18 Ekim 2015 Pazar

Katar'dan 108 inci geldi

18 Ekim 2015,
Katar-Türkiye kültür yılı kapsamında Katar’dan İstanbul’a 108 inci geldi. Türkiye’den Katar’a ise av merakımızı anlatan 8 eser gitti. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci’nin ve ‘asil uğraş’ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz. Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslam eseri bulunan Katar müzelerinden, sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekliyoruz.
İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, "İnci: Denizdeki Mücevher" sergisi.

2015, Katar ve Türkiye arasında kültür yılı ilan edilmişti. Yılın bitmesine iki buçuk ay kala, Katar’dan bir sergi geldi. Geçen salı günü Sultanahmet’teki Türk İslam Eserleri Müzesi’nde açılan “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi, dünden bugüne incinin hikâyesini anlatıyor. Katar Ulusal Müzesi ve Doha İslâm Eserleri Müzesi’nden eserler derlenerek hazırlanan sergide, Asya, Avrupa ve Körfez ülkeleri başta olmak üzere tüm dünyadan 108 parça yer alıyor. İnciler, inci istiridyeleri, Avrupa kraliyet ailelerinin taçları, ünlü isimlere ait küpeler, yüzükler, broşlar, kolyeler…
Soldan Sağa: Hubert Bari, Sefa Sağlam, Mustafa Yaşar Güneş ve müze müdürü Seracettin Şahin.
Serginin açılışında iki önemli isim konuştu. Katar Müzeleri Direktörü Sefa Sağlam ve serginin küratörü Hubert Bari. (Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan Mustafa Yaşar Güneş ve müze müdürü Seracettin Şahin sergiyle ilgili genel bilgiler verdi.) Bilkent mezunu olan Sefa Sağlam, bir yıldır Katar’da yaşıyor. Müzeciliğe yeni adım atmış, fakat sanat geçmişi 1996’da New York New Museum’da başlıyor ve yönettiği pek çok sergi ile devam ediyor. Bari ise inci uzmanı.

Sefa Sağlam, incinin Katar tarihinde ve Osmanlı mücevherlerinde önemli bir yere sahip olduğunu anlattıktan sonra diyor ki; “Ortak geçmişe sahip iki ülkenin düzenlediği etkinlikler dahilinde inci sergisini İstanbul’da gerçekleştirmek kadar doğal bir sonuç olamazdı.” Bari de onunla aynı görüşte. “Türk ve İslam Eserleri Müzesi yüzyıllardır var olan inci tutkusunu ve bu olağanüstü taşın mükemmelliğini ziyaretçilerle paylaşabileceğimiz eşsiz ve çok özel bir mekân.” diyor. Evet, incinin Katar tarihinde, kültüründe önemli bir yeri olabilir. Fakat Katar’dan Türkiye’ye, Türk İslam Eserleri Müzesi’ne taşınacak ilk kültür öğesi inci miydi?
Doha İslam Eserleri Müzesi, 2008.

Katar’ın başkenti Doha’da iddialı bir İslam Eserleri Müzesi olduğu biliniyor. 2008’de açılan müze, Paris Louvre Müzesi’nin bahçesindeki piramidin mimarı 98 yaşındaki Leoh Ming Pei tarafından tasarlandı. Pei, tasarımını hayata geçirmeden önce İslam mimarisini tanımak için altı ay İslam ülkelerini dolaştı, Kahire’deki Tolunoğulları Camii avlusundaki 13. yüzyıl yapısı sebilden ilham alarak modern bir müze yaptı. İznik çinileri, hatlar, minyatürler gibi içindeki eserler bir yana, müzenin kendisi bile başlı başına bir hikâye.

