5 Ağustos 2013 Pazartesi

Tezhibin büyükannesine vefa

5 Ağustos 2013
Tezhip sanatçısı Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, on yıl öğrencisi olduğu hocası Rikkat Kunt'un hayatını kaleme aldı. 83 yıllık ömründe bir kez bile sergi açmayan, hakkında hiçbir yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen Kunt'un, bugün tezhip deyince akla gelen pek çok isimde emeği bulunuyor. 
Rikkat Kunt Akademi'de (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) öğrencileriyle, 1958.

Tezhip sanatını usta-çırak usulüyle Dr. Süheyl Ünver, Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt'tan öğrenip 1982 yılında Kunt'tan icâzet alan Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, hocasının hayatını kaleme aldı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı iken yaş haddinden bir buçuk yıl önce emekli olur olmaz ‘Rikkat Kunt Hoca Hanım' kitabının hazırlıklarına başlayan Derman, uzun zamandır bu eseri yazmanın hayalini kuruyordu. Fakat bugüne kadar hakkında, birkaç röportaj dışında yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen ve sergi açmaktan imtina eden hocasına layık bir eser hazırlayabilmek için epey araştırma yapıp çalışmak mecburiyetinde kaldı.

Prof. Dr. Çiçek Derman. Fotoğraf: Sevinç Özarslan
 Beyazıt Kitap ve Kültür Fuarı kapsamında 30 Temmuz'da kitaplarını imzalayan Derman ile kitabı yayımlayan Kubbealtı'nın standında buluşup sessiz bir köşeye çekildiğimizde kendisi ilk olarak o ince ve dalga dalga yayılan huzurlu ses tonuyla; tezhip, hat, ebru, minyatür gibi gelenekli sanatlara ilgi gösteren bugünkü öğrencilerin durumunu özetleyen bir hikâye anlattı:  “Bir öğrencime ‘Allah feyzini bol etsin' dedim, ‘Feyz nedir?' diye sordu. Allah rızası nedir, diye soran da var. Ama ben onları suçlamıyorum, hiçbir günahları yok. Cemiyet, cemiyet!.. Ne verirseniz onu alıyorlar."

    Gelenekli sanatların bir yandan yükselişte olduğu, diğer yandan çok tüketildiği, altı ay kursa giden herkesin sergi açtığı günümüzün sanat ortamı, Çiçek Derman'a endişe verici geliyor. Ona göre hep bir koşuşturmaca halindeyiz, tefekkür kalktı. Pek çok genç, arkadaşının ya da etrafının tesirine kapılmış, kısa yoldan para kazanmak istiyor, şan şöhret merakı ise almış başını gidiyor. Demek istediği, sanat edebinin kaybolmuş olması. Oysa Çiçek Hanım, bütün ömrünce sadece iki şahsî sergi açmış.

Rikkat Kunt ve Çiçek Derman
  On yıl ders aldığı tezhip hocası Rikkat Kunt (1903-1986) ise 83 yıllık hayatında bir kez olsun sergi açmamış, hatta sergi kelimesinden bile rahatsızlık duyar, bunu bir benlik iddiası olarak görürmüş. Kunt, “Sergi açmak iddialı bir iştir, eteği sökük ortaya çıkmayın.” dermiş. Öğrencisi Derman, “Ama hocam biz üniversite mensubu olduğumuz için açmak zorundayız.” diyecek olduğunda “Siz de bilirsiniz ki, kâğıt üzerinde tezhip yapmak çok kolaydır, ahlâkınızı tezhip gibi bezeyin.” diye öğütlermiş.
    Pek çok eserine imza dahi atmamış Kunt Hoca Hanım. Kitapta, Rikkat Kunt'un Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde yaşadıklarını ve sanata bakışını anlatan Çiçek Derman, Kunt'un eserleri arasından en seçkin ve en az görülmüş olanlarına yer verdiğini ve bunu yaparken müzayedeleri takip etmek ve koleksiyonerlerden yayım izni alabilmek için epey uğraştığını söylüyor.

Rikkat Kunt hocalarıyla.
Akademi'deki müdiriyet odası, 1950-51 yılları... Çiçek Derman’ın, Rikkat Kunt’un anılarını anlatırken kitapta yer verdiği dört karede, Türk sanat tarihinde adı geçen; Hikmet Onat, Zeki Faik İzer, Leopold Levy, Feyhaman Duran, Şefik Bursalı, Sedad Hakkı Eldem, Cemal Tollu, Zeki Kocamemi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı, Emin Barın, Hilmi Ziya Ülken, Nurullah Berk gibi isimler alıyor.

