18 Kasım 2015 Çarşamba

‘Benimle Oynar Mısın' 41 yaşında

18 Kasım 2015 
Bülent Ortaçgil konserine gitmek için pek çok nedenimiz olabilir ama herhalde en önemlisi şarkılarının yanı sıra onun izleyicisiyle kurduğu samimi, sıcak muhabbet olmalı. Ortaçgil, önceki akşam ENKA İbrahim Betil Oditoryumu'nda verdiği konserde sanki kendisiyle mutfakta karşılıklı yemek yiyormuşuz gibi başlıyor söze... “Sizden bir ricam var. Lütfen ciddi bir dinleyici olmayın. Konuşmak, soru sormak serbesttir.” diyen Ortaçgil'e kulak vermeyip de ne yapalım! Daha o dakikadan itibaren günlerdir bozuk olan moralimiz düzeliyor ve "Hatta birlikte şarkı söyleyelim çünkü 40 yıl sonra şarkılarım popüler olmuştur." cümlesine gizlediği sitemkar, biraz da naif tebessümüne eşlik ediyoruz.

EN AZ SATAN ALBÜMÜYDÜ
     Ortaçgil, konserine en yeni şarkılarıyla başlıyor. 2011'de yayımladığı 'Sen' albümünün ilk şarkısı 'Hiç Canım Yanmaz' ve 'Denize Doğru' ile. Keyfi çok yerindeydi. Mütebessim bir çehresi, insanı ferahlatan ses tonu ve derviş sakinliği vardı. “Adını düşürenlere üzülsen değmez/Sesini kaybedenlerin bir şarkısı olmaz/Kararımı çoktan verdim/ Denize doğru”yu tamamladıktan sonra hepimize sordu: “Duyuyor musunuz sesimizi?” diye. Evet, herkes onu can kulağıyla dinliyordu. Kararını vermişti. O da bunu fark etmiş olmalı ki, “Şunu çal, bunu çal da diyebilirsiniz ama daha sonra. Şimdi ben aklımdakileri çalayım, sonra isteklerinizi söyleyebilirsiniz.” uyarısını ekledi. Bir kısım sanatçıların hakaret saydığı, istek parçalarımızı kağıt peçeteye yazıp göndersek belki onu da kabul edecekti. Bu aşmışlık, başka bir dünyanın insanlarına ait özellikler olmalı.


Bülent Ortaçgil, her şarkısını bitirdikten sonra kendi hikâyesine kapılar araladı, çoğu dinleyicinin duymadığı bilgiler paylaştı ve adeta kısa bir Ortaçgil tarihinde gezdirdi dinleyenleri. Mesela en sevilen şarkısı “Benimle Oynar mısın”ın yayınlanışının bu yıl 41. senesi. Şarkıyla aynı adı taşıyan albümü 1974 yılında çıkmıştı. Üstelik, onca yıl sonra popüler olan bu albüm 'Ortaçgil albümleri' içinde satış grafiği en düşük olandı. Konserden sonra yaptığımız imza sohbetinde dedi ki, “Biliyor musun, burada isimleri bulunanlardan birkaç kişi kaldı hayatta!” Albümün hazırlamasına emek veren 'Şat Yapım Yaylı Sazlar Topluluğu'nu kast ediyor. O birkaç kişi Atilla Özdemiroğlu, Erol Duygulu, Ali Kocatepe ve kendisi… Ergun Pekakcan (piyano), Nükhet Ruacan (vokal), Onna Tunç (bas gitar), Cezmi Başeğmez (davul), Sıtkı Acim (Stüdyo kayıt) çoktan göçüp gitmiş ve bize nasıl bir miras bırakmışlar…

    Bülent Ortaçgil, konserde 'Benimle Oyar mısın'ın, en otantik yorumlarından birini okudu. 'Otantik yorum' tamlaması ona ait: “Bir yandan gurur duyuyorum, popüler müziğin hızlı tüketildiği bir zamanda bu şarkılar hâlâ dinlendiği için. Bir yandan da kırk yıldır aynı şarkıyı söylemek zor. Şarkılar da bizim gibi söylene söylene deforme oluyor. Ben size otantik bir yorumu söyleyeyim bu gece.” diyor sanatçı.


SICAK, ÇOK SICAK, REZALET BİR SICAK...
     “Memurun Şarkısı”, 1980-1986 yılları arasında Ortaçgil'in yaşadıklarının hatırasıydı. Mühendislik yaptığı yıllarda yazdığı tek şarkı... ‘Olmalı Mı Olmamalı', ilk yazdığı şarkılardan biriydi, ilk değilse de ikinci ya da üçüncü… “Sıcak'ı ise çok sık Ortaçgil dinleyenler için, değişik bir şey çalmak adına bu konserin repertuarına almış. Hikayesini anlatırken epeyce güldürdü bizi. “Bu şarkı Bodrum'da yazıldı. 1990'lı yıllarda. Temmuz ayında, çok güzel bir ortamda, şarkı yazmam lazım, yazıcam, yazıyorum filan dediğimiz bir anda çıktı. Ama hava o kadar sıcaktı ki, yani 'sıcak'tan başka hiçbir söz yazamadık şarkıya. Bütün sözler sıcak. Rezalet bir sıcak var ortada. Her tarafımız şıpır şıpır damlıyor. Ressam bir arkadaşım var. O da resim yapmaya çalışıyor benimle beraber. Bu şarkının “Sıcak çok sıcak” satırını daha sonra Emre (Altuğ) istedi. Ben de kullan dedim ama ee şarkı benimdir, onu hatırlatmak zorundayım.” dedi kendisi de gülerek, sonra okumaya başladı. “Eller sıcak/Gözler sıcak/Yüzün sıcak/Duvarlar sıcak../Çok sıcak daha da sıcak olacak” dedikçe yüzünde oluşan muzip gülümseme salonda kahkahalara neden oldu.

