi çizdiniz?
Biz Troya'nın böyle gözüktüğünü hayal ediyoruz. Bugüne kadar kazılar sadece sarayın olduğu yerde gerçekleşti. Ama orada keşfedilenden 100 kat daha büyük bir kasaba var. Ben bunun çok büyük keşif olduğunu düşünmüştüm. Ama kariyerimde ilerlememe engel olan bir çalışma oldu. Stanford ve Cambrigde kariyerimin zirvesindeydim. Ne zaman ki Türkiye ile ilgili çalışmaya odaklandım birdenbire düştüm. O günden beri insanlar çılgın olduğumu düşünüyor.


Araştırmanızın arkasındaki tez, iddia nedir tam olarak?
Benim bu haritayı yapmamım sebebi; şu anda kazı yapan Türk arkeologlarına bu alanı düşünmeye teşvik etmek. Şehrin asıl kalıntıları 5 metre altta gömülü. Ege'deki Bronz çağı ile ilgili birkaç kitap basılmıştır. Bunların hepsi bin sayfalık kitaplardır. Ama hiçbiri buradaki diğer medeniyetlerden bahsetmez. Biz bu bölgeyi inceledik. Troya savaşından kalan arkeoloji bölgelerini çıkardık. Bunlar zaten halihazırda yayınlara girmiş olan alanlardı. 340 alan olduğunu gördük. Bunların var olduğu biliniyor, ama haritasını ilk biz hazırladık. Yani bizim teorimize göre haritanın böyle gözükmesi gerekiyor. Araştırmalarımız gösteriyor ki, Luviler bugüne kadar tanınmayan bir medeniyetmiş.

Bahsettiğiniz kazıları yapmak bugüne kadar başka kimsenin aklına gelmemiş mi?
Türk arkeologların yaptığı birtakım kazılar var, Türkiye'nin batısında, Bronz Çağı kazıların sayısı 22'dir… Ama şöyle bir sorun var, arkeologlar genellikle çok dar bir döneme odaklanıyor. Mesela höyükler en yukardan başlanıyor kazılmaya, temele kadar iniliyor. 1080 yılında Bizans Manastırı'na denk gelince duruyorlar. Hemen manastır koruma altına alınıyor, kimse araştırmaya devam etmek için duvarları sökmek istemiyor. Halbuki onun altında 15 metre daha var. Yani bütün dönemleri kapsayacak şekilde dikey kazı yapılmıyor. Bizim yapmak istediğimiz bu yerlerden beşini seçmek ve beşe beş metre kazıya başlamak. Ama en altına kadar inmek.

O beş yer neresi?
340 alan var demiştim, 20 tane en favori bölge belirledim. Çandarlı, Kadıkalesi, orada zaten Bizans Manastırı var. Ben onun altına inmek istiyorum. Bir de daha içeride Beyköy var. Uzmanlık alanım tam olarak bu bölgelerde kaç metreye kadar inilmesi gerektiğini iyi bilmem.

Kaç metre?
Kadıkalesi 15 metre inilmesi gerekiyor. Ama bölgeden bölgeye değişir. Yunanistan'daki araştırmalarda bu mesafelere inildi, ama Anadolu'da yapılmadı. Nesilden nesle bütün Yunan arkeologlar, dikey kazıyı yapabilmek için eğitildiler.

