tezhip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tezhip etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mayıs 2019 Pazar

500 İslam eseri Çamlıca Camiine taşınsın mı taşınmasın mı?

26 Mayıs 2019 
Topkapı Sarayı dahil, Türkiye’nin en önemli müzelerinden eşsiz İslam eserleri, şeffaf olmayan bir süreçle Çamlıca Camii’ne taşınıyor. Uzmanların kaygıları büyük.



Kültür-sanat dünyası önümüzdeki günlerde daha da alevlenecek bir tartışmaya gebe. Projesi, inşası ve açılışıyla gündemden hiç düşmeyen Çamlıca Camiinin altına yapılan yeni İslam Medeniyetleri Müzesi, özellikle gelenekli sanatlar camiasını ikiye bölmüş durumda.

Kimi yeni bitmiş bir yapının rutubetli olacağını ve eserlerin buraya taşınmasını doğru bulmazken, bir kısmı da müze depolarında kaderlerine terk edilen eserlerin gün yüzüne çıkarılıp sergilenmesini savunuyor. En büyük tepki, birkaç gündür sosyal medya üzerinden müzenin küratörü Hasan Bülent Kahraman’a gösteriliyor.

Tartışma Kasım 2018’de Hürriyet’ten Ömer Erbil imzalı ‘İslam eserlerine yeni müze’ başlıklı haberden birkaç ay sonra başladı. Topkapı Sarayı Müzesi’ne bağlı olacak olan, 10 bin 600 metrekarelik alana sahip yeni müze için İstanbul ve Anadolu müzelerinden hat, tezhip, minyatür, elyazması eserler istendi.

İslam Eserleri Müzesi, Arkeoloji Müzesi, Ayasofya, Topkapı Sarayı, Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü, İslam Bilim Teknolojileri Müzesi ve Vakıf Hat Sanatları Müzesi ile Halı Müzesi’nden yaklaşık 500 eser seçildi. Yeri gelmişken belirtelim, 1984’te açılan Beyazıt’taki Vakıf Hat Sanatları Müzesi’nin kuruluş amacı o yıllarda camilerden çalınan nadide eserleri koruma altına almaktı.

Topkapı Sarayı Müzesi’nden bir yetkili de “Çamlıca Camiinin altında oluşturulacak müze koleksiyonunun üçte biri Topkapı Sarayı envanterinden oluşacak. Bu eserler arasında sadece Kutsal Emanetler’e ait eserler tercih edilmedi. Hemen her seksiyondan eser seçtik” açıklamasında bulundu.

Eserlerin taşınma fikrine önce, hat sanatı konusunda Türkiye’deki sayılı uzmanlardan biri olan Prof. Uğur Derman itiraz etti. Müzelerdeki İslam eserleriyle ilgili sorunlara dair bugüne kadar hiç konuşmayan, sessizliğini koruyan Derman, itirazını, kendisinden beklenmeyen bir dille, hem de TRT 2’de dile getirdi.

BU ESERLER ORAYA NASIL GİDER?

Yönetmen Görkem Yeltan’ın sunduğu Hayat Sanat programına Şubat 2019’da konuk olan Uğur Derman, gençliğinde Topkapı Sarayı’nda Seferli Koğuşu bulunduğunu, çok büyük olan bu koğuşun hat sanatına tahsis edildiğini ve saraydaki hatların burada rahatlıkla teşhir edildiğini söyledi ve şöyle devam etti:

“Sonra eserler kütüphanenin arkasındaki bir bölüme kaldırıldı ve çok küçüldü. Derken tamamen kaldırıldı. Hat sanatına ait eserler Topkapı Sarayı’na sergilenmeyecek de nerede sergilenecek. Çareler düşünüyorlar ama henüz kuvveden fiile çıkmış bir şey yok”.