“25 YILDIR TÜRKİYE'DE BİR ŞEY DEĞİŞMEDİ”
Fikret Kızılok ile birlikte Çekirdek Sanatevi döneminde yaptıkları "Uyusun da Büyüsün" şarkısı ise onun ifadesiyle hâlâ bir Türkiye şarkısı. Hem eski dostunu anmak için hem de Türkiye'de bir şeyin değişmediğini anlatmak için söyledi bu parçayı Ortaçgil: “Fikret'le beraber biz 10-15 şarkı yazdık. Bu şarkıların dengesi şöyledir. O çok rahat ve çabuk söz yazdığı için sözleri yazıyordu, besteleri ben yapıyordum. Zaten Fikret'in dili hemen belli oluyor. Çok keskin, zeki ve somut… Bu şarkıyı ilk kez 25 sene önce okudum. Türkiye'de 25 yılda çok ciddi değişim olmadı aslında. İsimleri atın, başkalarını yerine koyun.” İşte o şarkının sözleri bizden, yer değiştirmesi sizden: “DYP, SHP, IMF, KDV / AET, TRT, TKP, Tukaka / Liberal, alaturka, hicaz taksim, darbuka / Vicdan ve de cüzdan, karakol, zindan, anayasa / Uyusun da büyüsün ninni, tıpış tıpış yürüsün ninni /Danalar girdi bostana gücün yetiyorsa kovalasana”. Ortaçgil bu şarkıdan sonra “Artık ciddi şarkı çalmıyorum.” diyerek ‘light Ortaçgil' bestelerine geçti. Aşk Var ve en sevdiği ‘Şarkılarım Senindir'le mest etti bizi. “Bu Su Hiç Durmaz”, “Değirmenler”, “Mavi Kuş” “Bozburun” da tabi ki teveccüh gören şarkıları olarak repertuarda yerini almıştı.


“HALA MI EYLÜL AKŞAMI?!”
Sanatçı, ‘Aşk Tesadüfleri Sever' filmi sayesinde 2000'li yıllarda popüler olan 1994'te yazdığı 'Bir Eylül Akşamı' şarkısını bis'e saklamıştı fakat dinleyiciden gelen ilk ‘Eylül Akşamı' isteklerine "Hâlâ eylül akşamını mı istiyorsunuz?" diye tatlı bir sitemde bulundu.” Dinleye dinleye bıkmadınız mı demek istiyordu. Malum Mehmet Günsür'ün filmdeki yorumu her yerde. Ortaçgil, şarkıyı çalmadan önce şöyle bir açıklamada bulundu. Bilmeyenler için kayda geçsin: “Filmi görmedim, bilmiyorum aslında ama ben bu şarkıyı 1994'te yazdım, film 2000'in filmi. Ve ben bu şarkıyı sonradan eşim olduğu için ona yazmıştım. Sonra başka yerlerde, başka amaçlarla duyuyor olduk. Hoşuma gitmedi. Ama küçümseyelim, 'Ortaçgil şarkısı' olarak bütün Türkiye'de film sayesinde tanındı. Bana yararı dokundu açıkçası.” Bir teşekkürü de Müslüm Baba'ya yaptı Ortaçgil. Sanatçı, bazı şarkıları, küçük ama sadık ve nesilden nesle geçen dinleyici grubuna söylüyor. Ama bazı şarkıları, başkaları söylediği ve onlar çok ünlü isimler olduğu için onun genel dinleyicisinin kat kat dışında Türkiye'ye yayıldı. Kendisinin ifadesiyle “Ortaçgil şarkıları kitlesel şarkılar haline dönüştü.” Müslüm Gürses'in söylediği Sensiz Olmaz gibi. Bu yüzden Gürses'e teşekkür borcunu bir kez daha iletiyor sahneden.


BU İŞ ZOR YONCA, ÇOK ZOR...
    Sanatçıya konserde her zamanki gibi dostları eşlik etti. Cem Aksel (davul), Erdal Akyol (kontrabas) ve gitarıyla sahnenin sağ köşesinde yerini alan Erkan Oğur o isimlerden biriydi. Dinleyici haklı olarak Erkan abisinin sesini duymak istedi. Ama esprili bir cevap aldılar: “Yok öylee, hani bir laf vardır ya, hem iki buçuk lira, hem en önden. Erkan bu akşam bana eşlik ediyor. Aralıkta onu da bu sahnede dinleyebilirsiniz.” E şimdiden yerinizi ayırtın, 27. Yıl ENKA Kültür Sanat Müzik Buluşmaları bu yıl güzel başladı ve öyle devam edeceğe benziyor.

