Sevinç Özarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevinç Özarslan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2020 Cuma

BEN DE PATREON AÇTIM

3 Nisan 2020

SELAM ARKADAŞLAR...
BİLİYORSUNUZ BLOĞUMU HER GÜN GÜNCELLİYORDUM.
BUNDAN SONRA HABERLERİMİ PATREON'A YÜKLEYECEĞİM.
BENİ ORADAN DESTEKLEYEBİLİRSENİZ ÇOK SEVİNİRİM.
GAZETECİLİĞE DEVAM EDEBİLMEM İÇİN MADDİ MANEVİ, BÜYÜK KÜÇÜK TÜM DESTEKLERİNİZ ÇOK KIYMETLİ
ÇOK SEVGİLER...
https://www.patreon.com/sevincozarslan




18 Kasım 2019 Pazartesi

Ceylan’ın çığlığı: Abim ölüyor kurtarın

18 Kasım 2019 
9 kardeşli ailenin kızı Ceylan, perişan haldeki köy evlerinden hasta tutuklu abisi için dünyaya seslendi. Herkesi Ceylan’la omuz omuza dayanışmaya çağırıyoruz.
Ceylan Avunan Korkmaz (21), Bingöl Kepçeli Köyü 
Hasta tutuklu Veysel Avunan’ın durumu her geçen gün kötüleşiyor ve artık vücudunun büyük bölümünü hissetmiyor. Cezaevinde tuvalete dahi gidemez hale gelen Veysel Avunan için, Bingöl’ün Genç İlçesi Kepçeli Köyü’nde virane gibi bir evde yaşayan kız kardeşi Ceylan çığlık olmaya çalışıyor.

9 kardeşli ailenin en büyüğü olan Veysel Avunan, imkansızlıklar içinde okudu ve Atatürk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldu. Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar kapsamında tutuklanan Avunan, cezaevinde ağır sağlık sorunları yaşadı ve tedavi ettirilmediği için şu an vücudunun büyük bölümünü hissedemiyor.

CEYLAN AVUNAN KORKMAZ VİDEO 

CEYLAN AVUNAN'IN ÇIĞLIĞI 

Veysel Avunan’ın kız kardeşi Ceylan, imkansızlıklar içinde pes etmeden sesini duyurmaya çalışıyor. Ceylan abisinin yaşadığı ağır hak ihlallerini, ailesinin durumunu anlattığı videosunda “Sadece adalet istiyorum” diye haykırıyor.

Belden aşağısını hissedemeyen Veysel Avunan, artık ellerini de hissetmemeye başladı. Abisine 5 ay önce tüberküloz menenjit teşhisi konulduğunu anlatan Ceylan, “Abim Elazığ Cezaevinde tedavisi geciktirildiği için hastalığı ilerlerdi. Tuvalete diğer tutuklular götürüyor. Plastik sandalyenin ortasını kesip abime tuvalet yapmışlar. Altını koğuşundaki arkadaşları temizliyor. Abim bundan dolayı utanç içinde. Diğer mahkumlara mahkum halde” diyor.

KÖYDEKİ VİRANEDEN SESLENDİ

Bingöl’e 35 km uzaklıktaki Kepçeli Köyünde yaşayan Avunan ailesi, köydeki tek hane. Köyün diğer sakinleri göç etmişler. Hayvancılıkla geçinen Avunan ailesi ise ekonomik sebeplerle göç edememiş ve köyde tek başlarına kalmış durumdalar. Ceylan, “Abim neden cezaevinden çıkmak istemedi biliyor musunuz? Verem ve menenjit tedavisi görüyordu. Ekstradan da ayaklar eklendi. Ve bunların tedavisi ağır. Ailemin maddi durumu hiç yok. Annem babam köyde hayvancılık yapıyor. Öyle bir yerdeyiz ki kuş geçmez kervan geçmez. Abim dışarı çıksa tedavisini yaptıracak imkan bizde bulunmuyor. Bundan dolayı ben içeride kalayım, tedavim yapılsın diye düşünüyor. Biz tahliye edilsin diye uğraşıyoruz. ‘Hayır ben ceza ertelemesi istemiyorum, içeride tedavim yapılsın’ diyor.” Bize yardım edin, insanlık öldü mü? Hastalara merhamet edin, adaletli olun.” sözleriyle ailenin içinden çıkamadığı imkansızlığı anlatıyor.