Kültür yılı kapsamında ilk sergi, 15 Eylül’de aslında Doha’daki bumüzede açıldı. 6 Ocak 2016’da sona erecek olan “Av-Müslümanlar Topraklarda Asil Uğraşlar” adlı sergiye Türk İslam Eserleri Müzesi ve Topkapı Sarayı’ndan 8 eser gönderildi. Hangi eserlerin gittiğini tahmin etmek zor değil. Av malzemeleri, bir-iki elyazması, belki ava meraklı bir padişah portresi… Katar’dan buraya ise gele gele inci geldi. İki ülke arasında diplomatik ilişkilere, ‘inci’nin ve ‘asil uğraş’ların nasıl bir katkı sunacağını bilemiyoruz.Fakat, deposunda ve teşhirde birçok İslâm eseri bulunan Katar müzelerinden sanat eserlerinin de ülkemize gelmesini bekleriz…
İstanbul Türk ve İslam Eserleri Müzesi, "İnci: Denizdeki Mücevher" sergisi. 
Leydi Diana’nın tacı, Elizabeth Taylor’ın küpesi
10 Ocak 2016’da sona erecek “İnci: Denizdeki Mücevher” sergisi elbette o kadar lüzumsuz değil. Başta kadınlar olmak üzere, altın ve kuyumculuk sektöründe çalışanlar sergiye oldukça ilgili. Öncelikle Avrupa Monarşisi’ne ait 6 kraliyet tacı yer alıyor sergide. Basra Körfezi’nden çıkan incilerden yapılan Leydi Diana’nın tacı, Elizabeth Taylor’ın küpesi ve yüzüğü, Marie Antoinette
zamanından inciler, Victoria çağı düğün seti, Arşidüşes Marie Valerie’nin tacı, Lady Rosebry’nin tacı, Almanya Hanover Hanedanı tacı, Fransız Cartier’nin takıları Türkiye’de ilk defa sergileniyor. ‘Kraliyet Koleksiyonu’ olarak ayrı bir alanda yer alan mücevherleri, Paris Louvre Müzesi dahil
dünyadaki başka bir koleksiyonda görmek mümkün değil. Sergideki en eski eser, 3. yüzyıldan kalma bir bilezik. En yeni eser ise Vietnam asıllı Alman sanatçı Sam Tho-Duong’a ait, 10’dan fazla ödül alan “Frozen” isimli modern bir tasarım...
Marie Valerie tacı
Hannover Hanedanı tacı

Chaumet tacı
Elizabeth Taylor'ın küpesi
Sam Tho-Duong’a ait, 10’dan fazla ödül alan Frozen isimli tasarım.

Leydi Diana'nın tacı.


Ayrıca bizim gibi inciyi tanımayan biriyseniz sergiden epey şey öğrenebilirsiniz. Mesela;


İnciyi sadece kadınların değil, erkeklerin de kullandığını...


Doğal inci ve kültür (işlenmiş,insan müdahalesiyle oluşan) incisinin arasındaki farkı.

Çin’de yılda 4 bin ton inci üretildiğini, bunun yaklaşık 1500 tonunun daha ucuz incilere kullanıldığını. (Çin'de bir inci çiftliği)
İstiridye içinde, göbek dansı yapar gibi sürekli hareket ettikleri için yuvarlak olduklarını
İnci çıkarmakta kullanılan 12 teknenin Katar’da milli hazine olarak saklandığını
Doğal inci ticaretinin 1930’larda bittiğini, işlenmiş incilerin II. Dünya Savaşı sonrası tamamen ortaya çıktığını
İnci stoklarının yüzde 70’inin Katar’da olduğunu
Milattan önce 5. yüzyıla ait en eski incinin Louvre Müzesi’nde bulunduğunu...

Beş yıl önce yapılan açık artırmada doğal bir incinin 11,5 milyon dolara satıldığını
İnci oluşumunu, kedibalığının dışkısındaki tenyaların başlattığını
Renkli incilerin de olduğunu...

Salvador Dali de takı tasarladı


Ünlü ressam Salvador Dali, 1941-1970 yılları arasında 39 parça takı tasarlamış. Dali, bu takıların yapımını önce Carlos Atemany’ye verir. Daha sonra bir başka dostu olan, Henrik Kaston’dan bu parça dahil, özel sanatsal takılar yapmayı sürdürmesini ister. Sergideki, kültür incisi ve yakuttan yapılmış dudak biçimli broşun, aktris Mae West’ten esinlendiği söyleniyor. New York 1970.
Trajik bir inci hikâyesi


Kokichi Mikimoto zamanında kurulan bir inci çiftliği. 

