28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Şubat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2020 Cuma

23. yıl dönümünde fotoğraflarla 28 Şubat: Örümcek kafadan teröristliğe

28 Şubat 2020 
Bugün 28 Şubat’ın 23. yıl dönümü… 28 Şubat’ta kudretli generallerin örümcek kafalı nitelemesiyle karşılaşan başörtülüler, şimdi devlet için birer terörist…

Milli Güvenlik Kurulunun (MGK) irtica ile mücadele gerekçesiyle 28 Şubat 1997’de aldığı başörtü yasağı kararının üzerinden 23 yıl geçti. Tarihe post modern darbe olarak geçen dönemde gerilim başörtülü kadınlar üzerinden yükseltildi. Ancak 15 Temmuz'dan sonra Türkiye’de başörtülü kadınlar için daha zor günler başladı. Kafileler halinde kelepçelendikleri, cezaevlerinin başörtülü kadınlarla dolduğu günlerdi bunlar.

28 Şubat’ta başörtüsü yasağı nedeniyle binlerce öğrenci üniversiteden atıldı, binlercesi ikna odalarında örtülerini açmaya zorlandı. Başörtülüler mücadelelerini, sokakta da üniversite sıralarında da verdi. İstanbul Üniversitesinin ana kampüsünün önünde gerçekleştirilen başörtüsü eylemlerinde genç kızlar yerlerde süründürüldü. Kelepçelenip gözaltına alındı. İdamla yargılananlar oldu. Kamuda çalışanlar işten atıldı. Eşleri başörtülü olan TSK’daki subaylar ihraç edildi.

28 Şubat döneminin Kara Kuvvetleri Komutanı olan ve ardından Genelkurmay Başkanlığı görevini yürüten emekli Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun o dönemde söylediği “28 Şubat bin yıl sürecek” sözü bugün hala geçerliliğini koruyor. Hem de gibi 28 Şubat karanlık bir dönemin ardından kurulan ve 18 yıldır iktidarda olan ‘başörtüsü’ ve ‘dini söylem’leri dilinden düşürmeyen AKP gibi bir partinin eliyle.





15 Temmuz’dan sonra ise düzlem tamamen değişti. Başörtülü kadınlar artık devlet için bir teröristti. Kitleler halinde gözaltına alındılar, yine kitleler halinde tutuklandılar. Cemaat soruşturmaları kapsamında çoğu örtülü 11 bin kadın bugün Türkiye cezaevlerinde tutuklu. 8,5 aylık hamile bir kadın bile ifadeye götürüldü. Bazı anneler hamilelik sürecini hapiste geçirdi, çocuklarını doğurup tekrar cezaevine gönderildi. Birçok başörtülü kadın bebekleriyle birlikte cezaevi ortamında yaşamaya mecbur bırakıldı. Hapis şartlarında ders çalışıp dereceyle üniversite sınavını kazanan başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı engellendi.

O gün de başörtülü kadınlar mağdurlar edildi, bugün de durum aynı. İşte 23. yıldönümünde fotoğraflarla 28 Şubat…
BAŞÖRTÜLÜ POLİS, BAŞÖRTÜLÜ ÖĞRETMENİ GÖZALTINA ALINCA…

Beden eğitimi öğretmeni Semra Polat, 30 Ocak 2018’de Konya’daki evinde çocuklarının gözü önünde başörtülü polis tarafından gözaltına alındı ve rapor için hastaneye götürüldükten sonra kendisine bekleyen basın mensuplarına böyle gülümseyerek poz verdi. Çünkü suçsuzdu, kimseye bir şey yapmamıştı. Polat bu fotoğrafın çekindiği anı Bold Medya’ya verdiği özel röportajda şöyle anlatmıştı: “O fotoğraf çekildiğinde kocam tutukluydu. Kocamın tahliyesini beklerken, beni de gözaltına aldılar. Çocuklarımı bırakacak kimsem yoktu. İçim yanıyordu ama en güzel kıyafetimi giyerek çıktım evden. İnsanlar benim özellikle ismini söylemek istemediğim örgüt suçlamasıyla alındığımı bilsinler istedim. Ve gülümseyerek ilerledim. Çünkü korkmadım.”

