SERGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
SERGİ etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2015 Çarşamba

Minyatür sanatçısı Ülker Erke: ‘10 yıldır sergilerime gitmiyorum’

Ülker Erke, Çiftehavuzlar’daki evinden pek çıkmıyor. ‘10 yıldır hiçbir sergime gidemiyorum.’ diyen sanatçı vaktini çalışarak geçiriyor. Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman


30 Aralık 2015
Türkiye’de yaşayan birkaç önemli minyatür sanatçısı var. Cahide Keskiner ve Ülker Erke bu isimlerin başında geliyor. İkisi de artık 80’li yaşlarını sürüyor; evlerinden, atölyelerinden pek çıkmıyorlar. 9 Ekim’de Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’nde öğrencileri ile ‘Kültürel Semboller’ sergisine katılan Keskiner, uzun bir aradan sonra talebelerini kırmayıp sergi yolunu tutmuştu. Geçtiğimiz cumartesi günü Küçükçekmece Belediyesi Cennet Kültür ve Sanat Merkezi’nde başlayan “Sufi Işığı’ sergisine, 20 özel Mevlana portresiyle katılan Ülker Erke ise açılışa bile gelemedi. Hatta 10 yıldır, hiçbir sergisine gitmediğini, gidemediğini söylüyor. En son 2004’te Yıldız Sarayı içindeki Çit Kasrı’nda gerçekleşen “Minyatürlerle Mevlivîhâneler” sergisine gidebilmiş. Ülker Erke, kış aylarını genellikle evinde, çalışma odasında geçiriyor. 1980 yılından beri ev işlerine yardım eden Kıymet Hanım’la oldukça mutlu mesutlar. Bazen doktor için, bazen de çocuklarıyla akşam yemeği için dışarı çıkıyor. Yazları ise Akçay’da babasından kalan yazlığında geçiriyor.
Tezhip ve minyatürü Ord. Prof. A. Süheyl Ünver’den öğrenen Erke, 60’tan fazla yıldır minyatürle iç içe. Bugüne kadar Karacaoğlan ve Nedim’in şiirlerini, masal ve efsaneleri, gemileri, kuşları, Anadolu folklorunu, Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki şifahaneleri, Atatürk evlerini, baba ocağı Edremit’i ve zeytinini seri halinde minyatürleştirdi. Ama kendisinin en önemli serisi Mevlevilik ve Hz. Mevlânâ üzerine yaptığı çalışmalar. Erke, sanat hayatının erken dönemlerinden bu yana Mevlânâ minyatürlerini araştırıyor. Sayılarını hatırlamasa da bugüne kadar pek çok Hz. Mevlânâ portresi çizdi.

MEVLANA'NIN GENÇLİK PORTRELERİ

Minyatürlerine kaynaklık eden en önemli eser ise 1957 yılında Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından yayımlanan Şahabettin Uzluk’un ‘Mevlevilikte Resim-Resimde Mevlanalar’ adlı kitap. Eserin, bugün baskısını bulmak zor. TTK’nın arşivinde bile sadece 2 adet görünüyor. Kitapta, Mevlânâ’nın sağlığında 20 portresini yapan Rumi nakkaş Aynüddevle’nin hikâyesinin yanı sıra Mısır’da, İran’da yapılmış Mevlânâ portreleri yer alıyor. Selçuklu Sultanı 2. Keyhüsrev’in kızı Gürcü Sultan tarafından Mevlânâ portreleri çizmek için görevlendirilen Aynüddevle’nin çizimleri daha sonra kayboluyor ve Erke’nin ifade ettiği gibi, sonraki yüzyıllarda ‘herkes kendi Mevlânâ’sını çiziyor. Kimi çekik gözlü, kimi elinde yelpazesiyle, kimi saçı sakalı karışmış halde…

Ülker Erke, bizim çok aşina olduğumuz ‘kırmızı ve tombul yanaklı’ Mevlânâ portrelerini doğru bulmadığını daha önce ifade etmişti. Sufi Işığı sergisinde, hem bilgi ve belgeler ışığında kendisinin tasavvur ettiği, hem de söz konusu eserden hareketle çizdiği 20 portre yer alıyor. Yirmi, Aynüddevle’ye ithafen belirlediği bir sayı. Aslında bu eserler, yıllar içinde peyderpey sergilendi. Erke, 20’den fazla kişisel sergi açtı. 60’ın üzerinde karma sergiye katıldı. Sufi Işığı için seçtiği portreleri yine görmekte fayda var çünkü kafamızdaki Mevlânâ portresi hâlâ aynı. Oysa sergide farklı çizimlerle karşılaşacaksınız, özellikle genç Mevlânâ’yı ve sanatçının Hollandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü görmek şaşırtıcı olabilir.

Sergide, Erke’nin genç Mevlana portreleri (üstteki dört kare) ile Holllandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü de yer alıyor (alttaki iki kare).
'SERİYİ BOZMAMAK İÇİN SATMADIM'
Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor. ‘Peki neden satmadınız?’ diye soruyoruz. “Serileri bozmak istemedim, arşiv değeri taşıyor. Bakın, gençler hâlâ onu tanımıyor. Birini satarsam hepsini birden sergilemek mümkün olmayacak. Doğrusu, seri halinde satın almak isteyen de olmadı.” diyor.

