28 Mayıs 2017 Pazar

Aslan heykelli cami

28 Mayıs 2017
Almanya'da, giriş kapısında aslan heykelleri olan bir tarihi cami var. 'Heykel ve cami' ikilisi kulağa tuhaf geliyor değil mi? Ama görünüşü hiç de öyle değil.

Elimde valizle apar topar yaşamaya çalıştığım, o evden bu eve göçebe yaşam sürdüğüm Almanya’yı sevmek için kendime her gün yeni bir neden arıyorum. Allah da o nedenleri gönderiyor, burayı sevmem için elinden geleni yapıyor.

Cumartesi sabahı erkenden gelen telefonla misafir kaldığım evden apar topar ayrıldım. Eve yatılı bir misafir gelecekti, yarım saat sonra kapıda olacaklarını söylüyordu telefondaki ses. Sırt çantama bir kıyafet, diş fırçamı, sevdiğim bir-iki kitabı attım. Bilgisayarımı ve Almanca kurs kitabımı da yanıma aldım. Biraz çalışır, birşeyler yazar diye planlıyordum. Gideceğim bu sefer ki adres, Frankfurt’a bir saat uzaklıkta oturan Halime ablanın eviydi.

Memleketten akrabam olan Halime abla aslında hafta içi beni aramış ve evine davet etmişti. İşlerim ve derslerim yoğun olduğu için gelme konusunda söz veremeyeceğimi söylemiştim ama o sabah kendimi bir anda Flixbus otobüs durağında bilet alırken buldum. Halime abla ve onun sevgili komşusu Reyhan abla ile saat 14.30’da Mannheim Hauptbahnhof’ta buluştuk.

Almanya benim için her gün sürprizlerle dolu bir ülke olmaya başladı. Bu buluşma da böyle bir sürprize gebeydi. İstasyonun karşısındaki kafede dinlenirken, “Burada Osmanlı zamanında yapılmış bir cami var. Yarın oraya gideriz” dedi Halime abla. Almanya’ya geleli altı ay oldu. Namaz kılmak için, bazen de meraktan uğradığım tüm camilerin pespayeliği o kadar sinirimi bozmuştu ki, bu cami de öyle bir şeydir sandım. Kenarda köşede kalmış, kırık dökük… Tarihi olması filan da nedense ilgimi çekmemişti.

Pazar sabahı kahvatımızı yaptıktan sonra Schwetzingen’e doğru yola çıktık. Ah hemen kanım kaynadı bu kasabaya. Schwetzingen, bir ara Türkiye’de çok moda olan kuşkonmazın memleketeymiş meğer. Şehrin meydanına, tahta arabasında kuşkonmaz satan bir çiftçi ve küçük kızının heykelini bile yapmışlar. Şanslı günümdü. Semt pazarlarını gezmeyi çok seven biri olarak haftalık pazara rastladığım için yüzümde güller açmıştı. Heykel ile aynı sıraya dizilmiş, fazla değil dört-beş arabanın açtığı tezgahta çilek ve kuşkonmaz satılıyordu.

Kuşkonmazın burada daha çok beyazı makbul. Ben sadece yeşil rengini görmüş ve tadını çok sevmiştim. Almanlar ise beyazını seviyormuş. Almanya’nın pazarları bizim gibi değil. Ürünlerin fiyatları marketlerden daha pahalı. Organik sebze ve meyve (burada onlara bio diyorlar) çok revaçta. Pazara şöyle bir göz attıktan sonra cami nerede diye sordum. Şu karşıda dediler. Karşısı kocaman bir sarayın girişiydi. Artık o andan itibaren pazarı  unutmuş, yavruağzı rengindeki sarayın içinde ne işi olduğunu çözmeye çalıştığım cami ilgimi çekmeye başlamıştı. 6 Euro verip biletlerimiz aldık ve içeri girdik.

Schwetzingen Sarayı’nın kendisi değil ama bahçesi olağanüstü görünüyordu. Büyük bir havuz, çeşitli hayvan ve insan heykelleri, çeşit çeşit çiçekler, bitkiler… Ağaç mimarisi o kadar muntazam tasarlanmıştı ki, karşılıklı iki aslan heykelinin dikildiği çamlı yoldan yürüyerek vardığımız camiyi görünce tek kelimeyle ağzım açık kaldı. Mimarisi, rengi çok hoşuma gitti. Osmanlı mimarisi baz alınarak yapılan cami de Uzakdoğu esintileri de vardı. Malezya’da suni gölün ortasına inşa edilen Putra Camii’ni hatırlatıyordu. Kubbesindeki pembe renk, camilerde görmeye alışık olmadığımız bir tondu ama bence çok yakışmıştı. Oysa pembeyi pek sevmem. Schwetzingen belediyesi bir ara Almanya’daki Türk işçilerin burada bayram namazı kılmalarına izin vermiş ama daha sonra vazgeçmişler.
 Schwetzingen’e, 18 yüzyılda Platz ve  Bavyera prensliği hükümdarı Karl Theodor (1724-1799) tarafından mimar Nicolos de Pigage’ye yazlık bir saray yaptırılıyor. O dönemin Doğu’ya ilgisinin bir yansıması olarak sarayı geniş bahçesinin bir bölümüne cami inşa ettiriliyor. 1778’de yapılan iki minareli cami işte burası. Caminin girişine de tabi ki aslan heykeli.






