Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2016 Perşembe

10 ciltlik savaş anıları belgesel oluyor

7 Temmuz 2016
Yönetmen Nefin Dinç, yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik I. Dünya Savaşı anılarıyla Teksas’ta karşılaştı. Avusturya-Macaristan ordusunda askerlik yapan, Filisten Cephesi’nde savaşan Antoine Köpe’nin günlükleri, fotoğrafları, ses kayıtları ve yüzlerce karikatür belgesele dönüştürülüyor.
Kapitülasyonlar kaldırıldığında Sultanahmet’te yapılan kutlamadan bir kare... Antoine Köpe’nin kardeşinin çektiği bu fotoğrafla birlikte 1. Dünya Savaşı'na dair yayınlanmayan daha pek çok belge var.
1. Dünya Savaşı’na dair bilmediğimiz bir şey kaldı mı? Yayınlanmamış fotoğraf, bilgi, belge, anılar… Evet, hâlâ sürpriz belgeler ortaya çıkabiliyor. ‘Öteki Kasaba’ ve ‘Artık Hayallerim Var’ adlı belgeselleriyle dikkat çeken yönetmen Nefin Dinç, böyle bir sürprizle 2005’te Teksas’ta belgesel yapımı okurken karşılaşmış.

Teksaslı işadamı Tony Childress, dedesinin Fransızca yazdığı 10 ciltlik anıları, 2005'te İngilizceye çevirtmeye karar verir. 100 yıl önce yaşanan, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu anıların, aile için manevi değeri vardır. Dedenin arşivine hürmet de önemlidir. Fransızca çeviriyi yapan isim ise Nefin Dinç’in üniversitedeki hocasıdır.

Childress'in dedesi Antoine Köpe, 1897 yılında İstanbul’da, Fransız ve Macar asıllı bir anne babadan dünyaya gelir. Babası Karaköy’deki Osmanlı Bankası’nda çalışan bir memurdur. Antoine Köpe, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken, yani 17 yaşında I. Dünya Savaşı patlak verir ve tarihin en önemli olaylarından bazılarına tanıklık eder.

Gazze bozgununu yaşıyor
 
Macar kimliği olduğu için Avusturya-Macaristan ordusuna yazılması, Antoine Köpe’nin anılarını daha da değerli kılıyor. Köpe, asker olduktan sonra İstanbul’da orduda çevirmenlik yapıyor. Sonra Filistin Cephesi’ne gönderiliyor. Üçüncü Gazze bozgununu yaşıyor. Oradan Şam’a, daha sonra işgal altındaki İstanbul’a dönüyor. İşsiz kalınca karikatürlerini satarak geçinmeye çalışıyor. Daha sonra babası gibi Osmanlı Bankası’nın Anadolu’daki şubelerinde görev yapıyor. 1945’te yazmaya başladığı anılarını ise 1959’da bitiriyor. Bu tarihten sonra Türkiye’de çok fazla kalmıyor. 1962’de Amerika’ya ailesinin yanına göç ediyor, 1974’te de kanserden hayatını kaybediyor.

Yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik anıların içinde sadece yazılar bulunmuyor. Yayınlanmamış fotoğraflar, savaş öncesinde ve sonrasında çizilmiş yüzlerce karikatür ve ses kayıtları ile Antoine Köpe’nin Pathé marka kamerayla çektiği filmler de yer alıyor. Şu an senaryosu yazılan ‘Antoine Köpe’nin Anıları’ adlı belgeselde bunların hepsine yer verilecek.

Karikatürlü savaş tarihi
Filistin Cephesi’nde bir yemek sırası.
Antoine Köpe'nin özellikle karikatürler ilginç. Yazmayı, not almayı ve çizmeyi seven Köpe, arşivci kişiliğe sahip bir asker. Anılarında savaşın insanî ve sosyolojik boyutunu anlatıyor. Gazze’de yaşadıklarını gün gün not etmiş, Filistin Cephesi’nde bir yemek sırasını karikatürleştirmiş. İstanbul’un kışlalarındaki deneyimleri; un ve şeker çalan askerleri, onların maaşları, karakter analizleri, nişanlısı ile tekneyle Boğaz’dan geçerken birdenbire yanmaya başlayan Haydarpaşa Garı’na dair hissettikleri, azınlıklardan oluşan amele taburlarında gördüğü sefalet… Köpe savaşta, halkın nabzını tutan bir gazeteci gibi gözlem yapıyor. Savaşın bitişinin 100. yılında (2018) gösterime girecek belgeselde Antoine Köpe’nin kızı Elizabeth ve torunu Tony ile yapılan röportajlar da izlenebilecek.
Nefin Dinç, belgesele eşzamanlı olarak bir de sergi hazırlıyor. Mekân henüz belli değil ama böyle bir arşivin sergisi en çok Osmanlı Bankası’nın tarihi binasından dönüştürülen Salt Galata’ya yakışır. Hem zaten Köpe, Osmanlı Bankası'nın memurlarından. Nefin Dinç’te kitabın dijital bir kopyası var. Bugüne kadar başka bir dilde yayınlanmayan 10 ciltlik bu devasa eser yayınlanmayı da bekliyor.