Bülent Ortaçgil'i dinlemeye, iyileşme, acılarımızı sarma adına gitmiştik, ama zor, çok zor bugünlerde… Niyesini ‘Bu İş Zor Yonca” şarkısında olduğu gibi anlatıyoruz Yonca'lara ama nafile: “Bu iş zor, çok zor yonca / çünkü gülmeyi unutunca / taş yüreklerde kilitli duygular / kapılar açılmayınca / bu iş zor, çok zor yonca / çünkü bizler istemeyince / en çok bağıran en doğru sayılır / insanlar işitmeyince / bu iş zor yonca / çünkü insanlar günler boyunca / hiç soru sormadan durur”…
(www.enkasanat.org)
Bülent Ortaçgil'e konserde eşlik eden isimlerden biri Erkan Oğur'du.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



 




14 Kasım 2015 Cumartesi

Ressamların ve yazarların sofraları

15 Kasım 2015
Yemek kültürü araştırmacısı Sevim Gökyıldız, ressamların ve yazarların sofralarını yazdı. Balzac, Alexander Dumas, Marcel Proust, Agatha Christie ile Reonir, Cezanne, Monet, Picasso'nun sofralarından yemek tariflerinin de derlendiği “Sanatçıların Sofraları' (Oğlak Yayınları) adlı kitap, mideyi değil, sanatçı ruhları besleyen bir çalışma.

Balzac, boğazına çok düşkün bir yazarmış, sofrasında her zaman kaliteli, özel ürünlerden yapılmış yemekler olurmuş. Karaciğer patesi, beyaz kuşkonmaz, kızarmış keklik, Mersin balığı filetosu, ananas kızartmasını mutfağından eksik etmezmiş. Alexander Dumas için ‘mutfaktaki kont' diyorlar. Fransız mutfak kültürünün en önemli eserlerinden ‘Büyük Mutfak Sözlüğü'nü (Le Grand Dictionnaire de Cuisine) onun yazması tesadüf değil. “Benim için yeni bir yemek keşfetmek, uzayda yeni bir yıldız keşfetmek kadar heyecan verici.” diyen bir yazardan başka ne beklenebilir ki… Ölümünden birkaç hafta önce, 1870'te bitirebildiği sözlük tam 1152 sayfa. ‘Mutluluğun ressamı' olarak bilinen 20. yüzyılın büyük sanatçılarından Pierre Auguste Renoir'in Güney Fransa'daki evinde hazırladığı renkli ve zengin sofraları oldukça ünlüymüş. Mutfağıyla onu etkileyen kadınları da resmetmiş sanatçı. Pansiyonunda konakladığı Mère Anthony gibi. Renoir, o yıllarda resim yapmak için sabahın erken saatlerinde kırlara çıkar, yanında da şövalesi ve boyalarının dışında Mere'nin hazırladığı yemek sepeti olurmuş. Kocaman bir ekmek, içinde tavuk budu ve vazgeçemediği peyniri Brie gibi basit ve sıradan tatlar…

‘İstanbul'da 40 Yıllık 40 Lezzet Durağı', ‘İstanbul'un Esnaf Lokantaları', ‘99 Sayfada Mutfak Sırları' gibi yemek kültürü üzerine hazırladığı kitaplarıyla tanınan Sevim Gökyıldız, yeni çalışmasında yazarların ve ressamların mutfaklarını yazdı. Eğitimi dolayısıyla Fransız kültürünü yakından tanıyan ve Fransız sanatçıların sofralarını araştıran Gökyıldız, önceki eserlerinde mideye hitap ediyordu, ‘Sanatçıların Sofraları', ruhu besleyen bir çalışma. Mesela Balzac'ın mutfağından seçtiği Pampadour usulü kuşkonmaz, Val de loire kurabiyesi, Chinon usulü kuzu kapama ve keçi peynirli tart tarifleri mutfağa girme isteği uyandırmıyor ama yazarın mutfak düşkünlüğü yönünü ortaya koyan eseri İnsanlık Komedyası'nı listenize ekliyorsunuz.

Pablo Picasso'nun Ekmekli Natürmortu'na da kitabı okuduktan sonra farklı bir gözle bakacağınız kesin. Gökyıldız, Pablo Picasso, Agatha Christie, Marcel Proust, Claude Monet, Cezanne'ın mutfaklarına giriyor, sofralarını didik didik ediyor, köşede bucakta kalmış ayrıntıları buluyor. Mesela Picasso'nun 25 Ekim 1957'deki yaş günü için verdiği davetin menüsü artık kayıt altında: Tavuklu soğuk pelte, portakallı alabalık, kremalı tavuk, tereyağında bezelye, elmalar, yöresel peynirler ve ressamın tablolarından esinlenerek yapılmış şekerden karakterlerle süslü dev bir pasta. Agatha Christie'nin oburluğu ve beş çayı tutkusu, asla ekmek yemeyen Marcel Proust'un annesinin sık sık pişirdiği Madlen bisküvisi, atölyesi dışında mutfağında mutlu ressam Monet'nin mutfak tasarımı, resimleri gibi sofrası da kırlar ve bahçeler senfonisi gibi olan Cezanne'ın mutfağı not tuttuğumuz ayrıntılar… Sevim Gökyıldız, artık yemek kültürüne daha çok eğileceğini söylüyor, çünkü herkes tarif uzmanı zaten.


