KHK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KHK etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2020 Pazartesi

KHK’lı Vahap Salman: Hollanda’dan döndüğüme pişmanım

24 Şubat 2020
İlyas Salman’ın KHK’yla ihraç kardeşi Vahap Salman 1990’larda yaşadığı Hollanda’dan döndüğüne pişman. Salman, ağaç kökü yemekten başka yol bırakılmadığını belirtiyor.
İstanbul KHK’lılar Platformunun üyeleri arasında bulunan Vahap Salman, Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesinde sağlık görevlisi olarak çalışıyordu. 1 Nisan 2018’de çıkarılan 696 sayılı KHK ile ihraç edildi. Komünizm propagandası yapıyor diye 5 kişi tarafından şikayet edilmişti.
Ünlü sinema oyuncusu İlyas Salman’ın kardeşi Vahap Salman 2 yıldır Ankara-İstanbul arasında gidip gelerek yaşadığı haksızlıkla mücadele ediyor. Bir yandan da Harbiyeli Annelerin eylemlerine destek veriyor. Onu en son Ankara Büyükşehir Belediyesi eski başkanı İ. Melih Gökçek hedef gösterdi. Ankara metrosunda Harbiyeli Annelere destek verenlerin videolarını paylaştığı için trollerin saldırısına uğradı.
Uzun yıllar özel tiyatrolarda oyunculuk yapan Salman, ağaç kökü yemekten başka bir yol bırakmadıklarını belirtiyor ve 1990’lı yıllarda 7 yıl yaşadığı Hollanda’ya geri dönmeyi planlıyor.
AİLESİ DAĞILDI
İlyas Salman’ın en küçük kardeşi olan Vahap Salman 1966 Malatya Arguvan doğumlu. Türkmen Alevi bir köyden geldiklerini söylüyor. Annesi 11 çocuk dünyaya getirmiş. 7’si yoksulluktan, hastalıktan, kazalardan vefat etmiş. Kendisinin de 2 çocuğu var. Fakat bu süreçte yuvası da dağılmış. “Tencere kaynamayınca, sırtın pek olmayınca, kirayı ödeyemeyince böyle oluyor. Binlerce KHK’lı bu süreçte aynı durumu yaşadı. Bunlar bir travma. Bunu atlatırız bilmiyorum.” diyor. KHK’nın ne demek olduğunu ve bir KHK’lının yaşadıklarını kurdukları platformlarla duyurmaya çalıştıklarını söyleyen Salman 1990’lı yıllardan bugüne yaşadıklarını BOLD’a anlattı.
ZULME UĞRAYANLARIN HEP YANINDA OLDUM
Haksızlığın, adaletsizliğin, hukuksuzluğun olduğu her yerde zulme uğrayan insanların yanında olmak gibi bir düsturum var benim. Vicdanım da bana hep bunu emretmiştir. Adalet Yürüyüşüne de Melek Anne’nin haklı talebine omuz vermem gerektiğini hissettiğim için gittim. Sonrasında birkaç gün evden çıkamadım tedbiren. Çünkü yoğun saldırılar, tehditler vardı. İsim vererek hedef gösterme vardı.
KOMİSYONDAN RED ALDIM
Fatih Sultan Mehmet Eğitim ve Araştırma Hastanesinde ameliyathane ve strelizasyonda görevliydim. 1 Nisan 2018’de 696 sayılı KHK ile ihraç edildim. “Yasal yollar açık, gidin hakkınızı arayın” dediler. Ben de o gün bugündür hakkımı arıyorum. İdare Mahkemesinden ve OHAL Komisyonundan red kararı aldım. İstinaf Mahkemesine başvurmayı düşünüyorum ama gelişmeler neyi gösterir bundan sonraki süreçte bize o hak tanınır mı, geri döner miyiz, bu konuda emin değilim. Çünkü bana yapılan tamamen siyasi bir linçti.
Bizim aslında kimseyle bağlantımızın olmadığını çok iyi biliyorlar. Benim sosyalist olmam, İlyas abimin de sistemin dışında bir insan olması nedeniyle yapıldığına inandığım için mücadelem nereye varır, sonuç ne olur inanın ben de çok iyi bilemiyorum.
HASTANEDE ÇOK SEVİLEN BİR İNSANDIM
Ben hastanede çok sevilen, teşekkür belgeleri olan, sürekli takdir edilen bir insandım. Erkenden işime giden, steril makinalarının testlerini yapan, ameliyat odalarını hazırlayan bir insandım. Hocalar tarafından da çok sevilirdim. İhraç olduğumda kimse inanamadı. Hala ne gerekçesini söylediler, ne işime iade ettiler, ne de sonuç verdiler, sürünceme de bekliyorum.
Bizler şuna inanmıştık. Devlet suçun varsa seni cezalandırır ama suçun yoksa senin ekmeğinle oynamaz. Yani bana neden kast etsin ki, ben ne yaptım ki düşüncesi kafamı zorladı. Daha sonra şunu düşündüm, hayır böyle olmayacak. Ortada bir sürü hukuksuzluk var. Bu bana sıçradı bir şekilde. Öyleyse ne yapmam lazım, haklıyım, haklılığımla mücadele etmem lazım.
DEVLET BENİ NEDEN ATTI?
Kalktım Ankara’ya gittim.1,5 ay, kışın Ankara’da soğuklarda, hastane koridorlarında yatarak, arkadaşlarımın, dostlarımın yardımıyla bazen misafirhanelerde kalarak Meclis’te, Sağlık Bakanlığında, Adliye’de, Adalet Bakanlığında muhatap aradım. En azından bir gerekçe öğreneyim diye. Yani ben neden ihraç edildim, benim ne suçum vardı, ben devletime ne yaptım. Biz kamuda çalıştığımız için sürekli güvenlik soruşturması geçiren, sabıka kaydı sürekli takip edilen insanlarız. Benim hiçbir şeyim yok ki, beni neden attılar diye sordum. Kimlerle görüştüysem KHK işin içine girdiğinde insanlar sus pus oluyorlar. İnsanlar duvar gibi oluyor, o duvarın arkasına geçemiyorsunuz. Hiçbir somut bilgi alamıyorsunuz. Yani yaşadığım süreç buydu.
Daha sonra İstanbul KHK’lılar Platformu oluşturuldu. Ben de onun içinde yerimi aldım. Yeniden işimize, ekmeğimize, ailemize dönebilmek, sağlıklı bir gelecek kurabilmek için mücadele veriyoruz. İstanbul KHK’lılar platformu ayağımızda potin, sırtımıza gocuk, başımızda çatı. Birbirimizle dayanışarak, o komün kültürünü yeniden geliştirerek birbirimizi var etmeye çalışıyoruz. İnanın bana, 3,5-4 yıldır bu ülkede KHK soru var. Ve şimdiye kadar hiçbir KHK’lı taşkınlık yapmadı. Sadece haklarını savundu, haklarını aradı. Bunların görülmesi lazım.
 