Derman, o günlerde henüz öğrendiği eserlerin Çamlıca’ya taşınma fikrine ise şöyle muhalefet etti:

“İşittiğim kadarıyla Topkapı Sarayı’ndan pek çok eser, belki Türk İslam’dan da Çamlıca’da yeni yapılan caminin alt katında bir büyük müze açılıyor. Oraya götürülüyor. Ben buna o kadar muhalifim ki, bir kere yeni bitmiş bir bina muhakkak ki rutubet olacaktır. Bu eserler oraya nasıl gider? Efendim işte çaresine bakılıyormuş, nem ayarı yapılacakmış. Bütün bunlara rağmen öyle bir yerde bu serginin açılması beni cidden rahatsız ediyor.”

BANA ZATEN HİÇ SORAN YOK

Derman’ın bu sözlerini nasıl toparlayacağını bilemeyen Yeltan, “Belki sizin danışmanlığınızla, sizin sözlerinizle başka bir yere gidecektir diye umut etmek istiyorum” dese de Derman, “Hayır hayır bana zaten hiç soran yok” diye rahatsızlığını dillendirmeye devam etti. Sadece Derman değil, başkaları da rahatsız ama kol kırılır yen içinde kalır mantığıyla herkes kapı duvar pencere. 



Uğur Derman, gerek Topkapı, gerek Türk İslam Eserleri Müzesi, gerekse de Vakıf Hat Sanatları müzelerinin depolarında adeta çürümeye terk edilen eserleri çok iyi biliyor. Yıllardır oralara gire çıka birçok araştırma yaptı, kitap yazdı.

Bundan 5-6 sene öncesine kadar kendisine bu eserlerle ilgili koruma kollama çalışmaları yapılıp yapılmadığı sorulduğunda susmayı tercih ediyordu. Yıllarca MEB’in kitap satış yeri olarak kullanılan Cağaloğlu’ndaki 100 yıllık Hattatlar Medresesi hakkında, 2015’te kapsamlı bir kitap yazmasına rağmen, binanın atıl durumda olmasına, yıkılmaya, çürümeye terk edilmesine bile ses çıkarmamış, “Kültür Bakanlığı’nın bu konuda projesi var” demekle yetinmişti. Bildiğimiz kadarıyla hala bir şey yapılmadı.

Bina, uzunca bir süre MEB Devlet Kitapları Müdürlüğü Cağaloğlu Yayınevi tarafından kullanıldı.

Uğur Derman’ın İslam eserlerinin talihsizliğine şimdi sesini yükseltmesi iki şekilde yorumlanıyor.

İlki ‘yeni yapılan Çamlıca Camii büyük bir kültürel yıkımı da beraberinde getiriyor, Uğur hoca söylüyorsa ortada ciddi bir sorunda vardır’ şeklinde. İkincisi, artık kendisine fikri sorulmadığı için bu açıklamaların bir tür sitem, serzeniş olabileceği yönünde.

İDDİALAR DOĞRU DEĞİL! HAFTAYA AÇIKLAMA YAPILACAK

Yazar, akademisyen ve Contemporary İstanbul Yönetim Kurulu Üyesi Hasan Bülent Kahraman ise  birkaç gündür kendisine yöneltilen eleştirilere, bürokrasiyi de iyi bilen biri olarak “Olabilir mi? Elbette doğru değil. Bir açıklama yapılacak haftaya. Çok teşekkürler” şeklinde cevap vermekle yetindi.

Topkapı Sarayı’nda çürümeye terk edilen eserlerden biri, 2013
Müze depolarında çürüyen hatlar, elyazması Kuran-ı Kerim’ler, tasnif olunmayan binlerce belge olduğu biliniyor. Piri Reis haritası, Sultan Abdülaziz’in 131 yıllık kanlı gömleği o depolardan çıktı. Bir kısmı restore edilen eserlerin akıbeti yıllardır konuşuluyor, yeni müze yapılıp orada sergileneceği söyleniyordu. Fakat bir gösteri ve şov merkezi haline dönüştürülen Çamlıca Camiinin altına taşınacağı kimsenin beklediği bir şey değildi.