Sergideki ilginç Mevlana portrelerinden biri daha.









26 Ocak 2016’da sona erecek Sufi Işığı, Hz. Mevlânâ’nın doğum yeri olan Belh’ten çıkıp Konya’da son bulan yaşamını analtmayı hedefliyor. Sergide Erke’nin eserlerinden başka koleksiyonlardan toplanan tekke objeleri, tekke objeleri, görsel ve yazılı belgeler de yer alıyor. Mevlânâ Türbesi’nin ilk hali olduğu rivayet edilen bir fotoğraf bunlar arasında. 18. yüzyıla tarihlenen fotoğraf, ressam Şahin Paksoy koleksiyonundan alınmış (altta). 

Mevlana Türbesi


Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor.
Ülker hanım ile evinde selfie.




12 Kasım 2015 Perşembe

'Sanatçıların canına okuyacağım!'

12 Kasım 2015 
Türkiye’nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün başladı. Koleksiyonerler için önizleme açılışı ise dün yapıldı. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dört gün devam edecek fuara, 23 ülkeden 700 sanatçı katılıyor. Fuarın en sürpriz ismi ise 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker’di. ‘Alfabe’ serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”


Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…

 
Contemporary'de dikkat çekenler…

CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…

Murat Tosyalı'nın Big Berlin galerisinde sergilenen futbolcu portreleri.

Hep Oradaydı, Hiç Olmadı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 













27 Eylül 2015 Pazar

Bir sanat galerisinin 20 yılı

27 Eylül 2015
Milli Reasürans Sanat Galerisi, açıldığı günden bu yana ‘ilk’lerin galerisi oldu. Batı’da özel müzelerin üstlendiği misyonu yıllarca yürüttü. Birçok sanatçının kariyerine öncülük etti. Türkiye’nin sanat ortamına katkıda bulundu. Enstitü gibi çalışan galeri, tüm bu birikimini 20. yıl özel sergisiyle hatırlatıyor. 
Galerinin yönetciliğini Ameli Edgü’nden geçen yıl devr alan Elvan Tekcan yapıyor (sağda). Ayşe Gür ise, kuruluşundan bu yana galeriye emek veren bir isim. Fotoğraf: Şule Tülin Üner, Zaman
Adını telaffuz etmek zor. İlk kez duyan, ‘o da ne!’ diye tepki veriyor. Hecelerseniz aklınızda daha çabuk yer eder: Re-a-sü-rans. Eğer yine de zorlanırsanız kısaca Milli Re diyebilirsiniz. Sadece telaffuzu mu, anlamını da akılda tutmak ne mümkün! Ameli Edgü ve Ayşe Gür ile ne zaman görüşsek, sanki yeni tanışıyormuşçasına hep aynı soruyu sorduk. ‘Reasürans ne demek, ne iş yapıyorlar? Milli Reasürans, sigorta şirketlerinin sigortasını yapan Türkiye’deki tek kurum. İş Bankası çatısı altında hizmet veriyor.

Sigortayla, parayla, pulla işimiz yok elbette. Bizi ilgilendiren, yine bu kurumun çatısı altında açılan Milli Reasürans Sanat Galerisi. Galerinin öyküsü, 1994 yılının ekim ayında, Millî Reasürans TAŞ’nin Teşvikiye’de, mimar Sevinç ve Hadi Şandor tarafından inşa edilen kompleksinin bir bölümünü sanat galerisi olarak tasarlamasıyla başladı ve yirmi yılı devirdi.

İstanbul’un en özgün galerilerinden biri olan Milli Reasürans, 20. yaşını özel bir sergiyle kutluyor. 30 Eylül’de başlayacak olan ‘20 Yılın Ötesine Taşınan Bir Sanat Belleği: Millî Reasürans Sanat Galerisi’ adlı sergi, galerinin kendi tarihini anlattığı bir arşiv çalışması. Tüm sergiler, afişleri ve davetiyeleri eşliğinde izleyiciyle tekrar buluşacak.
Nuri Bilge Ceylan ve Emine Ceylan, 2008'de birlikte açtıkları 'Babam İçin' sergisinde selfie çekerken. Fotoğraf: Selahattin Sevi, Zaman
Nuri Bilge Ceylan’dan Max Ernst’e
Kimler gelmiş, kimler geçmiş Milli Re’den. Önce retrospektiflere bakarsak; Kuzgun Acar, Naile Akıncı, Avni Arbaş, Tiraje Dikmen, Şakir Eczacıbaşı, Turan Erol, Neşet Günal, İhsan Cemal Karaburçak, Saim Özeren, Orhan Peker, Nevhiz Tanyeli, Eşref Üren ilk sırada geliyor. Mesela Avni Arbaş’ın daha sonra İş Bankası Kibele Sanat Galerisi’nde bir retrospektifi açıldı. Ama o sergi ilhamını ve desteğini Milli Re’den aldı. Son yıllarda fotoğraf, mimari, tasarım ve tematik sergilere yoğunlaşan galerinin ilk yıllarında resim ve heykel sergileri daha yoğundu. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi hocalarından Leopold Levi sergisi, 1938-1943 yılları arasındaki devlet politikası olarak yapılan ‘Yurt Gezi’leri sergisi bunlar arasında.