Sevim Gökyıldız, ressamların ve yazarların sofralarını didik didik ederken mutfaklarından tarifler de derlemiş. 

Alexander Dumas'nın mutfağında fırında dana ciğeri, savoy bisküvisi, bütün lahana dolması, bal kabağı çorbası,

Paul Cezanne'ın mutfağında mantarlı omlet, ballı armut tatlısı, zeytinyağında patates,

Marcel Proust'un mutfağında, elmalı turta, jöleli sığır eti, Proust'un annesinin ünlü kurabiyesi, Madlen bisküvisi,

Claude Monet'nin mutfağında ballı kurabiyeler, Bordo usulü mantar,

Pablo Picasso'nun mutfağında Eşkabeş usulü sardalya, Berthe'in maydanozlu pirzolası,

Agatha Christie'nin mutfağında somonlu börek, tatlı ekmek, İtalyan usulü enginar kızartması var.

Agatha Christie

Alexander Dumas

Claude Monet

Les pains de Picasso fotograf Robert Doisneau Vallauris 1952.

Pablo Picasso-Grands-Augustins’deki stüdyosunda mutfağının önünde.

Paul Cézanne


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

12 Kasım 2015 Perşembe

'Sanatçıların canına okuyacağım!'

12 Kasım 2015 
Türkiye’nin ilk çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul (CI) bugün başladı. Koleksiyonerler için önizleme açılışı ise dün yapıldı. Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dört gün devam edecek fuara, 23 ülkeden 700 sanatçı katılıyor. Fuarın en sürpriz ismi ise 89 yaşındaki ressam Adnan Çoker’di. ‘Alfabe’ serisiyle ilk kez tarzının dışına çıkan Çoker, sanat camiasına şöyle sesleniyor: “Ya doğru dürüst bir şey yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”


Bu yıl onuncu yaşını kutlayan çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul, bugün başladı. 23 ülkeden 700'den fazla sanatçının katıldığı fuarın bizce, en sürpriz ismi Türkiye'de soyut resmin ilk temsilcilerinden Adnan Çoker'di. Geometrik resimleriyle tanıdığımız Çoker, bu kez tarzının dışına çıkmış, ilk kez A'dan Z'ye tüm harfleri hareketli formalarla resmetmiş. Sanatçının, desenlerini 2007'de çizmeye başladığı Alfabe serisinde yaklaşık on yıllık bir emek var. Adnan Çoker, 1927 doğumlu, 89 yaşında. Önümüzdeki yıl 90. yaşını kutlayacak. Durup dururken, şimdi neden, niçin acaba herkesi şaşırttı? Aslında bu onun tarzı, belki de şaşırmamak lazım ama fuarın giriş katında Olcayart'ta ‘Alfabe' adını verdiği sergisinde buluşunca ne yapmak istediğini konuştuk.

İki nedeni var. Birincisi, diyor ki, “Ressamım ama burada daha ciddi bir işe kalkıştım. Biliyorsunuz böyle şeyler yapmıyordum.” Alfabe'deki eserlerin hepsi aynı boyda ve aynı renkte. Siyah zemin üzerine açık mavi A, B, C… Mor üçgenler, yeşil daireler yok. Renk konusunda bu kez kimseyi rahatsız etmek istemediğini söylüyor sanatçı. İkinci sebebi ise, ‘Hülya Avşar' vakası gibi sanat camiasına bomba gibi düşebilir (Hatırlarsanız kendisini bir sergi açılışında Avşar kızına verdiği ayarla epeyce gündeme gelmişti.) Şöyle diyor Çoker: “Bana yine kızacaklar ama sanatçıların canına okuyacağım dedim, ya doğru dürüst bir şeyler yapsınlar, ya ben doğrulturum onları.”

‘İYİ SANATÇI GÖREMİYORUM'

İstanbul'un çağdaş sanatın merkezi olduğu konuşulurken, artık daha hareketli ve daha üretken bir camiadan söz edilirken, Adnan Çoker neden böyle düşünüyor? Yeni yetişen sanatçıları mı beğenmiyor, yoksa eski-yeni herkese mi bu sözü? Eskiler arasında iyi sanatçılar olduğunu söylüyor fakat, genel itibarıyla sanat camiasından memnun değil. “Ben iyi sanatçı göremiyorum… Ciddiyet yok. Bakın burada (eserlerini işaret ederek) ciddiyet var.”

Sanatçının hayret ettiği bir konu da satış mevzuu. O da, Alman ressam Gerhard Richter gibi eserlerine kimlerin, niçin para verdiğini anlamıyor. “Ben, bunlar yapılır mı yapılmaz mı diye düşünürken alıcılar çıkıyor. Bunları alıyorlar? Alamazsın da diyemezsin...” Niye aldıkları tabloların altındaki kırmızı küçük noktalardan belli, doksan yıllık bir emek, birikim ve bakış… Sergide, Adnan Çoker'in A'sı çoktan satılmış, B gitmiş, C gitmiş, Ç de gitmiş… “Artık kendime özel bir A ve Ç yapacağım.” diyor Çoker…

 
Contemporary'de dikkat çekenler…

CI'da bu yıl İran sanatına özel bir yer ayrıldı, Tahran'dan dört galeri ve bir vakıf yer alıyor. Fakat etkileyici bir eser olduğunu söylemek zor. Tahran ve New York'ta birer şubesi bulunan Shirin Gallery'deki Ali Akbar Sadeghi'nin minyatürle harmanlanmış eserleri görülebilir.

