20 Ağustos 2019 Salı

Kanserli hücreleri onaran ilacı bulan Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen cezaevinde ölüme sürükleniyor

20 Ağustos 2019 
Tıp fakülteleri kuran, kanser ilaçları uluslararası patent alan Prof. Dr. Özen, üç yıldır cezaevinde ve makineye bağlı biçimde ölüme sürükleniyor.


Tutuklandıktan 3 ay sonra, geliştirdiği kanser ilacı ile WIPO(World Intellectual Property Organization - Dünya Fikri MülkiyetÖrgütü)'den patent alan, Türkiye'de tıp ana bilim dalları kurup öğrenci yetiştiren, cebinden ödediği parayla öğrencisini yurt dışına araştırmaya gönderen Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen 3 yıldır cezaevinde.

28 Temmuz 2019'da tutuklanıp Tekirdağ Muratlı 2 Nolu Kapalı Cezaevine gönderilen Özen, 20 Ekim 2016 tarihinde onaylanan patent başvurusunu göremedi. Eğer özgür olsaydı, fişlenmeseydi bilimsel çalışmalarına devam edecekti.

15 Temmuz'dan bu yana yüzlerce akademisyen, bilim insanı sürgün edildi, ülkesini terk etmeye zorlandı, kimi ihraç edildi, onca yıllık tecrübesi, birikimi yok sayılarak üniversiteden atıldı, kimi de Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen gibi hapislerde çürümeye terk edildi. 1071 Akademisyen, bilimsel çalışmaların geliştirilmesi için imza toplayacaklarına, durduk yere 'terörist' ilan edilen, sosyal ve fiziksel ölüme mahkum edilen meslektaşlarına yapılanları görmezden gelmeyi tercih etti.

Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen, kendisine terörist ya da başka yafta yapıştırmasına kimsenin inanmayacağına ve bu yanlıştan kısa sürede dönüleceğine inandığı için cezaevinden ailesine gönderdiği ve herkese ulaştırılmasını istediği Eylül 2016 tarihli 8 sayfalık mektubunda bakın neler yazıyor!



Bir profesörün nasıl harcandığını, fişlenerek nasıl tecrit edildiğini kendi kaleminden okuyun: 

"Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinden Şubat 1991'de mezun olduktan sonra Ordu ilinin Işıktepe belediyesinde 1 yıl olan mecburi hizmetimi 5 yıl sürdürerek zor şartlarda görevimi fazlasıyla yerine getirdim (getirdik).

1996-2001 yıllarında Fırat Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalından ihtisasımı tamamladıktan sonra 2001 yılında şimdiki adıyla Bülent Ecevit Üniversitesi, o zamanki adıyla Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalına yardımcı doçent (Yrd Doç) olarak atandım ve burada Anatomi Anabilim Dalını kurdum. Buradan mezun olan öğrencilerim yurdun dört bir yanında hizmet veriyor.

2004 yılında doçent olduktan sonra Afyon Kocatepe Tıp Fakültesi Anatomi A. D.'na doçent olarak atandım ve burada Anatomi A.D.'nı kurdum ve yine buradan mezun olan öğrencilerim yurdun dört bir yanında hizmet veriyor.

2008 yılında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi A.D.'na doçent olarak atandım ve burada da Anatomi A.D.'nı kurdum. 2009 yılında profesör kadrosunu takiben Kasım 2009'da Dekanlık (Tıp Fakültesi) kadrosuna atandım ve 2 dönem süren 6 yıllık Tıp Fakültesi Dekanlığım süresince Tıp Fakültesini kurdum, 2 dönem 2014 ve 2015'te mezunlar vererek görevimi başarıyla tamamladım."

Özen mektubunun devamında Namık Kemal Üniversitesi kadrosuna atanırken kullandığı ifadeler Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'nin 17 yıllık anlı şanlı iktidarı için ibretlik:

"Namık Kemal Üniversitesi kadrosuna, kesinlikle dindarlara geçit vermeyen Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü döneminde atandım ve 2011 rektörlük seçimlerine kadar beraber çalıştık. Daha sonra 2. sırada yer alıp rektörlüğe atanan Prof. Dr. Osman Şimşek ile çalıştım ve ikinci dönem dekanlık atamam bu rektör zamanında oldu ve muhafazakar görüntümün bu rektörün dindarlığından kaynaklandığını düşünüyorum. İnsan muhafazakar yapılır, dindar yapılır, daha da ileri irtica yaftası atılır ama FETÖ'cü yaftası ancak atana yakışır. Bu şerefsizliğin daniskasıdır. Bunun altında çıkar ilişkilerinin olduğu aşikardır."

Özel, açığa alınması ve fişlenmesinin nedeninin üniversitedeki çıkar ilişkilerden kaynaklandığı belirtiyor:

"Açığa alınma belgesi "kişiye özel" olarak gönderilmiş ve bize tebliğ edilen belgede dağıtım yerleri adı altında herkes (açığa alınan) bildirilmiş, kişiye özelliğin bir anlamı kalmamış, bu şekilde bir itibarsızlaştırma, lekeleme yapılmıştır.

Tıp Fakültesi 6 (altı) Anabilim Dalının öğretim üyelerinin hepsi açığa alınırken, 200'e yakın öğretim üyesinin çalıştığı Ziraat Fakültesinden 1 tane bile FETÖ şüphelisi öğretim üyesinin olmaması dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Bu fırsattan istifade denip, Tıp Fakültesini bitirme operasyonu haline getirilmiştir. Bu sayede Ziraat Fakültesi Rektörlük saltanatını sürdürebilecektir. Şu anda da bütün rektörlükteki idari kadrolarda Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinin yer alması bunun ispatıdır.

Akademik olarak Sağlık Meslek Yüksek Okulu (birçok bölümüne), Sağlık Yüksek Okulu (Hemşirelik), Tıp Fakültesi Anatomi derslerini verdim, vermekteyim. Yurtiçi, yurtdışı makale yazarlığı, kitap yazarlığı, kitap çevirisi ve bildiriler olmak üzere 200'e yakın yayınım bulunmaktadır. Çalışmalarım beni konferans özel ödülleriyle, TÜBİTAK teşvik ödülleriyle, üniversite bilimsel performansta en başarılı öğretim üyeleri sıralamasında ilk üçe sokan kaliteli çalışmalardır. Yurtiçi ve yurtdışı çok sayıda bilimsel toplantıda çalıştığım kurumları başarıyla temsil ettim. Zonguldak Bülent Ecevit Ün. (Karaelmas Ün.)'de yüksek lisans, Afyon Kocatepe Ün.'de yüksek lisans ve doktora, Namık Kemal Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora programları açtım ve mezunlar verdim..."



Özen, mektubunu geliştirdikleri kanser ilacı çalışmalarına nasıl başladıklarını anlatarak tamamlıyor:

"Gözaltına alınmadan önce de yine danışmanı olduğum doktora öğrencim Araş. Görev. Dr. Mustafa Özgül ile Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın bizzat katıldığı TÜBİTAK toplantılarında hedef gösterdiği ve Bilim, Sanayi, Teknoloji Bakanı iken Sayın Fikri Işık'ın üniversitemizi ziyaretlerinde hedef gösterdiği Biyoteknoloji alanına biz de yönelerek, bunun tıp alanındaki uygulamalarından olan "NanoTıp" konusunu ele aldık. Kanser ilaçlarını kendi geliştirdiğimiz orijinal akıllı moleküller ile insana zarar vermeden kanser dokusuna göndermeyi ve kanseri yok etmeyi amaçladık ve doktora tezini bu konuda hazırladık. Bu tezi gerçekleştirmek üzere doktora öğrencimi kendi cebimden (mali olarak) destekleyerek ABD California Riverside Üniversitesi Biyoteknoloji Bölümüne gönderdim.

