hat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2019 Pazar

500 İslam eseri Çamlıca Camiine taşınsın mı taşınmasın mı?

26 Mayıs 2019 
Topkapı Sarayı dahil, Türkiye’nin en önemli müzelerinden eşsiz İslam eserleri, şeffaf olmayan bir süreçle Çamlıca Camii’ne taşınıyor. Uzmanların kaygıları büyük.



Kültür-sanat dünyası önümüzdeki günlerde daha da alevlenecek bir tartışmaya gebe. Projesi, inşası ve açılışıyla gündemden hiç düşmeyen Çamlıca Camiinin altına yapılan yeni İslam Medeniyetleri Müzesi, özellikle gelenekli sanatlar camiasını ikiye bölmüş durumda.

Kimi yeni bitmiş bir yapının rutubetli olacağını ve eserlerin buraya taşınmasını doğru bulmazken, bir kısmı da müze depolarında kaderlerine terk edilen eserlerin gün yüzüne çıkarılıp sergilenmesini savunuyor. En büyük tepki, birkaç gündür sosyal medya üzerinden müzenin küratörü Hasan Bülent Kahraman’a gösteriliyor.

Tartışma Kasım 2018’de Hürriyet’ten Ömer Erbil imzalı ‘İslam eserlerine yeni müze’ başlıklı haberden birkaç ay sonra başladı. Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olacak olan, 10 bin 600 metrekarelik alana sahip yeni müze için İstanbul ve Anadolu müzelerinden hat, tezhip, minyatür, elyazması eserler istendi.

İslam Eserleri Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü, İslam Bilim Teknolojileri Müzesi ve Vakıf Hat Sanatları Müzesi ile Halı Müzesi’nden yaklaşık 500 eser seçildi. Yeri gelmişken belirtelim, 1984’te açılan Beyazıt’taki Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nin kuruluş amacı o yıllarda camilerden çalınan nadide eserleri koruma altına almaktı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nden bir yetkili de “Çamlıca Camiinin altında oluşturulacak müze koleksiyonunun üçte biri Topkapı Sarayı envanterinden oluşacak. Bu eserler arasında sadece Kutsal Emanetler’e ait eserler tercih edilmedi. Hemen her seksiyondan eser seçtik” açıklamasında bulundu.

Eserlerin taşınma fikrine önce, hat sanatı konusunda Türkiye’deki sayılı uzmanlardan biri olan Prof. Uğur Derman itiraz etti. Müzelerdeki İslam eserleriyle ilgili sorunlara dair bugüne kadar hiç konuşmayan, sessizliğini koruyan Derman, itirazını, kendisinden beklenmeyen bir dille, hem de TRT 2’de dile getirdi.

BU ESERLER ORAYA NASIL GİDER?

Yönetmen Görkem Yeltan’ın sunduğu Hayat Sanat programına Şubat 2019’da konuk olan Uğur Derman, gençliğinde Topkapı Sarayı’nda Seferli Koğuşu bulunduğunu, çok büyük olan bu koğuşun hat sanatına tahsis edildiğini ve saraydaki hatların burada rahatlıkla teşhir edildiğini söyledi ve şöyle devam etti:

“Sonra eserler kütüphanenin arkasındaki bir bölüme kaldırıldı ve çok küçüldü. Derken tamamen kaldırıldı. Hat sanatına ait eserler Topkapı Sarayı’na sergilenmeyecek de nerede sergilenecek. Çareler düşünüyorlar ama henüz kuvveden fiile çıkmış bir şey yok”.

Derman, o günlerde henüz öğrendiği eserlerin Çamlıca’ya taşınma fikrine ise şöyle muhalefet etti:

“İşittiğim kadarıyla Topkapı Sarayı’ndan pek çok eser, belki Türk İslam’dan da Çamlıca’da yeni yapılan caminin alt katında bir büyük müze açılıyor. Oraya götürülüyor. Ben buna o kadar muhalifim ki, bir kere yeni bitmiş bir bina muhakkak ki rutubet olacaktır. Bu eserler oraya nasıl gider? Efendim işte çaresine bakılıyormuş, nem ayarı yapılacakmış. Bütün bunlara rağmen öyle bir yerde bu serginin açılması beni cidden rahatsız ediyor.”

BANA ZATEN HİÇ SORAN YOK

Derman’ın bu sözlerini nasıl toparlayacağını bilemeyen Yeltan, “Belki sizin danışmanlığınızla, sizin sözlerinizle başka bir yere gidecektir diye umut etmek istiyorum” dese de Derman, “Hayır hayır bana zaten hiç soran yok” diye rahatsızlığını dillendirmeye devam etti. Sadece Derman değil, başkaları da rahatsız ama kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla herkes kapı duvar pencere. 



Uğur Derman, gerek Topkapı, gerek Türk İslam Eserleri Müzesi, gerekse de Vakıf Hat Sanatları müzelerinin depolarında adeta çürümeye terk edilen eserleri çok iyi biliyor. Yıllardır oralara gire çıka birçok araştırma yaptı, kitap yazdı.

Bundan 5-6 sene öncesine kadar kendisine bu eserlerle ilgili koruma kollama çalışmaları yapılıp yapılmadığı sorulduğunda susmayı tercih ediyordu. Yıllarca MEB’in kitap satış yeri olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki 100 yıllık Hattatlar Medresesi hakkında, 2015’te kapsamlı bir kitap yazmasına rağmen, binanın atıl durumda olmasına, yıkılmaya, çürümeye terk edilmesine bile ses çıkarmamış, “Kültür Bakanlığı’nın bu konuda projesi var” demekle yetinmişti. Bildiğimiz kadarıyla hala bir şey yapılmadı.

Bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.

Uğur Derman’ın İslam eserlerinin talihsizliğine şimdi sesini yükseltmesi iki şekilde yorumlanıyor.

İlki ‘yeni yapılan Çamlıca Camii büyük bir kültürel yıkımı da beraberinde getiriyor, Uğur hoca söylüyorsa ortada ciddi bir sorunda vardır’ şeklinde. İkincisi, artık kendisine fikri sorulmadığı için bu açıklamaların bir tür sitem, serzeniş olabileceği yönünde.