Basra Körfezi’nde bir yarımada ülkesi olan Katar, şimdi petrol zengini olsa da 1930’lu yıllara kadar inci ticaretiyle geçinmiş. Hatta inci ticaretini ilk Katarlılar başlatmış. Basra Körfezi’nin derinliklerinde çıkarılan inciler yok pahasına Avrupalara satılmış. Sergide Katar’daki inci dalışından görüntüler ve malzemeler yer alıyor. İlkel şartlarda yapılıyor dalgıçlık. Toka gibi basis bir şeyle burunlarını tutturuyor, ayaklarına taş bağlıyor, bellerine file bir çanta takıyorlar. 5-10 saniyede dalıyor, istiridyeleri topluyorlar. Beş bin yıl boyunca bu yöntem devam etmiş. 

Daha sonra Japon Kokichi Mikimoto’nun (1858-1954) kültür incilerini keşfetmesiyle inci ticareti Uzakdoğu’ya kaymış. Katar o yıllarda incide liderliğini sürdürüyormuş. İnciyi keşfedip dünyaya yaymışlar ama kendileri bu mücevherin nimetlerinden faydalanamamışlar. İnci onlar için şimdi sadece nostaljik bir değer…



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ









17 Ekim 2015 Cumartesi

Sahaflar, Beyoğlu'ndan Üsküdar'a taşındı

 17 Ekim 2015
Bu yıl sahaf festivalleri peş peşe açıldı. Artık gelenekselleşen ve belli bir kitlesi oluşan 9. Beyoğlu Sahaf Festivali 17 Eylül'de başladı, 9 Ekim'de sona erdi. 90 sahafın katıldığı bu festival kapanır kapanmaz, neredeyse tüm tezgâhlar Üsküdar'a taşındı. Bu yıl ikincisi düzenlenen Üsküdar Sahaf Festivali, geçtiğimiz cumartesi başladı. Geçen sene eylül başında yapılan festival 1,5 ay gecikmeli açılsa da ilk gün olmasına rağmen saat 22.00'ye kadar yoğunluk bitmedi.

Lütfü Seymen (Müteferrika Sahaf)
Üsküdar sahiline kurulan festival çadırında bu sene 70 sahaf ağırlanıyor. Geçen sene 40 dükkân katılmıştı. 70'ten fazla başvuru yapılmış ama ancak bu kadar yer ayrılabildiği için 30 sahaf liste dışında kalmış. İki yıldır Üsküdar Sahaf Festivali'ne katılan Müteferrika Sahaf'ın sahibi Lütfü Seymen, geçen yıl memnun ayrıldığı için bu yıl da Üsküdar'da olmak istediğini söylüyor.

Beykoz, Sarıyer, Kadıköy, Küçükyalı, Beyoğlu, Şişli, Bakırköy gibi İstanbul'un neredeyse tüm semtlerinden sahafların yer aldığı festivalde bu yıl biraz Üsküdar sahaflarına pozitif ayrımcılık yapılmış. Yaklaşık 15 tezgâh Üsküdar'dan. Kırk Ambar Sahaf, Selçuklu Sahaf, İslambol Sahaf ve Ege Sahaf bunlardan birka.ı. Ayrıca festivale ilk kez Ankara'dan iki sahaf katılıyor: Anadolu Sahaf ve Berdelacuz Sahaf.

Festivaller, sonbaharın esintili ve yağmurlu günlerine denk gelince sahaflar biraz zorlanıyor. Beyoğlu'nda yağmurlu günlerde kitap tezgâhlarının üstü hep kapalıydı, bu durum ziyaretçi sayısını epeyce etkiledi. Geçen sene deniz tarafı açık olan Üsküdar çadırının ise bu yıl her yeri tamamen kapatılmış. Lütfü Seymen, Ali Gökhan Tuğ (Anadolu Sahaf) ve Sedat Yardımcı (Gezegen Sahaf), kendilerine bu yıl daha kapalı bir mekân yapıldığı için -yağmur sızıntıları dışında- durumdan memnunlar.
Ali Gökhan Tuğ (Anadolu Sahaf)


‘Kadın Sahaflar' deneyimlerini anlatacak
Üsküdar Belediyesi'nin düzenlediği festivali kapsamında küçük ama arşiv değeri taşıyan paneller yapılıyor. Mesela en eski sahaflardan İbrahim Manav, geçen hafta sahaflıkta geçirdiği 60 yılı anlattı. Hattat Hüsrev Subaşı da babası sahaf İbrahim Subaşı'nı ve Beyazsaray Dersaadet Kitabevi'ni anlattı. Bugünkü programlar da ilgi çekici. Bayram Koç ve Kurtuluş Beyazıt, saat 16.00'da Üsküdar'da sahaf geleneği hakkında bilgi verecek. 18.00'de ise yazar Beşir Ayvazoğlu, araştırmacılar ve sahafları anlatacak. Bu yıl festival kapsamında ilk defa müzayede de düzenleniyor.