Projemiz (tezimiz) oradaki öğretim üyeleri (Bölüm Bakanı Huina Liu başta olmak üzere) tarafından övgü aldı ve hemen "grant" (ABD'de çok zor alınan proje desteği) başvurusu yapmak için iki üniversitenin ortak olduğu proje vermemiz önerildi. Uzun bir çalışmadan sonra tamamladığımız başvuru hazırlıklarımızdan sonra 18 Temmuz 2016 tarihinde ortak proje başvurusunu NIH (National Institu of Healt)'e yaptık ve 22 Temmuz 2016'da açığa alındım. Bu yanlışın derhal düzeltilerek görevimin başına iade edilmem gerekir."

NIH, ABD'de tıbbi araştırmalara kaynak aktaran en büyük kuruluş olarak biliniyor. Özen ve asistanı, her türlü tıbbi ve biyolojik araştırmanın yapıldığı NIH'teki çalışmalarından sonra 21 Eylül 2015'te WIPO'ya başvuru yaptı ve 'Nanomicelles for the Treatment of Cancer' adlı araştırmaları ile patent almaya hak kazandı.
WIPO patent belgesi.

Başvurusunun onaylandığını duyunca "Çok az bilim adamına nasip olacak bir şey" diyen Oğuz Aslan Özen, profesörlüğü elinden alındıktan sonra 3 yıldır cezaevi ortamında hastalıklarla mücadele etmek zorunda bırakıldı.

Yaklaşık 7 yıldır OSAS (Obstruktif Sleep Apne Sendromu) yani uyku apnesi hastası olan Özen, uyku sırasında üst solunum yolları tıkandığı ve nefessiz kalıp hayatını kaybetme tehlikesi olduğu için her gece CPAP (Continious Positive Airway Pressure) adı verilen elektrik aksamlı bir makineyle uyumak zorunda. Ayrıca cezaevi sürecinde safra kesesinde taş oluştu ve bu hastalığın tedavisi için birçok eziyete katlandı. Yaşadıkları hasta tutuklulara yapılan eziyetleri bir kez daha gözler önüne seriyor.

Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen, birçok doktor yetiştirdi, mezun etti.
KANSER HÜCRELERİNİ ONARAN BİR İLAÇ GELİŞTİRDİLER
Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen'in yaşadıklarını eşi Türkan Özen'den dinleyin:


Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen ve eşi Türkan Özen, Tekirdağ Cezaevi.


Eşim ve asistanı Mustafa Özgül, Namık Kemal Üniversitesinde kanser alanında yaptıkları çalışmayı ABD'de biraz daha ilerletmek istiyorlardı. Asistanını üniversitenin de onayıyla ABD'ye gönderdiler. 2014'teydi sanırım. Asistanı oradaki bir laboratuvarda çalışmaya başladı. Bu süreçte sürekli irtibat halindeydiler. Çalışmalar neticesinde kanser tedavisinde kullanılmak üzere geliştirdikleri ilaç için patent başvurusu yaptılar.

Şöyle bir ilaç; Aspirin nereden biliyor da baş ağrısını kesiyor diye merak edilir. Aslında Aspirin içtiğimizde bütün vücut ilaçtan etkileniyor, bu arada da baş ağrısını kesiyor. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar da öyle. Kanser hücrelerini tedavi etmesi gereken ilaç başka hücrelere zarar verebiliyor. Eşim ve asistanı sadece kanser hücrelerini onaran bir ilaç buldular. Kanser Terminatör diye hatırlıyorum adını.

Bu ilacın patentini almaya hak kazandıklarında eşim cezaevindeydi ve patentle ilgili 'Evet bu ilacı biz bulduk, patenti hakkı bana aittir' diye WIPO'ya geri dönüş yapılması lazımdı. Ama içeride olduğu için böyle bir şey yapamadılar. Bu durumda ilacın patenti halka açık oluyor. Başka biri sahiplenmiş olabilir. Biz bunu cezaevi savcısına, Cumhuriyet Savcısına gönderdik ama kimse ilgilenmedi.

15 TEMMUZ'DA MARMARİS'TEN DÖNÜYORDUK

Darbenin olduğu akşam biz Marmaris'ten tatilden dönüyorduk. 22 Temmuz 2016'da açığa alındığını öğrendik, üniversiteden mail gönderdiler. Ne olduğuna anlam vermedik. Herhalde birkaç aylık bir şeydir diye düşündük. Cuma günüydü. Pazar günü 24 Temmuz 2016'da, saat 20.30 civarında evimize polisler geldi. Gece 02.30'a kadar arama yaptılar. Mutfaktaki tencerelerin içine, bayat ekmek poşetlerine bile baktılar. Evden çıkıp eşimin işyerindeki ofisini armaya gittiler. Dört gün gözaltında kaldı eşim. Perşembe günü mahkemeye çıkarılıp örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Bir de kaçma şüphesi olduğu için tutukladılar. Kaçma şüphesine nasıl vakıf oldular bilemiyorum. Neye dayanarak kaçacağını düşündüler hala daha bilmiyorum.
NEFESSİZ KALIYOR, DİLİ BOĞAZINA KAÇIYOR
Eşim 7 yıldır uyku apnesi hastası. Tekirdağ'daki araştırma hastanesinde uyku testine tabi tuttular. Makine kullanmasına karar verildi. Makine şöyle bir şey; ağzına taktığı bir maske var. Ucunda hortumu bulunuyor. Eski teypler gibi küçük bir makine. O burnuna ve ağzına soğuk, serin bir hava veriyor ve horlamasını engelliyor. Horlarken tabi ki nefessiz kalıyor, dili boğazına gidiyor. Hem çevreyi rahatsız edebiliyor hem de sağlığı tehlike altında. E anlamıyor tabi uykuda olduğu için ve ileri aşamada ölüm tehlikesi var. Dilekçe verdi birkaç defa, sadece koğuşunu değiştirdiler. Daha az kişinin olduğu bir koğuş zannettik ama pek bir değişiklik olmadı.

Ayrıca makinenin filtresinin 2-3 günde bir temizlenmesi lazım. Küçük bir aparatı var, çıkarıp yıkıyorsunuz ama haftada bir yıkanması gerekirken o ortamda her gün yıkanması gerekiyor. Koğuşlar kalabalık. Sık sık yıkamak da filtreyi yıpratıyor. Bir buçuk yıl önce sabahtan alıp bakımını yaptırdık, parçalarını değiştirdik ama ne kadar makineyi yenilesek de koşullar uygun değil.


HAYVAN GİBİ KAFESLERE KOYUYORLAR
Bunun üzerine bir de safra kesesinde taş çıktı cezaevindeyken. CRP dedikleri safraya bakılan bir tetkik var. Onun için Edirne'deki hastaneye sevk edildi. Ama bizim hiç haberimiz olmadı. Zaten görüştürmüyorlar. Hastanede tedavisi bitince de Edirne'deki F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevine götürüyorlar. Orada da bir koğuşa koymuyorlar. Koridorların arasında kuytu bir köşede yatıyor. Kimseyle konuşamıyor, yalnız kalıyor. Bize haber vermedikleri için yanında para olmuyor. Çünkü cezaevi kartıyla alışveriş yapabiliyorsunuz.

Edirne'ye ilk gittiğinde çok sıkıntı çekti eşim. "Su bile vermediler" dedi. "Çeşme suyu içilecek gibi değildi ama lavaboya gittiğimde içecektim. İyi su almak istiyorum param olmadığı için vermediler" dedi. Eşim zaten uzun yıllardır panik atak hastası. Edirne'ye giderken sıkıntılı bir yolculuk yapıyor. Panik atak olduğu için gitmek istemiyor, o yolculuğu göze alamıyor, rahatsız oluyor. O cezaevi araçlarının içinde, hayvan gibi kafeslere koyuyorlarmış. Bundan 15-20 gün önce tekrar revire gittiğinde 'Beni Tekirdağ'daki bir hastaneye sevk edin. Safra kesemden rahatsızım, ağrım oluyor, her yediğim yemek dokunuyor' demiş.
3 YILDA 75 KEZ REVİRE ÇIKTI
18 Haziran 2019'da eşime 9 yıl ceza verdiler. Dosyası şu an istinaf'ta. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) de başvurduk. İstinaf dört aydan önce cevap vermiyor. Bekleme aşamasındayız. Son duruşmada mahkemeye, eşimin 3 yıldır kaç kere revire gittiğini, hastalık belgelerini hepsini sunduk. Karar verirken bunları hiç dikkate almadılar.