Öğle vaktiydi ve camide namaz kılabileceğimi düşünüyordum. Öyle bir imkan tabi ki yoktu. Tamamen müze olarak ziyaret edilebilen caminin içinde namaz kılmak için bir yer de yapılmamıştı. Mihrap ve minbere baktım göremedim. Karl Theodor, padişaha bağlılığını ve sevgisini bildirmek istemiş sadece. Bizim dışımızda pek Türk ziyaretçi görünmüyordu etrafta, Almanlar ve Uzakdoğulular yoğunluktaydı. Dışarından çok güzel görünen kubbenin içini merak ediyorduk. Pembe kubbenin içi de çok etkileyiciydi. Çini rengindeki süslemeler tanıdıktı. Herkes başını yukarı kaldırmış Almanca cümleleri okumaya çalışıyordu.

Bize de Reyhan abla tercüme etti:

“İhtiyacın kadar altın ve alabildiğince bilgelik edin”

“Ahmağın kalbi ağzında, er kişinin dili kalbindedir”

“Söz gümüş, sükût altındır”

“Zenginlik ve dünya geçicidir, iyi ameller ebedidir”

“Her şeyi arzulayan eli boş gider”

“Çalışkanlığı sev, o büyük bir zenginliktir”






Caminin en sürpriz yanı ise göle komşu olmasıydı. Arka taraftaki göl ve sakinleri, göle silüeti düşen caminin sunduğu manzara, Schwetzingen Camii’ni bütün görkemiyle önünüze seriyordu. Kıyıda ördekler ve yavruları, yamaçta ise ziyaretçiler camiye karşı oturmuş dinleniyorlardı. Biz de ikindiye kadar dinlendik. Gitme vakti geldiğinde gözüm arkada kalmıştı. Minareler ve kubbe gözden kaybolana kadar dönüp dönüp baktım, baktım, baktım ve şükrettim…


Schwetzingen Cami, pazartesiden cumartesiye kadar saat 11.00 ile 18.00 arasında açık. Ziyaret etmeyi düşünürseniz ya ilkbahar ya da sonbaharı tercih edin. O kocaman bahçede gezmek çok yorucu.


24 Nisan 2017 Pazartesi

‘Mehmet Özdemir haber hırsının vicdanını kör etmediği bir gazetecidir’

24 Nisan 2017

Gazetecilik refleksi ne vicdanını ne de gözünü kör etmiştir Mehmet Özdemir'in. Oysa şimdi olmayı hiç hak etmediği bir yerde, ne ile itham edildiğini bile bilmeden aylardır duruşma gününü bekliyor.





Gazeteciliğe 2000 yılında, Dinç Bilgin döneminde Sabah gazetesinde başlamış, daha sonra Yeni Binyıl’a geçmiştim. O yıllarda patlak veren Emlak Bankası olayı nedeniyle Yeni Binyıl gazetesi kapatılınca medyadan da medya dünyasındaki ilişkilerden de epeyce korkmuş, soğumuş ve uzaklaşmıştım. Mesleğime geçen yıl kapatılan Zaman gazetesiyle geri döndüm.

‘Hizmet Hareketi’ni de Zaman’da çalıştığım yıllarda tanıdım. O güne kadar Hizmet nedir, cemaat nedir, ne yapar, bilmezdim. Bediüzzaman’dan bahsederlerdi mesela; içimden “Kim acaba?” derdim. Risaleleri ise daha sonra keşfettim. “Allahım, beni güzel insanlarla karşılaştır.” diye çok dua ettiğim bir dönemde yolum Zaman’a düşmüştü. Gerçekten de hayatımdaki güzel insanların bir kısmını orada tanıdım ve kabul olmuş bu duama şükretmek için on yıl boyunca Zaman’dan ayrılmadım.