Kitap koleksiyonerliğine meraklıysanız yarın 15.00'te yapılacak açık artırmaya katılabilirsiniz. Sahaflığın erkek mesleği olduğunu dair bir algı vardır. Öyle değil tabii. Festivalde dört kadın sahafın tezgâhı bulunuyor. Yirmi yıldır sahaflık yapan Mihrican Keskin (Mihrican Sahaf) ve Selma Güner (Doğa Kitap), yarın 16.00'da deneyimlerini ve mesleğe nasıl başladıklarını anlatacak. Sahaflar Birliği Başkanı Nedret İşli ve Beyoğlu'ndaki Aslıhan Pasajı'nın en eski sahaflarından Halil Bingöl'ün 18.00'deki konuşmalarını da kaçırmamak lazım. Çünkü konu ‘sahaflık hikâyeleri'.

25 Ekim'de sona erecek festivalde önümüzdeki hafta sonu da iki güzel program var: 24 Ekim  Cumartesi / 16.00 “Genç Sahaflar” Konuşmacılar: Ali Bağı, Sedat Yardımcı. 25 Ekim Pazar / 16.00 “Türkiye'de Sahaflık ve Sahaflık Anıları” Konuşmacı: Adil Sarmusak. Festival her gün 10.30-22.00 saatleri arasında ziyaret edilebilir. (www.uskudarsahaffestivali.com)
Mihrican Keskin (Mihrican Sahaf)

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 

10 Ekim 2015 Cumartesi

Çağın ‘Taş Kıranlar'ı

10 Ekim 2015
Fransız ressam Gustave Courbet'nin 1849'da yaptığı ‘Taş Kıranlar' tablosuyla aynı adı taşıyan sergi, Çukurcuma'daki BLOCK art space'te açıldı. Köylü sınıfının maruz kaldığı zorlu, hatta gaddar gerçeklikleri tasvir ettiği için anıtsallık atfedilen tablo ve o tabloyu referans alan Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen acaba bugüne ne söylüyor?

Nicky Broekhuysen, 1981 yılında Güney Afrikada doğdu. 2004 yılında Yeni Zelandadaki Auckland Üniversitesinden Güzel Sanatlar Derecesi alarak mezun oldu. Sonraki iki buçuk yıl boyunca Şanghayda çalışmalarına devam etti. 2008 yılında ise Berline yerleşti ve sanatçı halen orada yaşıyor.
Fransız ressam Gustave Courbet (1819-1877), gerçekçilik akımının en önemli temsilcisiydi. Yaşadığı çağı resmetti. Fakat, ‘Taş Kıranlar', ‘Köyün Genç Kızları', ‘Ornans'ta Cenaze Töreni' gibi tabloları o dönem için beklenmeyen bir tarzdı, bu yüzden ağır eleştiriler almıştı. Eleştirmen Kaya Özsezgin'in belirttiğine göre özellikle Taş Kıranlar ve cenaze töreni, ilk sergilendiğinde skandal olarak nitelenmiş, işçi sınıfının resme konu olması bayağılık olarak görülmüştü. Nihayetinde resim yüksek bir sanattı! Peki, Beyoğlu'ndaki BLOCK art space'te açılan, Courbet'nin eserine gönderme olduğu ifade edilen ‘Taş Kıranlar' sergisi bugüne ne söylüyor? Güney Afrikalı genç sanatçı Nicky Broekhuysen'in, Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 ve 1 rakamlarını kullanarak yaptığı yağlıboya el baskısı çalışmalarının, Courbet'nin yol kenarında taş kıran iki köylüyü resmettiği tablosuyla ilgisi ne?
Taş Kıranlar, Jean Désiré Gustave Courbet (10 Haziran 1819 – 31 Aralık 1877)