Milli Reasürans’ı iki açıdan ‘ilk’lerin galerisi olarak zikredebiliriz. İlki; farklı alanlarda isim yapan sanatçıların üretimlerine yer verdi. Ünlü yönetmen Nuri Bilge Ceylan, ilk fotoğraf sergisi Sinemaskop’u burada açtı. Daha sonra ablası Emine Ceylan ile birlikte, ‘Babam İçin’ sergisini hazırladılar. Hem yönetmen hem ressam kimliği ile tanıdığımız Tayfun Pirselimoğlu da galerinin konukları arasındaydı. Mimar Emre Arolat ve geçtiğimiz nisan ayında hayatını kaybeden ünlü Alman edebiyatçı Günter Grass da Türkiye’deki ilk ve tek sergisiyle Milli Re’de idi.
Sakıp Sabancı Müzesi’nde devam eden Zero sergisiyle adını duyulan, Zero sanat akımının kurularından Günther Uecker Türkiye’deki ilk sergisini 2005’te Milli Reasürans’ta açmıştı. Uecker, serginin kurulmasında bizzat çalışmıştı (sağ başta, beyaz gömlekli)

İkincisi ise, galeri, sergi açacak olgunluğa ulaşan genç sanatçılar için bir sıçrama tahtası oldu. İrfan Önürmen, Ahmet Oran, Murat Germen, Turan Aksoy’a ilk sergilerinde yer açarak kariyerlerinde öncülük yaptı. Milli Re, sadece sanatçılara değil, Türkiye’deki sanat ortamına da katkıda bulundu. Ülkemizdeki özel müzeciliğin tarihi 10 yılı geçmediği düşünülürse Milli Re’nin, Avrupa’da ya da Batı toplumlarında müzelerin üstlendiği misyonu senelerce yürüttüğünü söyleyebiliriz. Mesela Sakıp Sabancı Müzesi’nde devam eden Zero sergisiyle adını duyulan, Zero sanat akımının öncüsü Günther Uecker Türkiye’deki ilk sergisini 2005’te Milli Re’de açmıştı. Thomas Ruff, Axel Hütte gibi Düsseldorf fotoğraf okulunun sanatçılarıyla, Norbert Kricke, Max Ernst, Sigmar Polke ile ilk kez yine bu galeride tanıştık.

Galeride emeği olan en önemli isim Ameli Edgü, artık Bodrum'da yaşıyor. 
Milli Reasürans Sanat Galerisi, yirmi yıla yaklaşık 200 sergi sığdırdı, yerli ve yabancı 200’ün üzerinde sanatçı ağırladı. Her sergisini katalog olmayan, arşiv değeri taşıyan bir kitapla taçlandırdı. Tüm bu işlerde iki ismin emeği var. Kuruluşundan bu yana galerinin yöneticiliğini yapan Ameli Edgü ve onun yardımcısı Ayşe Gür. Ameli Edgü, geçen yıl emekliye ayrılıp Bodrum’a yerleşti. Onun yerine, babası Süleyman Saim Tekcan vesilesiyle sanatın içine doğan ve sanat yöneticiliğinde ihtisas yapan Elvan Tekcan geçti. Ayşe Gür ise galerinin hafızası olarak işine devam ediyor ve tüm sergileri çocuk yetiştirmişçesine bir çırpıda anlatıveriyor. (www.millireasuranssanatgalerisi.com)

İMOGA ile işbirliği yapıldı
Sergi için, Türkiye’nin özgün baskı resim müzesi İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi (İMOGA) işbirliğiyle bir proje hazırlandı. Millî Reasürans Sanat Galerisi’nin sanatçıları arasından 10 sanatçı, birer eserinin telif hakkını bu çalışmaya vakfetti. Süleyman Saim Tekcan, Su Yücel, Serpil-Hanefi Yeter, Ali İsmail Türemen, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, İsmet Değirmenci, Ekrem Kahraman, Neşe Baydar ve Seçil Erel’e ait eserler, İMOGA’nın desteğiyle çoğaltıldı ve galerinin koleksiyonuna dahil edildi. Projede yer alan bu sanatçılar, limitli sayıdaki baskılarını imzalayarak; galeri hakkındaki düşüncelerini, duygularını, deneyim ve anılarını da bir video röportajında paylaştı. 17 Ekim’e kadar devam edecek sergide bu video izlenebilecek.

Ayşe Gür.

Foto-muhabirimiz Şule Tülin Üner, Elvan Tekcan ve Ayşe Gür'ü fotoğraflarken ben de onları çektim.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


24 Eylül 2015 Perşembe

Ebru teknesiyle geçen bir ömür

24 Eylül 2015
Ebru sanatının büyük üstadı Mustafa Düzgünman, vefatının 25'inci yılında özel bir sergiyle anılıyor. Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda açılan “Tekne Başında Geçen Bir Ömür” adlı retrospektif sergi, aynı zamanda ebru sanatının bugünlere nasıl geldiğine dair bir arşiv niteliğinde.