İDDİALAR DOĞRU DEĞİL! HAFTAYA AÇIKLAMA YAPILACAK

Yazar, akademisyen ve Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Bülent Kahraman ise  birkaç gündür kendisine yöneltilen eleştirilere, bürokrasiyi de iyi bilen biri olarak “Olabilir mi? Elbette doğru değil. Bir açıklama yapılacak haftaya. Çok teşekkürler” şeklinde cevap vermekle yetindi.

Topkapı Sarayı’nda çürümeye terk edilen eserlerden biri, 2013
Müze depolarında çürüyen hatlar, elyazması Kuran-ı Kerim’ler, tasnif olunmayan binlerce belge olduğu biliniyor. Piri Reis haritası, Sultan Abdülaziz’in 131 yıllık kanlı gömleği o depolardan çıktı. Bir kısmı restore edilen eserlerin akıbeti yıllardır konuşuluyor, yeni müze yapılıp orada sergileneceği söyleniyordu. Fakat bir gösteri ve şov merkezi haline dönüştürülen Çamlıca Camiinin altına taşınacağı kimsenin beklediği bir şey değildi.

17 yıllık iktidarları boyunca ecdad diye haykırıp ecdadının eserlerini koruyamayan bir iktidarın, İslam sanatlarına ya da modern sanatlara dair bir proje, müze geliştirememesi aslında sürpriz değil. Karşımızda kültür-sanatı iktidar kurma ‘aracı’ olarak gören, sanat ve sanatçıyla bir türlü geçinemeyen bir zihniyet bulunuyor. 31 Mart seçimlerinden sonra bu geçimsizlik bir kez daha kanıtlandı.

Daha dün akşam sanatçılara bir iftar veren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yine kendisiyle aynı fikirde olmayan sanatçılara çatıp "Sanatçı sanatıyla sporcu sporuyla konuşur" dedi. Sanatıyla konuşanlar için ne yapıldı ya da sizi destekleyen sanatçılar ne yaptı? Yavuz Bingöl'ün polis korosu kurması hariç!

Erdoğan’ın aklına sanat tarihi deyince 'çanak çömlek', eser deyince 'ucube', sanatçı deyince 'bozuntu, dalkavuk' geliyor. 2018’de beton döktükleri Göbeklitepe’yi 2019’da ayağa kaldırma fikri de, Osmanlı Arşivlerini Cağaoğlu‘ndan, nemli ve su baskınlarının olduğu Kağıthane’ye taşımak da, tarihi hatların Çamlıca Camiine götürülmesi de kültür-sanatla kurulan böyle geçimsiz bir ilişkinin sonucu.

Önümüzdeki hafta nasıl bir açıklama yapılıp, konuya nasıl bir kılıf bulanacağı merakla bekleniyor.

Uğur Derman TRT 2'de katıldığı programın linki:
https://www.youtube.com/watch?v=76tCdhLQ9-o

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kaderine terk edilen Hattatlar Medresesi

25 Mayıs 2015
20 Mayıs 1915’te açılan Medresetü’l-Hattâtîn (Hattatlar Medresesi), kuruluşunun 100. yılında M. Uğur Derman’ın hazırladığı bir kitapla anılıyor. Günümüzün hattatlarının hocalarını yetiştiren medrese acaba şimdi ne durumda?
Bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.
20 Mayıs 1915’te Cağaloğlu’nda açılan Medresetü’l-Hattâtîn (Hattatlar Medresesi) kuruluşunun 100. yılında anılıyor. Bu vesileyle M. Uğur Derman bir kitap hazırladı. Kubbealtı Neşriyat’ın yayımladığı ‘Medresetü’l-Hattâtîn 100 Yaşında’ adlı eser, medresenin kuruluş tarihiyle aynı günde, geçen hafta perşembe günü Çemberlitaş’taki Kubbealtı Vakfı’nda tanıtıldı. Uğur Derman’ın konuşmasından sonra, fiyatı o güne özel 125 TL yerine, 75 TL’ye indirilen kitabın imza törenine geçildi.

Çiçek Derman, Mehmed Özçay, Irvin Cemil Schick, Ali Toy, Savaş Çevik, Faruk Taşkale, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar, Beşir Ayvazoğlu, Roni Margulies, Gürcan Mavili, Ömer Faruk Şerifoğlu, Ali Rıza Özcan, Yusuf Çağlar gibi camiadan daha pek çok ismin katıldığı toplantı ve imza töreninde hocanın önünde uzun bir kuyruk oluştu, öğrencileri, dostları kendisini yalnız bırakmadı. Biz de payımıza düşenleri alıp aklımızda sorularla vakıftan ayrıldık...

Acaba ‘Hattatlar Medresesi’ şimdi ne halde? 1929 kapandıktan sonra neler yaşadı, neler gördü, geçirdi? Her toplantıda büyük bir gururla ifade edilen “Kur’an-ı Kerim Mekke’de nâzil oldu, Mısır’da okundu, İstanbul’da yazıldı.” sözüne layık bir şekilde korunuyor mu, değerlendiriliyor mu? Daha birçok soruyla birlikte yolumuzu Çemberlitaş’tan Cağaloğlu’na çevirdik ve mektebin önüne geldik. Ankara Caddesi’nden Sirkeci’ye inerken, İran Konsolosluğu’nun bitiminde Babıali Yokuşu’nun hemen başında sol kolda kalan Medresetü’l-Hattâtîn şimdi ne durumda biliyor musunuz? Boş, bomboş, kaderine terk edilmiş...

Kapatıldıktan sonra 1950’li yıllarda Basma Yazı ve Resimleri Derleme Müdürlüğü’ne tahsis edilen bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanılmıştı, şimdi akıbeti meçhul… Artık dünyanın gözü önünde olan ve sanat merkezi olma yolunda hızla ilerleyen İstanbul’a doğru dürüst bir hat müzesi yapılamamışken, depolarda çürüyen hatlar korunamamışken Medresetü’l-Hattâtîn binasının fark edilmesini beklemek gereksiz bir romantizm oluyor bu durumda. Kuruluşunun 100. yılında böyle bir mektebin restore edilip tekrar açılması ya da müzeye dönüştürülmesi ‘ecdadımız’ diye haykıranlara elbette daha çok yakışırdı.