Kepçeli Köyü, Avunan ailesi bu evde yaşıyor. Kasım 2019


HASTANEDE NASIL YER OLMAZ!

Ceylan, bu sabah (18 Kasım 2019) telefon görüşmesi yaptığı abisinin son durumunu ise şöyle anlatıyor: “Cuma hastaneye gitmiş. Yatış vermişler ama yer yok diye yatırmamışlar. Telefonda, ‘ellerim de ayaklarım gibi olmaya başladı. Onları da hissetmiyorum’ dedi. Abimin acil tedavi olması lazım. İhmalin kurbanı olmasın. Felç kalmasın. Lütfen söylediklerimi yazın, paylaşın, tüm dünya duysun. Hastanede nasıl yer olmaz! Elazığ Şehir Hastanesi, yer yok, biz anlamıyoruz deyip abimi göndermiş. Nasıl yer olmaz. Artık yeter.’

2017’DEN BERİ TUTUKLU

28 yaşındaki Veysel Avunan 15 Eylül 2017’den beri tutuklu. Hastalığı nedeniyle Bingöl Cezaevinden Elazığ Cezaevine gönderilen ve Elazığ Şehir Hastanesine sevk edildi. Hastanede yer olmadığı gerekçesiyle cezaevine geri gönderildi. Avunan tedavi ettirilmediği için felç vücuduna yayılıyor.

VEYSEL AVUNAN'IN HİKAYESİ
CEZAEVİNDE TEDAVİSİ YAPILMADIĞI İÇİN KÖTÜRÜM OLDU





15 Kasım 2019 Cuma

Cezaevinde tedavisi yapılmadığı için kötürüm oldu

15 Kasım 2019 
İki yıldır cezaevinde bulunan Veysel Avunan, verem ve menenjite yakalandı. Tedavisi ihmal edildi. Şimdi ayakları tutmayan Avunan, tekerlekli sandalyeye mahkum oldu.



Cezaevindeki hak ihlalleri inanılmaz boyutlara ulaştı. Elazığ Cezaevindeki iki hasta tutuklu durumları ağır olmasına rağmen tahliye edilmiyor.

Cezaevine sağlam giren ve 5 ay önce tüberküloz menenjit teşhisi konulan Veysel Avunan (28), tedavisi geciktirildiği için tekerlekli sandalyeye mahkum oldu. Artık çaresi olan verem ve menenjit gibi hastalıklardan dolayı bir genç cezaevinde felç olmak ve bir daha yürüyememek tehlikesiyle karşı karşıya.

TBMM İnsan Hakları Komisyonu üyeleri geçtiğimiz günlerde Elazığ ve Diyarbakır cezaevlerini ziyarete gitti. Daha önce durumundan haberdar olduğu iki hastanın koğuşunu özellikle görmek isteyen komisyon üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu, karşılaştıkları manzara karşısında tüylerinin ürperdiğini anlattı.

BÜYÜK BİR İHMALE UĞRAMIŞ

Bingöllü Veysel Avunan’ın oldukça kalabalık bir koğuşta kaldığını ifade eden Gergerlioğlu hasta tutuklunun durumunu şöyle anlattı:

“Sandalyesine oturmuş, kalkamıyordu. Mart ayından beri şikayetleri olmuş ve sevk gecikmesi, teşhis gecikmesi vb. nedenlerle ancak temmuz ayında teşhis konulmuş ve tedavi başlamadan artık çok gecikildiği için yoğun bakımda yatmak zorunda kalmış. Çünkü tüberküloz mikrobu beyne zarar vermiş. Tüberküloz menenjit olmuş, o kadar bakımsız kalmış, o kadar ihmale uğramış ki… Büyük ihmal, mahrumiyet, gıdasızlık, beslenememe, doktora zamanında ulaşamamaktan kaynaklanır bu hastalığın bu kadar kötüleşmesi.”