Semra Polat, 28 Şubat’ı da yaşamış bir öğretmen. O yıllarda üniversitenin 3. sınıfta olan Polat, “Üniversitenin son iki yılında daha yoğun yaşadım 28 Şubat’ı, kampüs yasağı vardı, içeri almıyorlardı. Ana giriş kapısından girmeden başörtülü biçimde gitmeye çalışıyorduk ama sürekli okulun güvenliği tarafından siren sesiyle uyarılarak, açın başınızı diyerek herkesin içerisinde bağırarak başlarımızı açtırıyorlardı. Yani o dönemde de zulüm gördük bu dönemde de zulüm gördük.” demişti.
YER YENİŞEHİR CEZAEVİ, TARİH 2017


Bu fotoğraf 2017’nin son aylarında (Ekim-Aralık 2017) Bursa Yenişehir Cezaevinde çekildi. Aralarında doktor, öğretmen, mimar, hemşire, akademisyen, 28 Şubat mağduru bir kamu çalışanı, bir de ikiz bebek annesi bulunuyor. Fotoğraf çekildiğinden bugüne iki yıldan fazla oldu. Bu karede yer alan 4 kadın tahliye edildi. Kalanlardan bir kısmı başka bir cezaevine gönderildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan ve örgüt üyesi oldukları iddiasıyla yargılanan başörtülü bu kadınlar hepsi AKP iktidarına göre terörist!
ADALET İÇİN TEK BAŞINA MÜCADELE EDEN BAŞÖRTÜLÜ BİR EV HANIMI

İlkokul mezunu Melek Çetinkaya’nın bu fotoğrafı Eylül 2019’da Ankara Yüksel Caddesinde çekildi. İlkokul mezunu Melek Çetinkaya adalet için tek başına meydanlara inip oğlunun ve müebbet verilen tüm askeri öğrencilerin hakkını arayan bir başörtülü bir kadın.

15 Temmuz’dan sonra Türkiye’deki bütün askeri okullar kapatıldı. O okullarda okuyan 329 öğrenci darbeye katıldıkları gerekçesiyle Mayıs 2018’de müebbet hapis cezasına çarptırıldı. Aslında öğrencilerin adil yargılanma hakkı ihlal edildi. İki yıl süren mahkemelerde hiçbir tanık dinlenmedi. Öğrencilerin o gece silahlarından tek bir kurşun dahi atmadığı balistik raporlarla kanıtlandı ama buna rağmen sonuç değişmedi.
Daha henüz 19, 20 yaşında olan gençlerdi hepsi. Aileleri uzun süre bu yanlıştan dönüleceğini umarak susmayı tercih etti. Hala daha birçok anne aynı fikirde. Melek Çetinkaya ise askeri öğrencilere yapılan haksızlığa karşı tek başına mücadele eden bir kadın. Ankara’da caddelere, meydanlara çıkıp her gün gözaltına alınma pahasına onların sesini duyurdu.

19 Ocak 2020’de ise Ankara’dan, oğlu Taha Furkan Çetinkaya’nın da tutuklu bulunduğu Silivri Cezaevine Adalet Yürüyüşü başlattı. 10 gün sürecek olan yürüyüşü 3. gün bırakmak zorunda kaldı. İlk iki gün gözaltına alınıp bırakıldı. 3. gün ise daha eylem yerine gitmeden Ankara Terörle Mücadele Şubesi polisleri evinin önünde gözaltına aldı, 3 gün nezarette tuttu.
LOHUSA HALİYLE İFADE GÖTÜRÜLEN PEMBE BAŞÖRTÜLÜ KADIN

Fadime Günay (31), Tenkil sürecinde doğumhane kapısında gözaltına alınan ilk annelerden biri. İki büklüm halde, yüzündeki acının yansıdığı bu kare sürecin sembollerinden oldu. Fotoğraf Alanya Adliyesinin önünde çekildi. Tarih 30 Ocak 2017, saat 14.30 civarıydı. Fadime Günay’ın bir kolunda kadın polis memuru, diğer kolunda annesi ve onun kucağında da gece yarısı 1.30’da normal doğumla dünyaya getirdiği kızı Beyza vardı. Doğumdan henüz çıkmış lohusa kadın, eşikteki iki küçük basamağı çıkmaya çalışıyordu. Ama adım dahi atamayacak haldeydi. 6 dikişi bulunan bir kadının o an yaşadığı acı, stres ve sıkıntı herkesi derinden etkilemişti. Kamuoyunda büyük bir tepki oluştu ve Fadime Günay ifade için götürüldüğü adliyede 5 saat bekletildikten sonra adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. Günay o gün şanslıydı ama daha sonra birçok hamile kadın aynı şeyi yaşadı, yaşamaya devam ediyor.