Mehmet Özdemir tanıdığım de o müstesna isimlerden biriydi. Tam bir beyefendi, adeta müzelik bir insandı! Daha lise öğrencisiyken nerede okuduğumu ve kimin yazdığını bilmediğim ama beni çok etkileyen “Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!” ifadesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Aslında onu tek başına anlatamam. Eşi Şemsinur Özdemir ile mesai arkadaşıydılar ve o güne kadar tanıdığım muhafazakâr ailelerden çok farklıydılar. Özellikle Mehmet Bey’in eşine olan saygısına hayran kalmıştım. Örnek bir eş, harika bir babaydı. Birbirlerine hanım-bey diye hitap eden kaç çift vardı ki… Takılırdık bazen kendisine, “Şemsinur hanım nasıllar, nerelerdeler?” diye. “Ben ona karışamam, o bir yazar.” derdi. Bak bak huzur dol, ümitlen; öyle güzel bir tablo… Onların aile saadetinden etkilenip evlenenler bile oldu.

Zaman’da ve Aksiyon’da editör, Yeni Hayat’ta yazı işleri müdürü olarak görev yapan Mehmet Özdemir’in bu özelliği iş hayatında da düsturdur. İnsana insan olduğu için değer veren, başınız sıkıştığında derdinizi anlatabileceğiniz, herkesin fikrini dinleyen, vicdanına ve ahlakına güveneceğiniz bir gazetecidir. Gülümsemeden gördüğümü hatırlamam. Çok ince düşünür, edebiyatı, şiiri çok sever. Stajyerler onunla çalışmaktan çok mutlu olurdu. Çünkü öğretmek, onun mayasında vardı. Hiç kızmaz. Aslında çok kızdığı şeyler olsa da içine atar, kimseyi kırmak istemez. Bu yüzden kaç kez mide kanaması geçirdi. Sinirleri alınmış gibidir. Bir insan hiç sinirlenmez mi! O sakinliği, dinginliği ile hayret vericidir.

Fizikçi olmanın verdiği titizlik, dakiklik, yapılacak her işi not alma, planlama, çalışkanlık, vazife şuuru hepimize örnek olmuştur. Hak-hukuk konularına ise azami derecede dikkat eder. Başkasına ait bardağı bile izinsiz kullanmaz. Mesai arkadaşlarımızdan Zeliş Yıldıral, merhametten söz edecekse eğer söze hep ondan başlardı: “Mehmet Bey ve eşi, ilk bebeklerini doğuma bir hafta kala kaybetti. İkinci bebekleri dünyaya gelmek üzereyken doğumhanenin önünde onunla birlikte bekliyordum. Bebeğini kucağına verdiklerinde ağladığını ilk kez orada gördüm.”

Vicdan, ahlak, adalet, merhamet ve nezaket… Bunlar yan yana dizilmiş sıradan kelimeler değil. Mehmet Özdemir gerçekten bu sıfatları hakkıyla taşıyan bir gazetecidir. Her durum ve koşulda hayata, insana bakışının yanı sıra habere, gazeteciliğe yaklaşımında da bu özellikleri öne çıkar. Gazetecilik refleksi, haber hırsı ne vicdanını ne de gözünü kör etmiştir.

Oysa şimdi Silivri’de, olmayı hiç hak etmediği bir yerde, daha ne ile itham edildiğini bile bilmeden 9 aydır duruşma gününü bekliyor. Gözaltı kararını sosyal medyadan öğrendi, o sırada Antalya civarındaydı. Adalate ve hukuka o kadar güveniyordu ki kendi ayağıyla ifade vermeye gitti ve maalesef şablon ifadelerle gözaltına alındı.

Tamam ben Laz’ım, bazı şeyleri geç anlıyorum ama o kadar da değil! 15 yıllık iş hayatımda iki kez gazete kapatılmasına tanık oldum. İlkinde Yeni Binyıl'da bilgisayarlarla birlikte kapıya konmuştuk. İnsanlık dışı ve acımasızdı. Zaman’da ve sonrasında yaşadıklarımızın ise tarifi yok… Mehmet Bey ile o günlerde veda konuşmaları yapmış, fotoğraflar çekilmiştik.

Şimdi kimse beni onca yıl birlikte çalıştığım Mehmet Özdemir’in bir terörist, bir örgüt üyesi olduğuna ya da darbeye teşebbüs ettiğine inandıramaz. Onun ve diğer gazetecilerin amacı sadece bu ülkeyi, vatanını çok sevmek ve ona hizmet etmekti. Ellerinden geleni de yaptılar… Hem Mehmet Özdemir hem de hapiste yatan diğer masum insanlar için bugün ve bundan sonraki tek duam: “Allah bulunduğunuz yeri Mirac’ınız kılsın.”