17 yıllık iktidarları boyunca ecdad diye haykırıp ecdadının eserlerini koruyamayan bir iktidarın, İslam sanatlarına ya da modern sanatlara dair bir proje, müze geliştirememesi aslında sürpriz değil. Karşımızda kültür-sanatı iktidar kurma ‘aracı’ olarak gören, sanat ve sanatçıyla bir türlü geçinemeyen bir zihniyet bulunuyor. 31 Mart seçimlerinden sonra bu geçimsizlik bir kez daha kanıtlandı.

Daha dün akşam sanatçılara bir iftar veren Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yine kendisiyle aynı fikirde olmayan sanatçılara çatıp "Sanatçı sanatıyla sporcu sporuyla konuşur" dedi. Sanatıyla konuşanlar için ne yapıldı ya da sizi destekleyen sanatçılar ne yaptı? Yavuz Bingöl'ün polis korosu kurması hariç!

Erdoğan’ın aklına sanat tarihi deyince 'çanak çömlek', eser deyince 'ucube', sanatçı deyince 'bozuntu, dalkavuk' geliyor. 2018’de beton döktükleri Göbeklitepe’yi 2019’da ayağa kaldırma fikri de, Osmanlı Arşivlerini Cağaoğlu‘ndan, nemli ve su baskınlarının olduğu Kağıthane’ye taşımak da, tarihi hatların Çamlıca Camiine götürülmesi de kültür-sanatla kurulan böyle geçimsiz bir ilişkinin sonucu.

Önümüzdeki hafta nasıl bir açıklama yapılıp, konuya nasıl bir kılıf bulanacağı merakla bekleniyor.

Uğur Derman TRT 2'de katıldığı programın linki:
https://www.youtube.com/watch?v=76tCdhLQ9-o

17 Mart 2014 Pazartesi

Tezhipte yeni tarz: Osmanî

17 Mart 2014 
Hat ve tezhip sanatkârı Orhan Dağlı, ‘Osmanî’ adını verdiği yeni bir tezhip tarzı geliştirdi. Bu, olağan bir durum değil. Lale Devri’nde gerilemeye başlayan tezhip sanatı adına dikkate değer bir gelişme. Mehmet Özçay’ın yazdığı Yâsîn-i Şerif cüzünü bu tarz ile tezhipleyen Dağlı, “Geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu bu yeni tarzın çiçekleri Yâsin Sûresi’nin aşkı ile açtı.” diyor.
Orhan Dağlı, I. Mahmud’un 1731 tarihli beratındaki (üstte) gibi bozulmuş motifleri ıslah ederek geliştirdiği Osmanî tarzını, Yasîn cüzünde (altta) genişçe kullanıyor.


Prof. Dr. Süheyl Ünver, 50 küsur sene evvel verdiği bir tezhip dersinde toplayabildiği 5-6 hanımefendiye der ki: “Bugünkü dersimiz tezhip. Çok zor bir derstir. Hatta bir yer gelecek, işte orada küfredeceğim, dikkat edin!” Ve hoca dersi anlatmaya başlar. Herkes pür dikkattir… Bir buçuk saat sonra ders biter ve tabii ki hoca küfretmez. Öğrencileri sorar: “Hocam ders bitti, küfretmediniz.” Cevap manidardır: “Küfredeceğimi mi zannettiniz! Dikkatinizi çekmek için öyle söyledim.” Elli yıl evvel geleneksel sanatlarımıza ilgi böyleydi. Bugün durum tam tersi. Anlatmak istediğimiz minyatür, çini, hat, ebru, tezhip kurslarının dolup dolup boşalması değil. Daha da ötesinde, yeni tarzların, üslupların geliştirilmesi.

Orhan Dağlı’nın yaklaşık on yıldır kafa yorduğu ve adına “Osmanî” adını verdiği yeni tezhip tarzının ortaya çıkış hikâyesini anlattığı “Osmanî Tezhîbi ile Yâsin Cüzü” semineri, Süheyl Ünver’in geleneksel sanatlarımızı diriltmek adına gösterdiği sabrın ve çabanın sonuçlarından biri.