Türklerin dışında Avrupalı arkeologlar ilgilenmemiş mi sizin gibi konuyla?
Aslında bu sistem 1920 senesinde kuruldu. Bu sistemi kuran kişi de Arthur Evens, Girit'te Minos kazısını yapan kişi. 1920 senesinde Yunanistan ile Türkiye savaş halindeydi. O zaman burada çalışan akademisyenler Yunan âşığı akademisyenlerdi. Avrupalılardı. Ve o insanlar, bir şekilde diğer insanların Anadolu medeniyetlerine odaklanmasını istemediler. Troya 1870'te keşfedilen ilk alan. Ama orada başka bir uygarlık olduğu kayıtlara geçmedi. Yunanlılar buradaki bu bilgileri ders kitaplarına sokmuyorlar. Fakat dilbilimciler Luvi diliyle ilgili çok araştırmalar yapmışlar, kitaplar yazmışlar. Kazılar söz konusu olunca karşımıza çıkan resim bu. Zaten dilbilimciler, kendilerinin arkeologlardan hep daha ileride olduğunu söylüyorlar ve arkeologlardan artık şu haritayı oluşturmasını istiyorlardı. Bizim sektörümüzde herkes bilir; ne zaman Türkiye'ye yüzünüzü dönseniz aynen eski arkeologların başına gelen sizin de başınıza gelir, tıpkı benim başıma geldiği gibi.

Eski arkeologlar kim, ne geldi başlarına?
Anadolu arkeologlarının öncüsü olan isimlerden bahsediyorum. Heinrich Schliemann 1870'te Troya'yı keşfetti. Hugo Winckler, 1906'da Hattuşaş'ın ilk kazılarını yaptı. Emil Forrer, Hattuşaş belgelerine bakarak bölgede 8 dil konuşulduğunu keşfetti. Helmuth Bossert, Luvi dilini keşfetti. James Mellaart da Çatalhöyük'ü buldu. Ve bütün bu arkeologların ortak yönü, Türkiye üzerinde çalışmaya başladıklarında arkeoloji camiasında dışlandılar. İş izinleri iptal edildi. Hititler'in ilk kazılarını Hugo Winckler yapmıştı, çok zor bir hayatı oldu. Hiçbir zaman iş bulamadı. 49 yaşında da öldü zaten. Hitit kazıları resmi kazı olarak bile kabul edilmedi. Emil Forrer da Winckler'in belgeleri üzerinde çalıştı, o da hiçbir zaman Almanya'da iş bulamadı. 40 yaşındayken Güney Amerika'ya taşındı. James Mellaart neolitik çağ ile ilgili çalıştı, onun da iş izni iptal edildi. Bizim vakıf, buradaki boşluğu doldurmak üzere kuruldu. Bugünden itibaren web sitemizde tüm araştırmalarımızı kamuoyuna açıyoruz.

Sizin başınıza ne geldi?
Ben 1999'da artık kariyerim daha ilerleyemediği için bir iletişim ajansı kurdum. Bilim ile ilgili iletişim konularında çalışıyoruz. İletişimde kazandığım becerileri, daha önce yaptığım çalışmaları yaymak üzere kullanıyorum. Çünkü anladım ki, aslında bilimde bir şeyler keşfetmek daha kolay, ama bunu başarılı bir şekilde duyurmak olağanüstü zor.

Avrupalı arkeologları eleştiriyorsunuz, siz de bir Avrupalısınız. Sizin onlardan farkınız nedir?
Ben daha farklı bir zihniyetle yetiştirildim. Liseye gitmedim, pratik bir işte çalıştım. Konservatör olarak. Ondan sonra diplomamı aldım ve üniversiteye gittim. Klasik bir eğitimim olmadı. Arkeolog değil de jeolog olduğum için, Avrupalı arkeologların yaşadığı şekilde benim beynim yıkanmadı.

Peki eleştirdiğiniz Avrupalı arkeologlar araştırmalarınızdan haberdar mı?
Evet biliyorlar, çünkü zaten ben bunların bir kısmını 1990'larda yayınlamıştım, deli olduğumu düşünüyorlar. 1999'da Troya'da helikopterle jeofizik araştırması yapmak üzere Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı'na başvurdum. Şehrin üzerinde uçuş yapacak ve sistematik bir şekilde  x-ray ile toprağı inceleyecektim. Fakat Bakanlık izin vermedi.