1 Şubat 2017 Çarşamba

Alman modernizminin öncü sanatçılarından Heinz Mack: Politik nedenler, Doğu ve Batı sanatını birbirinden ayırıyor


ZERO'nun kurucularından Heinz Mack, 85. yaşını ve sanatta 60 yılını SSM'de bugün açılan “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisiyle kutluyor. Sanatçı, kendine hep şu soruyu sormuş: “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Eylül 2015'te açılan “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” sergisinin devamı diyebileceğimiz “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisi bugün aynı mekanda açılıyor. Alman modernizminin öncülerinden Heinz Mack'ın 1950'lerden 2015'e kadar yaptığı resim, heykel ve kinetik eserlerinden 120 seçki, beş ay boyunca SSM'de görülebilecek.
Sergi, ZERO'nun devamı, çünkü Mack, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ‘bir umut' diye ortaya çıkan ve etkisi on yıl devam eden bu sanat akımının, Otto Piene ve Günther Uecker ile birlikte kurucusu. Mack, geçen yıl müzenin terasına yerleştirilen altın renkli 9 sütundan oluşan “Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü-The Sky Over Nine Columns” eseriyle aklımızda yer etmişti. Land art (arazi sanatı) alanında, 1960'tan beri ürettiği bu ve benzeri eserler, yeni serginin merkezinde yer alıyor. Müzenin ortasına çöl kumlarıyla yapılan iki yerleştirme, Mack'ın Sahra Çölü'ne diktiği heykellerin bir uzantısı. Farklı malzemelerden yaptığı anıtsal heykeller, ışık objeleri, rotorlar, rölyefler ve “Kromatik Takımyıldızlar” adını verdiği büyük boyutlu tablolar da diğer çalışmaları.

Kumla hazırlanan 'Sahra Rölyefi" (1976). Duvardaki eserler, el yapımı kağıt Küzerine çini mürekkep ile çalışmaları.
Perdahlı mermer, 2010
Sırlı seramik heykel, 1997 ve Işık Demeti Haritası, 2012

Heinz Mack ve Beral Madra söyleşisi SSM’de
Heinz Mack’ın ışık ve rengin izini takip eden 120 eseri, 17 Temmuz'a kadar S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açık olacak. Serginin ilk günü olan 18 Şubat Perşembe SSM’yi ziyaret eden sanatseverler, saat 10:30’da gerçekleşecek Sanatçı Konuşması etkinliğine katılabilecek. Programda, sanat eleştirmeni ve küratör Beral Madra sanatçı ile söyleşecek.



İSLAM SANATLARINI YAKINDAN TAKİP EDİYOR

Heinz Mack, İslam sanatlarını yakından takip ediyor. 1960'larda Sahra Çölü'ne, Kuzey Kutbu'na keşif gezileri yapmış. Mezar taşlarımızı hatırlatan taş heykelleri, kubbe formlu mermerleri ve Avrupa'da son yıllarda ilgi gösterilen ‘İslam sanatlarının geometrisi'ni anımsatan çalışmaları var. S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer de sanatçının Düsseldorf'taki atölyesine bir ay önce yaptıkları ziyareti anlatırken bu konuya dikkat çekiyor: “Mack, sanat yaşamında Doğu ve Batı kültürlerinin peşinde koştu. Aralarındaki ilişkiyi, birbirlerinden nasıl beslendiklerini eserlerinde dile getirdi. Öğrencilik yıllarında yaptığı eserlerde bile; özellikle eski Doğu kültürünün Batı sanatına etkilerine rastladık. Sergimizde onlara yer verdik. Terasımızdaki 9 sütunu Doğu ve Batı kültürlerinin buluştuğu yerlerde sergileyebilmek için yaptığını söylemişti bana. 2014'te Venedik Bienali'nde sergilendi, şimdi bizde.” Türkiye, ZERO ile birkaç ay önce tanıştı. Heinz Mack sergisiyle biraz daha yakınlaştı. Çünkü karşımızda, kendisine hep “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?' diye soran bir sanatçı var.

Ay Sapması (Kromatik Takımyıldız), 2005
Renkler İçin Küçük Pavyon, 2000

Duvardaki çalışma: Renklerin Geçidi (Kromatik Takımyıldız), 2000
Dansçı, 2011 (sol baştaki), Zirve Noktasındaki Güneş, 1987-88, Işınım, duvar rölyefleri tasarımları, ahşapları, mozaik desenleri...
Kinetik sanat çalışmaları
 



Dairesel Uzam Heykeli, 2001, 11 boyalı ahşap halka.
 