İstanbul Tasarım Merkezi’nde geçen hafta çarşamba günü düzenlenen seminere ilgi yoğundu. Tüm sanatseverler Dağlı’yı iki saat boyunca neredeyse soluk almadan dinleyince, bir katılımcı düşüncelerini yukarıdaki hikâyeyi anlatarak ifade etti ve ekledi: “Şimdi siz çok dikkatli öğrencilerle muhatap olduğunuz için Ünver Hoca’nın yaptığını çok değerli buluyorum.”

Tezhip sanatı Lale Devri’nde son bir yükseliş gösterse de ‘gerileme’ dönemine giriyor. Dağlı’nın çıkış noktası bu dönem. 1700’lü yıllarda tezhipte tamamen Batı’ya yönelik zevk gelişmeye başlıyor. Dönemin sanatçıları barok ve rokoko ile klasik tarzın arasını bulamadıkları için natüralist çiçeklerle ilgili bir tezhip tarzı geliştirseler de devam ettiremiyorlar. Sonradan padişahların da isteğiyle bütünüyle barok ve rokokoya yöneliyorlar. Fakat barok ve rokokoda bu çiçekler kullanılmadığı için sistem kendini otomatikman geriletiyor. Orhan Dağlı, “I. Mahmud (1731) ile III. Ahmed’e (1722) beratlardaki süslemelere baktığımızda dönemin sanatkarları süslemedeki detayları, klasik manada çiçeğe vukufiyeti o kadar kaybediyorlar ki, çiçek çok basit bir seviyeye geliyor. O görkemli dönemlerin arkasından o çiçeği beğeniyorlar, güzel çizgisi o kadar aşağı iniyor yani. Bir süre barok ve rokokoya dönüyorlar. Daha sonra isteseler de klasik eser kalitesine bir daha ulaşamıyorlar.” diyor. 

Peki Dağlı’nın yaptığı yenilik ne? Dağlı, Lale Devri tezhîbi içinde gördüğü bir pençten yani beş yapraklı çiçekten yola çıkarak, 16. yüzyıl çiçeklerini sistemleştiriyor. Başka bir ifadeyle Lale Devri’ndeki bozulmuş motifleri, 16. yüzyıl çiçekleriyle ıslah ederek Osmanî’yi geliştiriyor. Güzel zevkini, düştüğü seviyeden yukarıya çıkarmaya talip oluyor. Bu tarza da köklerini geçmişten aldığı için Osmanî adını veriyor.

Dağlı, geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu Osmanî’yi ilk olarak Mehmed Özçay’ın yazdığı Yâsin cüzüne uyguluyor. Bu cüzün kendisine emanet edilmesinin de hikâyesi manidar: “Koleksiyoner Sami Tokgöz’ün, Mehmet Özçay’ın muhteşem nesîhi ile istinsâh edilmiş bu cüzü bana emanet ettiğinde ne yapacağımı şaşırmış, tasarım üstüne tasarım hayâl etmiştim. Nasip farklı imiş, çıraklık dönemimde bana emanet edilen bu müstesnâ eseri ustalık zamanımda tamamlamak mukaddermiş.”

Orhan Dağlı’nın bir yılda tamamladığı tezhibin başka bir önemi daha bulunuyor. Osmanlı’da döneminde cüz tezhiplemek çok yaygındı. Hattatlara Kur’an-ı Kerim’ler, cüzler yazdırılıyor, sonra da tezhiplettiriliyordu. Fakat bu talep, matbaanın gelişiyle birlikte geriliyor. Cumhuriyet’ten sonra Harf İnkılabı’yla birlikte ‘cüz tezhipletmek’ diye bir şey kalmıyor. Orhan Dağlı’nın günümüzün değerli hocalarından Mehmet Özçay’ın yazdığı Yasîn cüzüne yaptığı tezhip, yaklaşık 1940’lardan bu yana, uzun bir aradan sonra tezhiplendiği için önemli.