Neden vermedi?
Çünkü o zamanın Troya kazısının başında olan Manfred Korffman buna karşıydı. Şimdiki bakanla iki sene evvel görüştük. Bakan diyor ki müsteşar ile görüşün. Müsteşar diyor ki, antik çağ müdürlüğü ile görüşün, o da benim yardımcım ile görüşsün…

Nihayetinde tezinizi kanıtlarsanız ne olacak?
200 senedir yaygın inanç nedir? Bütün her şeyi Yunanlıların keşfettiği, işte o inanç çökecek.

Türklerle Yunanlılar her şey için kavga ediyor, bir kavga sebebi daha mı çıkacak?
20 sene Yunanistan'da çalıştım, orada tanıdığım arkeologlar var. Deneyimlerime göre Yunanlılar bu bilgileri, daha kolay kabul edecek, bu konuda çok daha açık görüşlüler. Çünkü onlar kanıtlara o kadar yakınlar ki, bütün bunları içgüdüsel olarak zaten biliyorlar. İddiaları daha ziyade Avrupalı diğer arkeologlar açısından sorun teşkil edecek.  

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


8 Şubat 2015 Pazar

“İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en büyük beş müzeden biri olacak”

8 Şubat 2015
Müzelerin kaderini değiştiren adam ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin talihsizliği... İstanbul Arkeoloji Müzeleleri'ne her zaman çok üzülürüm. Çünkü çok talihsiz bir müze. (Nedenini aşağıda okuyabilirsiniz) Boris Micka'nın müzenin içini yeniden tasarladığını öğrenince ne yapmış diye merak ettim. Epeyce bir malzeme çıktı bana. Yıllardır tartışılan Topkapı Sarayı bahçesindeki Darphane binalarının artık müzeye dahil edildiğini ve daha neler neler öğrendim. Micka ile bu yıl ilk kez 5-7 Şubat 2015 tarihleri arasında düzenlenen ve çok güzel sunumların yapıldığı Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'ndaki Arnas&Micka standında görüştük. 
Boris Micka (Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman Gazetesi)
İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile.
 
Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz.  

Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk.

“OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”

‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.

Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor.

İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı

1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri yönettiği İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasından 2013'te ayrılarak İstanbul merkezli Arnas & Micka Mimarlık şirketini ortağı Naim Arnas ile birlikte kurdu. Tasarımlarıyla İspanya’daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük eden Micka, Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı.

Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat 2015'te Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




12 Mayıs 2014 Pazartesi

Göbeklitepe’den çıkan 700 eser, yeni müzede sergilenecek

12 Mayıs 2014
Şanlıurfa’nın 18 km kuzeydoğusundaki Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar, bu sene 20. yılını doldurdu. Bir yıldır yerli turistlerin akınına uğrayan Göbeklitepe’de çıkarılan 700 eser, temmuz sonunda açılması planlanan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nde sergilenecek.
Göbeklitepe’deki bu yılki kazılar 25 Mayıs’ta sona erecek. Kazılara 20 yıldır başkanlık eden Klaus Schmidt (altta ortada) 80 kişilik ekiple çalışıyor. Bölgede, 12 bin yıl önce yapılmış 24 adet gömülü ibadet yeri bulunuyor.
Dünyanın en eski ve en büyük inanç merkezi olduğu anlaşılan Göbeklitepe’de arkeolojik kazılar başlayalı 20 sene oldu. 12 bin yıl öncesinden haber veren bölge son bir senedir yerli turist akınına uğruyor. Kazı başkanı Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü Orient Bölümü uzmanı ve Erlangen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Klaus Schmidt ve 80 kişiden oluşan kazı ekibi ise yeni bilgilere ulaşmak üzere bölgede çalışmalara devam ediyor. Bu yılki kazılar 25 Mayıs’ta sona erecek. Klaus Schmidt, eşi Çiğdem Köksal-Schmidt ve Almanya, Belçika, Hollanda’dan gelen bilim adamları, her gün saat 06.00’dan 14.00’e kadar yeni kazı alanında çalışıyor, sonra Şanlıurfa merkezdeki ‘kazı evi’nde yemeklerini yiyip dinleniyor, akşam üzeri 17.00 gibi tekrar kazıya devam ediyorlar.