Heinz Mack: “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

 “ZERO akımı, sanat dünyasında yeniden gündeme geldi. New York'taki ZERO sergisini 200 binden fazla kişi gezdi. Hollanda'daki sergiyi 282 bin ziyaretçi etti. Berlin'deki sergiyi ise 60 bin kişi gördü. Bütün dünyadaki ZERO sergilerini aşağı yukarı 700 bin kişinin gördüğünü söyleyebilirim. Berlin'deki sergiye Doğu ile Batı arasındaki geçiş adını verdim ben. Bütün sanat anlayışım bu sergide dile getirilmiştir. Dünya sanatının Doğu kısmını bu sergide belgelemek istemiştim. SSM'deki sergi, bu açıdan harika bir yanıt oldu. Kendime hep şu soruyu sordum: Doğu sanatı, bütün dünyada acaba Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak? İki kültürün birbiriyle karşılaşması çok önemli ama ne yazık ki, -büyük bir terbiyesizlik olduğunun da altını çizerek söylüyorum- politik nedenler, coğrafi sınırlar bu sanatları birbirinden ayırıyor. Ben hiçbir zaman coğrafi sınırlarla ilgilenmedim. Eserlerimi, olağanüstü kültüre sahip bu ülkede göstermekten dolayı gurur duyuyorum.”

Sakıp Sabancı Müzesi'nde dün yapılan basın toplantısına (soldan-sağa) serginin küratörü Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal, Heinz mack, S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ve Tahincioğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Özcan Tahincioğlu katıldı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



11 Temmuz 2016 Pazartesi

Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafa düştü

11 Temmuz 2016
12 Mart 2015’te hayatını kaybeden Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafta satılıyor. Şişli’de dükkanı bulunan Ali Doğan, fotoğrafları sanatçının Alman eşi Ute User’den satın aldığını söylüyor. Arşiv değeri taşıyan kareleri ‘toplu halde’ satmak istediğini ifade eden Doğan 300 fotoğrafa 3 bin TL istiyor.
Müziği, sahne şovları ve giysileriyle Türk pop müziğinin öncü sanatçılarından Erol Büyükburç vefat edeli bir buçuk yıl oldu (12 Mart 2015). Sanatçının birinci ölüm yıl dönümü sessiz sedasız geçti. Acaba kıyafetleri, fotoğrafları ve arşivi ne oldu diye düşünürken 300 fotoğrafının yaklaşık bir ay önce Şişli’de bir sahafa satıldığını öğrendik. 2014’te boşandığı Alman eşi Ute User’in sattığı fotoğraflar arasında Türkiye’nin müzik ve sinema tarihini ilgilendiren kareler de bulunuyor.

Erol Büyükburç dört kez evlendi. İkinci eşi Emel Ayas’tan dünyaya gelen kızları Evren Büyükburçlu Erol (Erol Büyükburç’un asıl soyadında ‘lu’ eki var) Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano ana sanat dalında araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Son eşi Ute User ile 2002’de evlenip 2014’te boşandılar. Erol Büyükburç’un arşivinin önemli bir kısmı kızı Evren’de ve Ute User’de bulunuyor. Bir de “Hayatımı kaleme alacak yazarı sonunda buldum” dediği genç ve gelecek vaad eden araştırmacı-yazar Semih Çelik’te oldukça büyük bir kartpostal, kupür, plak ve kaset arşivi var. Çelik, Erol Büyükburç ile son 3 yıl uzun vakitler geçirmiş, ses kayıtları yapmış, şimdi de onun hayatını kaleme alıyor. Çelik, “Erol Abi, vefatından 2 hafta önce 28 Şubat 2015'te Beylerbeyi'nde çekindiğimiz bu kareyle, bir şarkı yarışması programında jüri üyeliği yaparken kendisine söz gelmeyince sinirlenerek söylediği 'Ben saksı mıyım’ sözüyle dalga geçmişti.” diyor.

300 fotoğrafa gelince… Erol Büyükburç’un hayatına dair kısa bir panorama sunan kareler arasında neler yok ki! Emel Ayas ile düğün davetiyesi, askerliği, rol aldığı Turist Ömer-Boğa Güreşçisi filminin kamera arkası, Metin Özülkü’nün de yer aldığı Grup Evren’in ilginç bir fotoğrafı, Gülhane Parkı’nda sahnelenen Tahir ile Zühre orta oyunu, hem dekorunu yaptığı, hem de oynadığı ilk müzikal Pamuk Prenses, Boğaziçi Müzik Festivali’nde aldığı birincilikler, güreş ve eskrim merakı, kuş sevgisi, kendisinin yaptığı 300 kukla, Cem Karaca, Beyazıt Öztürk ile kareleri…