Üç yıldır 75 kere revire çıkmış eşim. Çok fazla ilaç kullanıyor. Uyku apnesi için makine, panik atak için antidepresan, tansiyon ilacı, midesindeki reflü için ayrı bir ilaç, safra kesesindeki taş için ağrı kesici ve antibiyotikler... Hangisini sayalım. Hasta insanlara bunlar yapılmamalı. Kanunlar uygulanmalı ve tutuksuz yargılanmalı.



PROF. DR. OĞUZ ASLAN ÖZEN'İN HASTANE BELGELERİ









Tıp fakülteleri kuran, kanser ilaçları uluslararası patent alan Prof. Dr. Özen, üç yıldır cezaevinde ve makineye bağlı biçimde ölüme sürükleniyor.
SEVİNÇ ÖZARSLAN
BOLD ÖZEL - Tutuklandıktan 3 ay sonra, geliştirdiği kanser ilacı ile WIPO (World Intellectual Property Organization - Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü)'den patent alan, Türkiye'de tıp ana bilim dalları kurup öğrenci yetiştiren, cebinden ödediği parayla öğrencisini yurt dışına araştırmaya gönderen Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen 3 yıldır cezaevinde.
28 Temmuz 2019'da tutuklanıp Tekirdağ Muratlı 2 Nolu Kapalı Cezaevine gönderilen Özen, 20 Ekim 2016 tarihinde onaylanan patent başvurusunu göremedi. Eğer özgür olsaydı, fişlenmeseydi bilimsel çalışmalarına devam edecekti.
15 Temmuz'dan bu yana yüzlerce akademisyen, bilim insanı sürgün edildi, ülkesini terk etmeye zorlandı, kimi ihraç edildi, onca yıllık tecrübesi, birikimi yok sayılarak üniversiteden atıldı, kimi de Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi eski dekanı Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen gibi hapislerde çürümeye terk edildi. 1071 Akademisyen, bilimsel çalışmaların geliştirilmesi için imza toplayacaklarına, durduk yere 'terörist' ilan edilen, sosyal ve fiziksel ölüme mahkum edilen meslektaşlarına yapılanları görmezden gelmeyi tercih etti.
Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen, kendisine terörist ya da başka yafta yapıştırmasına kimsenin inanmayacağına ve bu yanlıştan kısa sürede dönüleceğine inandığı için cezaevinden ailesine gönderdiği ve herkese ulaştırılmasını istediği Eylül 2016 tarihli 8 sayfalık mektubunda bakın neler yazıyor!
Bir profesörün nasıl harcandığını, fişlenerek nasıl tecrit edildiğini kendi kaleminden okuyun:

"Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesinden Şubat 1991'de mezun olduktan sonra Ordu ilinin Işıktepe belediyesinde 1 yıl olan mecburi hizmetimi 5 yıl sürdürerek zor şartlarda görevimi fazlasıyla yerine getirdim (getirdik).
1996-2001 yıllarında Fırat Üniversitesi Anatomi Anabilim Dalından ihtisasımı tamamladıktan sonra 2001 yılında şimdiki adıyla Bülent Ecevit Üniversitesi, o zamanki adıyla Zonguldak Karaelmas Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi Anabilim Dalına yardımcı doçent (Yrd Doç) olarak atandım ve burada Anatomi Anabilim Dalını kurdum. Buradan mezun olan öğrencilerim yurdun dört bir yanında hizmet veriyor.
2004 yılında doçent olduktan sonra Afyon Kocatepe Tıp Fakültesi Anatomi A. D.'na doçent olarak atandım ve burada Anatomi A.D.'nı kurdum ve yine buradan mezun olan öğrencilerim yurdun dört bir yanında hizmet veriyor.
2008 yılında Namık Kemal Üniversitesi Tıp Fakültesi Anatomi A.D.'na doçent olarak atandım ve burada da Anatomi A.D.'nı kurdum. 2009 yılında profesör kadrosunu takiben Kasım 2009'da Dekanlık (Tıp Fakültesi) kadrosuna atandım ve 2 dönem süren 6 yıllık Tıp Fakültesi Dekanlığım süresince Tıp Fakültesini kurdum, 2 dönem 2014 ve 2015'te mezunlar vererek görevimi başarıyla tamamladım."

Özen mektubunun devamında Namık Kemal Üniversitesi kadrosuna atanırken kullandığı ifadeler Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP)'nin 17 yıllık anlı şanlı iktidarı için ibretlik:
"Namık Kemal Üniversitesi kadrosuna, kesinlikle dindarlara geçit vermeyen Prof. Dr. Nizamettin Şenköylü döneminde atandım ve 2011 rektörlük seçimlerine kadar beraber çalıştık. Daha sonra 2. sırada yer alıp rektörlüğe atanan Prof. Dr. Osman Şimşek ile çalıştım ve ikinci dönem dekanlık atamam bu rektör zamanında oldu ve muhafazakar görüntümün bu rektörün dindarlığından kaynaklandığını düşünüyorum. İnsan muhafazakar yapılır, dindar yapılır, daha da ileri irtica yaftası atılır ama FETÖ'cü yaftası ancak atana yakışır. Bu şerefsizliğin daniskasıdır. Bunun altında çıkar ilişkilerinin olduğu aşikardır."
Özel, açığa alınması ve fişlenmesinin nedeninin üniversitedeki çıkar ilişkilerden kaynaklandığı belirtiyor:
"Açığa alınma belgesi "kişiye özel" olarak gönderilmiş ve bize tebliğ edilen belgede dağıtım yerleri adı altında herkes (açığa alınan) bildirilmiş, kişiye özelliğin bir anlamı kalmamış, bu şekilde bir itibarsızlaştırma, lekeleme yapılmıştır.
Tıp Fakültesi 6 (altı) Anabilim Dalının öğretim üyelerinin hepsi açığa alınırken, 200'e yakın öğretim üyesinin çalıştığı Ziraat Fakültesinden 1 tane bile FETÖ şüphelisi öğretim üyesinin olmaması dikkat edilmesi gereken bir durumdur. Bu fırsattan istifade denip, Tıp Fakültesini bitirme operasyonu haline getirilmiştir. Bu sayede Ziraat Fakültesi Rektörlük saltanatını sürdürebilecektir. Şu anda da bütün rektörlükteki idari kadrolarda Ziraat Fakültesi öğretim üyelerinin yer alması bunun ispatıdır.
Akademik olarak Sağlık Meslek Yüksek Okulu (birçok bölümüne), Sağlık Yüksek Okulu (Hemşirelik), Tıp Fakültesi Anatomi derslerini verdim, vermekteyim. Yurtiçi, yurtdışı makale yazarlığı, kitap yazarlığı, kitap çevirisi ve bildiriler olmak üzere 200'e yakın yayınım bulunmaktadır. Çalışmalarım beni konferans özel ödülleriyle, TÜBİTAK teşvik ödülleriyle, üniversite bilimsel performansta en başarılı öğretim üyeleri sıralamasında ilk üçe sokan kaliteli çalışmalardır. Yurtiçi ve yurtdışı çok sayıda bilimsel toplantıda çalıştığım kurumları başarıyla temsil ettim. Zonguldak Bülent Ecevit Ün. (Karaelmas Ün.)'de yüksek lisans, Afyon Kocatepe Ün.'de yüksek lisans ve doktora, Namık Kemal Üniversitesinde yüksek lisans ve doktora programları açtım ve mezunlar verdim..."