Ayrıca İran'ın öne çıkan koleksiyonerlerinden Nadeer Mobarqa ve eşinin sanat koleksiyonu CI'da yer alıyor. Koleksiyonda Faramarz Pilaram'ın eseri dikkat çekici.

IŞİD'in Suriye'de yıktığı heykelleri, farklı teknolojik materyaller kullanarak yeniden üreten Morehshin Allahyari'nin Plugin bölümündeki videosu ile yine aynı bölümde, Bager Akbay'ın şiir yazan enstalasyonu izlemeye değer.

İstanbul'da galeri açmak için yer arayan Berlin'den Big Berlin'de sergilenen Murat Tosyalı'nın futbolcu Hakan Şükür, Metin Tekin, Rıdvan Dilmen, İbrahim Toraman portreleri...

Akbank Sanat standında sergilenen, Pablo Genoves'in “Hiç Olmadı, Hep Oradaydı” başlıklı sergisindeki fotoğrafları…

Murat Tosyalı'nın Big Berlin galerisinde sergilenen futbolcu portreleri.

Hep Oradaydı, Hiç Olmadı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 













29 Ekim 2015 Perşembe

Öğrencileri için evden çıktı

29 Ekim 2015
Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner (84), son dört yıldır evinden pek çıkmıyordu. Eşini ve tek evladını kaybetmenin hüznü çökmüştü üzerine. Kadıköy Mühürdar'da, aynı apartmandaki atölyesi ve evi arasında yaşıyordu. 9 Ekim'de ‘Kültürel Semboller' sergisi için Boğaz'ı geçti. Ama çok az insan o âna tanıklık etti.
Cahide Keskiner, evinde. 22 Ekim 2015. Fotoğraf: Turgut Engin, Zaman
Günümüzün en önemli minyatür sanatçılarından Cahide Keskiner ve öğrencileri, 9 Ekim'de Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde bir sergi açtı. O gün, kimse yaşanan tarihi ânın farkında değildi. Artık evden pek çıkmayan Cahide Hoca, öğrencilerini kıramamış, serginin açılışına katılmıştı. Biraz zorlanmıştı ama yine de ta Kadıköy'den kalkıp Zeytinburnu'na gelmişti. Bunda ne var, normal diye düşünebilirsiniz. Öyle değil. Keskiner, son dört yıl içinde eşini ve tek evladını kaybetti, zor günler yaşadı, çok acı çektiğini ifade ediyor. Zorunlu olmadıkça evinden çıkmıyor. Hatırlarsanız, 2013'te Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın dört yılda bir verdiği Kültür ve Sanat Büyük Ödülü'ne minyatür dalında layık görülmüş ama ödül törenine bile katılmamıştı. O yüzden ‘Kültürel Semboller' adlı atölye sergisine gelmesi önemliydi. Biz de kendisini atölyesinde ve evinde ziyaret ettik, öğrencileriyle fotoğrafladık. “Röportaj yapmayalım. Artık çok yorgunum, bana biraz izin verin.” dediği için halini hatrını sorduk, öğrencileriyle görüştük...

Cahide Keskiner, öğrencileriyle atölyesinde. Kadıköy Mühürdar. 22 Ekim 2015. Fotoğraf: Turgut Engin
Keskiner, sergiye, 1989'da kurduğu Cahide Keskiner Minyatür Atölyesi'ne devam eden; Arzu Mert, Asiye Okumuş, Asuman Tunçel Bozyiğit, Ayla Çolak, Aynur Gürsoy, Ayşe Güres, Bahriye Balkaç, Çiğdem Mercan, Ebru Kızılırmak, Esra Altındoğan, Fisun Eroğlu, Gül Vardar Tezbora, Gülcan Pasin, Nukhet Sağıroğlu, Olcay Çetinok, Sabiha Bayhan Koç, Sıdıka Betül Başbuğ, Zehra Çekin ile birlikte katılıyor. Sergide iki eseri var: ‘Mescid-i Nebevi ve Lale' ile Ahmet Kutluhan'ın yazdığı İhlas Sûresi hattı içine yaptığı Lale. Diğer tüm eserler öğrencilerine ait. Kültürel Semboller, kültürümüzü ilgilendiren Hilye-i Şerifler, Besmele hatları, vav'lar, Kadem-i Şerif, Hz. Mevlâna, Mühr-ü Süleyman, çintemani sembollerinin yanı sıra hayat ağacı, ying yang, çift başlı kartal, zümrüd-ü anka'lar, kandil, alem, ibrik ve burç minyatürlerinden oluşuyor.