Adına ister geleneksel, ister gelenekli, isterse İslam sanatları deyin, ebru, hat, minyatür, kat'ı, cilt gibi kadim sanatların bugün bazı mecralarda esamesi bile okunmaz. Kimse görmez, görmek istemez, sergi salonlarında yer açmaz, kültür-sanat sayfalarında, dergilerinde bile yer vermez. Elbette bu tavır o sanatların değerini düşürmüyor. Bilen biliyor, anlayan anlıyor, hak ettiği değeri teslim ediyor. O isimlerden biri de yıllarca Yapı Kredi Bankası ve Akbank'ın sanat danışmanlığını yapan Vedat Nedim Tör idi. 
Tör, büyük ebru üstadı olarak tarihe adını yazdıran Mustafa Düzgünman'ın, henüz yolun başında bir sanatçı iken Yapı Kredi Bankası Kazım Taşkent Galerisi'nde ebru sergisi açmasına, ebruyu Türkiye'ye ve dünyaya tanıtan 15 dakikalık kısa bir film çekilmesine vesile olmuştu. Olayın nasıl geliştiğini Düzgünman, Zeki Kuşoğlu'nun 1986'da kaleme aldığı anılarında şöyle anlatıyor:

“1967'ye kadar ebrucu olarak pek tanınmıyordum. O tarihte Galatasaray Yapı Kredi Bankası Kâzım Taşkent Galerisi'nde bir ebrû sergisi açtım. Bu sergi bankada şef olan arkadaşım Süha Tuna'nın teşvikiyle olmuştu. O zaman bankanın sanat müşaviri olan Vedat Nedim Tör özel alâka gösterip bir İtalyan film şirketine yüz bin lira verip on beş dakikalık bir ebrû filmi çektirdi. O dönemin sinemalarında, filmlerden önce kültür hizmeti olarak iki sene müddetince gösterildi... Sergi büyük rağbet görüyordu. Çünkü bâkir bir sahaydı ve ilk defa gösteriliyordu. Böylece efkâr-ı umumiye ebrûnun ne olduğunu anlamaya başlamıştı. Çocuklarına ve işyerlerine ebrû ismini koymaya başlamıştı insanlar. Arkasından Amerikan Kültür Merkezi'nde bir sergi daha açtım. Ardı geldi. Amerika'dan, İngiltere'den, Almanya'dan, Fransa'dan, Hollanda'dan gelen meraklılar yaptığım ebrûlara büyük ilgi gösterip, alıp memleketlerine götürüyorlardı.”

‘Gazete kâğıtlarına bile ebru yapardı'  
Ebrunun bugünlere gelmesine vesile olan Mustafa Düzgünman, ölümünün 25. yılında (12 Eylül 1990) Küçükçekmece Belediyesi Sefaköy Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda (SKSM) açılan “Tekne Başında Geçen Bir Ömür” retrospektif sergisiyle anılıyor. Alparslan Babaoğlu, Uğur Taşatan, Hakan Dağlı'nın danışmanlığı, Erkan Doğanay'ın küratörlüğünde hazırlanan sergide, Düzgünman'ın ebru, cilt, musiki ve fotoğraf gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmalarından örneklerle birlikte özel eşyaları sergileniyor. 

Üsküdar'da doğan Düzgünman, sadece ebru değil, devrin cilt sanatkârı ve dini musikisi icracısıydı. Babasının Üsküdar'daki aktar dükkânında çalıştığı sıralarda Hünkâr müezzin başı Hafız Muhittin Tarık Bey ve Üsküdar Çarşamba Rufaî Tekkesi şeyhi Hayrullah Tacettin Efendi'den ders almış, besteler yapmış ve pek çok dini besteyi kayda geçirmişti. İlerleyen yaşlarında Medresetül Hattatin'de (Hattatlar Medresesi) yetişmiş Necmeddin Okyay'ın öğrencisi olmuştu. 1940'lı yıllarda yani II. Dünya Savaşı devam ederken ebruya başlayan sanatçı, kâğıt bulamadıkları için gazete kâğıtlarına ebru yaptığını hatıralarında anlatıyor. Çiçekli ebruda hocasını açtığı yolda yürümüş, hem kendini hem de ebru sanatını geliştirmişit. Bugün ebru denilince anılan isimleri de o yetiştirdi. Niyazi Sayın, Alparslan Babaoğlu, Fuat Başar bu sanatçılardan birkaçı. Ama buna rağmen “Bana sorarlarsa, ben hâlâ Necmeddin Hoca'mın çırağıyım,” demeyi tercih etmişti...

Besteleri icra edilecek
“Tekne Başında Geçen Bir Ömür” sergisine paralel bir panel ve konser düzenlenecek. 3 Ekim 2015'te SKSM Konferans Salonu'nda gerçekleştirilecek panele Mustafa Düzgünman'dan hem musiki hem de ebru dersleri alan günümüzün en önemli neyzenlerinden Niyazi Sayın, Uğur Derman, Alparslan Babaoğlu, Sabri Mandıracı, Fatih Çıtak katılacak. Panelden sonra saat 16.30 ise udi Agah Terzi yönetiminde Düzgünman'ın bestelerinin icra edileceği “Mustafa Düzgünman Besteleri” konseri verilecek.
Mustafa Düzgünman (ortada), öğrencisi Alparslan Babaoğlu (sol baş) ile birlikte.
Üsküdar'da babasının aktar dükkanında.
Ebru malzemeleri de sergide yer alıyor.
Alparslan Babaoğlu (ortada), serginin açılışında.
Serginin açılışından.