KHK’NIN NE DEMEK OLDUĞUNU TOPLUMUN HAFIZASINA KAZIYORUZ
Bir defa toplum KHK’nın ne demek olduğunu bilmiyordu. Biz toplumun hafızasına KHK’nın ne olduğunu kazımaya çalışıyoruz, görünür olmaya, farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Yani bu toplumun ezberini bozmaya çalışıyoruz. Çünkü devlet bize siz teröristsiniz dedi. İnsanların kafasında bir getto oluşturdu, bizi de o gettoların içinde koydu. Biz bunu değiştirmekle mükellefiz. Sokaktaki insan bizim terörist olmadığımızı, bu ülkeye yıllarca emek veren insanlar olduğumuzu bilmeli.
Bunların içerisinde profesörler, akademisyenler, doktorlar, öğretmenler, güvenlik güçleri, askerler, sağlık çalışanları, yani anlatamayacağım kadar büyük bir kesimin içinden çıkmış büyük büyük beyinler var. Bu ülkeyi ihya edecek insanlar var, bu işten mağdur olanlar ve toplum bunu bilmiyor. Ben KHK’lıyım dediğimde başka bir şey zannediyor. İkincisi muhalefet olmamız lazım. Bu hukuksuzluk karşısında sesimizi duyurabilmek için bir çatıya ihtiyacımız var.
AĞAÇ KÖKÜ YİYORUZ
İş olarak hiçbir şey yapmıyoruz, ağaç kökü yiyoruz. Bize dayatılan şey bu. Biliyorsunuz bize bunu layık gördüler. Ağaç kökü yesinler dediler. Ben hasta ve yaşlı bakım sertifikası sahibiyim. MEB ve Halk Eğitim Merkezi tarafından verilmiş resmi belgem var. Bu tarz işler olunca gidiyorum, yoksa dostlarımın arkadaşlarımın desteğiyle ayakta durmaya çalışıyorum. Bir şair der ki, “Ömür umuttan önce bitmeli” Biz her türlü umuda sarılmak zorundayız. Her türlü umuda da sarılıyoruz. İnsanların ağzından çıkacak iki kelimeye bakıyoruz. Bir arkadaşım bana para gönderecekti. Çocuğu korkutmuşlar, demişler ki, ya sen ne yapıyorsun, onun hesabına para gönderirsen başın belaya girer. Düşünebiliyor musunuz yaşadıklarımızı.
DÖNDÜĞÜME PİŞMANIM
1989 yılında Avrupa’ya gittim ama hiç kendimi Avrupalı olarak görmedim. Dil öğrenmek gibi bir kaygım da olmadı. Bir kültür derneğinde çalıştım ama hep yurduma döneceğim günü hayal ettim ve döndüm. Şimdi pişman mısın deseler, evet pişmanım. 1989’daki geliş sebebim tiyatroydu. Çok da teklif aldım ama 7,5 yıl kaldıktan sonra döndüm. Fakat şimdi tekrar gitmeyi düşünüyorum. Uluslararası yaşlı bakım sertifikam var. Avrupa’da çok ihtiyaç olduğunu da biliyorum. Ayrıca tiyatro geçmişim var, zorlanacağımı zannetmiyorum. Ülkemin yarınlarının aydınlık olacağına inanıyorum. Bu umudumu korumak istiyorum. İçerideki, dışarıdaki bütün dostlarımızı KHK’lılara karşı duyarlı olmaya davet ediyorum.
Vahap Salman, İlyas Salman ve Talat Bulut