Üç kez kapatılmak istendi
Kubbealtı Neşriyat’ın yayımladığı kitapta, medresenin 27 Kasım 1923’te yaptığı ikinci mezuniyet töreninde çekilen bu tarihi kare de yer alıyor. Süleymaniye’deki Evkaf Müzesi’nde yapılan törende, hocalarla birlikte mezun olan 22 öğrenci görülüyor.
M. Uğur Derman kitabı, hocası Süheyl Ünver’in arşivi ve hafızasının üzerinden, yılların birikimi ile Ömer Faruk Şerifoğlu, Mehmed Özçay, Muhammed Yaman, Erdoğan Aldoğan, Talip Mert’in yeni bulduğu bilgi ve belgelerle kısa sürede hazırlamış. 223 sayfalık eserde, Medresetü’l-Hattâtîn’in uzun tarihini bulacaksınız. Biz burada, üç kez kapanma tehlikesi geçiren, iki icazet töreni yapabilen ve Ramazan’da açtığı hat sergileriyle çok beğenildiği, dönemin yayınlarından anlaşılan medreseden kısaca bahsedeceğiz.

Arif Hikmet Bey’in müdür olarak tayin edildiği Medresetü’l-Hattâtîn, 20 Mayıs 1915’te açılıyor. Sami Efendi, Kamil Akdik, İsmail Hakkı Altunbezer, Necmeddin Okyay gibi isimlerin hoca olduğu medreseden, bugünün hattatlarına, üstadlarına hocalık yapan pek çok isim mezun oluyor. Halim Özyazıcı, Şevket Efendi, Süheyl Ünver, Hamid Kamil Bey, Macid Ayral o isimler arasında.
Medreseye 15 yaşından küçük talebe kabul edilmiyor. Devam zorunluluğu ise yok, öğrencinin yeteneğine ve hocanın takdirine bırakılmış bu durum. Medrese Ramazan’da tatil ediliyor, ama boş kalmıyor. 1916’dan itibaren Ramazan ayında, binanın zemin katında hat sergileri açılıyor.

Medresetü’l-Hattâtîn ilk mezunlarını 14 Ekim 1918’de veriyor. O on üç kişi arasında medresenin ebru hocası Necmeddin Okyay ve Mustafa Halim Özyazıcı ön sırada. 22 öğrencinin mezun olduğu ikinci mezuniyet töreni 27 Kasım 1923’te Süleymaniye’deki Evkaf Müzesi’nde yapılıyor. Yukarıda görülen büyük fotoğraf o zaman çekilmiş. Süheyl Ünver’in kızı Gülbün Mesara’nın arşivinde bulunan bu karede kimler yok ki… Oturanlar (soldan sağa): Reisü’l Hattatin Hacı Kamil Efendi, Ferid Bey, Hulusi Efendi, Müze Müdürü Ressam Ali Sami Bey, Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, Tahirzade Hüseyin Bey, Hacı Nuri Bey, Müzehhib Baha Efendi, Mecmeddin Efendi, Kemaleddin Bey. Ayaktakilerin hepsi ise yeni mezunlar. Aralarında Eyüplü Cemal Efendi, Süheyl Ünver, Müzehhib Hamid Bey, Neyzen Sami Bey, Macid Bey, Sadık Bey yer alıyor. Okulu birincilikle bitiren Hamid Bey, Süheyl Bey ve Macid Bey’e altın saat hediye edilmiş. Bu tarihten sonra da okul mezun vermiş, fakat bir daha icazet töreni yapılamamış.

Medresetü’l-Hattâtîn, üç kere kapanma tehlikesi geçiriyor. İlki 1921’de. Sebebi, devletin bütçesini zorladığı iddia ediliyor, bu bilginin doğru olmadığı hocalar tarafından kısa sürede ispatlanıyor. İkinci kapatılma tehlikesi 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu yürürlüğe girince yaşanıyor. Dönemin müzeler müdürü Halil Edhem ve hocaların gayretiyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki müzakereler sonucunda adı Hattat Mektebi yapılarak bu girişim de önleniyor. 1928’deki Harf İnkılabı ile ise bu tarihi mektep tarihe karışıyor.

Uğur Derman kitapta, medreseyle ilgili anılarına da yer vermiş. 48 yıl önce Süheyl Ünver ile birlikte medresenin üst katına çıkmışlar. Ünver, bu anlamlı ziyarette Derman’a medresedeki hocalarının ders verirken oturduğu yerleri tek tek göstermiş, bir başka gün de oturma düzeninin krokisini defterine çizmiş. Kitapta bu krokiye yer veriliyor. Medresenin tarihini ve hocalarını iki ayrı bölümde anlatan eserde dikkat çeken belgelerden biri de maaş bordroları. 1917 tarihli bordroda, Divan-ı Hümayun’dan selis ve nesih muallimi Hacı Kamil Efendi’ye 480 kuruş, odacı Şaban Ağa’ya 250 kuruş takdir edilmiş.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


16 Aralık 2014 Salı

Savaş Çevik’in 40 yıllık hüsn-i hat yolculuğu

16 Aralık 2016
Hattat Savaş Çevik’in hüsn-i hat sergisi “Denge”, yarın Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde açılıyor. Bir ay açık kalacak sergide, son dönemin hat üstatlarından Çevik’in 40 yıllık sanat hayatından eserler yer alıyor.Serginin küratörü Mehmet Lütfi Şen’in ifadesiyle, “Hat sanatımızın geldiği yerde ‘Kur’an İstanbul’da yazıldı’ dedirten zirve bir gelenek vardır. Bu sanat her devirde büyük sanatçıların geleneğe yeni zirve eserler eklemesiyle bütün bir dünyada üst düzey bir saygı ve hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Bugün önemli olan bu kadim geleneği kavramak, ona yeni imkânlar kazandırarak geleceğe kaynaklık edecek eserler yaratmaktır.” İşte Çevik’in Denge sergisi, geleceğin sanatçılarına kılavuzluk edecek eserler içeriyor ve sanatçının levhaları bu kadim sanatının geldiği yeri gösteriyor. Hamit Aytaç, Kemal Batanay ve Ali Alparslan’dan dersler alan ve modern çalışmalarıyla öne çıkan Emin Barın’ın uzun yıllar asistanlığını yapan sanatçı, 1976 yılında başladığı sanat yolculuğunda 1000’i aşkın eser ortaya çıkardı. 1986’da İslâm Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA)düzenlediği Uluslararası Hâmit Aytaç Hat Yarışması’nda birinci oldu. Ayrıca hat ve grafik konularında yurtiçi ve yurtdışında otuz kadar değişik ödülü, Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki çeşitli koleksiyonlarda, levha, hilye, tuğra, câmi yazısı, ferman vb. formlarda çeşitli eserleri bulunuyor. Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi, 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.
Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

24 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma ‘hat’ından, Sekizinci Söz’ün minyatürüne

24 Mayıs 2014
Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde açılan “Noktadan Renklere Yolculuk” sergisi, hoca ve öğrencilerinin eserlerini bir araya getirdi. Hoca Muhammed Mağ, sergide, Soma’yı Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği hat ile anlattı, öğrencisi Kübra Zencer ise Sekizinci Söz’deki temsilî hikâyenin minyatürüyle hocasına eşlik etti.