2004'ten beri Berlin'de yaşayan ve artık her şeyin yolunda gittiği şehirlerde değil, Şanghay, İstanbul, Beyrut gibi kaosun, hareketin yoğun olduğu kentlerde sergi açmayı tercih eden Broekhuysen'a kulak verirsek, ‘Courbet, Taş Kıranlar resmiyle, sıradan insanların statüsünü yükseltti. Soylu sınıfı ile işçi sınıfını yüzleştirdi ve aynı seviyeye getirdi. Ve elbette statükonun çözülüşünü resmetti. Bir sanatçı olarak o dönemde yaşananlardan etkilendiği için bunu yaptı.'
Broekhuysen'a göre Courbet'nin tavrı, günümüz sanatçısını da çok iyi temsil eden bir şey. Diyor ki: “Hepimizin böyle bir görevi olmalı. Taş Kıranlar adı, resimde kullandığım teknikle de çok uyuyor. 2006'da keşfettim bu tekniği. 1 ve 0 benim için bir dil, aslında bütün dünyanın kullandığı bir dil. Dijital çağda yaşadığımız için tüm devinimlerin temelinde sıfır ve bir var. Ekonomiden bilgisayar programcılığına her türlü veriyi, bilgiyi temsil ediyor bu rakamlar. Sağlam bildiğimiz temellerin sağlam olmaması gerektiğini, değişebilir, kırılabilir, tekrar yapılabilir olması gerektiğini savunuyorum. Nitekim, bu tekniği kullanmaya başladığım dönem; dünya ekonomisinin sarsıldığı, Arap Baharı gibi savaşlarla sistemlerin yıkılıp yeniden kurulduğu bir dönemdi. O yüzden Taş Kıranlar buna çok güzel bir referans. Çok sağlam olan bir şeyi kırıp tekrar yapıyorsunuz. Benim yapmaya çalıştığım tam da bu.”
Sanatçının da dediği gibi hayatımızdaki hiçbir şey sabit değil, sistemler, yapılar, fikirler, inançlar sorgulanabilir, değişebilir, dönüşebilir ve yeniden inşa edilebilir. Bu yüzden olsa gerek sanatçı eserlerinde yığın formunu sık kullanıyor. Çünkü insan iki şey için bir şeyler yığıyor. Ya üretmek ya da kurtulmak için... Taş Kıranlar sergisi, 15 Kasım'a kadar açık. (www.blokartspace.com)

Niky Broekhuysen eserlerini Türkçede ikili sayılar olarak tanımlanan 0 VE 1 rakamlarını kullanarak yağlıboya el baskısıyla yapıyor. (The Stonebreakers IV, oil on paper 100 x 100 cm, 2015)

“The Stonebreakers V”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015

“The Stonebreakers III”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015

“The Stonebreakers I”, oil on paper, 100 x 100 cm, 2015


“Bang!” oil on paper, 50 x 68 cm, 2015








2 Ekim 2015 Cuma

‘Özdemir Asaf'a kültür terörizmi uygulanıyor'

2 Ekim 2015
Türk şiirinin ustalarından Özdemir Asaf'ı anlatan “Bir Usta Bir Dünya: Özdemir Asaf-Tüm dünyayı kucaklamak istedim; kollarım yetişmedi” sergisi önceki gün Caddebostan Kültür Merkezi'nde açıldı. Açılışa, şairin üç evladı; Seda, Olgun ve Gün Arun katıldı. Arun'lar oldukça doluydu. Hepsi yaşadıkları ‘kültür terörizmini' dile getirdi.
Gün, Seda ve Olgun Arun. Sergide, Haşmet Akal'ın yaptığı yağlıboya tablolardan ve desenlerden oluşan Özdemir'e Asaf'a ait portreler de var. Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık'ın hazırladığı sergi 23 Ekim'de sona erecek.
Özdemir Asaf'ın dört çocuğu var. Seda Arun ilk eşi Sabahat Selma Tezakın'dan. Gün, Olgun ve Etkin Arun'un anneleri ise Türkiye'nin ilk kadın fotoğraf sanatçılarından Yıldız Moran. Babasının evraklarını zaman zaman kitaplaştıran Seda Arun Bodrum'da yaşıyor, serginin açılmasında büyük emeği bulunan Olgun Arun İstanbul'da, Gün ve Etkin Arun ise yurt dışında. Kardeşler sergi vesilesiyle tekrar bir araya gelmiş ve bu birliktelik Özdemir Asaf'a ait 50 bin evrakın ortaya çıkmasını sağlamış. Olgun Arun, “Biz yaklaşık 10 bin evrak var sanıyorduk, 50 bine çıktı sayı.” diyor. Bir de Arun ailesi bugüne kadar çok dolmuş. Serginin açılışında, yaşadıkları kültür terörizmini dile getirdiler. Özellikle Seda Arun, “Söylemek istediğim bazı şeyler var. Bunları yazacaksanız konuşalım.” dedi. “Elbette” deyip başladık.