Dağlı, Osmanî’den önce iki tarz daha geliştirmişti. 2011’de damlakâri (yaprakların küçük damlalarla ifade edilmesiyle ortaya çıkan tarz) ve 2013’te gevherşah (mücevher etkisini klasik tezhiple sistemleştirerek ortaya çıkarttığı tarz). Bunlarla ilgili sunumları da önümüzdeki aylarda yapacağını söyleyen Dağlı, “Osmanî Tezhîbi ile Yasîn Cüzü” seminerini nisan ayında Üsküdar’daki Klasik Sanatlar Merkezi’nde tekrarlayacak. (0216 650 89 77)
“I. Mahmud (1731) ile III. Ahmed’e (1722) beratlardaki süslemelere baktığımızda dönemin sanatkarları süslemedeki detayları, klasik manada çiçeğe vukufiyeti o kadar kaybediyorlar ki, çiçek çok basit bir seviyeye geliyor."
Orhan Dağlı'nın verdiği “Osmanî Tezhîbi ile Yâsin Cüzü” semineri, Süheyl Ünver’in geleneksel sanatlarımızı diriltmek adına gösterdiği sabrın ve çabanın sonuçlarından biriydi.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


5 Ağustos 2013 Pazartesi

Tezhibin büyükannesine vefa

5 Ağustos 2013
Tezhip sanatçısı Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, on yıl öğrencisi olduğu hocası Rikkat Kunt'un hayatını kaleme aldı. 83 yıllık ömründe bir kez bile sergi açmayan, hakkında hiçbir yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen Kunt'un, bugün tezhip deyince akla gelen pek çok isimde emeği bulunuyor. 
Rikkat Kunt Akademi'de (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) öğrencileriyle, 1958.

Tezhip sanatını usta-çırak usulüyle Dr. Süheyl Ünver, Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt'tan öğrenip 1982 yılında Kunt'tan icâzet alan Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, hocasının hayatını kaleme aldı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı iken yaş haddinden bir buçuk yıl önce emekli olur olmaz ‘Rikkat Kunt Hoca Hanım' kitabının hazırlıklarına başlayan Derman, uzun zamandır bu eseri yazmanın hayalini kuruyordu. Fakat bugüne kadar hakkında, birkaç röportaj dışında yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen ve sergi açmaktan imtina eden hocasına layık bir eser hazırlayabilmek için epey araştırma yapıp çalışmak mecburiyetinde kaldı.

Prof. Dr. Çiçek Derman. Fotoğraf: Sevinç Özarslan
 Beyazıt Kitap ve Kültür Fuarı kapsamında 30 Temmuz'da kitaplarını imzalayan Derman ile kitabı yayımlayan Kubbealtı'nın standında buluşup sessiz bir köşeye çekildiğimizde kendisi ilk olarak o ince ve dalga dalga yayılan huzurlu ses tonuyla; tezhip, hat, ebru, minyatür gibi gelenekli sanatlara ilgi gösteren bugünkü öğrencilerin durumunu özetleyen bir hikâye anlattı:  “Bir öğrencime ‘Allah feyzini bol etsin' dedim, ‘Feyz nedir?' diye sordu. Allah rızası nedir, diye soran da var. Ama ben onları suçlamıyorum, hiçbir günahları yok. Cemiyet, cemiyet!.. Ne verirseniz onu alıyorlar."

    Gelenekli sanatların bir yandan yükselişte olduğu, diğer yandan çok tüketildiği, altı ay kursa giden herkesin sergi açtığı günümüzün sanat ortamı, Çiçek Derman'a endişe verici geliyor. Ona göre hep bir koşuşturmaca halindeyiz, tefekkür kalktı. Pek çok genç, arkadaşının ya da etrafının tesirine kapılmış, kısa yoldan para kazanmak istiyor, şan şöhret merakı ise almış başını gidiyor. Demek istediği, sanat edebinin kaybolmuş olması. Oysa Çiçek Hanım, bütün ömrünce sadece iki şahsî sergi açmış.