Noktadan Renklere Yolculuk sergisi 17 Haziran’a kadar görülebilir. Sergideki “Helal ve temiz olanı yeyin.” yazan Soma eserinden elde edilecek gelir, Soma’ya bağışlanacak.
Soma maden ocağında 13 Mayıs’ta meydana gelen patlama ile Tophane’deki Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde olaydan iki gün sonra açılan Noktadan Renklere Yolculuk sergisinin aynı dönemlere denk gelmesi elbette tesadüf değil. Hayatımızdaki pek çok şey gibi bir tevafukun parçası. Hoca, hat ve tezhip sanatçısı Muhammed Mağ ve 6 farklı şehirde yetiştirdiği 15 öğrencinin eserlerini bir araya getiren sergiye, Neslihan Duran ve Elif Birkan Bursa’dan, Merve Aydoğan Olgun, Hilal Güçlü, Elif Özkan, Esra Özkan, Yasemin Özçelik Kadıoğlu, Şükran Kaygusuz ve Semra Şahsuvaroğlu Ankara’dan, Yavuz Albayrak Adıyaman’dan, Firdevs Yağcı Eskişehir’den, Elif Güleroğlu Canbay, Kübra Zencer, Hacer Bingöl İstanbul’dan, Mürüvvet Avcı Bilgin Çanakkale’den katılıyor. Kimi minyatür, kimi hat, kimi tezhip, kimi de kalemişi çalışmasıyla…
Muhammed Mağ ve öğrencieri.


Sergide dikkat çeken eserlerin başında Muhammed Mağ’ın Soma’da meydana gelen kazadan duyduğu üzüntüyü dile getirdiği, adı da ‘Soma’ olan hat geliyor. Kömür tozu ile karartılmış kâğıt üzerine yazılan Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği “Helal ve temiz olanı yeyin”e, Kübra Zencer’in elinden çıkan, Bediüzzaman Said Nursi’nin Sekizinci Söz’de anlattığı temsili hikâyenin minyatürü eşlik ediyor. Ağaç, meyve, ejderha, aslan, kuyu metaforlarının yer aldığı Sekizinci Söz, genel itibarıyla insanın inanç ve iman ihtiyacı üzerinde duruyor ve bu ihtiyacı, uzun bir yola çıkan iki kardeş üzerinden anlatıyor. Hikâye şöyle: “Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ona sordular: ‘Hangi yol iyidir?’ Dedi ki: ‘Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.’Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola ‘Tevekkeltü alâllah’ deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya (çöle) girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var. İşte, şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu adi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz…”



Kübra Zencer, Üstad’dan mülhem eserinde kullandığı her metaforun başka bir şeyi ifade ettiğini söylüyor. Siyah ve beyaz fare, gece ile gündüzü, kuyu insanın ömrünü, aslanın kudreti ölümü, ağaç ömrümüzün müddetini, ejderha berzahı, ağaç ve sunulan meyveler Allah’ı ve verdiği nimetleri... Kişinin bakışına göre berzah, zindan da olabilir, cennet bahçelerinden bir bahçe de. Güzel düşünen için bunlar bir işarettir ve bunu anlayan kişiye her şey bir anda dost olur. Soma’daki acıyı anlatan hat’ı tamamlayacak en güzel eser, -biraz da cevap aslında- bu minyatür olsa gerek.

Muhammed Mağ


3 Mayıs 2014 Cumartesi

Usta ve öğrencileri aynı sergide

3 Mayıs 2014
 Hat ve tezhip sanatçısı Muhammet Mağ ve 14 öğrencisinin eserlerinin yer alacağı “Noktadan Renklere Yolculuk” sergisi, 16 Mayıs’ta Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde açılacak.
İki yıl önce Türk-İslam eserleri sanat galerisi olarak kurulan Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi, 17 Mayıs-17 Haziran tarihleri arasında 'Noktadan Renklere Yolculuk' isimli özel bir sergiye ev sahipliği yapacak. Hat ve tezhip sanatçısı Muhammet Mağ'ın 6 farklı şehirde yetiştirdiği 14 öğrencisi ve kendi eserlerinin yer alacağı sergi, 16 Mayıs'ta saat 19.00'da açılacak.

İstanbul, Bursa, Eskişehir, Çanakkale, Adıyaman ve Ankara'da yetiştirdiği öğrencileri ile birlikte bir sergi yapıyor olmanın kendisi için çok önemli olduğunu belirten hat ve tezhip ustası Muhammet Mağ: “Çağları aşan birikimle yoğrulan medeniyetimizin sanat üslubu birçok klasik dönem içeriyor ve bugün ucu açık bir süreçte varlığını sürdürüyor. Tüm bu dönemler boyunca İstanbul, Türk-İslam sanatlarının en önemli merkezlerinden biri oldu. Bugün kadim kökleri olan ve kaybolmamış olan bu sanatlarımız, Anadolu'dan merkeze doğru gayretli bir hareket içinde. Sergi, bu anlayıştan hareketle klasik usullere bağlı kalarak geleneği geleceğe taşımayı amaçlıyor. Ayrıca Anadolu gençliğinin sanat ve estetik anlayışını ve yansımalarını taşıyan bir sergi olma özelliği taşıyor.” dedi.