Nedir sizi bunca öfkelendiren? 
Bunları hiç konuşmadım, ilk kez söylüyorum. İnternette Özdemir Asaf'a ait olmayan birçok şiirin altına imzası atılıyor ve paylaşılıyor. Gazeteci-yazarlar da bunu yapıyor. Bakın isim de veriyorum. Hıncal Uluç, Nazlı Ilıcak ve Ali Eyüboğlu. Bazı sitelere zaman zaman uyarı gönderiyorum, ama yanlışta ısrar ediyorlar. Üstelik kitap hediye ettiğim arkadaşlarım bile ısrarla paylaşıyor.
 
Hınca Uluç ya da Nazlı Ilıcak hangi şiiri yanlış yazdılar?
“Benim beş yaşım, on yaşım, on beş yaşım” diye bir şiir var. Çok uzun bir şiir. Doksan yaşına kadar devam ediyor. Bu şiir babama ait değil elbette. Ama internette şiirin altında babamın dört dizeden oluşan “Do” şiiri eklenmiş. Üstteki dört dizenin üzerinde bir isim olmadığı için diğer şiiri Do ile birleştiriyorlar. Nazlı Ilıcak da aynen alıp ‘Özdemir Asaf şiiri' diye yayınladı. Kendisine mail gönderdim, bir sonuç olmadı.
 
İnternetin maalesef böyle bir zararı var ve gittikçe bu sorun yayılıyor…
Hıncal Uluç da aynı hatayı yapıyor. Bir okurundan gelen “Sen bana bakma ben senin baktığın yerde olurum.” dizesini yazmış. Biliyorsunuz aslı, “Sen bana bakma ben senin baktığın yönde olurum.” şeklinde. Zaten şiirin ismi Yön. Hıncal Uluç'a da yazdım, cevap olarak “Özdemir Asaf'ın bütün şiirlerini biliyor musunuz?” dediler. Hadi gençler, yanlışlar yapıyorlar. Ya bu büyükler!
 
Şiirlere neden bu kadar vakıf olduğunuzu anlamamışlar sanırım…
Evet ama bu benim sorunum değil... Özdemir Asaf'ın şiirlerinde kullanmadığı kelimeler var bir kere; ızdırap, gözyaşı, terk edilmeye dair şeyler… Izdırap verici sözcükleri kullanmıyor. Hırçın kelimeler olduğu için. Z ve Ç harflerini az kullanıyor.  “Tüm dünyayı kucaklamak istedim, kollarım yetişmedi” diyen bir şair Özdemir Asaf. Şiirlerinin kendi içinde yumuşaklığı, ara kafiyeleri bulunuyor. Bakın bir olay daha anlatayım.
 
Ne çok dolmuşsunuz, bu olaylar sizi bayağı üzmüş…

Cihangir'de bir yemek için toplanmıştık. O toplantıda bir arkadaşımız Orhan Veli'den şiir okumak istedi. Okudu, ama o şiir Orhan Veli'nin değildi. Elimde delil olmadığı için o an itiraz edemedim. Bir hafta araştırdım, kim çıktı biliyor musunuz? Melih Cevdet Anday'ın Garip döneminde yazdığı bir şiir… Her şairin şiirinin bir müziği vardır, Orhan Veli'nin, Behçet Necatigil'in, Yahya Kemal'in, Özdemir Asaf'ın. Onu yakalamak gerekiyor.
 
Bu olay ne zaman oldu?
On-on sekiz yıl kadar önce. Nahit Hanım'ın sofrasında yaşandı. Biliyorsunuz Nahit Hanım, Orhan Veli'nin son sevgilisiydi. Cihangir'deki evinde toplanmıştık. Cuma günleri onun sofrası arkadaşlarına açık olurdu. Herkes tanıdığı arkadaşını getirir, tanıştırırdı Nahit Hanım'la. Genellikle şiir, resim, müzik severler yani sanatla ilgisi olan kişiler gelirdi.
 