Keskiner, atölyede haftada iki gün derslere katılıyor, bildiklerini, öğrencilerine aktarıyor. 25 yıldır onu hiç bırakmayanlar var. Sabiha Koç, Zehra Çekin o isimler arasında. 1989'dan bu yana atölyede eğitmen olarak görev yapan Koç, eserlerinde uluslararası, dini ve mitolojik semboller seçtiklerini söylüyor. Zehra Çekin ise “Semboller hayatımızda önemli bir yer taşıyor ve nesilden nesle aktarılıyor. Mesela gül Hz. Muhammed'in, lale Allah'ın, kartal güç ve kudretin, nar bereket ve doğurganlığın sembolüdür. Semboller sessiz bir dil gibidir.” diyor.   
Cahide Keskiner öğrencileriyle sergi açılışında. 9 Ekim 2015
Cahide Keskiner, tezhip ve minyatüre 1953'te Süheyl Ünver ile başladı. Macit Ayral ve Şeref Akdik'ten resim dersleri aldı. 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel Türk Süsleme Sanatları Bölümü'nde öğretim görevlisi oldu. Yıldız Porselen'in kuruluşunda bulundu.  62 yıllık sanat hayatında 6 kişisel sergi açtı, sadece bir retrospektifi hazırlandı. Çok sevdiği öğrencisi Zehra Çekin'in 2008'de organize ettiği ‘Sanatta 50 Yıl: Cahide Keskiner Minyatürleri' retrospektifi (Beyoğlu İnsankitap Sanat Galerisi) ‘Minyatürler Kitabı' adıyla da kitaplaştı.

Keskiner'e, sohbetimiz sırasında “62 yıl geride kaldı, bir retrospektif daha düşünmüyor musunuz?” diye sorduk. Gücünün olmadığını söyledi. Koleksiyonerlerden eser toplanmasının zor ve mesai gerektirdiğini anlattı. Evet haklı. Fakat öğrencileri, dostları kapsamlı bir “Cahide Keskiner Retrospektifi” için kolları sıvayabilir. 1994'ten beri hocasının sohbetlerini kayıt altına alan Çekin, Keskiner'in aile, eğitim ve sanat hayatına dair pek çok bilgi ve belge biriktirmiş. Bir kısmını yazıya geçirmiş. Kitabı yazmak ve sergiyi hazırlamak da yine ona düşüyor. Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi'nde açılan "Kültürel Semboller" sergisi 10 Kasım'da sona erecek. 
Yahya Kemal Beyatlı, Süheyl Ünver, Cahide Keskiner, 1958 Tıp Tarihi Enstitüsü
 
 
SERGİDE YER ALAN ESERLERDEN
Cahide Keskiner, Lale. Hat-Ahmet Kutluhan, İhlas Suresi. 30 x 40 cm
Cahide Keskiner, Mescid-i Nebevi ve Lale. 25 x 35 cm.
Asuman Tunçel Bozyiğit,Yin-Yang. 35 x 35 cm.
Ayla Çolak, Vav Kayığı.  Hat- Ahmet Kutluhan. Amentü, 47 x 65 cm.
Sıdıka Betül Başbuğ, Çiftte Vav. Hat- Ahmet Kutluhan, 35 x 50 cm.
Gül Vardar  Tezbora, Kandil. 40 x 55 cm.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

27 Ekim 2015 Salı

Sanatçıların çoğu acı çekiyor

Arda Aydoğan, Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'ndeki odasında. 16 Ekim 2016. Fotoğraf: Oğuzhan Köse, Zaman.
27 Ekim 2015
Önceki gün hayatını kaybeden opera sanatçısı Arda Aydoğan (57), kültür sanatımıza çok hizmet etti. Başta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda (CRR) yaptığı yenilikler olmak üzere sanat yöneticiliğinde öncü oldu. CRR onun döneminde hem Türkiye'nin hem de Avrupa'nın en iyi konser salonlarından biri haline geldi. ‘Halk operası' adı altında pek çok fikri vardı. Bir kısmını gerçekleştirdi. 2004'te ‘Hoşgörü İmparatorluğu' adlı müzikal gösteriyi sahneye taşıdı. Artık çok moda olan ‘senfonik ilahiler' fikri de ona ait. Bugüne kadar 5 bin konser organize etti. Bedrettin Dalan, Recep Tayyip Erdoğan, Kadir Topbaş gibi İstanbul'un en çok konuşulan ve tartışılan belediye başkanlarıyla çalıştı. ‘Belediyecilik ve sanat' konusunda tecrübesi büyüktü. Fakat 2004'ten bu yana kimse onu değerlendiremedi. Bir ara Şişli Belediyesi'ne danışmanlık yaptı. En son iki ay önce Bakırköy Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi genel sanat yönetmenliğine getirildi. Aydoğan'ın, inşası 2013'te tamamlanan, açılışı ise kasımda yapılacak yeni sanat merkeziyle ilgili planları vardı, ömrü yetmedi. Geçen hafta, Bakırköy Adliyesi'nin arkasına düşen merkezde projelerini ve tecrübelerini konuşmuştuk. Aydoğan bu röportajı okuyamadı, umarız ‘belediyecilik ve sanat' konusunda ilerlemek isteyenler onun son röportajından faydalanır…

CRR'ye sizin emeğiniz çok oldu, nasıl başlamıştınız?
Cemal Reşit Rey Konser Salonu ile tanışmam, 1989'da dönemin belediye başkanı Bedrettin Dalan zamanında oldu. Dalan, evlendirme sarayı olarak planladığı salonu konser salonuna dönüştürmemi istedi. 6 ay gibi kısa bir sürede yaptık.