Veysel Avunan’ın bu videosu Haziran 2019’da Elazığ Şehir Hastanesinde çekildi. Elazığ Cezaevinde bayılınca yoğun bakıma alınan Avunan’a tüberküloz menenjit teşhisi konuldu. Şu anda bu durumdan daha kötü bir halde cezaevinde kalıyor.

ORTASI DELİK BİR SANDALYE YAPTIK

Yoğun bakımda yaklaşık bir ay kalan Veysel Avunan’ın kendini biraz toparlayınca tekrar cezaevine gönderildiğini ifade eden Gergerlioğlu, “Kendisiyle konuştuk. Bilinci yerinde değil, birçok şeyi unutuyorum dedi. Maalesef ihmallerden dolayı 2 bacağı da tutmuyordu. Kalkıp yürüyemiyordu. Koğuş arkadaşları ‘Yukarıda yatağından alıp aşağıya tuvalete indiriyoruz, onun için ortası delik bir sandalye yaptık. Sandalyeye oturtuyoruz. Büyük abdestini yaptıktan sonra bir kişi altını temizliyor. Sonra sırtımıza alıp odasına tekrar çıkarıyoruz, arkasından tuvaleti temizliyoruz. İnfaz erteleme alması lazım, durumu hiç iyi değil. Veysel Avunan da çok mahcuptu. Arkadaşlarına mahkum yaşıyor. Veysel Avunan’ın sağlık kurulu ve adli tıp kararıyla bir an önce tahliye edilmesi gerekiyor.” ifadelerini kullandı.

HUKUK MEZUNU

Cemaat soruşturması kapsamında tutuklanan ve örgüt üyesi olduğu iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Veysel Avunan, Atatürk Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu 28 yaşında bir genç. Bingöl’ün Genç ilçesinden 9 kardeşli bir ailenin en büyük oğlu.

Bold Medya’nın ulaştığı Veysel Okunan kız kardeşi Ceylan Korkmaz “Kaç aydır sesimizi duyurmaya çalışıyoruz” diyerek yardım istedi, çaresizliklerini anlattı:

CEZAEVİNDE BAYILDI, BEYNİNDE KANLI ENFEKSİYON ÇIKTI

“Abim 15 Eylül 2017’den beri Bingöl Cezaevinde tutukluydu. Geçtiğimiz mart ayında hastalandı. Zatürre idi, sonra menenjite çevrildi. Elazığ’a kontrole götürdüler. Orada net bir teşhis konulmadı. Ta ki Elazığ Cezaevinde bayılana kadar… Hastaneye kaldırdılar, komaya girdi. Menenjit geçirdiği anlaşıldı. Beyninde kanlı enfeksiyon vardı.

21 GÜN KAYSERİ’DE YOĞUN BAKIMDA KALDI

Birkaç gün Elazığ Devlet Hastanesinde kaldı. Sonra Kayseri Şehir Hastanesine götürüldü. 21 gün Kayseri’de yoğun bakımda kaldı. Bilincini kaybetmişti. Hastane abime rapor verdi, 12 ay hastanede tedavi görmesi gerektiğine dair. Yoğun bakımdan çıkar çıkmaz tekrar Elazığ’a hastaneye getirdiler.

1 hafta hastanede kalmadan tekrar Elazığ Cezaevine gönderildi. Hastane dedi ki ‘artık iyi oldun, serumluk bir durum yok, kullanacağınız ilacı hapiste de alabilirsin’. Sonra Bingöl Cezaevine geldi abim. Açık görüşe gittik, o hafta abim iyiydi. İkinci açık görüşte yürüyemiyor, ayaklarını basamıyordu, kollarından tutarak arkadaşları getirmişti. Arkadaşları sırtlarına alıp alt kata tuvalete, yemeğe götürüp getiriyorlar. Şimdi tekrar Elazığ’a götürdüler, bir aydır orada.

KAÇ AYDIR SESİMİZİ DUYURMAYA ÇALIŞIYORUZ

Geçtiğimiz salı günü açık görüş vardı gittik, abim diyor ki, belden aşağı kendimi hissetmiyorum. Abim ihmalkarlıktan böyle bir duruma düştü, zaten ağır bir hastalık. Kaç aydır sesimizi duyurmaya çalışıyoruz. Allah korusun belden aşağı felç de olabilir. Abimin psikolojisi bunu kaldıramaz. Kaç mahkum böyle intihar etti. Benim abim o durum düşsün istemiyorum.