1 Temmuz 2019 Pazartesi

KHK’lı bir özel harekat polisinin ardından…

1 Temmuz 2019 
Habib Akbaş, KHK’yla ihraç edildi. 21 ay yatıp, tarlalarda çalışarak ailesini ayakta tuttu. Ekmek peşindeyken hayatını kaybetti. Yaşadıklarını eşi Selda Akbaş yazdı…


Los Angeles ve Irak başkonsolosluklarında misyon koruma görevi üstlenen KHK’lı özel harekat polisi Habip Akbaş (47), 19 Haziran 2019’da geçirdiği trafik kazasında hayatını kaybetti.

Çatalca Çanakça köyünde kullandığı çekici araçla tıra çarpan Habib Akbaş’ın eşi Selda Akbaş, 2015 yılından bu yana yaşadıklarını eşinin ardından yazdığı yazıda anlattı. Hem kendisinin hem de tüm KHK’lıların uğradığı haksızlıkları bir kez daha dile getirdi.

1995’TE ÖZEL HAREKAT POLİSİ OLDU

Eşim Eylül 1995’te Özel Harekat Polisi oldu ve ilk görev yeri Van’a gitti. Aynı yıl evlendik ve ben de yanına gittim. 2000 yılında Samsun’a tayini çıktı. Hep özel harekatçıydı eşim. 2003’te Los Angelas Başkonsolosluğunda misyon koruma görevlisi olarak görevlendirildi. Konsolosun evini ya da konsoloslukları korumakla görevliydi. 2006’ya kadar buradaydık. 2006’da tekrar Samsun’a geldik. 2008’de tekrar Van’a gittik. 2014’e kadar hep Van’daydık. Sadece 2013 yaz aylarıydı sanırım, üç aylığına Irak Konsolosluğunda yine misyon koruma görevlisi olarak çalıştı.