Özen, mektubunu geliştirdikleri kanser ilacı çalışmalarına nasıl başladıklarını anlatarak tamamlıyor:
"Gözaltına alınmadan önce de yine danışmanı olduğum doktora öğrencim Araş. Görev. Dr. Mustafa Özgül ile Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın bizzat katıldığı TÜBİTAK toplantılarında hedef gösterdiği ve Bilim, Sanayi, Teknoloji Bakanı iken Sayın Fikri Işık'ın üniversitemizi ziyaretlerinde hedef gösterdiği Biyoteknoloji alanına biz de yönelerek, bunun tıp alanındaki uygulamalarından olan "NanoTıp" konusunu ele aldık. Kanser ilaçlarını kendi geliştirdiğimiz orijinal akıllı moleküller ile insana zarar vermeden kanser dokusuna göndermeyi ve kanseri yok etmeyi amaçladık ve doktora tezini bu konuda hazırladık. Bu tezi gerçekleştirmek üzere doktora öğrencimi kendi cebimden (mali olarak) destekleyerek ABD California Riverside Üniversitesi Biyoteknoloji Bölümüne gönderdim.
Projemiz (tezimiz) oradaki öğretim üyeleri (Bölüm Bakanı Huina Liu başta olmak üzere) tarafından övgü aldı ve hemen "grant" (ABD'de çok zor alınan proje desteği) başvurusu yapmak için iki üniversitenin ortak olduğu proje vermemiz önerildi. Uzun bir çalışmadan sonra tamamladığımız başvuru hazırlıklarımızdan sonra 18 Temmuz 2016 tarihinde ortak proje başvurusunu NIH (National Institu of Healt)'e yaptık ve 22 Temmuz 2016'da açığa alındım. Bu yanlışın derhal düzeltilerek görevimin başına iade edilmem gerekir."

NIH, ABD'de tıbbi araştırmalara kaynak aktaran en büyük kuruluş olarak biliniyor. Özen ve asistanı, her türlü tıbbi ve biyolojik araştırmanın yapıldığı NIH'teki çalışmalarından sonra 21 Eylül 2015'te WIPO'ya başvuru yaptı ve 'Nanomicelles for the Treatment of Cancer' adlı araştırmaları ile patent almaya hak kazandı.
[caption id="attachment_69500" align="alignnone" width="614"] WIPO patent belgesi.[/caption]
Başvurusunun onaylandığını duyunca "Çok az bilim adamına nasip olacak bir şey" diyen Oğuz Aslan Özen, profesörlüğü elinden alındıktan sonra 3 yıldır cezaevi ortamında hastalıklarla mücadele etmek zorunda bırakıldı.
Yaklaşık 7 yıldır OSAS (Obstruktif Sleep Apne Sendromu) yani uyku apnesi hastası olan Özen, uyku sırasında üst solunum yolları tıkandığı ve nefessiz kalıp hayatını kaybetme tehlikesi olduğu için her gece CPAP (Continious Positive Airway Pressure) adı verilen elektrik aksamlı bir makineyle uyumak zorunda. Ayrıca cezaevi sürecinde safra kesesinde taş oluştu ve bu hastalığın tedavisi için birçok eziyete katlandı. Yaşadıkları hasta tutuklulara yapılan eziyetleri bir kez daha gözler önüne seriyor.
[caption id="attachment_69431" align="alignnone" width="740"] Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen, birçok doktor yetiştirdi, mezun etti.[/caption]
KANSER HÜCRELERİNİ ONARAN BİR İLAÇ GELİŞTİRDİLER
Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen'in yaşadıklarını eşi Türkan Özen'den dinleyin:
Eşim ve asistanı Mustafa Özgül, Namık Kemal Üniversitesinde kanser alanında yaptıkları çalışmayı ABD'de biraz daha ilerletmek istiyorlardı. Asistanını üniversitenin de onayıyla ABD'ye gönderdiler. 2014'teydi sanırım. Asistanı oradaki bir laboratuvarda çalışmaya başladı. Bu süreçte sürekli irtibat halindeydiler. Çalışmalar neticesinde kanser tedavisinde kullanılmak üzere geliştirdikleri ilaç için patent başvurusu yaptılar.
Şöyle bir ilaç; Aspirin nereden biliyor da baş ağrısını kesiyor diye merak edilir. Aslında Aspirin içtiğimizde bütün vücut ilaçtan etkileniyor, bu arada da baş ağrısını kesiyor. Kanser tedavisinde kullanılan ilaçlar da öyle. Kanser hücrelerini tedavi etmesi gereken ilaç başka hücrelere zarar verebiliyor. Eşim ve asistanı sadece kanser hücrelerini onaran bir ilaç buldular. Kanser Terminatör diye hatırlıyorum adını.
Bu ilacın patentini almaya hak kazandıklarında eşim cezaevindeydi ve patentle ilgili 'Evet bu ilacı biz bulduk, patenti hakkı bana aittir' diye WIPO'ya geri dönüş yapılması lazımdı. Ama içeride olduğu için böyle bir şey yapamadılar. Bu durumda ilacın patenti halka açık oluyor. Başka biri sahiplenmiş olabilir. Biz bunu cezaevi savcısına, Cumhuriyet Savcısına gönderdik ama kimse ilgilenmedi.
[caption id="attachment_69447" align="alignnone" width="740"] Prof. Dr. Oğuz Aslan Özen, eşi ve çocuklarıyla birlikte Tekirdağ Cezaevinde.[/caption]

15 TEMMUZ'DA MARMARİS'TEN DÖNÜYORDUK
Darbenin olduğu akşam biz Marmaris'ten tatilden dönüyorduk. 22 Temmuz 2016'da açığa alındığını öğrendik, üniversiteden mail gönderdiler. Ne olduğuna anlam vermedik. Herhalde birkaç aylık bir şeydir diye düşündük. Cuma günüydü. Pazar günü 24 Temmuz 2016'da, saat 20.30 civarında evimize polisler geldi. Gece 02.30'a kadar arama yaptılar. Mutfaktaki tencerelerin içine, bayat ekmek poşetlerine bile baktılar. Evden çıkıp eşimin işyerindeki ofisini armaya gittiler. Dört gün gözaltında kaldı eşim. Perşembe günü mahkemeye çıkarılıp örgüt üyesi olduğu iddiasıyla tutuklandı. Bir de kaçma şüphesi olduğu için tutukladılar. Kaçma şüphesine nasıl vakıf oldular bilemiyorum. Neye dayanarak kaçacağını düşündüler hala daha bilmiyorum.
NEFESSİZ KALIYOR, DİLİ BOĞAZINA KAÇIYOR
Eşim 7 yıldır uyku apnesi hastası. Tekirdağ'daki araştırma hastanesinde uyku testine tabi tuttular. Makine kullanmasına karar verildi. Makine şöyle bir şey; ağzına taktığı bir maske var. Ucunda hortumu bulunuyor. Eski teypler gibi küçük bir makine. O burnuna ve ağzına soğuk, serin bir hava veriyor ve horlamasını engelliyor. Horlarken tabi ki nefessiz kalıyor, dili boğazına gidiyor. Hem çevreyi rahatsız edebiliyor hem de sağlığı tehlike altında. E anlamıyor tabi uykuda olduğu için ve ileri aşamada ölüm tehlikesi var. Dilekçe verdi birkaç defa, sadece koğuşunu değiştirdiler. Daha az kişinin olduğu bir koğuş zannettik ama pek bir değişiklik olmadı.
Ayrıca makinenin filtresinin 2-3 günde bir temizlenmesi lazım. Küçük bir aparatı var, çıkarıp yıkıyorsunuz ama haftada bir yıkanması gerekirken o ortamda her gün yıkanması gerekiyor. Koğuşlar kalabalık. Sık sık yıkamak da filtreyi yıpratıyor. Bir buçuk yıl önce sabahtan alıp bakımını yaptırdık, parçalarını değiştirdik ama ne kadar makineyi yenilesek de koşullar uygun değil.