Ödüllü belgeseli bu ay gösterilecek

Bugüne kadar 6 belgesel hazırlayan Nefin Dinç, Reha Erdem’in çektiği reklamlarda ve Kaç Para Kaç filminde (Atlantik Film) asistanlık yaptı. Dinç, öğrencilere demokrasi ve insan hakları üzerine film yapımı imkânı sağlayan Film Turkey (www.filmturkey.net) projesinin de fikir sahibi. ‘Artık Hayallerim Var’ adıyla belgesele dönüştürülen bu proje, geçen yıl mayıs ayında ‘TRT Belgesel Günleri’nde en iyi belgesel ödülü aldı. Belgesel, tv’de ilk kez bu ay gösterilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kaderine terk edilen Hattatlar Medresesi

25 Mayıs 2015
20 Mayıs 1915’te açılan Medresetü’l-Hattâtîn (Hattatlar Medresesi), kuruluşunun 100. yılında M. Uğur Derman’ın hazırladığı bir kitapla anılıyor. Günümüzün hattatlarının hocalarını yetiştiren medrese acaba şimdi ne durumda?
Bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.
20 Mayıs 1915’te Cağaloğlu’nda açılan Medresetü’l-Hattâtîn (Hattatlar Medresesi) kuruluşunun 100. yılında anılıyor. Bu vesileyle M. Uğur Derman bir kitap hazırladı. Kubbealtı Neşriyat’ın yayımladığı ‘Medresetü’l-Hattâtîn 100 Yaşında’ adlı eser, medresenin kuruluş tarihiyle aynı günde, geçen hafta perşembe günü Çemberlitaş’taki Kubbealtı Vakfı’nda tanıtıldı. Uğur Derman’ın konuşmasından sonra, fiyatı o güne özel 125 TL yerine, 75 TL’ye indirilen kitabın imza törenine geçildi.

Çiçek Derman, Mehmed Özçay, Irvin Cemil Schick, Ali Toy, Savaş Çevik, Faruk Taşkale, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Beşir Ayvazoğlu, Roni Margulies, Gürcan Mavili, Ömer Faruk Şerifoğlu, Ali Rıza Özcan, Yusuf Çağlar gibi camiadan daha pek çok ismin katıldığı toplantı ve imza töreninde hocanın önünde uzun bir kuyruk oluştu, öğrencileri, dostları kendisini yalnız bırakmadı. Biz de payımıza düşenleri alıp aklımızda sorularla vakıftan ayrıldık...

Acaba ‘Hattatlar Medresesi’ şimdi ne halde? 1929 kapandıktan sonra neler yaşadı, neler gördü, geçirdi? Her toplantıda büyük bir gururla ifade edilen “Kur’an-ı Kerim Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözüne layık bir şekilde korunuyor mu, değerlendiriliyor mu? Daha birçok soruyla birlikte yolumuzu Çemberlitaş’tan Cağaloğlu’na çevirdik ve mektebin önüne geldik. Ankara Caddesi’nden Sirkeci’ye inerken, İran Konsolosluğu’nun bitiminde Babıali Yokuşu’nun hemen başında sol kolda kalan Medresetü’l-Hattâtîn şimdi ne durumda biliyor musunuz? Boş, bomboş, kaderine terk edilmiş...