14 Ocak 1949'da Yıldız Mimari'de yapılan muallimler toplantısı. Rikkat Kunt en üst sırada.
 'Tezhip sanatının müdafaasını yaptı'
Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, "Rikkat Kunt, özellikle gelenekli sanatlarımızın en horlandığı, itibar görmediği dönemde tezhip sanatının müdafaasını yapmış bir hanımdır. Sipariş olarak aldığı çalışmalara ağırlık vererek ve öğrencisi olmasa bile misafir öğrencilerle atölyesini kapatmayarak bütün gücüyle bu sanatın devamına çalışır. Onların çektiklerini bizler yaşamadık. 1968'de emekli olduktan sonra da bu sanatı öğrenmek isteyenlere evini açarak hiçbir bedel talep etmeden, sadece Allah rızası için, eli fırça tutamayıncaya kadar bu sanatı öğretmeye çalışan bir hoca idi." diyor ve Rikkat Kunt ile titizlikle süren bir hoca-talebe ilişkisi içinde olduklarını, bugün hayatta olsa öğrencisi olmaya devam edeceğini ifade ediyor.

Fatih Dîvânı'nın tezhipleri

Rikkat Kunt, birçok güzel eser bezer, fakat bunların içinde en önemlisi Cumhuriyet devrinde ilk ve tek örnek olarak yapılan ve nakkaşhane usulü ile hazırlanan yazma Fatih Divanı'ndaki tezhipleri olduğu biliniyor. 1953 yılında İstanbul'un fethinin 500'üncü yıldönümü münasebetiyle Sultan Mehmet'in gazel tarzındaki şiirleriyle ilgili bir eser hazırlanması kararlaştırılır. Hazırlanan 66 kıt'anın 34 tanesinin tezhibi Rikkat Kunt'un elinden çıkar. Bu eser daha sonra Brüksel Fuarı'nda altın madalyaya layık görülür. Vefatından bir ay sonra 80 eseri, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nde (IRCICA) sergilenir ve büyük ilgi görür.

 Akademide bir devir 

Beylerbeyi'nde bir yalıda büyüyen Rikkat Kunt (1903-1986), rahat bir çocukluk yaşar. Fransız mürebbiyeden aldığı ilk tahsil sebebiyle Fransızcaya hâkimiyeti mükemmel düzeydedir. İngilizce ve Almancayı da anadili gibi konuşan entelektüel yanı ve Türkçeye vukufiyeti üst düzeydedir. Siyaset, ilim, fikir adamı ve Türk Lugati'nin sahibi olan babası Hüseyin Kâzım Kadri Bey, son derece karakter ve haysiyet sahibi bir kişilik olarak bilinir.

    İki kez evlenen ve iki evliliği de hazin bir şekilde sonuçlanan Rikkat Kunt, 33 yaşındayken bir daha evlenmeme kararı alarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer ve yaş haddinden emekli olduğu 65 yaşına dek önce öğrenci sonra da hoca olarak Akademi'de bir devre imza atar. Rikkat Hanım'ın Akademi'ye ilk adım atışı, dayısı İsmail Hikmet Ertaylan'ın davetiyle olur. İsmail Hakkı Altunbezer'den ilk gördüğünde çok etkilenir ve kendisinden tezhip dersleri almaya karar verir. Ancak bu dersler yürümez. Desen çizmede ve kaideler konusundaki eksikleri giderilmeyince Feyzullah Dayıgil'den ders almaya başlar. Hocasıyla uyumlu bir çalışma sürdürerek bugünlere tezhip sanatının sağlam kaidelerle gelmesini sağlar. 1986'da vefat edden Rikkat Kunt'un kabri, Beylerbeyi Küplücü'de babasının yanında bulunuyor.




RİKKAT KUNT'UN TEZHİPLERİNDEN...

Hamit Aytaç'ın istifli celi sülüs besmelesine yaptığı tezhip.

Hamit Aytaç'ın celi sülüs Lafza-ı Celal yazısına yaptığı tezhip.

Kamil Akdik'in celi sülüs hattı ile 'Allah-u hayrun hafizin' levhasına tezhip

Rikkat Kunt'un Hiç koleksiyonundan kalan iki levha.