Eşim Mart 2014’te açığa alındı. Sebep 17 / 25 olayları nedeniyle paralel yapı vs dediler. Üç ay kadar başka birimlerde çalıştı. Daha sonra zorunlu tayini çıktı. Memleketimiz olduğu için İstanbul’a gelmeyi tercih ettik.

Haziran 2014’te Beylikdüzü’nde göreve başladı. Birkaç ay orada devam ettikten sonra köyümüze yakın olan Çatalca’ya tayin istedi. 15 Temmuz’dan iki ay öncesine kadar burada asayişte görevliydi.



15 TEMMUZ’DA AMİRİNİ ARAYIP “VATANIM MİLLETİM İÇİN NE YAPMAM GEREKİYORSA HAZIRIM” DEDİ

Eşim 15 Temmuz gecesi özel harekatta bağlı olduğu amirini arayıp “Uygun görürseniz göreve gelmek istiyorum. Vatanım milletim için ne gerekiyorsa yapmak istiyorum” dedi. Bunlara ben şahidim. Çünkü o gece evde birlikteydik. Müdürü de “İhtiyaç olursa ben seni çağıracağım” dedi.

O gece göreve çağrılmadı eşim ama 1 Eylül 2016’da, 672 sayılı KHK ile mesleğinden ihraç edildi. Zaten zor olan hayatımız o günden sonra daha zorlaştı. Mayıs 2017’de evimize polisler geldi. Alıp götürdüler onu. 12 gün gözaltında kaldı. On iki gün sonunda onu ziyarete gittiğimizde polisler “Biz seni de alacaktık, madem geldin ifadeni alalım” dediler ve beni başka bir şubeye götürdüler.

Saatlerce ifade verdim. Klasik sorularını sordular. Şu örgüte üye misin, şurada paran var mı, onu yaptın mı, bunu yaptın mı… Sonra çok şükür serbest bıraktılar. 3-4 gün sonra, 30 Mayıs 2017’de mahkemede oldu ve eşim kendisine isnad edilen Bylock suçlamasıyla tutuklandı. Fakat daha ilk mahkemede Bylock olmadığı tespit edildi.

Ama yine de bu zulmü bize layık gördüler. Kaç ay cezaevinde yatmak zorunda kaldı. İddianamesi bir yıl sonra 25 Mayıs 2018’de hazırlandı. Bylock’tan bir şey çıkmayınca iddianameye bazı itirafçıların ifadelerini ve bankayı eklemişler.

Evet, bankada herkes gibi hesabımız vardı. Bunu da inkar etmedik, sebeplerimiz belliydi. Daha az EFT parası alıyordu Bank Asya. Üstelik banka TMSF’ye geçtikten sonra hesabımızı kullanmaya devam etmiştik. Bunu makul buldu mahkeme. Ayrıca bütün bankalarda hesabımız vardı.

CEZAEVİNDEN ÇIKALI DÖRT AY OLMUŞTU

6 Şubat 2019’da, 4. mahkemede eşim serbest bırakıldı. Savcı hakimden eşimin tahliyesini talep etmişti. Daha dört ay olmuştu çıkalı… Velhasıl hayat mücadelesi başladı… 2017 Ağustos’ta hak etmiş olmasına rağmen eşimi emekli yapmadılar. Mecburen ben bulaşıkçılık yapıyordum, rızkımızı öylece temin ediyorduk. Eşim çıktıktan sonra Ankara’ya gittik ve emeklilik işlemlerini halledebildik.