Kapatıldıktan sonra 1950’li yıllarda Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’ne tahsis edilen bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanılmıştı, şimdi akıbeti meçhul… Artık dünyanın gözü önünde olan ve sanat merkezi olma yolunda hızla ilerleyen İstanbul’a doğru dürüst bir hat müzesi yapılamamışken, depolarda çürüyen hatlar korunamamışken Medresetü’l-Hattâtîn binasının fark edilmesini beklemek gereksiz bir romantizm oluyor bu durumda. Kuruluşunun 100. yılında böyle bir mektebin restore edilip tekrar açılması ya da müzeye dönüştürülmesi ‘ecdadımız’ diye haykıranlara elbette daha çok yakışırdı.

Üç kez kapatılmak istendi
Kubbealtı Neşriyat’ın yayımladığı kitapta, medresenin 27 Kasım 1923’te yaptığı ikinci mezuniyet töreninde çekilen bu tarihi kare de yer alıyor. Süleymaniye’deki Evkaf Müzesi’nde yapılan törende, hocalarla birlikte mezun olan 22 öğrenci görülüyor.
M. Uğur Derman kitabı, hocası Süheyl Ünver’in arşivi ve hafızasının üzerinden, yılların birikimi ile Ömer Faruk Şerifoğlu, Mehmed Özçay, Muhammed Yaman, Erdoğan Aldoğan, Talip Mert’in yeni bulduğu bilgi ve belgelerle kısa sürede hazırlamış. 223 sayfalık eserde, Medresetü’l-Hattâtîn’in uzun tarihini bulacaksınız. Biz burada, üç kez kapanma tehlikesi geçiren, iki icazet töreni yapabilen ve Ramazan’da açtığı hat sergileriyle çok beğenildiği, dönemin yayınlarından anlaşılan medreseden kısaca bahsedeceğiz.

Arif Hikmet Bey’in müdür olarak tayin edildiği Medresetü’l-Hattâtîn, 20 Mayıs 1915’te açılıyor. Sami Efendi, Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay gibi isimlerin hoca olduğu medreseden, bugünün hattatlarına, üstadlarına hocalık yapan pek çok isim mezun oluyor. Halim Özyazıcı, Şevket Efendi, Süheyl Ünver, Hamid Kamil Bey, Macid Ayral o isimler arasında.
Medreseye 15 yaşından küçük talebe kabul edilmiyor. Devam zorunluluğu ise yok, öğrencinin yeteneğine ve hocanın takdirine bırakılmış bu durum. Medrese Ramazan’da tatil ediliyor, ama boş kalmıyor. 1916’dan itibaren Ramazan ayında, binanın zemin katında hat sergileri açılıyor.

Medresetü’l-Hattâtîn ilk mezunlarını 14 Ekim 1918’de veriyor. O on üç kişi arasında medresenin ebru hocası Necmeddin Okyay ve Mustafa Halim Özyazıcı ön sırada. 22 öğrencinin mezun olduğu ikinci mezuniyet töreni 27 Kasım 1923’te Süleymaniye’deki Evkaf Müzesi’nde yapılıyor. Yukarıda görülen büyük fotoğraf o zaman çekilmiş. Süheyl Ünver’in kızı Gülbün Mesara’nın arşivinde bulunan bu karede kimler yok ki… Oturanlar (soldan sağa): Reisü’l Hattatin Hacı Kamil Efendi, Ferid Bey, Hulusi Efendi, Müze Müdürü Ressam Ali Sami Bey, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, Tahirzade Hüseyin Bey, Hacı Nuri Bey, Müzehhib Baha Efendi, Mecmeddin Efendi, Kemaleddin Bey. Ayaktakilerin hepsi ise yeni mezunlar. Aralarında Eyüplü Cemal Efendi, Süheyl Ünver, Müzehhib Hamid Bey, Neyzen Sami Bey, Macid Bey, Sadık Bey yer alıyor. Okulu birincilikle bitiren Hamid Bey, Süheyl Bey ve Macid Bey’e altın saat hediye edilmiş. Bu tarihten sonra da okul mezun vermiş, fakat bir daha icazet töreni yapılamamış.

Medresetü’l-Hattâtîn, üç kere kapanma tehlikesi geçiriyor. İlki 1921’de. Sebebi, devletin bütçesini zorladığı iddia ediliyor, bu bilginin doğru olmadığı hocalar tarafından kısa sürede ispatlanıyor. İkinci kapatılma tehlikesi 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girince yaşanıyor. Dönemin müzeler müdürü Halil Edhem ve hocaların gayretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler sonucunda adı Hattat Mektebi yapılarak bu girişim de önleniyor. 1928’deki Harf İnkılabı ile ise bu tarihi mektep tarihe karışıyor.