HAYVAN GİBİ KAFESLERE KOYUYORLAR
Bunun üzerine bir de safra kesesinde taş çıktı cezaevindeyken. CRP dedikleri safraya bakılan bir tetkik var. Onun için Edirne'deki hastaneye sevk edildi. Ama bizim hiç haberimiz olmadı. Zaten görüştürmüyorlar. Hastanede tedavisi bitince de Edirne'deki F Tipi Yüksek Güvenlikli Cezaevine götürüyorlar. Orada da bir koğuşa koymuyorlar. Koridorların arasında kuytu bir köşede yatıyor. Kimseyle konuşamıyor, yalnız kalıyor. Bize haber vermedikleri için yanında para olmuyor. Çünkü cezaevi kartıyla alışveriş yapabiliyorsunuz.
Edirne'ye ilk gittiğinde çok sıkıntı çekti eşim. "Su bile vermediler" dedi. "Çeşme suyu içilecek gibi değildi ama lavaboya gittiğimde içecektim. İyi su almak istiyorum param olmadığı için vermediler" dedi. Eşim zaten uzun yıllardır panik atak hastası. Edirne'ye giderken sıkıntılı bir yolculuk yapıyor. Panik atak olduğu için gitmek istemiyor, o yolculuğu göze alamıyor, rahatsız oluyor. O cezaevi araçlarının içinde, hayvan gibi kafeslere koyuyorlarmış. Bundan 15-20 gün önce tekrar revire gittiğinde 'Beni Tekirdağ'daki bir hastaneye sevk edin. Safra kesemden rahatsızım, ağrım oluyor, her yediğim yemek dokunuyor' demiş.
3 YILDA 75 KEZ REVİRE ÇIKTI
18 Haziran 2019'da eşime 9 yıl ceza verdiler. Dosyası şu an istinaf'ta. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) de başvurduk. İstinaf dört aydan önce cevap vermiyor. Bekleme aşamasındayız. Son duruşmada mahkemeye, eşimin 3 yıldır kaç kere revire gittiğini, hastalık belgelerini hepsini sunduk. Karar verirken bunları hiç dikkate almadılar. Üç yıldır 75 kere revire çıkmış eşim. Çok fazla ilaç kullanıyor. Uyku apnesi için makine, panik atak için antidepresan, tansiyon ilacı, midesindeki reflü için ayrı bir ilaç, safra kesesindeki taş için ağrı kesici ve antibiyotikler... Hangisini sayalım. Hasta insanlara bunlar yapılmamalı. Kanunlar uygulanmalı ve tutuksuz yargılanmalı.


PROF. DR. OĞUZ ASLAN ÖZEN'İN HASTANE BELGELERİ










15 Ağustos 2019 Perşembe

Tutuklu tıp öğrencisi Kübra’dan mektup: İnsanlık öldü mü?

15 Ağustos 2019 
Üç yıldır tutuklu bulunan Tıp öğrencisi Münise Kübra Çakırçoban, cezaevinden vicdanlara seslenen bir mektup yazdı. “İnsanlık öldü mü” diye sordu.

Tıp fakültesini bitirmesine 6 ay kala tutuklanıp Elazığ Kadın Kapalı Cezaevine gönderilen Münise Kübra Çakırçoban (24), TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na bir mektup gönderdi.

“Ben doktor olmasına 6 ay kala hayalleri elinden alınarak neşter tutacağı ellerine kelepçe vurularak Elazığ Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumuna getirilen Münise Kübra Çakırçoban’ım” diyen doktor adayı şunları kaleme aldı:

BETONDAN BİR TABUT İÇİNDEYİM

“İnsanların dertlerine deva, hastalıklarına şifa olmak için yaşıyordum ama o insanlar sustuğu için ben şimdi cezaevindeyim. Demir parmaklıklar ardında, betondan bir tabut içinde nefes alan bir ölüyüm, ölüyüz. Size ve sizin aracılığınızla aziz milletime sormak istiyorum. İnsanlık öldü mü.”

Annesinin 6,5 ay, babasının 15 ay, şeker hastası ve kendisini gibi doktor adayı olan kardeşinin 2,5 ay cezaevinde kaldığını belirten Çakırçoban, mektubunda tüm aile olarak mağdur edildiklerini ve tam sorunlar bitti derken tutuklandığını ve 7 bayramdır ailesinden ayrı yaşamak zorunda kaldığını ifade etti.

ZULME KİMSE DUR DEMEYECEK Mİ?

Kendisinden iki ay önce annesiyle birlikte hapsedilen, koğuş arkadaşı Seniha bebek ile çekilmiş bir fotoğrafını da gönderen Münise Kübra Çakırçoban mektubunda cezaevindeki bebeklerin dramını da anlattı:

“Seniha bu dramın içindeki 600 bebekten sadece biri… 7’den 70’e bir drama mecbur bırakılmış haldeyiz. Ayağına toprak değmeden büyüyor. Yürümesini, konuşmasını cezaevinde öğrendi. 24 saatimizi beraber geçirince bütün gelişim evrelerini çok detaylı gözlemleme fırsatım oluyor. Artık olayları, mekanları, kişileri idrak kabiliyeti çok gelişti. Öyle ki o da anlıyor buranın özgür dünya olmadığını ve koğuş kapısı açılır açılmaz bir anda dışarı atlıyor. Kaç kere kaçmasın diye ağlaya ağlaya kucaklayıp içeri almak zorunda kaldım bilmiyorum. Her fırsatta dışarı çıkmak için öyle çaba gösteriyor ki. Keşke Seniha’nın gösterdiği çabayı insanlık da gösterebilse… Belki lâl kesilen şu vicdanların dillenmesidir bizim ilacımız. Veya bunca çocuğu, genci, yaşlıyı görmemek için kapanan gözlerin açılması… Yapılan bu zulme DUR demeyecek mi hiç kimse? ”

TEK ÖZLEMİM BEYAZ ÖNLÜK

6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılan ve dosyası şu an Yargıtay’da olan Çakırçoban, hayat kurtarmak isterken terörist denilerek içeri atıldığını, bir an önce hastaneye görevinin başına geçmek için hayaller kurduğunu, cezaevindeki en büyük özleminin ise ‘beyaz önlük’ olduğu belirtti.

NE OLUR ÇIĞLIKLARIMIZA KULAK KABARTIN!

18 aylık Seniha bebeğin annesinin 9 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldığı ifade eden Çakırçoban mektubunun sonunda tüm mağdurlar adına bir çağrıda bulundu:

“Belki Seniha benim hastam olarak karşıma çıkacakken avluda volta atıyoruz. Ben ve Seniha binlerce mağdur insandan sadece ikisiyiz. Şu duvarlara sinen sessiz çığlıklarımızın duyulacağı ümidiyle geçiriyoruz günlerimizi. İnsanlık gerçekten bu hale gelmiş olamaz değil mi? Hapishanelerdeki yaşanan şu dramlara kapatmasalar gözlerini. Özgür dünyada olup vicdanları tutsak olan insanlara sesleniyorum. Bir evlat, bir kadın ve hayalleri elinden alınmış bir genç olarak tüm masumlar, mağdurlar adına sesleniyorum. Ne olur bu çığlıklara kulak kabartın, kapatmayın kulaklarınızı. Sesiniz, sesimiz olun.”

MÜNİSE KÜBRA ÇAKIRÇOBAN’IN MEKTUBU





13 Ağustos 2019 Salı

3 kez acile kaldırılan hamile tutuklu için kritik 3 gün

13 Ağustos 2019 
Hamile tutuklu Fatma Zehra Gül (35), için üç gün sonra 'tutuklu durum değerlendirme'si yapılacak. Eşi Fatih Gül, kamuoyuna destek çağrısı yaptı.

Kanaması olduğu için geçtiğimiz hafta 3 kez acile kaldırılan ve doktorun 'düşük tehlikesi yüksek' dediği 3 aylık hamile tutuklu Fatma Zehra Gül için 16 Ağustos 2019 kritik gün.

Davasının görüldüğü Uşak 3. Ağır Ceza Mahkemesi başkanı ve hakimleri üç gün sonra bir araya gelip Gül hakkında durum değerlendirmesi yapacak. Fakat ailesi mahkemeye sunacak belgelere ulaşamadığı için endişeli.