Hamit Aytaç'ın Hutut-ı Mütenevvia levhasına tezhip
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 





Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'ne yangın ve deprem işlemeyecek

5 Ağustos 2013
80 bin elyazması eserin yer aldığı Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nin yeni arşiv sistemi önceki gün basına tanıtıldı. Türk mühendislerinin geliştirdiği ‘Yeni Nesil Depo Sistemi'nin en önemli özelliği, yangın ya da deprem anında elyazmalarının korunduğu paneller 10 saniye içinde otomatik olarak kapanarak çelik bir kafese dönüşüyor.

İbni Sina'nın elinden çıkan tıp kitapları, Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si, meşhur hattat Şekerzade ve Mehmet Yusuf El Arif'in yazdığı mushaf-ı şerifler, ceylan dersine yazılmış mushaflar, çeşitli minyatürlü eserler, padişah mühürlü kitaplar, eşsiz ciltler, hatlar, tezhipler, ebrular…
    Vakıf kütüphaneleri bir araya getirilerek 1918 yılında açılan ve Türk-İslam tarihine ait eşsiz eserleri barındıran Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, dünyanın sayılı kütüphaneleri arasında. 80 bin elyazması, 70 bin matbu nadir eser ve 140 koleksiyon olmak üzere toplamda 150 bin esere sahip. Fakat tarihten günümüze emanet gelen bu nadide koleksiyon, zaman içinde uygun koşullarda saklanamadığı için yok olma riski ile karşı karşıya kalmıştı. Eserleri korumak ve tahrip olmasının önüne geçilmesini önlemek amacıyla kurum başkanlığı tarafından 9 ay önce bir proje başlatıldı.
    Türk mühendislerinin geliştirdiği ‘Yeni Nesil Depo Sistemi', dokuz aylık hazırlığın ardından üç ay gibi kısa bir sürede tamamlandı ve oldukça gelişmiş, modern arşiv sisteminin basına tanıtımı önceki gün Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in katılımıyla kurumun İstanbul Süleymaniye'deki merkezinde yapıldı.
    Proje kapsamında kütüphanedeki yaklaşık 80 bin cilt yazma eser ile 70 bin eski harfli matbu eser yeni depo alanlarına taşındı. Taşıma sırasında canlı böcek ve larvaları bulunan yaklaşık 40 bin eser, soğuk hava kabininden geçirilerek -40 derecede 1 gün bekletildi, kalanlar ise tek tek elden geçirilerek kuru temizlikleri yapılıp yeni depo alanlarına yerleştirildi.
    Eserler proje öncesinde 32 ayrı odada, kontrolsüz iklim koşullarında ve açık raflarda depolanıyordu. Üstelik elektrik ve kalorifer tesisatı odaların içinde bulunuyordu ve herhangi bir yangın söndürme sistemi de yoktu. Ayrıca depo alanlarının meşhur Süleymaniye kuru fasulyecilerinin üzerinde olması da büyük riskti.
    Şimdi ise depo alanlarının altyapı ve yalıtım izolasyonu yapıldı, toplamda yanmaya dayanıklı 15 bin metre kablo döşendi. 9 odada 15 hassas klima ile belirlenen sıcaklık ve nem değerlerinde kontrollü olarak iklimlendirme odalardaki iklim koşullarında olağan dışı bir durum olursa sistem otomatik olarak yetkilileri bilgilendiriyor.
    Tüm depolar için argon gazlı yangın söndürme sistemi kuruldu. Bu sistem, herhangi bir yangın çıktığında 10 saniye içinde ortamdaki oksijen seviyesini yüzde 18'in altına düşürüyor. Yangın söndürme sistemi ile uyumlu çalışan elektromekanik depolama panelleri yangın anında 10 saniyede kapanarak çelik bir kafese dönüşüyor. Bu paneller, 1000 derecede 120 dakika yanmaya dayanıklı. Yani iki saat yansa hiçbir şekilde eserler zarar görmüyor. Raf kenarlarına ise 16 kata kadar genişleyen yanmazlık contaları konuldu. Yangın ve sel anında contalar anında şişiyor ve içeriye havanın girmesini engelliyor.
    Önceden 4 bin 300 metre raf uzunluğunda saklanan eserler, yeni sistemde 2 büyük, 8 küçük odada 5 bin 500 metre raf uzunluğunda depolanıyor. Yüz tanıma ve kartlı geçiş sistemiyle depolara giriş çıkışlar takip ediliyor.