Neden birdenbire karar değiştirildi?
O dönemde Zubin Mehta İstanbul'a konser vermeye gelmişti. Lütfi Kırdar Spor ve Sergi Sarayı'nda sahneye çıkmıştı. Biliyorsunuz kendisi önemli bir orkestra şefi. Giderken de gazeteciler,  İstanbul'u nasıl bulduğunu sormuştu ona, “Çok güzel bir şehir fakat bir konser salonunuz bile yok. Bir daha gelmem.” cevabını vermişti. Bunun üzerine harekete geçildi.

1994'ten 2004'e kadar CRR'nin başındaydınız, şimdi nasıl buluyorsunuz orayı?
CRR'yi konserlerin dışında, kendisinin de sanat ürettiği bir kurum haline getirmeye çalıştım. Bir opera kurduk. İstanbul'un ikinci opera sahnesi olarak faaliyet gösterdik. Bir dans tiyatrosu, senfoni orkestrası kurduk. Yılda 300'e yakın konser yapıyorduk. Türk müziği, caz, dünya müziği, operalar… Fakat ben ayrıldıktan sonra tüm bunlar faaliyetlerini durdurdu. Senfoni Orkestrası da çok seyrek konser veriyor.

Neden durdu?
Belediyecilikte devamlılık vardır. Halka hizmette vardır. Birinin yaptığını, ondan sonraki gelen ortaya koyduğu çalışmalarla ileriye taşır. Emek verilenleri iptal ederek ya da kötüleyerek bir yere varılmaz. Ben sanatı her zaman siyasetin üzerinde gördüm. CRR'de hem müdür hem de genel sanat yönetmeni olarak görev yaptım. Ve orasını beş yıldızlı bir müessese olarak planladım. İlk defa bir konser salonuna İSO belgesi aldık. İstanbul'un hatta Türkiye'nin tek konser salonuydu.

İstanbul'da artık pek çok konser salonu var, onları nasıl buluyorsunuz?
Belediyeler konser salonu yapıyor ama bilene sormadan inşa edildiği için bu salonların hepsi sorunlu. Birinci amaçları sanat değil, toplantı, konferans için dizayn ediliyor. Sonra ‘burada kültür sanat etkinlikleri de yapalım” deyince olmuyor. Akustikleri bozuk, sofitaları (tiyatro salonlarında kedi merdiveni denen köprülerin olduğu ve ışıkların konumlandırıldığı yer), orkestra çukurları yok. Sahne gerileri yok.

Bedrettin Dalan'dan itibaren tüm belediye başkanlarıyla çalıştınız. Sanatçılar ve politikacılar, yöneticiler genelde birbirlerini anlamıyor. Sizinki nasıl bir tecrübeydi?  Her belediye başkanı CRR'yi özel bir yere koydu, değer verdi. Sanatın halka ulaştırılması belediyelerin işi. Avrupa'da da bu böyle. Şimdi CRR'nin durumunu sorarsanız bıraktığımız seviyede değil. Biraz üzücü. Kadir (Topbaş) Bey'in sanatı sevdiğini biliyorum, sanatsal faaliyetler ekip işi. CRR Tayyip Bey dönemi de dahil, tamamen benim yönetimime bırakılmıştı. Oranın bir seyircisi oluşmuştu, şimdi halk oradan uzaklaştı… Önemli olan çok yüksek bütçeli konserler yapmak değil. Devamlılığı sağlamak.

Sizce hangi dönemde sanatçılar daha mutlu ve rahattı?
Bence, en mutlu ve rahat dönemlerini Özal zamanında yaşadılar. 1980-1990 arası maddi bakımdan da sanatçılar için iyi bir dönemdi. Sanatsal faaliyetlerin de en yüksek olduğu zamanlardı. Bir sanatçının yetişmesi çok kolay değil. Büyük zorluklar yaşanıyor. Hele Türkiye'de sanatçıların çoğu acı çekiyor. Her anlamda acı çekiyor. Eğlence sektöründen bahsetmiyorum. Mesela AKM'yi unutmamız gerekiyor galiba.

AKM yılan hikâyesine döndü sanırım…
AKM'nin bu halde olması bilinçli değildir. Kimsenin halkın sanat ihtiyacını yok etme veya cezalandırma arzusunda olduğunu zannetmiyorum. Siyasette, halk yönetiminde inat olmaz. Orası, sanatçıların ve sanatseverlerin toplandığı bir mekandı. Siz orayı yok ettiğinizde, sanat dünyamıza bir bomba atmış oluyorsunuz.

Recep Tayyip Erdoğan, AKM'nin yerine opera binası yapacaklarını söylemişti. 2013'te. Kimse inanmadı bu sözüne. Siz inandınız mı?Tabii ki inandım, çünkü ben kendisiyle çalıştım. İlk Türk operası Özsoy Operası'nın 75. yılı onun belediye başkanlığı dönemine denk gelmişti. Tekrar sahneledik. Kendisi geldi izledi, tüm sanatçıları tebrik etti. Belediye başkanlığı döneminde sanata yaklaşımı böyle değildi, –belki bence hâlâ öyledir, biraz çevresiyle ilgili sanırım- değer veren biriydi. Ama sonuca bakarsak halk, sanatçılar sanattan yoksun. Eğer istenirse AKM kısa zamanda ayağa kaldırılabilir.