Bizim istediğimiz hastaneye götürülsün, tedavi olsun. Nerede olursa olsun tedavi edilsin. Sağlığından oldu, canından olmasın. Abimin durumu içler acısı. Annem üzüntüden kalp hastası oldu.

İNFAZ ERTELEME İSTEMEDİ ÇÜNKÜ…

Abimin tahliyesine bir yıl kaldı. Onun istediği tahliye olmadan tedavi görmek. Seneye kasımda çıkacak. Yoğun bakımda kaldığı dönemde biz ceza ertelemesi istedik ama kendisi istemedi. Heyete de çıktı, raporu geldi, cezaevinde kalması uygundur denilmiş. Öyle karar verildiği için elimizden gelen başka bir şey yok.

Abim neden cezaevinden çıkmak istemedi biliyor musunuz? Verem ve menenjit tedavisi görüyordu. Ekstradan da ayaklar eklendi. Ve bunların tedavisi ağır. Ailemin maddi durumu hiç yok. Annem babam köyde hayvancılık yapıyor. Öyle bir yerdeyiz ki kuş geçmez kervan geçmez. Abim dışarı çıksa tedavisini yaptıracak imkan bizde bulunmuyor. Bundan dolayı ben içeride kalayım, tedavim yapılsın diye düşünüyor. Biz tahliye edilsin diye uğraşıyoruz. ‘Hayır ben ceza ertelemesi istemiyorum, içeride tedavim yapılsın’ diyor.”

Cezaevine girdiğinde sapasağlam olan Veysel Avunan, tedavisi yapılmadığı için sakat kalmak üzere. 






BEYİN FELCİ GEÇİRDİ, HASTANEYE GÖNDERİLDİ

By-pass ameliyatı olduktan beyin felci geçiren ikinci hasta tutuklu Zeki Bektaş ise koğuşta bilinci kapalı bir şekilde yatıyor. Gergerlioğlu, Bektaş’ın durumunu dair ise şu bilgileri verdi: “Zeki Bektaş, bilinci bulanmış bir şekilde yatakta yatıyordu. Kendinde değildi. Hayatla ölüm arasında olan biriydi. By-pass ameliyatından sonra beyin felci geçirmiş. Bilinci bulanık. Hastaneden cezaevine gönderilmiş. Bu kişinin hastanede şartlarında kalması gerekiyor. Komisyon üyeleri olarak başına gittik, herkes ne diyeceğini bilemedi, tüyler ürpertici bir andı.


4 Kasım 2019 Pazartesi

Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi...


Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor. İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı… VİDEO BU LİNKTE
28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM
Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.
ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM
2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ
Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.
NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM
Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM
19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.
ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM
1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.
SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR
Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.
28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM
28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.
PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR
İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.
O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE
Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye.

İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem. Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.
BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.
SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM
1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.
32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ
Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.
BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ
Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.
GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM
Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.
OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM
 

 

Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.
KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM
Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.
KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ
1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler.

28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…
BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM
15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.





Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi... 

Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor.

İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı…

28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM

Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.

ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM

2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ

Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.

NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM

Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM

19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.

ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM

1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.

SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR

Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.

28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM

28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.

PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR

İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.

O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE

Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye. İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem.

Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.

BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.

SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM

1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.

32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ

Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.

BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ

Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.

GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM

Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.

OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM


Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.

KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM

Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.

KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ

1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler. 28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…

BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM

15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.




29 Eylül 2007 Cumartesi

Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyordu

29 Eylül 2007
Ayşen Gruda Türkiye’nin yetiştirdiği önemli kadın komedyenlerden biri. Herkes onu, ‘evde kalmış kız kurusu, domates güzeli’ rolleriyle hatırlasa da Gruda, “Ben hayatı dolu dolu yaşamış, çok mutlu bir kadınım. Erkekler benim için neredeyse cinayet iiliyordu.” diyor.