Koleksiyon yönetim sistemi: RFID UHF
Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nde her sene gerçekleştirilen eser sayma işlemi önceden tek tek yapılıyordu ve bu işlem neredeyse bir yıl sürüyordu. RFID Tabanlı Koleksiyon Yönetim Sistemi'yle kitaplara tek tek kimlik kartı verildiği için bu süre 2 güne indi. Arşivdeki her kitabın içine RFID UHF yongalı etiket yani bir çeşit çip yerleştirildi. Buna göre herhangi bir elyazması arandığında ana sensöre kitabın adı yazılıyor ve o eserin hangi ünitede, kaçıncı rafta olduğu otomatik olarak tespit ediliyor. Eserlere doğru ve hızlı erişim kısa zamanda sağlandığı için sayımı da bu kadar kısa sürüyor.
    Bu projenin hayata geçirilmesinde Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muhittin Macit ve ekibi ile 50 kişilik mühendis grubuyla sistemi geliştiren Ankaref Bilişim Teknolojileri'nin genel müdür yardımcısı Mustafa Eder'in emeği büyük.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


28 Temmuz 2013 Pazar

Topkapı Sarayı'ndaki el yazmaları çürüyor

29 Temmuz 2013
 İslam tarihinin en değerli eserlerinin yer aldığı Topkapı Sarayı’ndaki ‘El Yazmaları Kütüphanesi’nin durumu içler acısı. Aşağıdaki fotoğraflar 4 Aralık 2009’da çekildi, aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen eserlerle ilgili elle tutulur bir çalışma henüz yapılmadı.



Topkapı Sarayı'nın arşivi iki bölümden oluşuyor. İlki; Osmanlı'dan kalan belgelerin yer aldığı belge arşivi, diğeri “El Yazmaları Kütüphanesi.” Toplam 22 bin eserin yer aldığı arşivlerin tamamı çok kıymetli. Minyatürlerle süslenmiş 3 bin civarındaki el yazmaları var ki, onlar daha da değerli. Ama maalesef İslam tarihinin ve coğrafyasının en mutena varlıklarının yer aldığı saraydaki eserlerin durumunun iyi olmadığını gösteren fotoğraflar ortaya çıktı. Gördüğünüz kareler inanılması zor ama Topkapı Sarayı Silahtarağa Ocağı Koğuşu'nda 4 Aralık 2009'da çekildi.

8 Aralık 2009'da İl Kültür Müdürlüğü'ne iletilen tutanakta eserlerin bu hale nasıl geldiği şöyle ifade ediliyor: “Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü bünyesindeki Yazma Eser Kütüphanesi restorasyon amacıyla uzun süredir kapalı olup söz konusu kütüphaneye ait eserler müzedeki Hazine Koğuşu adlı bölümde koliler içinde muhafaza edilmektedir. Yazma Eser Kütüphanesi'ne ait bu eserlerden basma niteliğinde olanlar bir süredir müze bünyesindeki Yeni Kütüphane'ye nakledilmektedir. 4 Aralık 2009 Cuma günü saat 11.00 civarında söz konusu nakil işleminin devam ettiği esnada basma eserlerin muhafaza edildiği kolilerden yere temas etmiş olanlarından bazılarının rutubetten etkilendiği ve koli içindeki eserlerin zarar gördüğü Güvenlik Görevlisi Ömer Gür tarafından tespit ve tarafımızca da teyit edilmiştir. Konu ivedilikle Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden ve aynı zamanda vekâleten Müze Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Gülendam Nakipoğlu'na bildirilmiştir. 7 Aralık 2009 Pazartesi günü söz konusu koliler Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden Zeynep Akbaş'ın emriyle müze temizlik görevlileri tarafından bulundukları yerden kaldırılıp zarar gören eserler tamir edilmek için ayrılmıştır. Tamir edilmek üzere ayrılan eserlerin envanter kayıtları tutanak metnine yazılmak amacıyla Zeynep Atbaş'tan istenildiği halde tarafımıza bildirilmemiştir.”