Uğur Derman kitapta, medreseyle ilgili anılarına da yer vermiş. 48 yıl önce Süheyl Ünver ile birlikte medresenin üst katına çıkmışlar. Ünver, bu anlamlı ziyarette Derman’a medresedeki hocalarının ders verirken oturduğu yerleri tek tek göstermiş, bir başka gün de oturma düzeninin krokisini defterine çizmiş. Kitapta bu krokiye yer veriliyor. Medresenin tarihini ve hocalarını iki ayrı bölümde anlatan eserde dikkat çeken belgelerden biri de maaş bordroları. 1917 tarihli bordroda, Divan-ı Hümayun’dan selis ve nesih muallimi Hacı Kamil Efendi’ye 480 kuruş, odacı Şaban Ağa’ya 250 kuruş takdir edilmiş.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


16 Mart 2015 Pazartesi

Edebiyatın, Çanakkale ile acıklı imtihanı

16 Mart 2015
1915 yılının Haziran ayında Çanakkale Cephesi’ne bir ‘Edebi Heyet’ gönderildi. Aralarında şair, yazar, ressam ve bestekârların yer aldığı bu heyetin ‘edebi başarısızlığını’ Beşir Ayvazoğlu kaleme aldı. 
Edebi Heyet, Beşinci Ordu Karagahı'nda General Liman von Sanders ile birlikte.

Mehmed Emin Yurdakul, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Razi Bel, Nazmi Ziya Güran, Çallı İbrahim, Ömer Seyfeddin, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Yekta Madran, Müfid Râtib, Ali Cânip Yöntem, İbrahim Alâettin Gövsa, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Hıfzı Tevfik Gönensay, Hakkı Süha Gezgin... 1915 Haziran’ının sonlarına doğru, otuz kadar şair, yazar, ressam ve bestekâr Harbiye Nezareti Karargâh-ı Umumi İstihbarat Şubesi Müdürlüğü’nden birer tezkere aldılar. Yazıda, Çanakkale’de muharebe alanlarını gezerek duygu ve düşüncelerini anlatmaları isteniyordu. Davete olumlu cevap verenler, 11 Temmuz Pazar sabahı, kollarında beyaz üzerine yeşil defne dalları işlenmiş işaretler bulunan haki keten elbiselerini giymiş, kabalaklarını başlarına geçirmiş olarak Sirkeci Garı’nda buluştular, fakat Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Halit Ziya, Süleyman Nazif gibi ünlü isimleri aralarında göremeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Omuzlardaki yük daha da ağırlaşmıştı. Her birinden Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini gezdikten sonra kendi sanatlarının diliyle kahramanlık ve zafer neşideleri bekleniyordu.
Seddülbahir Grup Kumandanı Vehip Paşa, düşmandan alınan makineli tüfekleri Edebi Heyet'e gösterirken (Harp Mecmuası Sayı 3, Kanunusani 1331)

Edebi Heyet üyeleri, Çanakkale yolunda bir mola sırasında.

Edebi Heyet, Arıburnu ve Seddülbahir’de on gün geçirir. Yazar Beşir Ayvazoğlu, bu geziyi, sonucunu ve bugüne kadar uzanan yansımalarını kaleme aldı. Ayvazoğlu, “Edebiyatın Çanakkale ile İmtihanı” (Kapı Yayınları) kitabının ilk bölümünde Edebi Heyet’teki isimleri fotoğraflarıyla birlikte tek tek tanıtıyor. “Kim Davet Edildi, Kim Edilmedi” başlığı altındaki ikinci bölümde Abdülhak Hamit Tarhan, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif Ersoy’un heyette neden yer almadığını açıklıyor. Mesela Mehmet Akif, o sırada Almanya’da başka bir işle görevlendirilmiştir, Tevfik Fikret ise çok hastadır, zaten o yıl vefat ediyor.
 Çanakkale’ye davet edilenler arasında gördüklerini uzun uzadıya anlatan tek isim, Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi olmuş. Suphi, İkdam gazetesinde “Gördüklerimiz” başlığı altında sekiz bölüm halinde tefrika ettirdiği ve daha sonra küçük değişikliklerle “Günebakan” adlı eserine aldığı bu yazısında izlenimlerini 11 Temmuz 1915 sabahı trenle Sirkeci’den yola çıktılar.
Edebi Heyet’in Çanakkale’ye ziyaretini ve dönüşünü 13 bölümde anlatan Beşir Ayvazoğlu, edebiyatımızın bu konuda neden başarısız olduğunu Sonsöz’de şöyle açıklıyor: “Çanakkale’de yazılan, Mehmed Akif gibi büyük bir şairin bile bütün şairlik kudretini kullandığı halde zor anlatabildiği bir destanı, Mehmed Emin Yurdakul’dan ve gencecik, tecrübesiz –ve kabiliyetleri sınırlı- şairlerden beklemek büyük bir hata ve haksızlıktı. Başarısızlığın sorumluluğu elbette heyeti teşkil ederken yanlış kararlar verenlerindir.” Çanakkale ile ilgili bugün bile dişe dokunur bir film, tiyatro, sergi, yayın sayısının az olması acaba yine bu yanlış kararlarla açıklanabilir mi?

