4 Kasım 2019
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri
verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye
hikayesi...
Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet
iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan
sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.
1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali
Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla
yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne
diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak
reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar
yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.
1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği
Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle
birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.
Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan
Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü
Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını
ifade ediyor. İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı…
VİDEO BU LİNKTE
28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM
Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum.
1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç
edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım
için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den
ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir
şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim.
1999 yılında Nijerja’ya gittim.
Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir
girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi
kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir
mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim.
Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…
Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi
yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası
kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu
yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.
ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM
2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade
edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi.
Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim.
TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de
işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü
kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet
memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.
Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım.
Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya
başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi.
Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten
bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak
zorunda kaldım.
AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ
Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim
için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O
günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe
Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM,
Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından
çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.
NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM
Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle.
Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği
başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya
adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8
toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga
ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması
kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını
değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı
olduk.
3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM
19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne
gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün
gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin
spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum
iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı
çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.
Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar
Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre
fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle
suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit
edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.
ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM
1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle
görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle
tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin
yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet
görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru,
gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde
tanışmıştım.
Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında
konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım.
Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa
sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap
yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de
basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile
terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O
dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç
diktatörler.
SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR
Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını
kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya
kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını
Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi
ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi.
Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil.
Böyle bir sorgulamadan geçtim.
24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23
Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi.
Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de
Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi
gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama
ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.
28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM
28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü
Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak
ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi
subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var
mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum
örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir
şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel
yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı
diye?
Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı.
Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp
Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel
Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando
binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup
mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da
karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye
ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın
deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin
doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.
PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR
İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe
girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin
içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir
uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım
isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar
yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine
yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.
O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE
Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti
iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık.
Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu
darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir
darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki
darbe.
Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar
Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin
(Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama
Suriye de olmayacaktır” diye.
İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler
varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir
açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem. Ama asıl plancılar Suriye tipi
baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile
revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler,
28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar.
İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de
yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.
BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF
Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların
darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir
komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG)
karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak
gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.
1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli
dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de
buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni
gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim
yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız
seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.
SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM
1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt
verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır,
ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım.
Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.
Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15
Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra
general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden
bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u
bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım
haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat
ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat
etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el
bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.
İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese
veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj
yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı
konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan
bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile,
Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu
Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.
Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının
başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde
amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek
istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar
gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri
insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek
bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum
diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.
32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ
Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din
dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun
ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç
gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına
verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı
yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor”
mealinde.
Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra
“Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası
aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film
Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet
Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok.
Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay
yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra
Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.
BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ
Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim
hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle
restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben
vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle
çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.
GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM
Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya
girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır.
11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte
devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini
bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi
moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava
açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin
mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.
Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette
bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama
şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de
vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele
etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele
ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten
sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel
dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi
kıymetli görmüyorum.
OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM
Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında
insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa
katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden
yargılanmasına daha üzülüyorum.
KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM
Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün
geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra
Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak
tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını,
elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı.
Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar
tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz,
bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar
kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.
KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ
1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap
hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat
bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar
oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta
Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı
arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler.
28
Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi.
Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe
rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet
tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir
kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan
dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…
BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM
15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben
56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim.
Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız.
Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme
açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu
dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.