Hünkar Mescidi depo olarak kullanılmış

Sarayın içindeki Revan, Bağdat ve Harem gibi birkaç köşkten toplanan el yazması eserler, kütüphane binası olarak yapılan Enderun'un ortasındaki III. Ahmet Kütüphanesi'ne sığmayınca Hünkar Mescidi'ne yığılıyor. Sarayın içinde 10 mescit var, bunlardan biri merkez camii olarak bilinen Hünkar Mescidi. Padişah burada namaza katıldığı için mimari tarzı diğerlerinden farklı. Uzun yıllar bu mescit kitap deposu olarak kullanılıyor. Daha sonra restorasyon ve iklimlendirme yapılmak üzere tamir ve bakıma alınıyor, eserler de Silahtarağa Ocağı Koğuşu'na taşınıyor. Gördüğünüz fotoğraflar bu esnada çekildi.

Sadece 1 restoratör var

Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkiliden öğrendiğimize göre aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen kitapların durumunda bir değişiklik yok. Sarayın halihazırda zaten bir restoratörü bulunuyor. O da kuruma bir ay önce atandı.

Mesele sadece restorasyon, konservasyon değil. Türkiye'nin kültür varlıkları arasında en sembolik anlamı bulunan Topkapı Sarayı'nın arşivlerinin bu durumda olması... Bugüne kadar belgelerin tasnif edilememesi, belgelerle birlikte el yazması kitapların dijitale aktarılamaması ve pek çok  akademisyenin her fırsatta dile getirdiği gibi eserlerin araştırmacıların kullanımına açılamaması...

Topkapı Sarayı’ndaki el yazması eserleri, Süleymaniye El Yazması Kütüphanesi; Osmanlı belgelerini ise Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri, tasnif işlemlerini yapmak ve dijitalleştirmek üzere istemiş, kurumlar arasında protokol de imzalanmış. Fakat bu protokoller, ‘hangi kurum bunların kullanma hakkını elde edecek’ sorusu nedeniyle hayata geçirilemiyor.

Arşivlerin durumuyla ilgili iddiaları saray yetkililerine de sorduk, fakat onların anlattıkları da arşivlerde bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor. Sarayın, ilk avlusundaki Darphane-i Amire binasının, kütüphaneyi de içine alan araştırma laboratuarı yapılacağına dair iyi niyetli bir fikir var, fakat ortada somut bir adım yok.






















 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


24 Temmuz 2013 Çarşamba

‘Mostar, benim nefis muhasebemdir'

24 Temmuz 2013
Yazar Gündüz Vassaf'ın bu yılın başında yayımlanan “Mostari/Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü” (YKY) adlı kitabı bir sergiyle bütünlendi. Caddebostan Kültür Merkezi’nde açılan, kitapla aynı adı taşıyan sergi, yazarın Mostar’dan topladığı nesnelerden ve kitaptan bölümler okuduğu videodan oluşuyor.
31 Ağustos’a kadar açık kalacak serginin küratörlüğünü ve tasarımını Sadık Karamustafa üstlendi, fotoğraflar Tolga Bermek, Mehmet Umur, Gündüz Vassaf ve William Özkaptan’a ait. Mostar illüstrasyonları ise Ersu Pekin imzasını taşıyor.


Yazar-psikolog Gündüz Vassaf’ın “Mostari/Bir Köprü Bekçisinin Günlüğü” (YKY) adlı kitabı bir sergiyle taçlandı. Caddebostan Kültür Merkezi’nde (CKM) açılan sergi, Mostar’da çekilen fotoğraflardan, görselleştirilmiş metinlerden, yazarın kitaptan bölümler okuduğu videodan ve Mostar’dan topladığı nesnelerden oluşuyor. Gündüz’ün bir aylık süreçte not tuttuğu defterler, kitapta çokça bahsettiği ve oradan satın aldığı halı, soğuk günlerde kendisine eşlik eden evde pişirdiği kremalı tavuk çorbasının ve yediği çikolatanın paketi, kartvizitler, gidiş dönüş uçak biletleri sergilenen nesneler arasında.

1990’lı yıllardaki Bosna Savaşı’nda yıkılan ve daha sonra yeniden yapılan Mostar Köprüsü’nün ayağa kaldırılması gibi Gündüz Vassaf da 24 Ekim-30 Kasım 2011 tarihleri arasında şehirde geçirdiği zamanı yeniden diriliş olarak görüyor. Çünkü oraya giderken Türkiye’den değil ama tanıdıklarından ve Kürşat Oğuz tarafından hazırlanan nehir söyleşi kitabı Gündüz Feneri’nin üzerinde bıraktığı etkiden kurtulmak istemiş. Şurada doğdum, burada büyüdüm, onu yaptım, bunu yaptım, şunu düşündüm diye bütün hayat hikâyesini anlatmak kimileri için kutsal bir görev gibidir. Vassaf ise kitap bitince hayatının sona erdiğini, mezar taşının dikildiğini hissetmiş neredeyse… Yeniden doğmak, yeniden üretmek için dilini, kültürünü bilmediği Mostar’a düşmüş yolu.