Babanızla ilgili zaman zaman kitaplar hazırlıyorsunuz. ‘Sana Mektuplar', ‘Hidim’ çok güzel bir kitaptı. Yeni bir çalışmanız var mı?
Var tabii, olmaz mı? Sana Mektuplar'da babamın yazdığı mektupları bir araya getirmiştik. Şimdi, babama yazılan mektupları topladım. Annesi, annem, ikiz kardeşi, Halikarnas Balıkçısı, Oktay Akbal, Avni Dökmeci, Lütfü Özkök, Orhan Aldıkaçtı… Bir kitaplık mektup var. Kitabın adını şimdilik söylemeyeyim. Yayınlanmasını istiyorum, inşallah olur.
Seda Arun, arkadaki fotoğrafta babasıyla dans ediyor. Lozan Kulübü, Moda, 31 Aralık 1961.

 
‘BABAMA AİT 50 BİN EVRAK TOPLADIK' 
 Olgun Arun: “Biz dağınık bir aileyiz. Ben İstanbul'dayım ama ablam Bodrum'da, abim yurtdışında. Ailemizin bir kısmı İngiltere'de, bir kısmı Amerika'da. Sergi gündeme gelince, bu dağınık arşivi bir araya getirme süreci başladı ve bizim bilmediğimiz pek çok doküman ortaya çıktı. Babamın el yazmaları, bir defterin arasından çıkan tasarımları, çok önemli bir şiirin ilk yazıldığı hali, çalışma defterleri, 1970 yılında çıkan bir kitabın, şiirin aslında 1945'te yazıldığını anlamamız gibi pek çok bilgi… Sonuçta elimizde dijitale de aktardığımız bir külliyat oluştu. Biz 10 bin civarında bir evrak var sanıyorduk, 40-50 bine yakın doküman ortaya çıktı. O kadar geniş bir arşivi sergilemek mümkün olmadı tabii. Arşive özel bir site hazırlamayı planlıyoruz. Evrakların hepsini afişe etmeyeceğiz ama internette babama ait inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Bunun önüne geçmek istiyoruz. Maalesef kendi değerlerimizi imha etmek üzerine kurulu bir sistem işliyor. Bazılarına IP adreslerinden ulaştık, uyarılarımızı yaptık. Ama devam ediyor. Müthiş bir mücadele içindeyiz. Manevi bir sıkıntı. Özdemir Asaf topluma mal olmuş bir şair. Herkesin ilgisi bizi mutlu ediyor ama dijital deformasyon, kültür terörizmi beni rahatsız ediyor açıkçası.
    Ayrıca ailece yaptığımız bu çalışma sayesinde çok güzel bir edebiyat ortamına tanıklık etmiş oldum. 1940 ile 1980 arasında edebiyat dünyasına ait inanılmaz bir içerik topladığımızı fark ettik. Sadece babamla ilgili bir arşiv değil bu, Türk edebiyat dünyasına katkı sağlayacak belgeler var elimizde. Babam 16 yaşında Cağaloğlu'na gidiyor. 1939'da Servet-i Fünun dergisinde tercümeye başlıyor. O yıllarda 1910 kuşağı ile çalışma fırsatı buluyor. İlk kitabı geç çıkıyor, 1950'li yıllarda, 32 yaşındayken. Ama 20'li yaşlarda şair kimliği oluşuyor. Bu arada dergilere yazdığı düz yazıları var, köşe yazıları var, tercüman kimliği var. Çok iyi Fransızca biliyor. Bütün bunları düşününce evraklarda büyük edebiyatçılara dair anekdotlara rastladık. Kemal Tahir'den Peyami Safa'ya, Sait Faik'ten Sabahattin Eyüboğlu'na…"
Hamidiye Asaf, ikiz çocukları Özdemir ve Özgönül ile. 1930

Caddebostan Kültür Merkezi
Özdemir Asaf, köpeği Poza ile. 1969
Sait Faik Abasıyanık, Özdemir Asaf, sinemacı Ahmet Üstel, 1954 Emirgan.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