Rikkat Kunt ve Çiçek Derman
  On yıl ders aldığı tezhip hocası Rikkat Kunt (1903-1986) ise 83 yıllık hayatında bir kez olsun sergi açmamış, hatta sergi kelimesinden bile rahatsızlık duyar, bunu bir benlik iddiası olarak görürmüş. Kunt, “Sergi açmak iddialı bir iştir, eteği sökük ortaya çıkmayın.” dermiş. Öğrencisi Derman, “Ama hocam biz üniversite mensubu olduğumuz için açmak zorundayız.” diyecek olduğunda “Siz de bilirsiniz ki, kâğıt üzerinde tezhip yapmak çok kolaydır, ahlâkınızı tezhip gibi bezeyin.” diye öğütlermiş.
    Pek çok eserine imza dahi atmamış Kunt Hoca Hanım. Kitapta, Rikkat Kunt'un Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde yaşadıklarını ve sanata bakışını anlatan Çiçek Derman, Kunt'un eserleri arasından en seçkin ve en az görülmüş olanlarına yer verdiğini ve bunu yaparken müzayedeleri takip etmek ve koleksiyonerlerden yayım izni alabilmek için epey uğraştığını söylüyor.

Rikkat Kunt hocalarıyla.
Akademi'deki müdiriyet odası, 1950-51 yılları... Çiçek Derman’ın, Rikkat Kunt’un anılarını anlatırken kitapta yer verdiği dört karede, Türk sanat tarihinde adı geçen; Hikmet Onat, Zeki Faik İzer, Leopold Levy, Feyhaman Duran, Şefik Bursalı, Sedad Hakkı Eldem, Cemal Tollu, Zeki Kocamemi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı, Emin Barın, Hilmi Ziya Ülken, Nurullah Berk gibi isimler alıyor.

14 Ocak 1949'da Yıldız Mimari'de yapılan muallimler toplantısı. Rikkat Kunt en üst sırada.
 'Tezhip sanatının müdafaasını yaptı'
Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, "Rikkat Kunt, özellikle gelenekli sanatlarımızın en horlandığı, itibar görmediği dönemde tezhip sanatının müdafaasını yapmış bir hanımdır. Sipariş olarak aldığı çalışmalara ağırlık vererek ve öğrencisi olmasa bile misafir öğrencilerle atölyesini kapatmayarak bütün gücüyle bu sanatın devamına çalışır. Onların çektiklerini bizler yaşamadık. 1968'de emekli olduktan sonra da bu sanatı öğrenmek isteyenlere evini açarak hiçbir bedel talep etmeden, sadece Allah rızası için, eli fırça tutamayıncaya kadar bu sanatı öğretmeye çalışan bir hoca idi." diyor ve Rikkat Kunt ile titizlikle süren bir hoca-talebe ilişkisi içinde olduklarını, bugün hayatta olsa öğrencisi olmaya devam edeceğini ifade ediyor.

Fatih Dîvânı'nın tezhipleri

Rikkat Kunt, birçok güzel eser bezer, fakat bunların içinde en önemlisi Cumhuriyet devrinde ilk ve tek örnek olarak yapılan ve nakkaşhane usulü ile hazırlanan yazma Fatih Divanı'ndaki tezhipleri olduğu biliniyor. 1953 yılında İstanbul'un fethinin 500'üncü yıldönümü münasebetiyle Sultan Mehmet'in gazel tarzındaki şiirleriyle ilgili bir eser hazırlanması kararlaştırılır. Hazırlanan 66 kıt'anın 34 tanesinin tezhibi Rikkat Kunt'un elinden çıkar. Bu eser daha sonra Brüksel Fuarı'nda altın madalyaya layık görülür. Vefatından bir ay sonra 80 eseri, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nde (IRCICA) sergilenir ve büyük ilgi görür.

 Akademide bir devir 

Beylerbeyi'nde bir yalıda büyüyen Rikkat Kunt (1903-1986), rahat bir çocukluk yaşar. Fransız mürebbiyeden aldığı ilk tahsil sebebiyle Fransızcaya hâkimiyeti mükemmel düzeydedir. İngilizce ve Almancayı da anadili gibi konuşan entelektüel yanı ve Türkçeye vukufiyeti üst düzeydedir. Siyaset, ilim, fikir adamı ve Türk Lugati'nin sahibi olan babası Hüseyin Kâzım Kadri Bey, son derece karakter ve haysiyet sahibi bir kişilik olarak bilinir.