El yapımı 300 kuklası ve 10 çocuk kitabı var

Erol Büyükburç’un el yapımı 300 kuklası bulunuyor. Evren Büyükburçlu Erol’un muhafaza ettiği bu kuklaları sanatçı, Muppet Show’un popüler olduğu zamanlarda bir ‘karşı duruş’ olarak yapmış. ‘Nasrettin Hoca, Tuzsuz Deli Bekir, İbiş gibi kahramanlarımız varken neden Muppet Show izleyelim’ düşüncesiyle yola çıkan Büyükburç, sahibi arkadaşı olan Suteks Oyuncak Fabrikası’nda hazırlamış kuklaları. Gülhane Parkı’nda da dört yıl boyunca kukla oyunları sahnelemiş. Büyükburç’un 10 çocuk kitabı da var. 1986’yı, UNESCO Dünya Çocuk Yılı ilan edince o da çocukları unutmamış, daha sonra da çocuk şarkıları bestelemiş… Velhasıl deli dolu, çılgın ve renkli bir kişiliğe sahipti Erol Büyükburç. 79 yıllık hayatına kim bilir daha neler sığdırdı… Hayatının bütün detaylarını yakında Semih Çelik’in hazırladığı biyografiden okuyacağız.
Eşi Emel Büyükburç'la birlike hazırladıkları Çocuk Kitapları serisinden.
Ölmeden önce kaydettiği şarkılar

Semih Çelik, Erol Büyükburç’un vefatından önce ara ara stüdyoya girip sevdiği şarkıları kaydettiğini söylüyor. Sanatçının ‘hiç yaşlanmama’ konusunda kendisine benzettiği ve çok sevdiği Hakan Peker’in Karam, Gülüm Benim (İbrahim Tatlıses), Tûtî-i Mûcize-Gûyem (Mustafa Itrî Efendi), Sarı Laleler (Mazhar Alanson), Hoş Gör Sen (Ajda Pekkan), Ceylan (Ayna) ve Yine Bir Gülnihal (Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi) şarkılarının yorumları nefis. Toplamda 20 civarı şarkının yer aldığı bu kayıtlar, bir albümde toplanırsa ilgi göreceği ve sevileceği aşikâr.

ALBÜMÜNDEN...
Sanatçı, ‘Turist Ömer-Boğa Güreşçisi’ filminde Rodrigez adlı İspanyol bir şarkıcıyı oynamıştı. Hulki Saner’in yönettiği filmin kamera arkası.
Erol Büyükburç, kızının adını verdiği Grup Evren’i 1978’de kurdu. Grupta, Metin Özülkü (sol başta), Cem Bezeyiş, S. Taşdöğen, Aziz Göksel ve N. Yavaşoğulları vardı.
Gülhane Parkı'nda sahnelenen, kendisinin de rol aldığı Tahir ile Zühre orta oyunundan sonra çekilen bir kare. Fotoğrafta Bedrettin Dalan da var.
Şanlıurfa'da askerken...
Erol Büyükburç çocukken güreş ve eskrim sporlarıyla ilgilenmiş.
Hem dekorunu yaptığı, hem de rol aldığı ilk müzikal Pamuk Prenses’ten bir kare. Şarkı söyleyen Füsun Önal.
Dönemin önemli festivali Boğaziçi Müzik Festivali’nde üst üste birinci olduğu yıllardan.
Kökeni Arap olan Büyükburç, Urfa'dayken şehrin ünlü fotoğrafçısı Foto Saba için poz vermiş.
Beyazıt Öztürk ile.
 
Akşehir'de.

Akşehir'de.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

7 Temmuz 2016 Perşembe

10 ciltlik savaş anıları belgesel oluyor

7 Temmuz 2016
Yönetmen Nefin Dinç, yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik I. Dünya Savaşı anılarıyla Teksas’ta karşılaştı. Avusturya-Macaristan ordusunda askerlik yapan, Filisten Cephesi’nde savaşan Antoine Köpe’nin günlükleri, fotoğrafları, ses kayıtları ve yüzlerce karikatür belgesele dönüştürülüyor.
Kapitülasyonlar kaldırıldığında Sultanahmet’te yapılan kutlamadan bir kare... Antoine Köpe’nin kardeşinin çektiği bu fotoğrafla birlikte 1. Dünya Savaşı'na dair yayınlanmayan daha pek çok belge var.
1. Dünya Savaşı’na dair bilmediğimiz bir şey kaldı mı? Yayınlanmamış fotoğraf, bilgi, belge, anılar… Evet, hâlâ sürpriz belgeler ortaya çıkabiliyor. ‘Öteki Kasaba’ ve ‘Artık Hayallerim Var’ adlı belgeselleriyle dikkat çeken yönetmen Nefin Dinç, böyle bir sürprizle 2005’te Teksas’ta belgesel yapımı okurken karşılaşmış.