ESERLERİNDEN...


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

14 Eylül 2015 Pazartesi

Nuri İyem 100 yaşında

14 Eylül 2015
Kartvizitinde ‘ressam' yazan ilk Türk sanatçı Nuri İyem, doğumunun 100. yılında “Nuri İyem 100 Yaşında / Portre” sergisiyle anılıyor. 16 Eylül Çarşamba günü Bebek'teki Evin Sanat Galerisi'nde başlayacak sergide, sanatçının ismiyle özdeşleşen Anadolu kadınını resmettiği portrelerinin yanı sıra vefatından sonra atölyesinden çıkan, tamamlanmamış resimleri de olacak.

Figüratif Türk resminin en önemli, bizce en değerli sanatçılarından Nuri İyem için en kapsamlı sergi, 2001'de TÜYAP Tepebaşı'nda açılan “Dünden Yarına Nuri İyem” retrospektif sergisiydi. Büyük bir ekiple hazırlanan bu sergi, Türkiye'de resim alanında yapılan ilk dijital arşivleme çalışmasıydı. 531 kişi, kurum ve özel koleksiyonlardan yaklaşık 2 bin tablo sadece sergilenmemekle kalmamış Apple Bilkom tarafından bir sergi için özel yazılan arşiv sistemiyle kaydedilmişti. Nuri İyem'in günümüzde 2-3 bin arasında (belki daha fazla) resmi olduğu biliniyor.
1915 yılında İstanbul Aksaray'da doğan Nuri İyem aramızdan 18 Haziran 2005'te ayrıldı. Yaşasaydı bugün 100 yaşına girecekti. Oğlu ve gelini Evin-Ümit İyem'in 1996'da kurduğu Evin Sanat Galerisi, sanatçının 100. doğum yılını 16 Eylül Çarşamba günü açılacak “Nuri İyem 100 Yaşında/Portre” sergisiyle anıyor. Kapsamı daha dar olan bu sergide, Nuri İyem'in ismiyle özdeşleşen Anadolu kadınlarının portrelerinin yanı sıra sanatçının vefatından sonra atölyesinden çıkan, tamamlanmamış resimleri de yer alacak. Ama elbette ki, kartvizitinde ‘ressam' yazan ilk Türk sanatçı Nuri İyem'i, bugün anıyorsak ve eğer bundan sonra anmaya devam edeceksek, bu, o portreleri sayesinde olacak. Beyaz yaşmaklı, çakmak çakmak bakan gözlerinde hüznü ve acıyı taşıyan o eşsiz kadın portreleri… Sanatçının 1960'tan itibaren bıkmadan usanmadan resmettiği bu tablolarda aslında gerçek bir hikâye gizlidir. Kendisinin ifadesiyle ‘hep ablasının yüzünü arar' sanatçı.

Nuri İyem'in resmini etkileyen en önemli kadın, 1922'de vefat eden ablası Aliye hanımdı. Evin Sanat'taki sergi 31 Ekim'e kadar açık kalacak.


Henüz üç yaşındayken babasının görevi nedeniyle Cizre'ye giden İyem bir gün sıtmaya tutulur. Nöbet nöbet gelen ateş, titreme, terleme… Kendini kaybetmeler, saatlerce süren ızdırap, buhran hali. O günlerde İyem'in yanı başında hep ablası vardır. Gözünü açtığında Aliye hanımın merhametli, aynı zamanda endişe ve acı dolu yüzüyle karşılaşır sanatçı. Özellikle gözlerini hiç unutamaz. Nuri İyem hastalığı atlatır fakat Aliye Hanım, 1922'de doğum yaparken vefat eder. İyem, yaşadığı şoku yıllar sonra bir dostuna şöyle anlatır: “İnanamadım… günlerce, aylarca, yıllarca onun öldüğüne inanamadım. Hâlâ, ben inansam bile, içimdeki ben, ablasının öldüğüne inanmıyor.” Çocuk yaşta ablasını kaybetmesi, ölüm acısı Nuri İyem'i ve sanatını çok etkiler.

İyem, son yıllarını Etiler Çamlık'taki atölyesinde, yazın ise Şile'deki evinde geçirdi. Sağlığı elverdikçe resim yapmaya devam etti. Hayatında en büyük değeri  kadınlara verdi. 23 yaşındaki genç bir kıza bile elini öptürmeyecek kadar kadına saygılıydı. Kimsenin önünde eğilmesini istemezdi. Nüvit Özüdoğru'nun dediği gibi, ‘kadın Nuri İyem'in resminde başlıca konuydu. Sömürüldüğünden ötürü. Necati Cumalı'nın, Cahit Atay'ın, Adalet Ağaoğlu'nun tiyatroda yaptığını Nuri İyem resimde yaptı.'