Ahmet Haşim Çanakkale'deyken...

Bu fotoğraf, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine 22 Ekim 1914’te askere çağrılan Ahmet Haşim’e ait. Kendisi Çanakkale cephesine gönderilmiş, fakat Beşir Ayvazoğlu’nun hikayesini yazdığı Edebi Heyet’e çağrılmamış. Döndükten sonra Ahmet Haşim’in Çanakkale’ye dair anlattıkları dostlarını hayal kırıklığına uğratmış. (Kitapta neler anlattığını okuyabilirsiniz). Yakup Kadri, “Canım, Çanakkale’de gördüklerin bundan mı ibaret?” diye sorunca, “Yok, bir de düşman bombardımanlarının havada bir patiska çarşafın yırtılışını andıran sesleri vardı” diye alaylı bir tavırla cevap veren Haşim, gözlerinin ucuyla gülümseyerek şöyle devam etmiş: “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.” Şimdi burada sizinle konuşan sadece ihtiyat zabiti Haşim Efendi’dir.”
Ayvazoğlu Haşim bu sözlerini şöyle yorumluyor: Haşim’in bu sözlerinde, gülümseyerek söylenmiş olsa da acı bir sitem vardır. Harp bütün şiddetiyle devam ederken İstanbul’da vakit geçiren, bir kısmı çok genç ve tecrübesiz şair ve yazarları zafer destanları yazmaları için Çanakkale’ye gönderirken, “zaferin ne pahasına kazanıldığını ta içinden görmüş ve ateş hatlarının nice tehlikeli saatlerini bizzat yaşamı olan Ahmet Haşim’i kimse hatırlamamış, aklının ucundan geçmemiş, hatırlamışsa bile Arap olduğu için Türkçülerden oluşan heyete katılması uygun görülmemiştir.

Çanakkale’de bir ressam
Topçu Bataryası, Çallı İbrahim

Edebi Heyet’te ressam olarak iki sanatçı vardı: Çallı İbrahim ve Nazmi Ziya. Çallı İbrahim, savaşla anlatan, daha sonra Viyana’da da sergilenen 6 eser yaptı: Topçu Bataryası, Yaralı Asker, Siperde Gece Baskını, Siperde Sabah, Çadırın Önünde ve Subay. Beşir Ayvazoğlu’nun belirttiğine göre bu resimlerden son üçünün nerede olduğu bilinmiyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 
 


14 Mart 2015 Cumartesi

Gregor Samsa, bir sabah böcek olarak uyanalı 100 yıl oldu

14 Mart 2015
Bu yıl, Franz Kafka’nın ünlü eseri “Dönüşüm”ün yayımlanışının 100. yıldönümü. Kafka’nın 1912’de yazdığı fakat 1915’te yayımlanan eseri, bugüne kadar pek çok yazarı etkiledi, ilham kaynağı oldu. “Dönüşüm” 20. yüzyılın en çok atıfta bulunulan kurgu yapıtlarından biri olarak değerlendirildi. 50 sayfalık bu kısa hikâyeyi, ilk kez genç bir hukuk öğrencisiyken okuyan Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez şöyle demişti: “İlk cümlede neredeyse yataktan düşüyordum. Hayret etmiştim… İlk cümleyi okuyana kadar kimsenin böyle yazabileceğini düşünmüyordum, eğer bilseydim yazmaya daha uzun zaman önce başlamış olurdum, böylece derhal kısa hikâyeler yazmaya koyuldum.”
Türkçeye “Dönüşüm” veya “Değişim” adıyla pek çok kez çevrilen öykü, ülkemizde en çok okunan kitapların başında geliyor. Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasıyla başlayan ve hayatındaki değişiklikleri anlatan öykü, acaba bizim edebiyatçılarımızı nasıl etkiledi? Dört yazar, bu sorumuza cevap verdi. Ayrıca Kafka’nın tüm eserlerini daha geniş bir okur kitlesine ulaştıran Cem Yayınevi’nin sahibi Ali Uğur, eserin Türkiye’deki yayın sürecini ve ismi hakkındaki tartışmaları değerlendirdi.