Schmidt’e göre 90 dönümlük Göbeklitepe’deki kazılar, 50-60 yıl daha sürebilir, bölge o denli büyük ve zengin. Bugüne kadar 1 ibadet yeri ortaya çıkarıldı. Schmidt, kazı alanının etrafında 21 adet gömülü ibadet yeri olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ana kazı alanının sağ ve solunda benzer yapılara ulaşabiliriz ama amaç az kazı ile çok bilgiye ulaşmak.”




Göbeklitepe’nin en karakteristik buluntuları T şeklindeki dikilitaşlar. Üzerinde tilki, kuş, yılan, turna gibi hayvan figürleri bulunan ve boyutları 5 metreye kadar çıkabilen bu anıtsal taşlara yeni kazı alanlarında da rastlandı. Fakat bu seferkilerin üzerinde daha fazla hayvan figürü var. Schmidt, “Biz zannediyorduk ki, taş devrinde insanlar ellerinde sopalarla geziyor, mütevazı ve basit bir şekilde yaşıyorlar. Oysa o dönemde de bir medeniyet var. Tarımı bulmuşlar, inanç merkezi yapmışlar. Bütün arkeoloji dünyası şu anda bunları konuşuyor.” diyor. Göbeklitepe ile ilgili bu yılki en önemli gelişme, 20 yıldır çıkarılan eserlerden 700’ünün, yapımı beş yıldır süren ve temmuz sonunda açılması planlanan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nde (Müzenin adı daha önce Edessa olarak açıklanmıştı) sergilenecek olması. Göbeklitepe’nin kendisi zaten açık hava müzesi gibi ama kazılarda bulunan küçük heykeller ve kandil gibi çeşitli eserler sergilenmemişti.

37 bin metrekarede, 10 bin eser


Göbeklitepe ziyaretinden sonra Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi Müdürü Müslüm Ercan, müzeye basın turu düzenledi. Üç ay sonra açılacak müzede toplam 10 bin eser sergilenecek. Dışarıdan bakıldığında sarımtırak rengiyle oldukça büyük bir alana yayılan 37 bin metrekarelik müze, iki bölümden oluşuyor. 31 bin metrekarelik alan arkeoloji müzesine ayrılmış. Burada tarih öncesi çağlar; paleolitik, neolitik ve kalkolitik dönem anlatılacak. Sergilenecek en önemli eserler arasında Nevali Çori Höyüğü bulunuyor. 23 yıl önce Atatürk Barajı’nın altında kalacağı için olduğu gibi kaldırılan ve bugüne kadar aynen korunan höyüğün kurulumu bitmiş. Göbeklitepe ana kazı alanının benzeri de yine burada sergilenecek.


Müzenin 6 bin metrekarelik ikinci bölümü ise Haleplibahçe adı verilen mozaik müzesi. Şanlıurfa’da 11 ayrı merkezde tespit edilen 500 metrekare mozaik, yerlerinden kaldırılıp buraya getirilmiş. İki bölüm arasına inşa edilen Arkeopark’ta ise tarihi canlandırmalar ve eğitim faaliyetleri yapılacak. Arkeopark’ın en sürpriz canlandırması, 6D teknolojisi ile hazırlanan Hz. İbrahim’in ateşe atılması olacak. Şanlıurfa, çok daha büyük sürprizlere gebe bir şehir. Çünkü Göbeklitepe ile çağdaş, 6 ören yeri daha bulunuyor. Göbeklitepe’nin bu yılki sponsorlarından Akyürek Holding, bölgenin bilinirliğinin artması için tanıtım çalışmalarına destek veriyor.






HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




5 Mayıs 2014 Pazartesi

'Dünyada iki şey memur kafasıyla yapılamıyor: Bilim adamlığı ve sanat…

5 Mayıs 2014 
'Anadolu, yazıt mezarlığı 
İlki 2010’da açılan “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları” sergisinin ikincisi, Rezan Has Müzesi’nde geçtiğimiz hafta açıldı. Luvice, Karca, Likçe, Frigce, Sidece gibi artık konuşulmayan dilleri anlatan sergi, arkeoloji ve eskiçağ tarihi camiasının başka sorunlarını da gündeme getirdi.


Arkeoloji camiası uzun zamandır dertli. Bugün de dertlerini dile getirmek için Ankara Atatürk Bulvarı’nda saat 14.00’te toplanacaklar. Kültür ve Turizm Bakanlığı’na arkeolog alımlarının artırılması için seslerini duyurmaya çalışacaklar. 10 bin işsiz arkeologdan bahsediliyor. 24 Nisan Perşembe günü Rezan Has Müzesi’nde açılan “Kayıp Dillerin Fısıldadıkları-II” sergisi ise daha farklı bir arkeoloji-arkeolog sorununu gündeme getirdi. Açılıştan önce düzenlenen panelde konuşan serginin danışmanları; Marmara Üniversitesi Tarih bölümünden Yrd. Doç. Dr. Hüseyin Sami Öztürk, İÜ Tarih’ten Doç. Dr. Hamdi Şahin ve Dokuz Eylül Üniversitesi Eskiçağ Tarihi Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Recai Tekoğlu, Türkiye’de 80 yıldır arkeolojik kazıların yapıldığını anlattı ve özellikle sergiyle de ilgisi bulunan yazıt biliminin (epigrafi) geldiği nokta hakkında bilgi verdi.

Öztürk ve Şahin’in ifadesiyle ülkemizde hâlâ bir eskiçağ enstitüsü yok. Almanların (Gümüşsuyu), Fransızların (Beyoğlu) ve İngilizlerin (Ankara) açtığı kurumlara muhtacız. Oysa bu enstitüleri kuran yabancı akademisyenler, profesörlüklerini Anadolu topraklarında yaptıkları araştırmalarla elde ettiler. Kütüphanesi, imkânları ve destekledikleri projeler bakımından dünyanın en iyi eski çağ tarihi enstitülerinden biri olarak gösterilen Münih Alman Arkeoloji Enstitüsü Epigrafi ve Eskiçağ Tarihi Komisyonu’nun tüm hocaları da Anadolu kazılarından mezun. Öztürk’e göre Türkiye’de bu enstitülerin yaptığı araştırmaların onda birini yapan kurum maalesef bulunmuyor. Nedenini eski hocaların –ki buna arkeoloji camiasının ünlü ismi Ekrem Akurgal da dahil ediliyor- kütüphane ve enstitü kurmamalarına, az öğrenci yetiştirmelerine bağlıyor. Bu tutum, Türkiye’de arkeoloji ve eskiçağ tarihi alanında güçlü bir ekol oluşmasına büyük bir engel olarak görülüyor.