Ahmet Hamdi Tanpınar, Oktay Akbal, Sabahattin Eyüboğlu, hocası Leopold Levi, Adalet Cimcoz, Hilmi Yavuz, Sezer Tansuğ, Adnan Benk, Turgay Gönenç ve daha pek çok kıymetli isim onun Türk resmindeki değerini bildi ve yazılarıyla bunu her zaman dile getirdi. O anlamlı yazılardan biri de kısa bir süre önce (28 Ağustos'ta) kaybettiğimiz Oktay Akbal'ın, 1980 yılında Sanat Çevresi dergisinde yazdığı yazıdır. Hem Nuri İyem'i hem de Oktay Akbal'ı, daha dün gibi yazılmış bu yazıya yer vererek bir kez daha hatırlıyor ve saygıyla anıyoruz.

DOSTUM NURİ İYEM

OKTAY AKBAL, SANAT ÇEVRESİ DERGİSİ, 1980

“Nuri adıyla tanıdığımız yaratılış mucizesi…” Tanpınar, bir yazısında Nuri İyem'den böyle söz ediyordu. Yaratılış mucizesi… Sanatçı, bir yaratılış mucizesidir. Sanat, doğaya aykırı bir eylemdir de ondan… Doğayla yarışa girmiş bir apayrı “doğa.” (…)

Nuri İyem “büyük” bir sanatçımız. Altınız çizerek, büyük diyorum. Cumhuriyet dönemi Türk sanatının, resim alanında ortaya çıkardığı birkaç gerçekten önemli ressamından, en başta adı anılması gerekenlerden biri. (…) Ta 1940'taki “Liman sergisinde mim koymuştum Nuri'ye. Hepsi genç, ateşli, hızlı, büyük savlarla dolu genç ressamlar arasında en çok dikkatimi çeken İyem olmuştu. İkinci sergileri de Eminönü Halkevi'nin alt katındaki dar uzun bir salonda açılmıştı. İyem'in bir İlhan Berk deseni vardı. Başka resimleri… Tanıyış o tanıyış, seviş o seviş… 1940, şimdi tam kırk yıl geride… Demek kırk yıllık bir hayranlık, bir sevgi, bir dostluk. (…)

1945-46'daki siyasal serüveninden bende kalan bir anı var: Köprüden Fahir Önger ve Suavi Koçer'le geçişimiz Nuri'nin yanındaki iki “sivil”le bize doğru gelişi. Tam yanımızdayken başını Haliç yönüne çevirip, bizi görmezlikten gelişi, Fahir'in bana “yürü” deyip kolumdan çekişi, ama Suavi'nin içtenlikle “Nuriciğim” diye ona doğru koşuşu, sonra “Nuri'nin yanındakiler beni tersledi” diye yanımıza gelişi… Bir zamandı o heyecanlar, o arayışlar da… Sonuçsuz kalan dürüst coşkular. Türkiye'de bir toplumculuk ışığının yakılmak istenmesi. Ama her zaman karşılaşılan o kapkara güçlerin o ışığı hemencecik söndürmeleri…

Nuri içine kapandı, kendi evrenine kapandı ardından. İşsizlik, yalnızlık, yoksulluk… Ne var ki Nasip vardı yanında. Gerçek bir sanatçı, gerçek bir insandı Nasip. Nuri'nin kırk yıllık yaşam arkadaşı. Gençtim, çok gençtim o günlerde, o yeni evlendikleri günlerde… Nuri ile Nasip kadar birbirine yakışan çifti tüm yaşamımda göremeyeceğimi nereden bilebilirdim! Sırt sırta verdiler, el ele… Sanat evreninden güç aldılar, çalıştılar, yarattılar, yaşadılar. En dürüst, en sağlıklı, en güvenli yaşamı sürdürdüler. Yaratarak hep yaratarak… Doğa, toplum, yasalar, alışkanlıklar, korkular bir yana itildi, varsa yoksa sanattı baş tacı olan, önemli olan…

Kimse inanmaz: Bir Nuri'dir gelmiş geçmiş Türk ressamları arasında Avrupa görmeyen… Bugün adı ünlüye çıkmış tüm ressamlarımız, heykelcilerimiz Paris kaldırımlarında birkaç yıl dolaşmışlardır. Müzeleri, galerileri, kahveleri tatmışlardır. Bir Nuri İyem'le eşidir Paris'i bilmeyen, görmeyen, bilmek görmek için de aşırı bir tutkusu olmayan..

Tanpınar şöyle yazar bu konuda: “Bu Nuri adıyla tanıdığımız yaratılış mucizesini iki defa Derian'le konuşturun, üç ay Matisse ve Bonnard'la kalsın, Louvre ve Uffici müzesini gezsin, doya doya Cezanne'ı, Rembrandt'ı görsün, 15. asır İtalya'sı dediğimiz o mücevher yağmuruna altı ay tutulsun, sel halinde aydınlık iliklerine kadar işlesin, elbette ki Nuri'nin peyzajları, o sükut musikisi bize bu temaslardan bir fecri şimali gibi zengin, şaşırtıcı ve sadece tabiatüstü infilak halinde dönecektir.”

Nuri İyem –son yıllarda gitti mi bilmiyorum- Avrupa yolculuğu yapmadı hiç. Tanpınar'ın dediği yapıtları, müzeleri yakından görmedi. Demek ki ille de görmek, gezmek değil sanatçıyı büyük ve önemli kılan; kendi iç zenginliği, aydınlığı, içindeki o mücevher… Nuri de somuttan soyuta, soyuttan somuta geçen, ama her durumda da “kendi olan” yapıtlar veren bir sanatçı olduysa, yapısındaki “mucize”ye benzer cevherden.. Hem yaşamını sanatıyla kazanmak, hem de sanatını yeni yeni doruklara çıkarmak gibi güç, ama onu verici bir savaşımdan yüzünün akıyla çıkmak da bu “cevher”in güçlü oluşundan doğmuyor mu?