Sergiye, Neslihan Duran ve Elif Birkan Bursa'dan, Merve Aydoğan Olgun, Hilal Güçlü, Elif Özkan, Esra Özkan, Yasemin Özçelik Kadıoğlu, Şükran Kaygusuz ve Semra Şahsuvaroğlu Ankara'dan, Yavuz Albayrak Adıyaman'dan, Firdevs Yağcı Eskişehir'den, Elif Güleroğlu Canbay, Kübra Zencer, Hacer Bingöl İstanbul'dan, Mürüvvet Avcı Bilgin Çanakkale'den katılıyor. 0 (212) 243 06 84

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


14 Aralık 2013 Cumartesi

Devir, hat müzayedesi devri

14 Aralık 2013
Kuran-ı Kerim, Ali Rıza.
Hat eserleri artık iyi para ediyor. Bunun en güncel kanıtı, biri yarın olmak üzere, önümüzdeki günlerde birbiri ardına yapılacak olan üç ‘hat müzayedesi’.Antik AŞ’nin, yarın saat 14.00’te Beşiktaş’taki Shangri-La Bosphorus Otel’de düzenleyeceği müzayedenin adı “Türk Hat Sanatının Şaheserleri.” Portakal Kültür ve Sanat Evi’nin 17 Aralık Salı günü Nişantaşı’ndaki merkezinde açacağı “Osmanlı’dan Başyapıtlar” adlı sergideki eserler aynı zamanda satışa sunulacak. Maçka’daki Bali Müzayede de Ocak 2014’ün sonunda bir hat müzayedesine hazırlanıyor.

    Antik AŞ’nin sahibi Turgay Artam’ın yöneteceği yarınki müzayedede Mehmet Aziz Rufai, Yedikuleli Seyyid Abdullah, Mehmed Şevki, Kazasker Mustafa İzzet gibi hattatların Hilye-i Şerif’lerinin yanı sıra Kur’an-ı Kerim ve hat levhalarından oluşan özel bir koleksiyon yeni sahiplerini bulacak. Portakal Kültür ve Sanat Evi’nin sergileyeceği eserler arasında ise devrinin tanınmış hattatlarından İbrahim Sükuti’nin yazdığı Kur’an-ı Kerim, Galatalı Ahmed Naili’nin Delail-i Hayrat’ı, Sultan II. Abdülhamid’in şehzadelerinin de yazı hocalığını yapan Mehmed Şevki’nin Hilye-i Şerif’i, usta hattat Eğrikapılı Mehmed Rasim’in hadis-i şeriflerin yazılı olduğu Murakka’sı, Sultan II. Selim tarafından Vezir-i Azam Mehmed Paşa’ya verilen Temlikname (hak veya malların devredildiğini gösteren belge) gibi başyapıtlar var.

“HAT KOLEKSİYONU YAPAN 300-400 KİŞİ VAR”

    Eserler arasında özellikle, Galatalı Ahmed Naili’nin (ö. 1813) Delail-i Hayrat’ı değerli. Kaynaklara göre 121 adet Kur’ân-ı Kerîm’i elle yazan Ahmed Naili Efendi’nin bu şerhli Delail-i Hayrat’ı cildi, tezhîbi, Mekke-Medîne minyatürleri, Hz. Peygamber (sas) ve Dört Halîfe hilyeleriyle benzeri az bulunan önemli bir eser. Galata’daki Taş Mektep’te hocalık yapan Ahmed Naili, Kur’an-ı Kerim, Delail-i Hayrat ve birçok Şifâ-ı Şerif (Peygamberimiz’in hayatı hakkında Arapça bir eser) yazdı. 99., 100. ve 101. Kur’an-ı Kerim’leri Türk İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonunda yer alıyor. Naili’nin, daha önce yapılan müzayedelerde 400 bin TL’ye satılan Kur’an-ı Kerim’i, bugüne kadar Türkiye’de yapılan müzayedelerde en yüksek rakama ulaşan eserdi.

    Turgay Artam, hat eserlerine artan bu ilgiyi, son yıllarda yapılan Kur’an-ı Kerim, Hilye-i Şerif ve hat sergilerine gösterilen teveccühe bağlıyor. Türk İslam Eserleri Müzesi’nde 5 Eylül 2010-1 Şubat 2011 tarihleri arasında açık kalan “1400. Yılında Kur’an-ı Kerim” sergisini 127 bin kişi gezmişti. Yıldız Sarayı’nda Kasım 2011’de açılan Hilye-i Şerif sergisi de yine çok beğenilmiş ve ilgi görmüştü. Geçtiğimiz Ramazan ayında önce İstanbul’da daha sonra Anadolu şehirlerinde açılan ve açılmaya devam eden “Mukaddes Miras” adlı mushaf sergisini ise toplam 200 bin kişi gezdi. 3-4 senedir hat koleksiyonu yapanların sayısında ciddi bir artış olduğunu söyleyen Artam, “Bu sergiler sayesinde insanlar İslam sanatlarını sahiplenmeyi öğrendiler.” diyor ve ekliyor: “Hat eserleri, artık çok önemli bir duruma geldi. Önümüzdeki yıllarda da özel hat müzeleri açılacak ülkemizde. Şu anda 300-400 kişi hat koleksiyonu yapıyor Türkiye’de. Her kesimden koleksiyoner var. Geçen senelerde 1 milyona kadar Hilye-i Şerif sattık.”

    Koleksiyoner Bilal Sütçü ise, böyle bir ilginin kesinlikle olmadığını, geçen hafta pazar günü Alif Art’ın düzenlediği müzayedede hat levhalarının ancak yüzde 50’sinin satıldığını ve onların da çok ucuza gittiğini söylüyor. Sütçü’nün dikkat çektiği nokta önemli: “Eskiden resim koleksiyonu yapanlar -ki bunların arasında büyük sermaye sahipleri var- şimdi hatta yöneldi. Çünkü hat eserlerinin yükselen bir değer olduğunu görüyorlar ve ucuzken bu eserlere sahip olmak istiyorlar. Yoksa mütedeyyin kesimin zenginleri hatla hiç ilgilenmiyor, uyuyorlar. Geçen haftaki müzayedede Kayserili Ahmed Hilmi Efendi’nin 1812’de yazdığı, 200 yaşındaki Kur’an-ı Kerim 8 bin TL’ye satıldı. Bu çok düşük bir rakam.”