8,5 hamileyken gözaltına yeşil tunikli başörtülü kadın fotoğrafı bu dönemin unutulmayacak kareleri arasındadır.
OĞLUNUN GÖZÜ ÖNÜNDE KELEPÇE TAKILAN VE BASININ ÖNÜNDEN BU ŞEKİLDE GEÇİRİLEN BAŞÖRTÜLÜ BİR KADIN


Bu fotoğraf 27 Eylül 2017’de Tekirdağ’da çekildi. Cemaat soruşturmaları kapsamında tutuklanan başörtülü kadına oğlunun yanında kelepçe takılması sosyal medyada büyük bir tepkiye yol açmıştı. Fotoğraftaki kadın kim, sonra ne oldu, tutuklandı mı serbest mi bırakıldı bilinmiyor. Ama merdivenden ağır ağır çıkarken çekilen bu fotoğrafı ve yüzündeki ifade tarihe geçti.
BAŞÖRTÜLÜ BİR GAZETE OKURUNA UYGULANAN POLİS ŞİDDETİ


Bu fotoğraf 5 Mart 2016’da KHK ile kapatılan Zaman Gazetesinin Yenibosna’daki ana binasının önünde foto muhabiri Kürşat Bayhan tarafından çekildi. 4 Mart 2016’da devlet tarafından el konulan ve kayyım atanan Zaman Gazetesine o günlerde okurları da sahip çıkmış, genç, yaşlı birçok kadın çocuklarını da yanlarına alarak bu kararı protesto etmek için toplanmıştı. Saat öğlen civarlarıydı. Toplanan kalabalığı polis su sıkarak, gaz bombası atarak dağıttı. Kadınlar yerlerde sürüklendi. O gün yaralanan ve yüzünde gaz maskerleriyle görevini yapmaya çalışan foto muhabirleri tarafından taşınan bu genç kızın hala yaşadığı travmayı atlatamadığı biliniyor. Havuz medyasının başörtülü yazarlarından Esra Elönü bu fotoğrafa bakıp “Başı tokasıyla yaralanmış” diyebilmişti.
CEZAEVİNDEKİ BAŞÖRTÜLÜ ÖĞRENCİLER


Şu anda Türkiye cezaevilerinde sayıları tam olarak belirlenememekle birlikte başörtülü birçok öğrenci olduğu biliniyor. Bu fotoğraf, en çok öğrencinin tutuklu bulunduğu cezaevlerinden biri olan Konya Ereğli Kadın Kapalı Cezaevi…
POLİS TACİZİNDEN KURTULAMAYAN BAŞÖRTÜLÜ KADINLAR


6 Şubat 2019’da  Ankara Sakarya Caddesi’nde Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Dayanışma Derneği (TAYAD) tarafından gerçekleştirilen eylemde Merve Demirel’in, kendisini gözaltına alan polisler tarafından tacize uğramıştı. Günlerce konuşulan ve gündemden düşmeyen bu kareler için Ankara Emniyet Müdürlüğü, tacizi meşrulaştıran bir açıklama yaptı. Merve’yi “terör örgütü üyesi”, babasını da “FETÖ’cü” olmakla itham etti. Başörtülü vekiller, bakanlar, gazeteciler, 28 Şubat mağdurları bu konuda sessizliğini korudu. AKP Grup Başkanvekili Özlem Zengin ise olayı telaşlı bir an diye değerlendirdi ve “Bir telaş içerisinde, bir kişiyi arabaya yerleştirmeyle alakalı telaşın verdiği yanlış bir hareket. Bu da yanlış, olmamalıydı.” dedi.
PAZARDA GÖZALTINA ALINAN BAŞÖRTÜLÜ TEYZE
8 Ağustos 2017’de Aksaray’da kayıtlara geçen bu fotoğraf ve görüntüler günlerde gündemden düşmemişti. Pazarcılık yaparak geçimini sağlayan Gülden teyzeyi o sabah bir erkek, bir de başörtülü polis ekmek parasını kazanmak için tezgahının başındayken alıp götürmüştü. Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında yakalama kararı çıkarılan teyzenin Bylock kullanıcısı olduğu iddia edilmişti ama daha sonra bu iddianın doğru olmadığı ortaya çıktı. Gülden teyze o gün kendisini almaya gelen polislere bir türlü inanamamış, Anadolu’nun o saf temiz cümlesiyle “Yanlış olmasın. Allah Allah, şimdi mi götüreceksiniz, ürünlerim var..” diyebilmişti. Gülden teyze kendisini tutmaya çalışan başörtülü polisten kolunu silkeleyerek kurtarmış, polisi azarlamış ve “Saçmala ya bırak kolumu” demişti.