Eşi Fatih Gül elinin kolunun bağlı olduğunu söylüyor ve mahkemeye Uşak Devlet Hastanesi Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi'nin raporlarını sunmadıkları için dert yanıyor:

"Hastaneye gidiyoruz, raporları cezaevine gönderdik diyorlar. Cezaevi raporları bize vermiyor, eşim her gün dilekçe yazıyor almak için. Eşimin durumu acil. Her an düşük yapabilir. İki arada bir derede kaldık. Cezaevi doktoru mu yönetimi mi artık bilemiyorum, raporu bir türlü bize vermiyorlar. En son çare olarak mahkemeye eşimin tutukluluğuna itiraz dilekçesi yazdım, durumu anlattım ve katipliğe teslim ettim. Mahkeme raporu görse belki ona göre bir değerlendirme yapacak. Umarım hakimler heyetine dilekçem ulaştırılır ve adil, hakikatli bir karar verilir."

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve örgüt üyeliğinden yargılanan Fatma Zehra Gül'ün ilk mahkemesi aslında 10 Eylül 2019'da görülecek. Tüm tutuklular için her ay bir durum değerlendirmesi yapılıyor. Fatih Gül, eşi için 16 Ağustos 2019'da yapılacak değerlendirme için bir çağrıda bulundu ve herkesin kendilerine destek olmasını istedi.


TUTUKLANDIĞINDA 5 HAFTALIKTI

Uşak'ta özel bir yurtta müdürlük ve yönetim memurluğu yaptığı için 20 Haziran 2019'da tutuklanan Fatma Zehra Gül, henüz 5 haftalık hamileyken Uşak E Tipi Kapalı Cezaevine gönderildi.

6 yaşında Semra Döne Gül adında bir kız çocuğu sahibi olan Fatma Zehra Gül, iki aydır cezaevi koşullarında ve hamile olarak tutuluyor. İlk doğumunda düşük ve kanama gibi sorunlar yaşamayan Gül, tutuklandıktan sonra bu sorunlarla karşılaştı.

Fatih Gül, "Eşimin daha önceki hamileliğinde hiçbir sorunu olmamıştı. 2-3 haftadır stres, yer darlığı, yeterince beslenememe, moral bozukluğu gibi nedenlerden sanırım kanaması oluyor. Ufacık yerde 16 kişi kalıyorlar. Uşak'ta genel itibariyle koğuşlar 8 kişilik ama iki katı insan kalıyor, yaşam alanları ona göre kısıtlanıyor. Doktor eşime düşük tehlikesi yüksek, istirahat etmesi lazım demiş. Ama orada ne kadar nasıl istirahat edebilir ki!" dedi.

 KIZIMIZIN PSİKOLOJİSİ BOZULDU

Fatma Zehra Gül, eşi Fatih Gül ve kızları Semra Döne Gül.15 Temmuz'dan bu yana ailece çok yıpratıldıklarını ifade eden Fatih Gül, "Kızımızın da psikolojisi çok bozuldu. Bu ayın 15'inde psikologdan gün aldım, götüreceğim." dedi.

Ekim 2016'dan Ekim 2018'e kadar kendisinin de aynı nedenlerle cezaevinde yattığını ifade eden Fatih Gül, "Dosyam Yargıtay sürecince. Eşim hapiste. Kızım zor durumda. Uzun zamandır iş arıyoruz. Bu yaşatılanlar adil değil. Artık bunlara bir çözüm bulunmalı." ifadelerini kullandı.

CEZAEVİNDEKİ KOKU DAYANILMAZ

Kendisinin de Uşak Cezaevinde kaldığını belirten Fatih Gül, "Fiziki koşulları çok kötü bir cezaevidir maalesef. Orası organize sanayinin hemen yanıdır. Deri sanayi, tabakhane var ve her zaman çok kötü koku oluyor. O koku bile insanı mahvetmeye yeter. Ben de 9 ay kaldım orada ve inanın Bandırma Cezaevine gönderilince sevindim. İnsan hapiste kaldığına sevinir mi! İşte düşünün oradan kurtulduğuma sevindim." dedi.

5275 sayılı Ceza İnfaz Kanunu 16/4 maddesine göre hamile kadınlar gözaltına alınamaz, tutuklanamaz, doğumdan itibaren cezanın 6 ay ertelenmesi gerekiyor.



11 Ağustos 2019 Pazar

Şekeri 400’e fırlayan hasta arife günü tutuklandı

11 Ağustos 2019 
Dün gözaltına Ahmet Doğan, sağlık kontrolü için götürüldüğü hastanede şekeri 400’e çıkmasına rağmen tutuklanıp cezaevine gönderildi. Ailesi, “Eşimden dünden beri haber alamıyorum. Ne halde, hangi cezaevinde bilmiyorum.” dedi.


Ağır şeker hastası Ahmet Doğan (44), dün öğlen saatlerinde Kahramanmaraş Andırın Yeşilova’da gözaltına alındı. Sağlık kontrolü için götürüldüğü hastanede, stres ve sıkıntıdan şekeri 400’e çıkan hasta yine de tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Eşi E. Doğan, “Eşimden dünden beri haber alamıyorum. Hem Kahramanmaraş Cezaevini, hem de Osmaniye Cezaevini aradım. Bilgi veremeyiz, mesai başlayınca arayın dediler. Mesai perşembe günü başlıyormuş. O güne kadar nasıl bekleyeceğiz, eşim nerede, ne halde bilmiyorum.” dedi.

KURBANLIK ALMAYA GİDİYORDU

Cemaat soruşturmaları kapsamında Ocak 2017’de tutuklandıktan sonra 5 Ekim 2017’de denetimli serbeslikle bırakılan muhasebeci Ahmet Doğan, yaklaşık 1,5 yıldır ailesiyle memleketi Osmaniye Kadirli’de yaşıyordu.

Mahkemesi devam eden Doğan her cumartesi imzasını atıp hayata tutunmaya çalışıyordu. 1,5 ay önce mahkemesi sonuçlandı ve 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Eşi, “Eşim dün imzasını kullandı. Kurbanlık almak için kasabaya gitti. Yol kontrolünde jandarma tarafından tekrar tutuklandı. Yani bir saat önce imzasını atan eşimi, sanki kaçakmış gibi bir saat sonra tutukladılar. Neden teslim olmadım demişler bir de. Tutuklanma kararı bize gelmedi. Eşime kaçak muamelesi yapıldı, bu doğru değil.” ifadelerini kullandı.

BİR FABRİKADA İŞ BULDU, ÇALIŞTIRMADILAR

Elazığ Cezaevinde 10 ay tutuklu kaldıktan sonra tahliye olan Ahmet Doğan memleketinde bir iplik fabrikasında iş buldu ancak bir ay çalışabildi. Eda Doğan, tutuklanıp bırakılan insanların toplumdan tamamen tecrit edildiğini ve çok zor süreçler yaşadığını ifade ediyor:

“Kadirli’de bir iplik fabrikasında işe girdi eşim. Orada muhasebeye bakıyordu. Bir ay sonra çıkarıldı. İŞKUR’dan aradılar. Fetö davasından tutuklandığın için seni çalıştıramayız dediler. Hiç kolay geçmiyor bu süreçler. Herkesin bunlara duyarlı olması lazım.”

9 ve 5 (ikiz) yaşlarında üç çocuğu bulunan Doğan ailesi, bayram arifesinde zulme maruz kalan yüzlerce mağdur aileden biri. Türkiye’de birçok aile bayramı bu şekilde geçiriyor.




7 Ağustos 2019 Çarşamba

Hasta tutuklu Deniz Hakan Şen'in cezaevinde öldürülmesine çifte takipsizlik

7 Ağustos 2019 
Yaşadığı hak ihlalleri nedeniyle hayatını kaybeden hasta tutuklu Deniz Hakan Şen'in ölümüyle ilgili Bakırköy ve Küçükçekmece başsavcılıkları skandal kararlara imza attı.

Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklandıktan sonra Silivri Cezaevine gönderilen ve cezaevi ile 3 hastanede yaşadığı hak ihlalleri sonucu 6 Mart 2018'de hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen davasında sorumlulara takipsizlik verildi.