Teksaslı işadamı Tony Childress, dedesinin Fransızca yazdığı 10 ciltlik anıları, 2005'te İngilizceye çevirtmeye karar verir. 100 yıl önce yaşanan, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu anıların, aile için manevi değeri vardır. Dedenin arşivine hürmet de önemlidir. Fransızca çeviriyi yapan isim ise Nefin Dinç’in üniversitedeki hocasıdır.

Childress'in dedesi Antoine Köpe, 1897 yılında İstanbul’da, Fransız ve Macar asıllı bir anne babadan dünyaya gelir. Babası Karaköy’deki Osmanlı Bankası’nda çalışan bir memurdur. Antoine Köpe, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken, yani 17 yaşında I. Dünya Savaşı patlak verir ve tarihin en önemli olaylarından bazılarına tanıklık eder.

Gazze bozgununu yaşıyor
 
Macar kimliği olduğu için Avusturya-Macaristan ordusuna yazılması, Antoine Köpe’nin anılarını daha da değerli kılıyor. Köpe, asker olduktan sonra İstanbul’da orduda çevirmenlik yapıyor. Sonra Filistin Cephesi’ne gönderiliyor. Üçüncü Gazze bozgununu yaşıyor. Oradan Şam’a, daha sonra işgal altındaki İstanbul’a dönüyor. İşsiz kalınca karikatürlerini satarak geçinmeye çalışıyor. Daha sonra babası gibi Osmanlı Bankası’nın Anadolu’daki şubelerinde görev yapıyor. 1945’te yazmaya başladığı anılarını ise 1959’da bitiriyor. Bu tarihten sonra Türkiye’de çok fazla kalmıyor. 1962’de Amerika’ya ailesinin yanına göç ediyor, 1974’te de kanserden hayatını kaybediyor.

Yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik anıların içinde sadece yazılar bulunmuyor. Yayınlanmamış fotoğraflar, savaş öncesinde ve sonrasında çizilmiş yüzlerce karikatür ve ses kayıtları ile Antoine Köpe’nin Pathé marka kamerayla çektiği filmler de yer alıyor. Şu an senaryosu yazılan ‘Antoine Köpe’nin Anıları’ adlı belgeselde bunların hepsine yer verilecek.

Karikatürlü savaş tarihi
Filistin Cephesi’nde bir yemek sırası.
Antoine Köpe'nin özellikle karikatürler ilginç. Yazmayı, not almayı ve çizmeyi seven Köpe, arşivci kişiliğe sahip bir asker. Anılarında savaşın insanî ve sosyolojik boyutunu anlatıyor. Gazze’de yaşadıklarını gün gün not etmiş, Filistin Cephesi’nde bir yemek sırasını karikatürleştirmiş. İstanbul’un kışlalarındaki deneyimleri; un ve şeker çalan askerleri, onların maaşları, karakter analizleri, nişanlısı ile tekneyle Boğaz’dan geçerken birdenbire yanmaya başlayan Haydarpaşa Garı’na dair hissettikleri, azınlıklardan oluşan amele taburlarında gördüğü sefalet… Köpe savaşta, halkın nabzını tutan bir gazeteci gibi gözlem yapıyor. Savaşın bitişinin 100. yılında (2018) gösterime girecek belgeselde Antoine Köpe’nin kızı Elizabeth ve torunu Tony ile yapılan röportajlar da izlenebilecek.
Nefin Dinç, belgesele eşzamanlı olarak bir de sergi hazırlıyor. Mekân henüz belli değil ama böyle bir arşivin sergisi en çok Osmanlı Bankası’nın tarihi binasından dönüştürülen Salt Galata’ya yakışır. Hem zaten Köpe, Osmanlı Bankası'nın memurlarından. Nefin Dinç’te kitabın dijital bir kopyası var. Bugüne kadar başka bir dilde yayınlanmayan 10 ciltlik bu devasa eser yayınlanmayı da bekliyor.

Ödüllü belgeseli bu ay gösterilecek

Bugüne kadar 6 belgesel hazırlayan Nefin Dinç, Reha Erdem’in çektiği reklamlarda ve Kaç Para Kaç filminde (Atlantik Film) asistanlık yaptı. Dinç, öğrencilere demokrasi ve insan hakları üzerine film yapımı imkânı sağlayan Film Turkey (www.filmturkey.net) projesinin de fikir sahibi. ‘Artık Hayallerim Var’ adıyla belgesele dönüştürülen bu proje, geçen yıl mayıs ayında ‘TRT Belgesel Günleri’nde en iyi belgesel ödülü aldı. Belgesel, tv’de ilk kez bu ay gösterilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



28 Haziran 2016 Salı

Van Gogh ebrusu Hollywood’a kapı açtı

28 Haziran 2016
Vincent van Gogh’un ‘The Starry Night’ adlı tablosunu ve ressamın portresini ebru sanatına uygulayan Garip Ay Hollywood’dan teklif aldı. Ay, Charliez Theron, Ralph Fiennes gibi ünlü isimlerin seslendirdiği animasyon filmi Kubo’nun galasında gösteri yapacak. 