Halife Abdülmecid’in ‘Beyaz At’ı 


Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin sergisinde, sanatçı kişiliği ile bilinen ve 1909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ne fahri başkanlık yapan Halife Abdülmecid’e ait üç eser yer alıyor. İlk ikisi, 1888 tarihli “Beyaz At” (63,5x71 cm) adlı yağlıboya tablosu ve eskizi. Sanat tarihçileri, Halife Abdülmecid’in beyaz at figürünü, katledilerek öldürülen babası Sultan Abdülaziz’le özdeşleştirdiği şeklinde yorumluyor. 1894 tarihli üçüncü eser ise yine tuval üzerine yağlıboya ile yapılmış. Resimde sedefli rahle üzerinde duran kâse ve vazolar görülüyor.


Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin 17 Aralık Salı günü açılacak “Osmanlı’dan Başyapıtlar” sergisinde Galatalı Ahmed Naili’nin Delail-i Hayrat’ı, usta hattat Eğrikapılı Mehmed Rasim’in hadis-i şeriflerin yazılı olduğu Murakka’sı, Sultan II. Selim tarafından Vezir-i Azam Mehmed Paşa’ya verilen Temliknamesi gibi başyapıtlar var.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

15 Haziran 2013 Cumartesi

'Bir hat levhasını restore ettirmeyi rüyamızda bile göremezdik'

15 Haziran 2013
Zübeyde Cihan Özsayıner, 28 Ekim 1984'te açılan Beyazıt Meydanı'ndaki Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nin 30 yıldan bu yana müdürü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden mezun olan, master ve doktorasını da aynı okulda yapan Özsayıner, 1982'de Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. 2008-2011 yılları arasında ise Anıtlar Kurulu'nda sanat tarihçisi olarak görev yaptı. Özsayıner'in verdiği rakama göre Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde 2 bin 674 hat levhası bulunuyor. Müze iki yıldır restorasyonda olduğu için ziyarete kapalı, eserler de depolarda muhafaza ediliyor. Nisan ayında Ayasofya Müzesi'nde açılan ‘Hattın Sultanları' sergisinde yer alan padişah hatlarının bir kısmı buradan gitti. Hepsi yeni restore edilmişti. Geleneksel sanatlarla ilgilenen çevrelerde bu aralar, özellikle hat mirasımızın daha iyi şartlarda korunup sergilenmesi konuşuluyor. Müzenin envanterinde bulunan ve konservasyonları yeni başlayan Kanuni Sultan Süleyman'ın Kızı Mihrimah Sultan'ın vakfiyesi Kur'an-ı Kerim'lerin (aşağıda) nemden perişan olmuş hali yapılan çalışmaların önemini anlatmaya yetiyor. Özsayıner ile müzedeki eserlerin durumunu ve dünden bugüne Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'ni konuşmak üzere buluştuk.
Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi Müdürü Zübeyde Cihan Özsayıner. Fotoğraf: Sevinç Özarslan.


Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi ne zamandan beri Beyazıt'ta?
İlk hat müzesi, 1968'de Vatan Caddesi'nde, Yavuz Sultan Selim Medresesi'nde açılmış. Fakat orası Sultanahmet gibi bir turizm merkezi olmadığı için kapanmış, on yıl kapalı kalmış.

On yıl orada kapalı kalan eserlere bir şey olmamış mı?

Vallahi benden evvelkiler için bir şey diyemem. Ben burada göreve başladım. Oradaki eserler, 1983 yılında Beyazıt Meydanı'ndaki II. Beyazıt Medresesi'ne taşınmış. Burası 28 Ekim 1984'te açıldı. 30 yıldır açık. Yapının kendisi anıt müze. Bu anıtın içinde tekrar tarihi eser sergiliyorsunuz. Bu hem zor hem de iddialı bir durum.

İki senedir burası kapalı, neler yapılıyor müzede?
Anıtlar Kurulu'ndan müzenin restorasyon, restitüsyon ve rölöveleri çıktı. Hem tarihi yapının kendisi hem de içindeki hat, levha, şamdan, rahle gibi eserler elden geçiyor. Buradaki eserler, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu kapsamındaki taşınabilir eserler. Bu eserleri zaten zaman yormuş, konservasyonları yapılıyor.

Konservasyonun restorasyondan farkı ne?
Tarihi eseri olduğu gibi, yapıldığı yüzyıldaki gibi muhafaza etmek. Hat levhaları, el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, şamdan, rahle gibi eserleri restore ediyoruz. Eserlerde kurt yeniği var mı, asit etkilemiş mi.. Bunlara bakıyoruz. Restorasyonda ise esere müdahale söz konusu.



Müzede ne kadar hat levhası var?
3 binden fazla hat levhası var. Hat levhası deyip geçmeyin. Birkaç anabilim dalında uzmanlık gerekiyor. Bütün restorasyon raporları tutuldu. Önce nasıldı, sonra nasıl oldu? Konservasyon ilkeleri açısından neler uygulandı, hepsi belgelendi. Esere müdahale edildiğinde 2863 sayılı kanun kapsamından çıkıyor eser. Bizim yaptığımız tüm müdahaleler geriye dönük.

Geriye dönük müdahale ne demek?
Teknoloji gelişiyor, 22. yüzyıla geldiğimizde yeni bir konservasyon ilkesi çıkarsa, eski müdahaleler çıkarılıp yeni gelişmelerle esere yeniden müdahale edilebiliyor.

Şimdiye kadar kaç eser restore edildi müzede?
Yüzlerce hat, yüzlerce el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, şamdanlar... Müze tekrar ziyarete açıldığında sergilenecek tüm eserler elden geçmiş olacak. Zaten elden geçenleri Ayasofya Müzesi'nde sergiledik. Pırıl pırıldı hepsi.

Ayasofya Müzesi'nde açılan Hatların Sultanı sergisine kaç eser verdiniz?
29 eser verdik. Ankara'daki sergiye 41 eser gönderdik.

Yüzlerce eser onarıldı, dediniz. Müze restorasyonda olduğuna göre restore edilen diğer eserleri nerede muhafaza ediyorsunuz?
Depolarda…

Depoların durumu nasıl?  Eserlerin buralarda oldukça tahrip olduğunu, hatta çürüdüğünü iddia edenler var?
Niye çürüsün kardeşim! Çürüse biz burada niye varız! Odacı mıyız, kapıcı mıyız, bilim insanı olarak burada görev yapıyoruz. Onu söyleyen gelsin, cevabını verelim. Neyi çürütmüşüz burada?