    İki kez evlenen ve iki evliliği de hazin bir şekilde sonuçlanan Rikkat Kunt, 33 yaşındayken bir daha evlenmeme kararı alarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer ve yaş haddinden emekli olduğu 65 yaşına dek önce öğrenci sonra da hoca olarak Akademi'de bir devre imza atar. Rikkat Hanım'ın Akademi'ye ilk adım atışı, dayısı İsmail Hikmet Ertaylan'ın davetiyle olur. İsmail Hakkı Altunbezer'den ilk gördüğünde çok etkilenir ve kendisinden tezhip dersleri almaya karar verir. Ancak bu dersler yürümez. Desen çizmede ve kaideler konusundaki eksikleri giderilmeyince Feyzullah Dayıgil'den ders almaya başlar. Hocasıyla uyumlu bir çalışma sürdürerek bugünlere tezhip sanatının sağlam kaidelerle gelmesini sağlar. 1986'da vefat edden Rikkat Kunt'un kabri, Beylerbeyi Küplücü'de babasının yanında bulunuyor.




RİKKAT KUNT'UN TEZHİPLERİNDEN...

Hamit Aytaç'ın istifli celi sülüs besmelesine yaptığı tezhip.

Hamit Aytaç'ın celi sülüs Lafza-ı Celal yazısına yaptığı tezhip.

Kamil Akdik'in celi sülüs hattı ile 'Allah-u hayrun hafizin' levhasına tezhip

Rikkat Kunt'un Hiç koleksiyonundan kalan iki levha.

Hamit Aytaç'ın Hutut-ı Mütenevvia levhasına tezhip
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 





11 Haziran 2013 Salı

Vatikan Sarayı’nda Besmele’yi ve Hilye-i Şerif’i anlattık’

11 Haziran 2013

Vatikan Palazzo Canselleri Sarayı’nda geçtiğimiz hafta cuma günü bir tezhip sergisi açıldı. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi öğretim üyeleri Yrd. Doç. Dr. Münevver Üçer, kalemişi sanatının temsilcisi Yrd. Doç. Dr. Kaya Üçer ve yapraklar üzerine yaptığı tezhip ve minyatür çalışmalarıyla tanınan sanatçı Reyhan İsen’in (oturan) eserlerinin yer aldığı serginin açılış kokteyli ve üç sanatçının sonrasında yaşadıkları kendilerine ilginç gelmiş olmalı ki, Türkiye’ye döndükleri zaman yaptığımız röportajlarda hepsi ağız birliği etmişçesine aynı şeyi anlattı.

    Aslında böyle düşünmeleri normal belki. Davetlilerin ve sanatçıların ağırlandığı kokteyl salonu, 15. yüzyılda kurulan ve suçu mutlaka itiraf ettirme anlayışına dayanan, işkencelerin de yapıldığı engizisyon yani din mahkemesi. Ayrıca sergiye gelen din adamlarının, sanatçılarımıza sordukları, ‘Tezhip nedir?’, ‘Besmele, Maşallah ne demektir?’, ‘Hilye-i Şerif’in, Esma-i Hüsna’ların İslam’daki anlamı ve önemi nedir?’ gibi sorulara verdikleri cevaplarla İslam sanatını anlatmaları pek rastlanan bir olay değil.