25 yıldır epigrafi ile uğraşan Hamdi Şahin, acil olarak yapılması gereken bir konuya dikkat çekiyor. Kazı ve yüzey araştırmaları sonucunda Anadolu’da hâlâ daha her yıl yaklaşık 500 yazıt ortaya çıkarılıyor. Bu yazıtların kalıplarının, yani kâğıt üzerine aktarılmış kopyalarının bir an evvel alınması lazım. Şahin, Berlin Bilimler Akademisi’nde Roma ve Anadolu’dan Latince 200 bin, eski Yunanca 400 bine yaklaşan yazıtın kâğıt kopyasının arşivlenmiş, kutulanmış, sınıflanmış şekilde bilimin hizmetine sunulduğunu şaşkınlıkla anlatıyor. Böyle bir tasnif bizde bir enstitü çatısı altında yok, bireysel çabalar mevcut. Avusturyalılar ta 1860-1870’lerde Anadolu’ya gelmiş, Likya’da ciddi yazıtları kopyalamış, Viyana’ya götürmüşler. Bugün o bölgede araştırma yapmak isteyen bir arkeoloğun yazıtlara ihtiyacı oluyor. Fakat çoğu ortada yok. Kimi iklim şartları nedeniyle kırılmış, dökülmüş, patlamış, kimi kaçak kazı kurbanı. Yazıtın eski halini görmek isteyen, Viyana’daki Bilimler Akademisi’ne gitmek zorunda. Öztürk, haklı olarak soruyor: “Hocalarımız bize bu imkânları sağladılar mı? Hayır. Hangisi kütüphane kurdu? Ben hocamla yıllarca çalıştım, bir tane ortak yayınımız yok. Oysa elinde binlerce yazıt var. Yeni jenerasyon hocalar olarak bizler artık farklı düşünüyoruz.”

 


“Yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt var”

Panelde dikkat çekilen bir diğer konu da bazı akademisyenlerin elinde yayınlanmayı bekleyen yüzlerce yazıt bulunduğuna dairdi. Aslında bu yazıtların fotoğrafları ve üzerindeki bilgilerin kitap olarak kütüphanelere girmesi lazım. Hüseyin Sami Öztürk, yazıtların üç nedenle yayınlanmadığını aktardı. Kitapların yayınlanabilmesi için hocaların para bulamamaları. İkincisi hocaların ortak proje geliştirememeleri. Bazı yazıtların tek başına yayınlanması mümkün değil, birkaç hocanın bir araya gelerek bilgi kardeşliği yapması gerekiyor. Üçüncüsü ise yazıt eşittir burs demek. Elinde bolca yazıt bulunan akademisyenler, yurtdışında kolayca burs bulabiliyor:

“Bende bu kadar yazıt var, sizin kütüphanenizde ya da enstitünüzde çalışmak istiyorum.” diye, herhangi bir arkeoloji enstitüsüne başvuran hocalara kapılar sonuna kadar açılıyor. Neden acaba? Öztürk’ün bu soruya verdiği cevap, acı bir gerçeği hatırlatıyor: “Yazıtlar sayesinde sizi kabul eden enstitüye gidiyorsunuz, kütüphanelerinde iki ay çalışıyorsunuz. Yazıtları onlara vermiyorsunuz, yanlış anlaşılmasın. Yazıtlar da, yayın hakkı da sizde kalıyor. Ama yabancı bilim adamları elinizde ne tür bilgi var, onu öğreniyor. Hatta önemli yazıtlardan biri hakkında sunum yapmanızı şart koşuyor. Bunun karşılığında yol parası veriyor, kalacak yer temin ediyor, cebinize de biraz harçlık koyuyor. Adamlar nelerin peşinde, neyin hesaplarını yapıyor! Biz bireysel ve kurumsal olarak bu işlerin çok gerisindeyiz.” Öztürk’ün de anlatmak istediği gibi dünyada iki şey memur kafasıyla yapılamıyor: Bilim adamlığı ve sanat…
Bakraç, Bizans Dönemi-M.S 6-7.yy
Yazılı Tuğra-Assur Kralı Sanherib Dönemi-M.O 705-681
Yazının nasıl ortaya çıktığı, Anadolu’ya nasıl geldiği ve yayıldığına dair bilgi veren Kayıp Dillerin Fısıldadıkları sergisi 1 Temmuz’a kadar açık. Serginin danışmanları: Rezan Has Müzesi Danışma Kurulu Başkanı Ahu Has, Recai Tekoğlu, Hamdi Şahin, Hüseyin Sami Öztürk.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