Ayşen Gruda, Türk sinemasının sevilen kadın oyuncularından biri. Her zaman bir başrol oyuncusu kadar dikkat çekti. Onun hakkında herkesin merak ettiği tek bir konu var: Yıllarca yan karakterlerde oynayan bir oyuncu olarak ayakta kalmayı nasıl başarmıştı? Ne hokka gibi burnu, ne de yay gibi kaşları vardı; ama ekrana yakışan yüzü ve karizmasıyla oyunculuğunu konuşturuyordu. Bu nedenle, kadın komedyen deyince akla gelen ilk isimlerden oldu… Diğeri isim ise Perran Kutman. Türkiye onlardan sonra neredeyse kadın komedyen yetiştiremedi. Gruda, bunun nedenini kimsenin bilmediğini söylüyor. Hisseli Harikalar Kumpanyası’nda ve Fesupanallah dizisinde oynayan sanatçı, pek çok insanın zannettiği gibi ‘evde kalmış kız kurusu’ rollerinin kadını değil. Domates güzeli ise hiç değil. Çünkü Gruda, “Ben hayatı, aşkları dolu dolu yaşamış çok mutlu bir kadınım. Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyordu.” diyor.

Fesupanallah için Türkiye’yi kırıp geçirecek dizi yorumları yapıldı. İzlenimleriniz neler?

Şu ana kadar insanlardan duyduğum hep müspet şeyler. ‘Çok güzel, tebrik ederiz, fevkalade’
diyorlar. Herkes çok beğenmiş, çok eğlenmiş. Türkiye’yi bu zamanda güldürmek çok zor.

Neden zor olduðunu düşünüyorsunuz?

İnsanlar diken üstünde, dünyanın neresinde ekonomik kriz başlayacak diye bekleniyor. Küresel ısınmanın, kuraklığın tam ortasındayız.

Böyle bir ortamda siz nasıl gülebiliyorsunuz?

Ben de çok kolay gülen bir insan değilim. İnsan gülerken düşünür. Gülmem için hakikaten beni düşündürmesi gerekiyor. Abuk subuk her şeye gülmem.

Sizin de rol aldığınız Kemal Sunal’lı, Şener Şen’li filmler, defalarca seyredilmesine rağmen yine de reyting alıyor. Günümüz dizileri yıllar sonra izlendiğinde aynı keyfi verir mi?

Eğer günlük değil güncel konuları işliyorlarsa keyif verir. Güncelden kastım politika, trafik, kadın-erkek, doktor-hasta ilişkileri gibi modası geçmeyecek konular… İkisi arasında ince bir ayrıntı vardýr. Mesela İkinci Bahar dizisi şimdi tekrarlanıyor. Aynı zevkle izleniyor.

Yan karakterlerde oynayıp da yıllarca ayakta kalan oyuncu sayısı az...

Tabii ki insanın fiziği çok önemli. Ekrana yüzünüzün yakışması gerekiyor. Bu illa hokka burun, pamuk ağız, yay kaş değil. Karizmanız önemli. Birinci neden bu. İkincisi; ben Arzu Film ekolünden geliyorum. Orada başrol, son rol diye bir şey yoktu. Sadece senaryo vardı ve hepimizin o senaryoya hakkıyla hizmet etmesi beklenirdi. Biz çok özgür oyunculardık, ama başı boş değildik. Arzu Film’de çok sıkı bir disiplin vardı. Bunların dışında da ben bir komedyenim. Komedyen her rolü oynar. Yan rol, orta rol, kenar rol yoktur. Bir film seyredersiniz, küçücük bir rol hafızanıza kazınır. Olay budur.

Kemal Sunal filmlerde çok komikti; ama gerçek hayatta çok ciddi olduğu söyleniyordu. Siz de öyle misiniz?

Ben işimi yapıyorum. Gülen güler, gülmeyen gülmez. Bir doktoru otobüste ameliyat yaparken hiç gördünüz mü? Ben bir oyuncuyum. İşimi yaptığım yer set, tiyatro sahnesi. Karşılığında da para alırım. Gerçek hayatta insanları güldürmek gibi özel bir görevim yok.

Karakter olarak eğlenceli biri misiniz diye sormuştum...