Genç sanatçı Garip Ay’ın hayatı 10 gün içinde değişti. Vincent van Gogh’un ‘The Starry Night Yıldızlı Gece) adlı tablosunu ve ressamın portresini ebru sanatı ile yaptığı 4 dakika 34 sn’lik videosu, hem dünyada hem Türkiye’de ses getirdi. ‘Van Gogh on Dark Water’ adlı video, kısa sürede sadece Facebook’ta 26 milyon kez görüntülendi, 64 bin kez paylaşıldı. CNN, Le Figaro, ABC News, Huffington Post, Le Monde başta olmak üzere pek çok medya kuruluşuna haber oldu. 32 yaşındaki sanatçı, şimdi de Hollywood’dan teklif aldı. Garip Ay, üç boyutlu animasyon filmi ‘Kubo and the Two Strings’in 18 Ağustos’ta Los Angelas’taki Hollywood Universal Studio’da yapılacak galasına katılacak ve bu sevimli Japon karakterini tıpkı Van Gogh gibi ebru üzerine yapacak.

Marmara Üniversitesi’nde resim, Mimar Sinan Üniversitesi’nde hat eğitimi alan Garip Ay, 2010 yılından bu yana ebru videoları hazırlayıp sosyal medya hesaplarından yayınlıyor. Bugüne kadar Yunus Emre, Piri Reis, İbn-i Sina, Farabi, İbn-i Rüşd, Mimar Sinan başta olmak üzere 200’e yakın video çekmiş. Sanat hayatına, yazısız, illüstratif karikatürler çizerek başlayan Ay’ın çalışmaları, Norveçli sanatçı Eva’nın ‘Senden Bana Kalan İzler’ (The Heartmaker) şarkısına çekilen klipte de kullanılmış. (www.facebook.com/garipayart)
 


Antik Japonya’da geçen ve olağanüstü güçleri olan masalcı çocuk Kubo’nun maceralarını anlatan filmin seslendirme kadrosunda Charlize Theron, Matthew McConaughey, Rooney Mara, Ralph Fiennes ve George Takei gibi ünlüler var. Kubo karakterine 14 yaşındaki bir çocuğun ses verdiği filmde, Charlize Theron maymunu, Ralph Fiennes kralı seslendiriyor. Ünlü animasyon yapım şirketi Laika’nın hazırladığı ‘Kubo and ‘Kubo and the Two Strings’ ABD’de 19 Ağustos’ta gösterime girecek. Filmin Türkiye’de gösterime girip girmeyeceği belli değil. (www.kubothemovie.com)

Ebru üstadlarını kızdırdı

Garip Ay’ın, Vincent van Gogh ebrusuna Alparslan Babaoğlu tepki gösterdi. Ebru üstadı Mustafa Düzgünman’ın öğrencilerinden olan Babaoğlu, “Bir ressam Van Gogh suretini karakalemle de resmetse, akrilikle de resmetse, hava tabancası ile de resmetse sonuçta ortaya çıkan Van Gogh resmidir… Ebru tekniği ile yapılmış perspektif içeren resimleri, çiçekleri ebru, bunları yapanları da ebru sanatçısı olarak isimlendirmek, Cemal Reşit Rey’in Yunus Emre Oratoryosunu ya da Fazıl Say’ın İstanbul senfonisini Klasik Türk Müziği sınıfına sokmaktan farksızdır.” dedi.

Garip Ay, ebru sanatçısı olduğunu iddia etmiyor, bu tür eleştirilerle pek ilgilenmediğini söylüyor. Ebruyu bir teknik, bir disiplin olarak değerlendiren sanatçı ekliyor: “Bu bir denemedir, ölene kadar denemeye devam edeceğim. İşin yağında, suyunda değilim, geliştirme, dönüştürme ve daha nitelikli olma kısmındayım.”

Garip Ay’ın, Van Gogh’u ebruya yapmasının bir nedeni var. Sanatçı diyor ki; “Onun fırça kullanma tekniği ebru tekniğine çok yakın. Yıldızlı Gece’deki ağacın yıldızlara uzanışında, Çığlık’taki dalgalanmalarda bence Van Gogh hep ebruyu aramış.”

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