İKNA ODASINA ALINAN KIZLARDAN EMİNE’NİN FARKI NE?

Emine Altın 14 Şubat 2018’den beri tutuklu. Cezaevi şartlarında ders çalışıp ilk bine girmeyi başarabilen öğrenci.28 Şubat döneminin en acı tablolarından biri İstanbul Üniversitesinin bahçesine kurulan ikna odalarıydı. O dönem okulun öğretim üyeleri arasında bulunan Nur Sertel’in önerisiyle kurulan bu odalara başörtülü öğrenciler tek tek alınıp örtülerini çıkarmaya ikna ediliyordu. Eğer ikna olmazlarsa okumaları mümkün değildi. Oraya giren birçok öğrenci yaşadığı travmayı hala atlatabilmiş değil.

Emine Altın da bugün İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde okuyamayan, eğitim hakkı engellenen bir öğrenci. 2019 yılı üniversite sınavında derece yaparak 719. oldu. Fakat iki yıldır İzmir Şakran Cezaevinde tutuklu olduğu için eğitim hakkı engelleniyor. Sınavlara girmesine izin verilmiyor. Cumhurbaşkanlığı İletişim Merkezinden (CİMER) 7 Ocak 2020’de gelen en son cevaba göre Altın ‘toplum güvenliğini tehlikeye atabilir’ diye sınavlara alınmıyor.

4 Kasım 2019 Pazartesi

Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi...


Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor. İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı… VİDEO BU LİNKTE
28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM
Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.
ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM
2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ
Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.
NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM
Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM
19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.
ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM
1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.
SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR
Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.
28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM
28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.
PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR
İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.
O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE
Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye.

İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem. Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.
BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.
SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM
1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.
32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ
Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.
BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ
Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.
GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM
Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.
OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM
 

 

Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.
KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM
Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.
KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ
1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler.

28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…
BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM
15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.





Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi... 

Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor.

İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı…

28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM

Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.

ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM

2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ

Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.

NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM

Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM

19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.

ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM

1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.

SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR

Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.

28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM

28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.

PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR

İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.

O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE

Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye. İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem.

Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.

BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.

SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM

1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.

32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ

Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.

BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ

Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.

GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM

Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.

OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM


Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.

KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM

Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.

KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ

1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler. 28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…

BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM

15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.




28 Şubat 2019 Perşembe

Bu fotoğrafa iyi bakın: Bu 28 Şubat kimin?


28 Şubat 2019
Gördüğünüz fotoğraf, kısa süre önce Bursa Yenişehir Cezaevinde çekildi. Genç, yaşlı, bebekli, öğretmen, ev hanımı başörtülü tutsaklar… Aralarında 28 Şubat 1997 mağduru bir kamu çalışanı da bulunuyor. Yani 17 yıldır iktidarda olan, 28 Şubat'tan nasibini almış siyasal İslamcılar, bugün kendileri gibi 28 Şubat mağduru olan bir kadını ve nicesini, suçsuz olduğu halde, sanki 15 Temmuz darbesini bu kadınlar yapmış gibi hapsetmiş durumda. Peki o zaman 28 Şubat kimin?

Bugün 28 Şubat… Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) irtica ile mücadele gerekçesiyle 28 Şubat 1997’de aldığı başörtü yasağı kararının üzerinden 22 yıl geçti. Tarihe post modern darbe olarak geçen dönem, başta üniversite öğrencileri olmak üzere kamu kurumlarında görev yapan geniş kitleleri mağdur etti. Binlerce öğrenci üniversiteden atıldı, yine binlercesi ikna odalarında örtülerini açmaya zorlandı.