Ayşen dürüst, sözü dinlenir, sözüne güvenilir, işinde disiplinli, yüreğini iyi tutmaya çalışan biri.

Türkiye kadın komedyen yetiştirme konusunda başarısız mı?


Kadın komedyenlerin sayısı ülkemizde de, dünyada da azdır. Bunu rahmetli Oğuz Aral, Gani Müjde ve bu işle uğraşan bir yığın insanla konuştuk. Bir türlü işin içinden çıkamadık. Ya kadınlara mahsus senaryo yazılmıyor, erkek egemen senaryolar yazılıyor ya da kadın, estetiğinden endişe duyuyor, kendini bozmak istemiyor. Hicvin babası, koskoca Oğuz Aral bile çıkamadı işin içinden… Bilemiyorum.

Eski filmlerinizde kendinizi izleyince ne hissediyorsunuz?

Hiçbir şey. Benim yaptığım iş laboratuvar işi. Matematik, aritmetik, geometri gerektiriyor. Bir bilim işi olduğu için geriden aldığım derslerle ileri doğru gidiyorum. Ben o filmleri zaten fazla izlemiyorum. Bir filmi 3 kere izleyebilirim, ama 23 kere neden izleyeyim? Bunu anlayamıyorum. Aynı şeyleri izle izle insan delirir. Bu nedenle insanlara sormak istiyorum: Acaba bu lezzette başka şeyler yağılmadığı ve sürekli önünüze getirildiği için mi bunları izliyorsunuz?

Ama herkes severek ve gülerek izliyor…

Çok fazla dayatılıyor izleyiciye. Çünkü başka bir şey yok. Ben televizyonların yerinde olsam diziden ziyade 2-3 gün sürecek televizyon filmleri yaparım. Yani sinemayla televizyonu birlikte yürüten filmler… Çok daha iyi ve başarılı işler olur. Bizim filmlerimiz klasik oldu artık, klasikler eskimez. Kaldırılmasın ama insanlar bıktırılmasın. Biraz nefes aldırsınlar seyirciye, özletsinler.

Oyunculuğun sadece görsellik üzerinden yürümesine ne diyorsunuz?


Sinema farklı, televizyon farklı. Televizyon dizilerinin hangi mantığa dayalı olarak yapıldığını bir yapımcı kadar bilemiyorum. Demek ki böyle bir talep var. İyi olmayanlar eleniyor zaten.

Ayşen Gruda’yı eleştirebilir misiniz?

Çok fazla mükemmelliyetçiyim, ailemle iliþkilerimde de anksiyete bozukluğu var denilecek kadar endişeliyim. Zamanım olmadığı için istediğim kadar kitap okuyamıyorum. Bunların dışında eleştirilecek çok fazla bir şeyim yok.

Oyunculuğunuzla ilgili…

Ne rol verirlerse oynarım, evvelallah. Çağ çok değişti. Modern tiyatro daha farklı. Dünyada nasıl bir tiyatro akım var bunları birebir takip edemiyoruz. Ama öyle bir tarzı olan tiyatroya da en fazla 10 gün içinde adapte olurum.

Eski oyunculuk tekniklerini mi kullanmaya devam ediyorsunuz?

Oyunculuk teknikleri tabii ki farklılaşıyor. Yazarların hayal güçleri, nasıl bir nefes tekniği kullanılması gerektiği... Bunlar hep araştırılarak yapılacak şeyler. Çağın IQ’sunun yarım adım gerisinde görüyorum kendimi. Bu benim özeleştirim. Ama yaparım.

Sizin için hep ‘evde kalmış kız rollerini oynayan kadın, kız kurusu, domates güzeli’ yakıştırması yapılıyor. Bunlar sizi nasıl etkiledi?

Bak ben sana bir şey söyleyeyim: Erkekler benim için neredeyse cinayet işliyorlardı vaktiyle. O rol, onlara inanmayın. O kadın ben değilim. Ben farklıyım, oynadığım roller farklı. Farklı kadınların acılarını dile getiriyorum. Ben hayatı, aşkları dolu dolu yaşamış çok mutlu bir kadınım. Benim için üzülmeyin.