ENİS BATUR: “İlk okuduğumda çok gençtim, her şeyi yanlış anlamıştım”
"Şu an 38-39 arası ateşle yatıyorum, Samsa'dan farkım yok! Şunu söyleyebilirim: Kitabın adı Türkçeye yanlış çevrilmiştir, 'Dönüşüm' değil, 'Başkalaşım' olmalıdır. Kapakta sık sık hamamböceği kullanılmıştır, Kafka oysa yayıncısını uyarmıştır, "sakın hamamböceği koymayın kapağa" diye, çünkü-elbette-ortada böcek falan yoktur. İlk okuduğumda çok gençtim, her şeyi yalan yanlış anlamıştım."

AHMET BÜKE: “Kitabı bankın üzerine bırakıp gittim”
"Dönüşüm'ü lise sona giderken Karşıyaka'da bir kitapçıda görüp almıştım. Cebimdeki paraya en uygun kitap olduğunu hatırlıyorum. Bu yüzden hep ince kitapları sevdim. Ucuz ve güzel olurlar. Hemen bir parka oturup okudum. Şuna karar vermiştim: "Yazmak benim işim olamaz." Kitabı bankın üzerinde bırakıp gittim. Acaba benden sonra okuyan oldu mu onu?"

AHMET ÜMİT:
“Kitaptan etkilenip bir öykü yazdım”

"Dönüşüm'ü çok gençken okumuştum. 12 Eylül öncesinde. Beni çok etkileyen bir metindir. Bunun üzerine yazdığım bir hikâye vardır. 1997-98'de çıkardığımız ‘Yine Hişt' dergisinde yayımlanan ‘Praglı Bir Kavka Kuşu' adlı öykü Kafka'yla yüzleşmemdir. Hikayede Kafka ile İstanbul'da karşılaşıyorum ve sonra onun bir elektrik direği üzerine hamamböceğine dönüşmesine tanık oluyorum. Dönüşüm, modern çağda insanın ortak bir travmasını, sorununu dile getiriyor. İnsanın, insan olarak değerinin ortadan kalkmasını, metalaşmasını anlatır. Aslında Karl Marks'ın Kapital kitabında metafetişizm diye sayfalarca anlattığı konuyu Kafka bir imgeyle özetlemiştir."

SIRMA KÖKSAL: "Hayatımı beni böcekleştirmesinler diye kurguladım"
"Dönüşüm'ü 13 yaşımda okumuştum ilk kez. O yaşta o güne okuduklarıma benzemeyen farklı bir şey olduğunu düşünmüştüm. İlk başta hemen herşeyi anladığımı sanmıyorum ama sürekli aklıma takıldı, birçok zaman kendimi farkında bile olmadan kitabın sahnelerinin içinde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonra, sanıyorum bir yıl kadar sonra yeniden okuduğumda daha iyi anladım neyi anlattığını. Gençken, yaşamı tek başınıza belirleyebileceğinizi sanıyorsunuz. Samsa olmamak için herşeyi yapmaya hazırdım. Bütün hayatımı beni böcekleştiremesinler diye kurgulamaya çalıştım. Ama sonra, büyüyünce aslında bireylerin tek başlarına bu durumla başedemeyeceğini, yanlış bir hayatın doğru yaşanamayacağını, bu nedenle de bireyin değil, insanın böcekleşmemesi gerektiğini düşünür oldum. Kafka'nın yayıncısı olmaktan (Can Yayınları Yayın Yönetmeni) gurur duyuyorum tabii. Ama Can Yayınları listesine baktığımda zaten sık sık "sizleri okuyarak ben oldum, aldınız başınıza belayı..." diye geçiriyorum içimden. Umarım beni ben yapmış yazarlarımın yüzünü kara çıkartmıyorumdur.