Artık Leyla Gencer Opera ve Sanat Merkezi'ndesiniz. Burası şimdilik İstanbul'un tek opera sahnesi olarak görünüyor. İstanbul Devlet Opera ve Balesi de gösterilerini burada yapacak… Kadıköy'de Süreyya Operası da var ama burası daha büyük ve profesyonel. Opera sahnelensin diye yapılmış. Akustiği çok iyi. Ünlü piyanistimiz Gülsin Onay, deneme yaptı, çok beğendi. Burası bir AVM, market ya da herhangi bir şey olabilirdi. CRR'de yaptığımız gibi burayı da uluslararası bir anlayışıyla yöneteceğiz.

Yeni prodüksiyonlar olacak mı?
Türk operası biliyorsunuz Atatürk'ün Özsoy Operası ile faaliyetlerine başladı. Atatürk'ün diyorum, çünkü onun isteğiyle yazılmış bir eserdir, Adnan Saygun'a sipariş edilmiştir, hatta çok enteresandır ki librettosunu yani metninin yazımına bizzat Atatürk de dahil olmuştur. 1920'lerden bugüne 16 yerli opera yazılmış Türkiye'de. Neredeyse Cumhuriyet'le yaşıt opera tarihimiz. Ama opera halka çok uzak bir sanatmış gibi yansıtıldı. Halbuki benim 'halk operası' dediğim bir tabirim var. Halk operası, kültürümüzü, müziği barındıran bir opera. Ben bunu şuna benzetiyorum. Almanlardan, İngilizlerden halı dokuma makinesi alıyoruz, Türk motifli halı yapıyoruz. Operada bunu başaramadık. Burada öyle bir oluşuma gideceğiz.

Neler düşünüyorsunuz mesela?
Tevfik Akbaşlı'nın Muhteşem Süleyman diye bir operası var. Çok değerli bir besteci arkadaşımız. İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından sahnelenmiş ve orada kalmış bir opera. 2016'nın başında onu İstanbul'a taşıyacağız. 2004'te Hoşgörü İmparatorluğu adlı müzikli bir gösteri hazırlamıştım. 250 sanatçının rol aldığı, senfoni orkestrası, tasavvuf müziği topluluğu, azınlık koroları ve mehter takımı gibi unsurların yer aldığı bir gösteriydi. İmkanlar dahilinde onu da sahneleyebiliriz.

Leyla Gencer Opera Ve Sanat Merkezi, Avrupa yakasının tek opera salonu. 10 bin metrekare kapalı alana, 300 metrekare sahneye ve orkestra çukuruna sahip. Bakırköy Adliyesi'nin hemen arkasında, İncirli Yolu Sokak'ta. Merkez, 1000 kişilik salonu ve akustik özellikleri ile dünya sahneleriyle yarışıyor. 

İki yıldır Broadway müzikalleri, ünlü opera prodüksiyonları İstanbul'a geliyor. Cats, Jerses Boys, Notre Dame'ın Kamburu, Güzel ve Çirkin, Phantom of The Opera… Doğrusu hepsini izlediğimizde aynı soru ile ayrıldık salondan: “Neden biz böyle yapımlar hazırlayamıyoruz?”
İmkanlarımız var. Sadece bütçeler, doğru projeler ve insanlarla buluşmuyor. Bahsettiğiniz yapımlar Zorlu PSM'de gösterildi. Sanata çok büyük bir hizmet oldu orası. Devletin ve belediyelerin yapamadığı bir şeyi başardılar. Ama işletme bakımından sadece belli standartlara hizmet etmemeli, bir de Türk sanatına yatırım yapılabilir. Yurtdışı yapımlarına ayrılan o bütçelerle kendi operasını yapabilirler. Ben birkaç kez teklif götürmüştüm.

Leyla Gencer'de Phantom of The Opera gibi bir yapım izleyecek miyiz?

Zaman içinde olacak bir şey. Kasımda Serdar Yalçın'ın Folklorama diye bir eseri var, onu sahneleyeceğiz. Büyük ihtimalle Haldun Dormen yönetecek. Eskiden İstanbul Devlet Operası ve Balesi sahnelemişti ve epeyce zaman kapalı gişe oynamıştı. Halk müziği ezgilerinin çok sesli müziğe uyarlanmasından oluşan ve türkülerdeki hikâyeleri anlatan bir kolaj çalışması. Konser, opera arasında bir prodüksiyon. Belediyeler birtakım önemli bayramlarımızda etkinlikler yapıyor. Orada harcadıkları, solistlere verdikleri parayla ben üç opera çıkarırım.
ARDA AYDOĞAN'IN CENAZESİ, BUGÜN SAAT 10.00'DA CEMAL REŞİT REY KONSER SALONU'NDA YAPILACAK TÖRENİN ARDINDAN, LEVENT CAMİİ'NDE ÖĞLEN VAKTİ KILINACAK CENAZE NAMAZINDAN SONRA DEFNEDİLECEK.

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