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın Kuran'ı Kerim'i.
Çok sinirlendirdik sizi sanırım…
Yazık, kul hakkı doğuyor, bunları kim söylüyorsa? Lütfen söyleyenler gelsinler buraya, arkadan konuşmasınlar, mert olsunlar… Her bir eserin teker teker tozunu alıp ilaçlamaktan faranjit olduk. Camilerden müzelere gelen eserlerin, durumu elbette kötü oluyor. Çünkü oralarda korunaklı bir ortamı yok. Onların bakımı yapılıyor. Tarihi eser tabii ki etkilenecek o kadar, ben bile romatizma oldum burada, kemiklerim ağrıyor.

3 bin eserin hepsi camilerden mi?
E tabii ki. Bunların hepsi vakıf eserleri. Aslında bu eserlerin camilerde olması gerekiyor fakat geçtiğimiz yıllarda o kadar çok hırsızlık oldu ki, 2003 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün emriyle onlar müzelere toplandı. O dönemde her hafta bir çalıntı duyurusu yapıyorduk. Özellikle Üsküdar ve Fatih'ten çok eser çalınıyordu.

Şimdi var mı hırsızlık?
Şimdi yok. 2002'de kurulan kaçakçılık birimi İnterpol'le bağlantılı çalıştığı için kayıp eserler takip edilebiliyor. Şu anda camilerde toplanmamış epey eser var. Bunların da zaman içinde toplanması gerekiyor.

Burada nasıl korunuyor hatlar?

Bütün sanat eserlerinin, dünya müzecilik ilkelerine göre 20 derece sıcaklık ve yüzde 45 rutubet derecesinde saklanması şart. Üzerine düşen ışık şiddeti 50 nüksü geçmeyecek. Geçtiği an eserde dağılmalar, parçalanmalar, etkiler, tepkiler oluşuyor. Şu anda tüm makineler çalışıyor.

30 sene içinde eserlerin bakımı nasıl yapıldı?
Her mayıs ayında teker teker tozları alınıyor, ilaçlanıyor. Rutubet çekici cihazlar var. Odanın 45 derece nemli olması için onlar çalışıyor. Şu andaki Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün müzelere bakış açısı çok güzel.

 Ne açıdan güzel?
Şu anda Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün tavrı destekleyici. Biz ne istersek alınıyor. Cihazdı, doğrudan hizmetti vs. Bir eseri onaracağım zaman onun doğrudan satın alımını yapıyorum, bu işi piyasada en iyi kim yapıyor, tespit ediyoruz, hemen komisyonlar kuruluyor.

İşleriniz daha mı kolaylaştı, yoksa paranız mı arttı?
Daha evvel ödeneğimiz yoktu. Vakıflar Kanunu çıktıktan sonra ödeneklerimiz oldu. Daha evvelki kültürel politikalarda devletin kültüre, müzelere ayırdığı küçük bir pay vardı. O küçük payla siz eserinizi nasıl onaracaktınız?

O kadar mı kötüydü durumunuz?
Müzenin en küçük ihtiyacı bile alamayacak durumdaydık. Eskiden bir eserin restorasyonunu, konservasyonunu yaptıracağımızı rüyamızda bile göremezdik.

Bugüne kadar ihmal edildiği için şimdi toparlamak zor oluyor herhalde?

İhmal etmek değil. Maalesef biz ülke olarak, bir İngiltere, Amerika değiliz. Bu ülkelerin müzelere ayırdığı payla bizimki aynı değil. Yurtdışındaki pek çok müzeyi de gezdim. İnsan hakikaten gördükçe üzülüyor. Eski politikalar yüzünden bunlara para ayrılamıyordu.

Para ayırmak öncelikli değil miydi acaba?
Yoktu ki, nasıl ayırsınlar! Paranız yoksa ne yapabilirsiniz? Eğer bir hükümet kültür varlıklarına zaman ve ödenek ayıramazsa şahsi olarak ya da bürokrat olarak bir şey yapamazsınız.Ben de onu söylemek istiyorum. Ayrılması gerekirdi.Demek ki yok, ayıramadılar.

Ne kadar iyimsersiniz…
Ben Vakıflar için konuşuyorum. Vakıflar Kanunu çıkmadan önce bizim ödeneklerimizin hepsi devletin hazinesine gidiyordu. Türkiye'nin çoğu vakıf eseri kiradadır. Buralardan gelen gelirle her yapıyı, bütün eserlerimizin bakımını ve onarımını yaptıracak durumdaydık ama devletin hazinesine gittiği için bize çay kaşığı kadar bir şey kalıyordu.

Bakın siz söylediniz, para varmış fakat ayrılmıyordu. Şimdi o gelirleri siz mi alıyorsunuz?
Evet, şimdi o gelirleri alıyoruz. Şimdi istediğimiz caminin projesini de çizdiriyoruz, restorasyonunu da yaptırıyoruz. O kanun çıkmadan önce bunlar mümkün değildi.

Asistanlığın adımları bu medresede atıldı 

Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Beyazıt Meydanı.
"Beyazıt Meydanı'ndaki II. Beyazıt Külliyesi, o dönemde üniversite eğitimi yapan bir merkez. Eğitim tarihi açısından önemli bir mekan. 16. yüzyılda o kadar çok medrese var ki, müderrisler yani profesörler, medreselere ders vermeye yetişemez olmuşlar. İlk defa derse vekalet sistemi yani şimdiki asistanlık müessesesi Beyazıt Medresesi'nde ortaya çıkıyor. II. Beyazıt Medresesi'nin Türk Vakıf Hat Müzesi olması da tesadüf değil. II. Beyazıt, hat sanatına saygı duyan bir sultan. Kendisi de hattat olduğu için o devrin önemli hattatlarından Şeyh Hamdullah'ı Amasya'dan getiriyor, ona maddi ve manevi imkanlar tanıyor, pek çok caminin yazılarını yazdırıyor. Ve asıl ilginç olan, Şeyh Hamdullah o yazıları yazarken, Sultan, hokkasını ayakta durarak, elinde tutuyor. Hoca da batırıp yazısını yazıyor."

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

6 Haziran 2013 Perşembe

Hat mirasımız korunabiliyor mu?

6 Haziran 2013
‘Geleneksel sanatlar bir yandan yükselişte, özellikle hatların değeri gün geçtikçe artıyor, diğer yandan da hat mirasımız çürüyor.’ Son zamanlarda kısık sesle de olsa dile getirilen bir düşünce bu. İddiaları sormak üzere kapısını çaldığımız hat üstatları, profesörler ve bazı kurumlar tarafından nazikçe reddedilince konunun hassasiyeti daha net ortaya çıktı.