Türkiye'de ilk kez 1959'da yayımlandı
"Dönüşüm", ülkemizde ilk kez 1959'da Vedat Günyol'un çevirisiyle Ataç Yayınevi tarafından yayımlandı. Kafka kitaplarının ikinci yayıncısı ise Cem Yayınları'ydı. 1990'lı yılların sonunda okurla buluşan gri kapaklı bu kitaplar çok sevildi.
Ali Uğur (Cem Yayınevi'nin sahibi): "Değişim'in ilk çevirmeni, Fransızcadan yaptığı çeviriyle, Vedat Günyol'dur. Bu çeviri 1959'da Ataç Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Değişim kitabını özgün dili olan Almancadan çeviren ilk kişi, Kâmuran Şipal'dir. Kâmuran Bey daha sonra Kafka'dan günümüze kalan tüm metinleri peyderpey dilimize kazandırmıştır. Şu anda Türkçede en çok çevrilen kitapların başında gelen Değişim'in ne yazık ki ikincil dillerden (başta İngilizce) yapılan çevirileri Almancadan yapılan çevirilerin önüne geçmiş durumda. Kitabın adının nasıl çevrileceği  Kafka çevirmenleri, hatta okurları arasında bile tartışma konusu olmuştur. Vedat Günyol ve Kâmuran Şipal Değişim'i, Ahmet Cemal ve diğerleri Dönüşüm'ü yeğlemekteler. Çünkü Almanca özgün ad olan Verwandlung, diğer Batı dillerine kolay çevrilen bir kavram: Metamorfoz. Ama ne yazık ki, dilimizde tam bir karşılığı yok. Soranlara şaka yollu, Ovidius'un Metamorfosis adlı yapıtının Başkalaşımlar adıyla çevrildiğini ve neden Kafka'nın ünlü kitabı için bu adın düşünülmediğini karşı soru olarak yönelttiğimiz bile olmuştur.
'Değişim' adının yeğlenmesinin nedeni ise şu: Kafka araştırmacılarının çoğu, metinde Gregor Samsa'nın böceğe dönüşmesinden çok, bu olaydan sonra ailesinin yaşadığı değişimin daha önemli olduğunu öne sürüyorlar. Metin, ilk bakışta algılandığı gibi Samsa üzerine olmaktan çok Samsa'nın ailesi üzerinedir. Bu nedenle, metnin adında 'Değişim' yeğlenmiştir. Kâmuran Bey'in yayınevimizde yayımlanan çevirisinin ardından gelen, metin Heinz Politzer'in bir inceleme yazısıdır. Bu konu üzerine en doyurucu açıklamayı orada bulabilirsiniz."
 

13 Şubat 2015 Cuma

Kafka'nın kayıp metinlerini anlatacak

13 Şubat 2015
İstanbul 8-9 Mart 2015'te, Franz Kafka ile ilgili önemli bir konferansa evsahipliği yapacak. Konferansın konuşmacılarından Prof. Kathi Diamant, Kafka’nın 1933’te kaybolan ve bazıları yeni bulunan metinlerini anlatacak.

Dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, Kafka Project'in kurucusu, yazar, tv yapımcısı, aktris, San Diego State Üniversitesi'nden Prof. Kathi Diamant.

Ölümünün üzerinden doksan yıl geçmesine rağmen bütün dünyada her daim edebiyatın gündeminde olan Avusturyalı yazar Franz Kafka, (1883–1924) bu kez iki günlük bir etkinlikte İstanbul’daki okurlarıyla buluşuyor. Düşülke Yayıncılık ve Beylikdüzü Belediyesi işbirliği ile 8-9 Mart’ta uluslararası bir Franz Kafka konferansı düzenleniyor. ‘2015 Uluslararası Kafka Konferansı’ adlı etkinliğin kendisi bile oldukça heyecan verici bir proje iken, Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin’den öğrendiğimize göre, önemli bir eser de yayınevi tarafından konferans çerçevesinde yayımlanacak. İlk kez 2004’te İngiltere ve Amerika’da yayımlanan, ardından İspanyolca, Fransızca, Rusça, Almanca ve Çince olmak üzere pek çok dile çevrilen, Prof. Kathi Diamant’ın “Kafka’nın Son Aşkı: Dora Diamant’ adlı eseri, Türkçede okurla buluşacak. Diamant’ın kitabı önemli bir eser; çünkü Kafka’nın son yıllarını geçirdiği sevgilisi Dora ile aralarındaki konuşmaların yer aldığı roman diliyle yazılmış akademik bir çalışma.