28 Şubat’ın simge fotoğraflarından biri olan bu kare Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi bahçesinde, İbrahim Usta (Zaman) tarafından çekilmişti.
1998-2002 arasında 5 bin başörtülü kadın işten çıkarıldı, 10 bine yakını istifaya zorlandı. Örtülü kadınlar kamusal alandan ve eğitim hayatından dışlandı. O dönemde milletvekili seçilen Merve Kavakçı meclise alınmadı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, başörtülü bir kadının Meclis'e girdiğini görünce kürsünden seslenerek "Bu kadına haddini bildirin" dedi. 
 
Genç kızların hayalleri yarım kaldı. İmkanı olan ülkesini terk edip eğitim için Amerika’ya, Avrupa'ya gitti. Çevik Bir öncülüğünde kurulan Batı Çalışma Grubu binlerce kamu çalışanını, askeri fişledi, eşi başörtülü diye subaylar görevinden uzaklaştırıldı. Birçok kadın ise uğradığı baskıdan psikolojik dolayı tedavi gördü.

Bugün de başörtülü kadınlar mağdur… 22 yıl önce kadınların yaşadığı zulüm ve mağduriyet azalmadı, aksine katlanarak arttı. Bu kez başörtülü kadınlar, Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle, bir fikri destekledikleri için 2,5 yıldır kitleler halinde tutuklanıyor. Yaşlı, genç, hamile, yeni doğum yapmış demeden…
 
        
Polis, doğum yapan kadınları hastane kapısında gözaltına almak için bekliyor. Doğum yapanlar kucağında bebeğiyle bir gün sonra tekrar cezaevine gönderiliyor. Karnı burnunda kadınlar 25-30 kişilik koğuşlarda yaşamak zorunda kalıyor. 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanununda hamile kadınlar tutuklanamaz, gözaltına alınamaz maddesi olmasına rağmen bunlar yapılıyor.  

Bank Asya’da hesap açmak, derneklere ya da sendikalara üye olmak ya da mesajlaşma programı Bylock kullanmak gibi akla hayale gelemeyecek sebeplerden dolayı binlerce kadın haksız, hukuksuz yere özgürlüğünden mahrum ediliyor. Eline silah almamış insanlar ‘terörist’ diye damgalanıyor. Örgüt üyesi ilan ediliyor. Toplumda ötekileştiriliyor, uzaklaştırılıyor, fişleniyor. Birçok kadın KHK ile işinden atıldı. Kimse onlara yeni iş vermiyor. Kimi de cezaevlerindeki kötü uygulamalar vesilesiyle ya da zorlandıkları sürgün yollarında hayatını kaybetti, kaybediyor. İşte onlardan birkaçı…

TUTUKLUYKEN İKİZ BEBEKLERİNİ KAYBEDEN BİR ANNE
Evhanımı Nurhayat Yıldız (28), 29 Ağustos 2016’da tutuklandığında 2,5 aylık hamileydi. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyordu. Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti. İki günlük hastanede kaldıktan sonra tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebekler defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı. Sinop Ağır Ceza Mahkemesi, 1,5 yıllık tutukluluğunun ardından Nurhayat Yıldız‘ı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı, hala aynı cezaevinde bulunuyor.
ADIM ADIM ÖLÜME GÖNDERİLEN HASTA BİR ÖĞRETMEN
Sistemik LUPUS hastalığı olan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için 28 Nisan 2018’de tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevi’nde hayatını kaybetti. Gülsu, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satan 80 kadın ile birlikte 5 Şubat 2018’de gözaltına alınmış, 20 Şubat’ta tutuklanmıştı. Defalarca istemesine, yazı yazmasına rağmen 15 günlük gözaltı sürecinde ilaçları verilmedi. Kardeşi sosyal medya üzerinden yetkililere ve kamuoyuna bunları duyurmaya çalıştı. Fakat kimse duymadı. Gülsu hapisteyken iki kez komaya girdi, bir defasında dili boğazına kaçtı, yine de tahliye edilmedi. 21 kişilik koğuşta durumu giderek ağırlaştı ve 28 Nisan 2018'de hayatını kaybetti.

BİMER’E MEKTUP YAZDI AMA…
Vefatından aylar sonra Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) yazdığı mektup ortaya çıktı. Mektupta ilaçlarını alabilmek için 2,5 aylık süreçte yaptığı girişimleri anlatan Gülsu’nun cümleleri, adım adım ölüme nasıl gönderildiğinin kanıtı: “20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar.”