MOSTAR DENİLİNCE HÂLÂ İÇİM TİTRİYOR

Mostar’da yeğeninin köprüye bakan evinde kalan Vassaf’ın köprüyle kurduğu ilişki hakikaten ilginç. Sevgiden öte tutkuyla bahsediyor şehirden ve köprüden. Çok sevdiğiniz evladınızla ya da sevdiğinizle birlikte değilsinizdir ama dolaştığınızda bir ses, bir koku, bir görüntü onları hatırlatır size. Onun Mostar’a bağlılığı da böyle, “Mostar denilince hâlâ içim titriyor.” diyor. Bir ay kadar zaman geçirmesine rağmen sanki hayatının dörtte üçünü orada yaşamış gibi hissediyor.

Gündüz Vassaf, Mostar’a vardığında ilk zamanlar uzun süre köprüyü seyreder, sonra köprüye bakmaktan utanır hale gelir. 10 gün boyunca köprüden karşıya geçemez. Karşıya geçmesi gerektiğinde başka köprüleri kullanır. Sonra orada tanıştığı bir çift, onu kolundan tutup köprüden geçirir. Bir zaman sonra kendini oranın yerlisi gibi görmeye başlar. Her gün yaptığı işler arasında köprünün duvarlarına sokuşturulan sigara izmaritlerini ve oyuklarda biriken yağmur sularını temizlemek vardır artık. 

‘Mostari’ yani köprü bekçisi Vassaf, kitabı yazarken bütün notlarını köprü başında alır. Günde on, on iki saat, sabah akşam, gece yarısından sonra... Her an oradadır. Her şeyi yazar, özellikle tur gruplarıyla köprüyü ziyarete gelenler hakkında düşündüklerini, gördüklerini… Genellemelerde bulunur, Almanlar şöyle, Türkler böyle, Japonlar şöyle... Bir nevi zabıt tutar. Türklerin, Amerikan turistleri gibi onun bunun fotoğrafını çekip ‘burası bir zamanlar bizimdi’ edasında dolaşmasından rahatsız olur. Bir süre sonra kendisinin takındığı bu tavır hoşuna gitmez. Milliyetçilik yaptığını düşünür. Kendini azarlamaya başlar. O gözlemlerin ahlakını sorgular. ‘Ne hakkın var başkasını yargılamaya, fikir yürütmeye, zapt altına almaya, fotoğraf çekmeye’ şeklinde bir iç hesaplaşma, ahlak tartışması başlatır iç dünyasında.

Vassaf, kitabında bahsettiği, mayolu bir erkeği, kıkır kıkır gülerek fotoğraflayan iki başörtülü kızı o anda kendisi de çeker. Sonra vicdanı rahatsız olur. “Çekmeli miydim” diye düşünür. Mostar Köprüsü’nün bekçiliğini yapmak onun için giderek bir nefis muhasebesine dönüşür ve sergi açılışında şu cümleleri kurmasına vesile olur:

“Günlük tutarken ya da fotoğraf çekerken neyi çekip çekmediğimiz, hangi cümleyi yazıp yazmadığımız azcık bizim önyargılarımızla ilgili. Sevgilerimizi, önyargılarımızı, önemsediklerimizi yazmış oluyoruz ama benim önemsediklerim karşı taraf için hiç önemli olmayabilir. Köprü bekçisi o süreç içinde kendini, nefsini tartmaya başlıyor ve köprü notlarını tutmak ne kadar ahlaklı diye soruyor.”

Sergide, Bosna Savaşı’na küçük bir bölüm ayrılmış. Bunun özel bir sebebi var. Vassaf’a göre Mostarlılar savaş acılarını içlerine gömmüşler ve bir günlüğüne köprüyü ziyarete gelenlerden ‘savaşta ne oldu, kim kimi öldürdü, kaç kişi öldü?’ gibi soruları duymak istemiyorlar. Mostarlılar bunu zaten kalbinde, zihninde, evinin bahçesindeki mezar taşında fazlasıyla yaşıyor.

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
Gündüz Vassaf'ın fotoğrafını çekerken...