Baştan belirtelim; amacımız herhangi bir kurumu, kişiyi itham etmek değil. Kültürel mirasımızın korunmasına yapıcı bir katkı sağlamak. Her fırsatta dile getirilen tarihî bir söz vardır: “Kur'an-ı Kerim Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu, İstanbul'da yazıldı.” Halen İstanbul'da yazılmaya devam ediyor. Bu topraklar, Sultan II. Mahmut, Sultan Abdülaziz, Sultan Abdülmecid gibi hattat padişahlar yetiştirdi. Hafız Osman, Yesarizade Mustafa İzzet, Sami Efendi, Mustafa Rakım, Şeyh Hamdullah, Hamid Aytaç gibi paha biçilmez hat eserleri bırakan önemli sanatkarların yurdu oldu. Günümüzde de geleneksel sanatlara, özellikle hatta ilgi duyan gençlerin sayısı fazla. Her yıl nisan-mayıs ayı gelince başlayan icazet törenleri, açılan sergiler, bu ilginin ne kadar canlı olduğunu gösteriyor.

    İşin bir de maddi boyutu var. Müzayedelere çıkan hat eserlerinin sayısı, on yıl öncesiyle karşılaştırdığımızda hayli arttı. Eskiden müzayede kataloglarında tek tük rastlanırdı hat levhalarına ve onların da açılış fiyatı oldukça düşüktü. Şimdi tam tersi. Bu yıl nisan ayında ilk kez düzenlenen ve modern sanat ile geleneksel sanat dünyasını bir araya getiren All Art Sanat Fuarı da bu ilginin farklı bir boyuttaki tezahürüydü.

    Geleneksel sanat eserlerimizin değerinin fark edilmesi -biraz duygusal nedenlerle olsa da- sevindirici fakat ortaya çıkan başka bir gerçek var… Hat eserleri bugün, Türk İslam Eserleri Müzesi, Topkapı Sarayı Müzesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Divan Edebiyatı Müzesi (Galata Mevlevihanesi), Türbeler Müze Müdürlüğü başta olmak üzere, yine İstanbul'daki birçok müzede, kütüphanede, özel koleksiyonlarda muhafaza ediliyor. Ama nasıl? Acaba ne durumdalar?



"Depolarda çok eser var"

‘Hat mirasımızın çürüdüğü' yönündeki iddialar, son zamanlarda kısık sesle de olsa dile getirilen bir mesele. En son geçtiğimiz nisan ayında Ayasofya Müzesi'nde açılan, hattat padişahların ve ünlü hattatların eserlerinin yer aldığı ‘Hattın Sultanları' sergisinde işin ehli bazı yetkililer tarafından bu konu ile getirildi. Görüşmek istediğimiz, fakat nazikçe reddedildiğimiz bir profesörün, ‘Hat mirasımızla yakında iyi bir adım atılacak, şimdi konuşmak işe limon sıkmak olur.' demesi durumun hassasiyetini ve aciliyetini ortaya koyması bakımından yeterli. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in aynı serginin açılış konuşmasındaki son cümlesini bu minvalde okumak yanlış olmaz: “Hat sanatımız bir ruh mühendisliğidir… Fakat biz bu sanatlarımızı uzun süre ihmal ettik.”

    Şu anda restorasyonda olan Beyazıt'taki Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde yaklaşık 3 bin, Süleymaniye Kütüphanesi'nde yaklaşık 700, Türk İslam Eserleri Müzesi'ndeki toplam 50 bin eserin büyük bir kısmını hatlar oluşturuyor. Bu rakamlar mirasın belki de üçte biri. Mesela Topkapı Sarayı'nın muazzam bir hat koleksiyonu olduğu biliniyor. Fakat bunların bir kısmı teşhirde, bir kısmı depolarda. Hattat Savaş Çevik de bu noktaya dikkat çekiyor: “Müzelere gittiğimizde sadece teşhirdeki eserleri görüyoruz. Depolarda saklanan eserlerin sayısının da fazla olduğunu biliyoruz. Bunların teftiş edilmesi lazım.”

    Kültürel mirasımıza sahip çıkma bilinci son yıllarda gelişmeye başladığı için devlete bağlı müzeler, kütüphaneler ya da sanat kurumlarındaki durumun bir anda güllük gülistanlık olmasını beklemek de adil olmaz. İhmaller, ödenek yoksunluğu ve özensizlik sonucu yıllarca biriken sorunlar bir anda çözülemiyor. Zaten bazı müzeler, bu eksikliklerini gidermek için restorasyonda.
 
Hat: Ahmet Bursalı

Süleymaniye Kütüphanesi'nde örnek proje

Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nin kurduğu ve önümüzdeki günlerde açılışı yapılacak arşiv koruma sistemi, diğer müzelere örnek olabilecek bir proje. 50 kişilik Türk mühendis ekibi tarafından geliştirilen bu sistem, herhangi bir yangın veya deprem olduğunda 10 saniye içinde otomatik olarak kapanıyor ve içindeki tüm eserler bina yanıp yıkılsa da hiçbiri zarar görmüyor. Mesele, eserleri sadece depremden, yangından korumak değil. Yıllarca Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nde görev yapan İstanbul Üniversitesi Bilgi Belge Yönetimi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Nihal Somer, “Eserleri kurtarmak deyince restore etmek anlaşılıyor. Olay sadece restorasyon değil, restorasyon en son iş.” diyerek koruyucu konservasyonun önemini anlatıyor.

    Bu işin bir de ehil restoratörler kısmı var ki, daha çetrefilli bir konu. Şu anda mevcut müzelerin çoğunun kadrolu restoratörü bile yok. Bazılarının kadrosu 1-2 kişiyle sınırlı. Çoğu müze dışarıdan hizmet alıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçtiğimiz günlerde 150 kişilik bir restoratör kadrosu açtığını duyurdu. Atanacak restoratörlerin 21'i İstanbul'daki kurumlarda görevlendirilecek fakat uzman bir restoratör olmak en az 10 yıl gerektiriyor. Sonuçta herkes iyi bir şeyler yapılsın istiyor, fakat aradaki mesafe nasıl kapatılır, işte bu henüz soru işareti.
Hat: Ahmet Faris Rizk



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