Karşımda Nuri'nin bir kadın portresi var. Acıyla kasılmış, her an bağırdı bağıracak, çığlıkları yeri göğü tutacak bir köy kadını bu. Ama böyleleri çığlık atmazlar, bağırmazlar, dışa doğru, içlerinde kalır bütün o çığlıklar, acı birikimleri… Bir sanatçı alır kor tablosuna o çığlıkları. Bir anlık acı, olur mu sana yüzyıllık bir acı… Bir etkililik, bir kalıcılık kazanıverir. Nuri'nin kadın yüzlerinde bu anlam var işte. Hem bugünde yaşıyorlar hem de yarında yaşayacaklar. Goya'nın Greco'nun insanları gibi.  *(Sanat Çevresi dergisi, sayı 16, Şubat 1980, sayfa 8-9)
2001'de TÜYAP Tepebaşı'nda açılan "Dünden Yarına Nuri İyem" sergisinde eşi Nasip İyem'le.

Fotoğraf. Ara Güler. The Marmara'da, o zamanki adıyla Etap Otel'de açılan retrospektif sergisinden.









2 Eylül 2015 Çarşamba

Haydi sıfırdan başlayalım

2 Eylül 2015
1950'li yıllarda Almanya'da doğan, Japonya'ya kadar tüm dünyayı etkileyen ama Türkiye'yi teğet geçen ZERO sanat akımı, son bir yıldır yeniden yükselişte. New York, Berlin, Amsterdam'dan sonra ZERO sergilerinin dördüncüsü dün Emirgan'daki Sakıp Sabancı Müzesi'nde açıldı. “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” adlı sergi, bugüne ve yarına tek bir şey söylüyor: Haydi sıfırdan başlayalım!
FOTOĞRAF: ZAMAN, KÜRŞAT BAYHAN
Tıpkı bugün olduğu gibi 1950'li yıllarda da insanlar, elbette ki sanatçılar da umuda ihtiyaç duymuş ve bir araya gelip her şeye yeniden, sıfırdan başlamak istemişler. Başarmışlar da... 1950'li yıllarda Almanya'dan dünyaya yayılan ZERO, II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan umutsuzluğa cevap veren bir sanat akımı olarak doğuyor ve adını bir roketin kalkmasından önceki geri sayımdan alıyor. Etkisi sadece 10 yıl devam eden bu akımın son sergisi, 1967 yılında gerçekleşiyor. Fakat ZERO kısa ömrüne rağmen Avrupa çağdaş sanatında iz bırakıyor.

ZERO Vakfı kurucu yöneticisi Mattijs Visser'in dediği gibi Zero bir grup değil, hareket hiç değil. Sadece aynı duyguları paylaşan dostların, arkadaşların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir sinerji. Birlikte yemek, içmek, gezmek, tozmak ve aynı kültürü paylaşmak istiyorlar. Savaşın yıkımlarından o kadar bunalmışlar ki, depresyondan önceki son çıkış gibi herkes ZERO'nun ipine sarılıyor. Aralarındaki bu uhuvvet, o yıllarda ta Japonya'ya kadar yayılıyor; tüm dünyayı etkiliyor.
ZERO, geçen yıldan bu yana tekrar yükselişe geçti. Önce New York'taki Guggenheim Müzesi'nde, bu yılbaşında ise Berlin Martin Gropius Bau Müzesi ve Amsterdam Stedelijk Müzesi'nde ZERO sergileri açıldı. Dördüncü sergi ise dün Sakıp Sabancı Müzesi'nde başladı.
“ZERO: Geleceğe Geri Sayım” sergisi, ZERO'nun kurucuları Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker'in eserleri ile akımın öncülüğünü üstlenen Yves Klein, Piero Manzoni ve Lucio Fontana'nın farklı tekniklerde ürettiği 100'ün üzerinde eseri bir araya getiriyor. Küratörlüğünü Mattijs Visser'in üstlendiği sergi, ZERO'nun omurgasını oluşturan ışık, zaman, boşluk, renk ve hareket temaları etrafında şekilleniyor. Sergide, ‘çivi çiviyi söker' deyişini hatırlatırcasına, daha çok çivi ile yapılan eserler dikkat çekiyor. Sergide ayrıca, Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler ve Heinz Mack'ın 2014 Venedik Bienali'nde sunduğu Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü eserleri de yer alıyor.

Serginin açılışı için Sakıp Sabancı Müzesi'nde dün yapılan basın toplantısına müze müdürü Nazan Ölçer, ZERO Vakfı Kurucusu Mattijs Visser, Norman Rosenthal, Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer ve Akbank Genel Müdürü Hakan Binbaşgil katıldı.