Kathi Diamant, öğrenciyken adını tesadüfen duyduğu Dora Diamant hakkında uzun yıllar boyunca gerek Dora’nın günlüklerinden gerekse Alman arşivlerinden elde ettiği bilgilerle yazmış “Kafka’s Last Love: The Mystery of Dora Diamant” adlı eseri. Kitap, Kafka’nın yaşamının son bir yılında birlikte olduğu Dora Diamant’ın hayatı ve Franz Kafka ile birlikteliklerine dair okuyucuyu bilgilendirirken aynı zamanda da savaş yıllarını anlatıyor. Kafka son yıllarını Berlin’de Dora ile birlikte geçiriyor ve beraber Filistin topraklarına yerleşme planı yapıyorlar. Fakat bu, Kafka’nın rahatsızlığı nedeniyle hiçbir zaman gerçekleşemiyor.  

Kathi Diamant, aynı zamanda Kafka’nın 1933 yılında el konulan kayıp metinlerinin bulunabilmesi amacıyla 1998’de oluşturulan Kafka Project’in (Kafka Projesi) kurucusu ve başkanı. Kafka Project halen Doğu Avrupa’da Prag, Viyana ve Berlin’de araştırmalar yapıyor (birçok elyazmasının Nazi subaylarının eline geçmiş olma ihtimali var) Magical Mystery Literary History Tour adıyla edebiyat gezileri düzenliyor. İstanbul’daki konferansın ikinci gününde konuşacak olan Kathi Diamant’ın, bugüne kadar hiç yayımlanmamış metinlerden bahsetmesi ve bunları göstermesi bekleniyor.

Ana başlığı ‘Kafka, Aşk ve İktidar, Şiddet Toplumu ve Militarizm’ olan konferansın Kathi Diamont dışında uluslararası başka bir katılımcısı maalesef yok. Mesela dünyanın sayılı Kafka uzmanlarından, 15 Mayıs 2013’te İstanbul’a küçük bir toplantı için gelen Alman yazar Reiner Stach, Columbia Üniversitesi’nden Kafka uzmanı Mark Anderson ve Kafka Project için araştırmalar yapan Çek gazeteci Judita Matyášová’yı da bu konferansta dinlemek isterdik fakat programları uymadığı için katılamayacaklarını bildirmişler. Konferansta dinleyebileceğiniz Türkiye’den isimler ise şöyle: 

Fransız Kültür Merkezi Çeviri ve Yayın Destek Programı Yöneticisi yazar ve çevirmen Ahmet Soysal, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ali Akay, yazar Aslı Erdoğan; yazar, şair, pantomim ve ipli kukla sanatçısı, Alengirli Mecmua ve Düşülke Genel Yayın Yönetmeni Janset Karavin. İki gün sürecek konferanstaki oturumlara Ezel Akay, Haldun Çubukçu, Eraslan Sağlam, Nur Yazgan, Nedim Gürsel, Zeliha Demirel, Latife Tekin, Öykü Didem Aydın, Altay Öktem, Hakan Akdoğan, Funda Önkol, Halil Emrah Macit ve Derya Alabora da konuk olacak.

Janset Karavin, Uluslararası Edebiyat Konferansları Dizisi Projesi kapsamında gerçekleştirilecek Kafka, Dostoyevski ve Proust konferansları ile amaçlarının Türkçede kaynak yaratmak olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Yayınlarımız ve önümüzdeki senelerde Dostoyevski ve Proust ile sürecek  uluslararası etkinliklerle Türkiye’nin yeni bir edebiyat odağı olmasına katkıda bulunmak istiyoruz. Bununla beraber edebiyatın, sanatın kapsam ve etki alanının da genişlemesini, halkla buluşmasını önemsiyoruz. Halka erişmeyen sanatın, yazı eyleminin, edebiyatın amacına erişemediğini, hedef şaşırdığını, anlam kaybına uğradığını savunuyoruz.” Konferans için Taksim, Kadıköy ve Bakırköy’den servisler kaldırılacak. (www.dusulke.com)  

Franz Kafka, 1917

Kafka'nın son yıllarını birlikte geçirdiği sevgilisi Dora Diamant
Kafka ve Dora'nın Berlin'de birlikte yaşadığı ev
Kafka'nın kitaplarını ölümünden sonra yayınlayan en yakın arkadaşı Max Brod.

Mezarı