EŞİ VE BEBEKLERİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDE BOĞULAN BİR KADIN
Gülfem Yeni, Hizmet Hareketi mensubu olduğu için yaşadığı tutuklanma korkusu, toplumdan tecrit edilme, terörist olmakla damgalanmış, zorunlu sürgünün talihsiz isimlerinden sadece biri. 28 Temmuz 2018’de eşi Gökhan Yeni ve çocukları 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan'ı, Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçmek üzere bindikleri bot alabora olunca kaybetti. Kendisi yüzme bilmediği halde boğulmadı ve yanlarına gelen bir yat tarafından kurtarıldı. Daha sonra gelen sahil güvenlik ekipleri tarafından hemen gözaltına alındı. Gözaltı sürecinde polisler tarafından ‘katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün’ ithamlarına maruz kaldı.
BİZ DARBENİN NERESİNDEYDİK’
Cenazelerin kaldırılma süreci ayrı bir skandaldı. Bursa Belediyesi, Yeni ailesine Hizmet Hareketi’nden oldukları için cenaze aracı tahsis etmedi. Olay meclise taşınıp sosyal medyada çok tepki çekince Bursa Belediye Başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Yaşadıklarından sonra ‘insafa gelen mahkeme' tarafından adli kontrol ile serbest bırakılan Gülfem Yeni, birkaç ay sonra senarist Emine Bilgiç’e verdiği röportajda şöyle demişti:

"Benim bir ailem, bir evim ve içinde sevgiyle koşup oynayan çocuklarım vardı. Şİmdiyse geride ne ailem ne çocuklarım ne de yuvam kaldı. Geride kalakalan kendime mi yoksa yok yere hayatlarından olan eşimle çocuklarıma mı üzüleyim? Bazen isyan edesim geliyor. Allah aşkına biz bu darbenin neresindeydik!? Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı, o da kaçmaktı. Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın… Ve bugün… yarım kalan ikinci üniversiteme tekrar başladım. Şükür ki aileler beni her konuda destekliyorlar. Bir gün olur da üstümüzdeki ‘terörist’ damgası kalkarsa, tekrar çalışıp insanlara faydalı olmak isterim. Geleceğe dair maddi hiçbir beklentim yok. Umutlarım hep, ülke olarak huzurlu günler görmek üzerine kurulu…
EĞİTİM AŞKI VE OKUMA AZMİYLE DOLU BİR MEMUR
İzmir’de memur olarak görev yapan üç çocuk annesi Esma Uludağ (32), 29 Nisan 2018’de Yunanistan-Almanya yolunda hayatını kaybetti. Uludağ, 15 Temmuz’dan sonra 3 ay hapis yatıp denetimli serbestlikle tahliye oldu. KHK ile ihraç edilen eşi Mehmet Ali Uludağ için evlerine defalarca baskın yapıldı. Eşi de kendisi de aylarca birbirinden ayrı yaşadı. Baskılardan dolayı önce eşi Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra kendisi 3 çocuğu ile Yunanistan’a geçmeyi başardı. Eşi Almanya’da oturum almıştı. Birkaç hafta içerisinde aile birleşimi yapacaklardı. Ancak, Esma Uludağ’ın buna ömrü yetmedi.

KALBİ YAŞADIĞI ACILARA DAYANMADI
Esma Uludağ, kendisini eğitime adamış bir Hizmet Hareketi gönüllüsüydü. İki üniversite okudu, üç çocuğu olmasına rağmen ikinci üniversitesini birincilikle tamamladı. Önce 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi. 2009’da Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrencilikten kopmadı. Daha sonra Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu kazandı. Bir yandan Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışıp eğitimini sürdürdü. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti, 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla bölüm birincisi oldu. Diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı. Fakat Esma Uludağ’un kalbi yaşadıkları acılara dayanmadı. Kalp krizi geçirerek Atina’da hayatını kaybetti.