BİR UMUT VE HUZUR ARAYIŞI...
2008'de kurulan ZERO Vakfı'nın yöneticisi Mattijs Visser'in söylediğine göre, bugün tüm dünyada araştırma yapan 13 ZERO uzmanı var. Bu sergileri hazırlamak için arşivlere giriyor, müzelerin depolarını karıştırıyorlar. Peki ne oldu da bu akım yeniden hatırlandı? Cevabı, SSM Müdürü Dr. Nazan Ölçer veriyor: “Dünyaya umut vermek, aydınlık bir gelecek sunmak felsefesi, ZERO'nun güncelliğini hâlâ koruyor olmasının da sebebi aslında. Daha fazla özgürlük, daha fazla şeffaflık, daha insancıl bir gelecek, huzur ve umut arayışı... ZERO'nun akımının kısa ömrünü 50 yıl sonra değerlendirirken, taşıdıkları olanca umut, yaydıkları iyimserlik ve coşkuya saygı duyuyoruz.”
5 Eylül'e başlayacak Uluslararası İstanbul Bienali'ne paralel olarak tasarlanan sergi, Akbank işbirliğiyle gerçekleşiyor. Sergi, 10 Ocak 2016'ya kadar görülebilir.


‘Gencay Kasapçı, ZERO sanatçısı değil'
Almanya'da gelişip serpilen ZERO'nun Türkiye'yi teğet geçtiğini söyleyebiliriz. O yıllarda İtalya'da okuyan, nazar boncuklarını Türkiye'de ilk kullanan sanatçı olarak tanınan Mersinli ressam Gencap Kasapçı, ZERO'nun birkaç sergisine katılan tek sanatçı. Sadece ZERO değil, başka sanat akımlarından da etkilenir Kasapçı. Mesela, 1960'lı yıllarda pek çok ressam, Japon sanatçı, düşünür Nobuya Abe'nin çevresinde toplanır. Kasapçı da o ressamlar arasındadır. Nazan Ölçer'e, Kasapçı ile ilgili sergi kapsamında ne yapacaklarını sorduk: “Gencay Kasapçı, aslında ZERO sanatçısı değil. O yıllarda İtalya'da okuduğu için akımdan etkileniyor. ZERO sanatçılarıyla ilişkisi, o çevreyle yakınlığı olmuş. Onlardan etkilenerek hareketli eserler de yapmış. Fakat anlaşılan o dönemi çok uzun sürmüyor. Türkiye'ye geldiği zaman bambaşka işler yapıyor. Ama yine de o sergilere katılmış olması bizi çok heyecanlandırdı. Çok hoş bir sürprizdi. Sağlık durumu iyi olmadığı için serginin açılışına gelemedi ama daha sonra sempozyum dizimiz olacak, kendisini orada ağırlayacağız.”

SERGİDEN ESERLER...

Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler, serginin en ilgi çeken eseri. 'Selfie' ve 'havaya zıplayan insan pozları' için en uygun sanat yapıtı!

Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler, serginin en ilgi çeken eseri. 'Selfie' ve 'havaya zıplayan insan pozları' için en uygun sanat yapıtı!
Sergide ayrıca, Otto Piene'nin Berliner Neue Nationalgalerie için tasarladığı renkli Şişme Objeler ve Heinz Mack'ın 2014 Venedik Bienali'nde sunduğu Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü eserleri de yer alıyor. Müzenin terasında sergilenen eser, 850 bin parça altın renkli mozaikle kaplı.
SERGİDE YER ALAN DİĞER ESERLER
Sergide çivili eserler oldukça ilgin ve dikkat çekici. Çivi çiviyi söker misali bir durum.
Günther Uecker, Kozmik Hayal, Işık diski
Heinz Mack - Işık Stelleri
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram
Günther Uecker - Şişe Mantarı İmge  II
Heinz Mack - Dinamik Strüktür
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram, Doğa
Lucio Fontana - Uzamsal Kavram
Otto Piene - Karanlıkta İki Dalga

Otto Piene - Ateş Çiçeği
ZERO'yu gezen basın mensupları, 1 Eylül 2015

ZERO, çiviler ve ben.
Serginin yıldızlarından biri de müze müdürü Nazan Ölçer.
Eski ZERO sergilerinin afişleri
ZERO'NUN TARİHİ

ZERO'nun kurucuları: Otto Piene, Günther Uecker ve Heinz Mack (Foto Michael Dannenman)
Otto Piene, Günther Uecker ve Heinz Mack (Foto Michael Dannenmann)
Piene, Uecker, Mack (Foto Daniel Roth)

26_2_19610705_photo2_demonstration

1962_Pietersabdij_Gent_Forum62_041
1962_Stedelijk Museum_Nul62_Armando_Autoreifen
1964_Zero Demonstration, Karnabal, Düsseldorf
1965_Stedelijk Museum_Nul65_035_300dpi
Abb. 3Zero-Wecker Kopie
GU_Lichtregen_1966
Günther Uecker, (Foto Unbekannt)
Heinz Mack, (Foto Margert Mack)
Heinz Mack, Otto Piene, Günther Uecker.. Stedelijk Müzesi, Amsterdam, 1962 (Foto Unbekannt)
Henk Peeters, Günther Uecker, Heinz Mack, Ad Petersen, Monika ve Alfred Schmela, 1965 (Foto Jon Naar)
HM, Siehst Du den Wind, 1962
Otto Piene, (Foto Maren Heyne)

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