Deniz Hakan Şen'in eşi Hüsna Şen, Silivri Devlet Hastanesi, Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Hastanesi, Okmeydanı Eğitim Araştırma Hastanesi ve cezaevi doktoru hakkında 5 ay önce suç duyurusunda bulunmuştu.Bakırköy ve Küçükçekmece Cumhuriyet başsavcılıkları 'olayda ihmal yoktur' diyerek takipsizlik kararı verdi.

Hüsna Şen, "Suç duyurusunda bulunurken Bakırköy Sadi Konuk Hastanesinden bilirkişi olarak bir doktor atamışlardı. O doktor bana 'bundan bir şey çıkmayacak, biliyorsunuz değil mi' demişti. Dediklerini yaptılar. Ulusal ve uluslararası tüm platformlarda hakkımızı aramaya devam edeceğim" dedi.



NE OLMUŞTU?

1 Ekim 2017'de tutuklanıp Silivri Cezaevine gönderilen tıbbi mümessil Deniz Hakan hapse girdiğinde herhangi bir hastalığı yoktu. İki ay sonra şikayetleri artınca Ocak 2018'den itibaren cezaevi yönetimine hasta olduğuna dair dilekçeler yazmaya başladı. Avukatının verdiği bilgiye göre yaklaşık 40 dilekçe yazdı. Vefat ettiğinde ailesine teslim edilen eşyalarının arasından bu dilekçelerden dördü çıktı.

Deniz Hakan Şen’in tedavi edilmek için adeta yalvardığı, acıdan kıvrandığı dilekçelerine cevap verilmedi. Hastalığı ilerledi ve 8 Şubat 2018 perşembe günü, koğuşunda namaz kılarken düşüp bayıldı. Bir saat kendine gelemeyince Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. Fakat aynı gün ‘bir şeyi yok’ diye taburcu edildi. Cezaevi arabasında tekrar bayılınca geri götürüldü.

Üç gün Silivri Devlet Hastanesinde yatan Şen'e burada endoskopi yapıldı. Kanser bulgularına rastlanınca 12 Şubat 2018 Pazartesi Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi ve burada ileri derece mide kanseri teşhisi konuldu. Şen iki gün Halkalı’daki hastanede yattı. Fakat zamanında müdahale edilmediği için sarılığı ilerlemişti. Vücutta biriken sıvının boşaltılması ve sarılığın düşürülmesi için PTK (Perkütan Transhepatik Kolanjiografi) adı verilen işlemin yapılması gerekiyordu. Ancak PTK işlemini yapacak görevli izinli olduğu için 'başka elemanımız yok' denilerek Okmeydanı'na sevk edildi.

Bir hafta içinde üç hastane değiştiren Deniz Hakan Şen, 13 Şubat 2018’de gönderildiği Okmeydanı Devlet Hastanesinde yaşadıkları ise daha vahimdi. Yoğun bakımda yatması gerekirken 6 gün hiçbir tedavisi yapılmadan tutuklu odasında bekletildi. Acil yapılması gereken PTK işlemi geciktirildi. Yatakta kendi başına dönebilecek durumda değilken yatağa kelepçelendi. Başında bekleyen polisler idrar torbasını bile kendisine boşalttırdılar.

DENİZ HAKAN ŞEN'İN HASTANEDEKİ SON GÜNLERİNDEN GÖRÜNTÜLER BU LİNKTE 



DENİZ HAKAN ŞEN'İN CENAZESİNDE GÖRÜNTÜLER BU LİNKTE

85 KİLODAN 45 KİLOYA DÜŞMÜŞTÜ

Hüsna Şen ve avukatı, mahkemeden bin bir güçlükle alabildikleri tahliye kararını 19 Şubat’ta hastane yönetimine sundular. Deniz Hakan Şen, hemen o gün tutuklu odasından çıkarılıp yoğun bakıma alındı ve PTK işlemleri yapıldı. Hüsna Şen ve avukatının, ‘Neden bekliyorsunuz, neden tedavisini yapmıyorsunuz’ diye sorduklarında doktordan şu cevabı aldıklarını ifade ediyorlar: “Biz top sayıyoruz. Siz tahliyesini alana kadar o zaten ölecek. Boşuna uğraşmayın.”

Hüsna Şen, “O doktorun adını özellikle veriyorum, cerrah Şeraceddin Eğin. Bizi oyaladı. Raporu vermedi. Patoloji sonucu olmadan bir şey yazmam dedi. Mahkemenin kararına aykırı davrandı. Eşimi yoğun bakıma alınırken idrar torbasını kendisinin boşalttığını söyledi. Keşke videoya çekseydim o anı ama nereden bileyim böyle olacağını” demişti.2 ay içinde 85 kilodan 45 kiloya düşen Deniz Hakan Şen, 6 Mart 2018’de hayatını kaybetti.

DENİZ HAKAN ŞEN'İN YAŞADIKLARI AYRINTILI OLARAK BU LİNKTE

Müebbet verilen erin annesi: Ben oğlumu askere gönderdim Silivri'ye değil!

7 Temmuz 2019
Emirhan Doğancılı, 15 Temmuz'da 20 günlük erdi. O gece eline silah dahi almadı. Ama 7 kez müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Annesi Emine Kaya oğlunun tanıklıklarını anlattı.



Müebbet hapis cezasına çarptırılan erlerin anneleriyle yaptığımız video-röportajlara devam ediyoruz. Ev hanımı Emine Kaya (40), 15 Temmuz'un 3. yıl dönümünden bir gün sonra küçük oğlu İbrahim'i askere gönderdi.

Tıpkı büyük oğlu Emirhan Doğancılı'yı 2016 Haziran'da gönderdiği gibi. Ama çok endişeli. Ya onun da başına bir şey gelirse diye korkuyor. 15 Temmuz'da 20 günlük er olan Emirhan Doğancılı, o gece Kartal Kışlasında çıkarılıp Acıbadem Türk Telekom'un önüne götürülen 33 erden biri.

15 Temmuz gecesinde Telekom'un önünde Acıbadem muhtarı dahil 6 vatandaş şehit oldu. Daha silah tutmasını bilmeyen erlere orada bulundukları için 20 Nisan 2018'de, adam öldürmeye yardım etmekten 6 kez, anayasal düzeni bozmaktan da 1 kez olmak üzere toplam 7 müebbet verildi.

Emirhan Doğancılı'nın annesi Emine Kaya ise, "Oğlumun mahkemesi 2 yıl sürdü. Hepsine gittim. Bütün ifadeleri dinledim. Şehitlerin aileleri mahkemede, 'erler suçsuzdur' dedi, tahliyesini talep etti. Oğlum o gece eline silah almadığını söyledi. Balistik incelemeleri temiz. Şehit olan vatandaşların 3'ünün keskin nişancılar tarafından vurulduğu mahkeme kayıtlarına geçti. Tüm bunlara rağmen 20 günlük ere nasıl müebbet veriliyor anlamış değilim" diyor.

EMİRHAN DOĞANCILI ÖZEL VİDEOSU BU LİNKTE




CİĞERLERİNDEN İKİ KEZ AMELİYAT OLDU

Biz Bursa'da yaşıyoruz. İki erkek, bir kızım var. Büyük oğlum Emirhan Doğancılı 23, İbrahim 20, kızım Berra 5 yaşında.Emirhan'ın sağlık durumu zaten kötüydü. Ben askere göndermek istemedim. Ciğerlerinden iki kez ameliyat oldu. Hem sağdan hem soldan. Birinden ameliyat oldu. 10-15 gün sonra diğerinden. Su toplamış. Doktor ikisi birlikte su toplasaydı hayatını kaybedebilirdi demişti. Üşütmüş, biraz da alkolü, sigarası vardı.

Doktoru çok iyi bakılması, yemesine, içmesine dikkat edilmesi lazım dedi. Sigara içmemesi lazım dedi. İstanbul Gülhane Askeri Tıp Akademisine (GATA) gittik, askere gidebilir mi diye. Doktorumuz 'gidemezsin ama yine de sen bilirsin' dedi. Gitme dedim ya da biraz geç git dedim oğluma ama "Anne ben gideceğim, arkadaşlarım hepsi askerde, askerlik yapmayana kız vermiyorlar. Yarın öbür gün askerliğini yapamadı, çürük bu diye kendime laf söyletmem" dedi. Beni dinlemedi, gitti.