 Canselleri Sarayı, 16. yüzyılda yapılmış, iç avlulu bir mekan. Sergiler genelde avlunun kenarlarında açılıyor. Burada daha önce yine Vatikan Büyükelçisi Prof. Dr. Kenan Gürsoy’un girişimiyle Hilye-i Şerif sergisi düzenlenmişti. Şu anda Münevver Üçer’in ‘Hiç’, ‘Hak’, ‘Besmele’, ‘Maşallah’ adlı tezhiplerine, Reyhan İsen’in Cumhurbaşkanlığı seralarında yetiştirilen bitkilerin yapraklarını kurutarak elde ettiği çalışma yüzeylerine yaptığı tezhip ve minyatür çalışmalarına ve Kaya Üçer’in kalemişi sanatını yansıttığı bezemelerine ev sahipliği yapıyor.
    Avlunun diğer tarafında 2011’de ülkemize de gelen ‘Leonardo: Zamanın Ötesinde İcatlar’ sergisi var. Kokteylin yapıldığı engizisyon mahkemesi ise bir üst katta. Açılışın ertesi günü Türkiye’ye dönen sanatçılar, 23 Haziran’a kadar devam edecek olan sergilerini ve oradaki tepkileri anlattılar.


 Münevver Üçer: 
İslam’a ve İslam sanatlarından tezhip, hat, minyatüre karşı Avrupalılar artık çok ilgililer. Benim, arkasına gölgesi düşmüş ‘Maşallah’ adlı bir tezhip çalışmam var, lale şeklinde. Bu kompozisyon çok hoşlarına gitti. ‘Maşallah’ eserlerim çok ilginç zaten, birkaç tane sattım, hepsini de İngilizler aldı. Açılışta 250 kişi vardı ve çoğu tezhibin ne olduğu bilen, İstanbul’a gelmiş insanlardı. Ayrıca yabancı Türkologların ilgisi büyüktü. Vatikan’da görevli din adamları, ‘Besmele’nin ve Hilye-i Şerif’lerin karşısında durup anlamlarını sordular. Tezhibin inceliğinden, zarafetinden etkilendiklerini anlattılar. Tezhibin nasıl yapıldığını ayrıntılarına kadar anlatınca inanamadılar. Bu kadar uğraş verildiğini fark edince bir kez daha dikkatle baktılar.

Reyhan İsen: 
Vatikan’daki büyükelçiliğimizden sergi teklif alınca çok heyecanlandık. Türk İslam sanatını anlatan eserlerimizi, 16. yüzyılda yapılmış adalet sarayında sergilemek nasip oldu. Bu saray ayrıca engizisyon mahkemesinin kurulduğu tarihi bir yapı. Katılımcılar, tezhip ve minyatür çalıştığım yaprakları evimin salonundaki çiçeklerden ve seralarımızdan temin ettiğimi öğrenince çok ilgilendiler. Kurumuş bir yaprak üzerine Türk İslam sanatının uygulanmasını şaşkınlıkla karşıladılar. Sakarya’da Acarlar Longozu diye bir yer vardır. Ağaçlar suyun içinde. İki yüzden fazla kuş türü ve değişik bitkiler var bulunuyor burada. Bu longozun minyatürlerini yapmıştım yapraklara. Onlardan çok etkilendiler.

Kaya Üçer: 
Vatikan’da bize, ‘Ülkenizde size ilgi nasıl?’ diye sordular. Biz ülkemize dışarıdan gelmeye çalışıyoruz, dedim. Çünkü öyle olunca, bizim millet ‘Aaaaa’ oluyor. Bu kompleksten artık kurtulmalıyız. Modern sanatlar da önemli ama ‘boş çerçeve’ye verilen değer bu eserlere gösterilmiyor. Geleneksel sanatlar son on yılda çıkış yakaladı. Bu noktaya gelmemiz kolay olmadı. Öğrencilerimiz,‘Tezhipte, kalemişinde ilerleyebilecek miyiz, para kazanabilecek miyiz?’ diye soruyor. Tezhip sanatı Kanuni Sultan Süleyman döneminde zirveye çıkmıştır. Çünkü Kanuni gibi bir padişah tezhibe, sanatçılara değer vermiştir. Bunu bildiğiniz zaman siz de sanatınızı daha çok geliştiriyorsunuz. ‘Tezhip’ bölümünde tesbih yapıldığını zannedenler var hâlâ. 

Sergilenen eserler...





Besmele
Maşallah

Hak

Hiç




 

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