Benzer acıları yaşamaya devam eden daha yüzlerce başörtülü kadın var Türkiye’de. 28 Şubat 1997 mağduru başörtülü kadınlar, 22 yıldır olduğu gibi bugün de kendilerine yapılan baskıyı, haksızlığı adaletsizliği anlatacaklar. Her biri sosyal medya hesabından fotoğraflarını paylaşacak, ‘o gün kimse yanımızda değildi' diye haykıracak, bu tarihi zulmü unutturmayacaklar. Unutturmasınlar da… 

O kadınların bir kısmı şimdi ya siyasette, ya gazeteci ya doktor ya avukat ya da başka bir işle meşgul. Fakat hepsi, 15 Temmuz bahane edilerek fikirlerinden dolayı, Hizmet Hareketi gönüllüsü oldukları için ya da kendi ifadeleriyle söylersek 'fetöcü' oldukları için bugün başörtülü kadınlara yapılan haksızlıkları, zulmü görmek, duymak istemiyor. ‘Hapse atılmışlarsa bir suçları vardır’ cümlesine sığınıyor, vicdanlarını rahatlatıp hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi yaşıyorlar. Hıncını alamayıp oh olsun diyenler var.






28 Şubat’ın aktörlerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, o karanlık günlerde dindarları ve özellikle başörtüsünü işaret ederek "İrtica PKK’dan daha büyük bir tehlike" demişti. 22 yıl sonra aynı açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Hizmet Hareketi Gönüllüleri’ni işaret ederek yaptı. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, 17 yıldır iktidarda olan ve başörtü mağduriyetini her fırsatta kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi eliyle sürüyor.

Meclis’te AKP’den 21 başörtülü milletvekili bulunuyor. Konya Milletvekili Leyla Şahin Usta, Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Bursa Milletvekili Emine Yavuz Gözgeç gibi isimler, 28 Şubat mağduru oldukları için seçimlerde aday gösterilmişti. 

Leyla Şahin Usta, kısa bir süre önce 19 Ocak 2019'da "Türkiye'de insan hakları ihlalleri olduğunu söylemek aslında abesle iştigaldir. Sonuçta hukuk ve kanunlar herkes için geçerlidir. Türkiye bir hukuk devletidir." diyerek akla izana uygun olmayan bu açıklamasıyla artık mağdur değil, mağrur olduklarını kanıtladı. 

TC. Adalet Bakanlığı verilerine göre Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında soruşturma açılan kadın sayısı 103 bin 517. Aynı kapsamda adli işlem yapılan çocuk sayısı 2 bin 60. Yaklaşık 800 bebek anneleriyle birlikte hâlâ cezaevinde.
Gördüğünüz tarihî nitelik taşıyan yukarıdaki bu fotoğraf ise Bursa Yenişehir Cezaevinde 2018 yılının sonbaharında çekildi. Bir arkadaşım vesilesiyle ulaştığım bu fotoğrafa, elime geldiği ilk andan itibaren günlerce, defalarca baktım... Uzun zaman etkisinden kurtulamadım.  Hiçbirini tanımıyordum. Kim olduklarını, ne yaptıklarını, hiçbir şey bilmiyordum. Suçlarını merak ettim! 
Yüzlerindeki tebessüm ve dik duruşları kimseyi yanıltmasın, içeride eğlenmiyorlar. Cezaevinde değil de bir evde, kendi aralarında pastalarını yemiş, çaylarını içmiş gibi poz vermelerinin sebebi acılarını birbirlerine tutunarak azaltmak… Ve tabi ki imtihanın nereden geldiğini bilmenin mutmainliğini taşımak...
İsimlerini değil ama mesleklerini söyleyeyim. Aralarında doktor, öğretmen, mimar, ev hanımı, hemşire, akademisyen, bir de ikiz bebek sahibi bir anne var. Örgüt üyesi oldukları iddiasıyla tutuklanmışlardı. Ya banka hesabı, ye dernek üyeliği, ya gazete aboneliği ya da Bylock kullandıkları iddialarıyla yargılanıyordu. Yani bu kadınlar teröristti! 
Aralarında 28 Şubat’ta memurluktan atılan (adı ve görev yaptığı yer şimdilik bende saklı) bir kadın bile bulunuyor. Yani 28 Şubat 1997 yılında mağdur olan bir kadın, 17 yıldır iktidarda olan 28 Şubat mağdurları tarafından, hukuksuz bir şekilde, 15 Temmuz bahane edilerek, sanki darbeyi o yapmış gibi içeride tutuluyor... Kimine 9, kimine 7, kimine 6 yıl hapis cezası verilmiş üstelik. Peki o zaman bu 28 Şubat kimin?