TANIMADIKLARI BİR KOMUTAN 'TATBİKAT VAR' DİYE ALIP GÖTÜRÜYOR

Emirhan acemi birliğini Samsun'da yaptı. 20 gün oradaydı. Usta birliği İstanbul Kartal Kışlası idi. 15 Temmuz olduğunda 20 günlük erdi. Komutanları 'tatbikat var' diye onları otobüse bindirmiş. Oğlum anlattığına göre akşam sekiz gibi koğuşta yatıyorlarmış. Hiç tanımadıkları bir komutan gelmiş ve Acıbadem'deki Telekom binasının önüne götürmüşler.

"Anne bizi Telekom'un oraya götürdüler. Halk önce bize alkış tuttu, su verdi. 'En büyük asker bizim asker' dedi. Bizi çok güzel çiçeklerle karşıladılar" dedi. "Ama sonra ne olduğunu anlamadık. Yarım saat sonra küfretmeye, 'asker kışlaya' diye bağırmaya başladılar. Yukarıdan uçaklar geçiyor, etraftan silah sesleri geliyordu" diye ifade etti bulundukları ortamı.

SİLAHLARIN BALİSTİK İNCELEMESİ TEMİZ ÇIKTI

Oğlum ile beraber o gün Acıbadem Telekom'a götürülen 34 er var. Bir er, hastalık nedeniyle tahliye edildi. 33'ü tutuklandı. İki yıl devam etti mahkemeleri. Biz hemen hemen her mahkemeye gittik.Mahkeme çok güzel gidiyordu. Bütün görüntüler, erlerin silahlarının balistik sonuçları her şey temiz çıktı. Benim oğlum o gece eline silah dahi almamış. 6-7 kişi daha var eline silah almayan. Bu mahkemede ispatlandı. Son mahkemede savcı "Eline silah almayanlar isimlerini söylesin" dedi. Benim oğlum ile birlikte 6-7 kişi ayağa kalktı söyledi.

3 VATANDAŞI KESKİN NİŞANCILAR ŞEHİT ETTİ

O gece Acıbadem'de 6 vatandaş şehit oldu. Bunlardan 3 kişiyi, başlarındaki komutanları vuruyor. Vurulanlardan biri muhtar. Sonra o komutanlardan biri de ölüyor. Diğer 3 vatandaşı ise keskin nişancıların vurduğu mahkeme kayıtlarına geçti. Şehit olanların aileleri de "Bize erler ateş etmedi, onlar yakınımızdaydı, kurşunlar arkadan geldi" diye ifade verdiler.


ŞEHİT AİLELERİ ERLERİN TAHLİYESİNİ İSTEDİ

Mahkemede şehit yakınlarından iki bayan vardı. Biri genç, biri yaşlı. Zannedersem şehit olanlardan birinin annesi ve eşiydi. Erleri dinledikten sonra tahliyesini istediler, vatan sağolsun dediler. Bunların hepsi kayıtlarda var. 33 erin hiçbiri ne adam öldürdü, ne yaraladı. Sadece birkaç kişi havaya ateş etmiş. Yere ateş eden var. Başlarındaki komutanları, arkadaşlarının başına silah dayamış, 'Bunlar terörist, ateş edeceksiniz, etmezseniz ben sizin kafanıza sıkacağım' gibi cümleler kullanmış.

20 GÜNLÜK ERE 7 KEZ MÜEBBET


Biz çok ümitliydik tahliye edileceğinden. Sonunda ne oldu bilmiyorum. 20 Nisan 2018'de çocuklara 7 şer kez müebbet verildi. 6 müebbet adam öldürmeye yardım etmekten, 1 müebbet de anayasal düzeni bozmaktan. Suçsuz, günahsız, 20 günlük ere nasıl müebbet veriliyor, anlamış değilim. Tahliye olan er, karar açıklanırken hakime bir kağıt geldiğini ve hakim kağıda baktıktan sonra  yüzünün değiştiğini, asıldığını söyledi.

KÜÇÜK OĞLUMU ASKERE GÖNDERDİM, KORKUYORUM 


İbrahim Doğancılı, abisinden 3 yıl sonra askere gitti. Acemi birliğini Ankara Etimesgut'ta yaptı.

İbrahim Doğancılı'yı annesi askere uğurlarken...
Benim çocuğumun cezaevinde psikolojisi bozuldu. "Anne bir suçum olsa gam yemeyeceğim. Haksız yere yatmak zoruma gidiyor" diyor. 16 Temmuz 2019'da ufak oğlumun asker kınasını, eğlencesini yaptım. Onu da askere gönderdim. 21 Temmuz'da Ankara Etimesgut'a teslim oldu. Birkaç gün sonra 9 Ağustos 2019'da yemin töreni var. İnanın korkuyorum, acaba başına bir şey gelir mi diye. Ama o gitmek istedi. 'Anne ben gideceğim, vatani görevimi yapacağım' dedi.Abisinin arkadaşları geldi kınasına. İnanın onların yüzüne bakamıyorum. Neden diye soracaksınız. Kimi evlendi, kimi çocuk sahibi oldu, kimi iş güç sahibi. Benim oğlum cezaevinde. İbrahim'e nasıl kısa yaptıysam Emirhan'ı da öyle askere gönderdim. Daha elinin kınası bitmemişti.

SUÇLUYU SUÇSUZU AYIRSINLAR

Neden oğlum suçsuz yere yatıyor, müebbet aldı. Bunu özellikle Cumhurbaşkanımıza söylüyorum. Biraz vicdanı varsa, onun da evlatları var, o da baba. Benim tek suçum oğlumu askere göndermek, onun da tek suçu asker gitmek. Cumhurbaşkanımızın sesimizi duymasını istiyorum. Yeter artık, üç yıl oldu. Suçluyu suçsuzu ayırsınlar. Ben evladımı cezaevine göndermedim, asker ocağına gönderdim.Emirhan Doğancılı, kız kardeşi Berra ve annesiyle Silivri Cezaevinde.

EMİRHAN DOĞANCILI ÖZEL VİDEOSU BU LİNKTE...

40 YAŞINDAYIM, DARBE KELİMESİNİ İLK KEZ DUYDUM


Biz fetöden yargılanıyoruz. Biz fetö nedir bilmeyiz, gariban kendi halinde aileleriz. Oğullarımı yoklukla büyüttüm. Benim oğlum çalışmak için ilkokulu bıraktı. 14 yaşından beri çalışıyordu. Ayakkabı tamircisinde işe girdi.

Asker parasını kendi biriktirdi. Davul zurna bile tutamadık, müzik setimiz vardı, asker eğlencesini öyle yaptık. Küçük oğlan askere gitmeden önce abisini görmek istiyordu. Ama gidemedi. "Anne yol parasını ağabeyime göndereyim, harçlık yapsın" dedi.O gece ben çok korkmuştum. 40 yaşındayım, ilk defa duydum 'darbe' kelimesini. İstanbul'da darbe çıkmış, Ankara'da darbe çıkmış diyorlar. Nedir bu diye soruyorum herkese.

Bütün gece oğlumdan telefon bekledim. Telefonu kapalı, ulaşamıyorum. Sabaha karşı saat 04.30 gibi beni aradı. "Otobüsteyiz, bekliyoruz, bir şey yok, merak etme beni" dedi. Bir daha görüşemedik.Ertesi gün babasını karakoldan aradı. Bir hafta sonra gördüm oğlumu. Ne olduğunu anlayamamıştı, yanında ölenler olduğu için psikolojisi bozulmuştu. Komutanlarının iki kişiyi öldürdüğünü görmüş. Sonra onun da öldüğünü görmüş. Ama öldürenleri görmediğini söyledi. Oğlum aklıma gelince nefes alamıyorum, canım çok yanıyor inanın.

EVLADIMIN FOTOĞRAFLARINA BAKAMIYORUM







Emirhan Doğancılı ve ailesi, Silivri Cezaevi.