Ama yine de çalışması gerekiyordu. Üç çocuğumuz var, evin geçimi kolay değil. Hem şoförlük yapıyordu hem de hep birlikte tarlamızda kavun, karpuz, domates, biber, patlıcan ekiyor, çiftçilikle uğraşıyorduk.

Son akşam; eşim bahçenin su ve elektrik işlerini bitirmişti ve bana “Bundan sonra gelirsin, fişi takarsın, oturur, beklersin mahsulün başında hanım” demişti. Orada onu hiç anlayamadım. Malum mu olmuştu bilmiyorum. Her şeyi tamamlayıp gitti gibi bir şey…

İşlerimiz bitince arabamıza oturduk, çerez almıştık, saat on buçuk, on bir civarıydı. Şehrin biraz yukarısındaydı tarla, şehrin ışıklarına bakıp dedi ki “Daha ne isteyeyim, bak emekli olmuşum, çok şükür maaşımız var artık, çocuklarımız yanımızda, biz de birlikteyiz, mahsulümüz de kendi kendine hizmetini görecek. Daha ne isteyeyim ki Allah’tan” dedi. Ben hiçbir şey diyemedim. Belki orada ömür isteseydik. Eksik kalmış duamız.

Ertesi sabah birlikte kahvaltımızı yaptık. Hava çok yağışlıydı. Abdestini aldı, saat 08.30’da evden çıktı.Saat 09.05’te kaza gerçekleşti. Bizim 11.00 civarı haberimiz oldu.

Selda Akbaş: 21 Şubat 2019’da hep birlikte çekindiğimiz son karemiz…



SON MAHKEMEMİZ…

Biz eşimle birlikte İstanbul 36. Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanıyorduk, dosyamız aynıydı. Mayıs 2019’daki son mahkememizde hakkımızda ifade verenleri dinledi hakim. “Kuran okuyor, namaz kılıyorduk” demekten başka bir şey söyleyemediler.

Hakim bey bu kez bana dönüp “Ne diyorsunuz bunlara?” diye sordu. “Biz özel harekatçı eşleriydik. Eşlerimiz kapıdan çıktıktan itibaren geriye dönme garantileri yoktu ve eşler olarak bir araya geldiğimizde yapabileceğimiz tek şey Kuran-ı Kerim okuyup onlar için dua etmek ve ne okuduğumuzu anlamak için meallerine bakmaktı. Müslüman insanlardık hakim bey” dedim.

Hiçbir yorum yapmadı ve dijitallerin incelenmesini talep ederek Eylül 2019’a mahkememizi erteledi. Yani Biz Kuran okumakla, namaz kılmakla, kitap okumakla yargılanıyoruz… Elhamdülillah hırsız demiyorlar, yolsuz demiyorlar, hain demiyorlar… Değiliz çünkü…

BUGÜN EŞİMİN VEFATININ 6. GÜNÜ

Bugün eşimin vefatının 6. günü. Allahım hepinizden razı olsun. Rabbim sizlere eşlerinizle yaşayacağınız hayırlı uzun ömürler versin.

Ben sizlerin dualarını üzerimde o kadar çok hissettim ki en başından beri Allah razı olsun.
Allah böyle bir acıyı düşmanıma bile vermesin. Herkes beni tebrik ediyor metanetimden dolayı nasıl metanetli olmam ki?

Ben onu şu kısacık dünyanın kısacık nimetleriyle sevmedim ki fani dünyadan gitti diye kahrolayım. Cezaevine girdiği günde ağlamamıştım, masumdu, mutlaka geri geleceğine imanım tamdı çünkü benim.

Ve yine iman ediyorum bizler de bize takdir edilen zamana kadar yaşayıp öleceğiz ve sonsuz bir hayat yurdu olan ahirette tekrar beraber olacağız inşallah. Rabbime layık bir kul, Peybamberime layık bir ümmet ve kendisine layık bir eş olarak yaşayıp ölmeyi nasip etsin Rabbim bizi ahirette cennetinde de bir ve beraber etsin.

Ben Allah’a inanan bir Müslüman olarak kadere, hayır ve şerrin Allah’tan geldiğini bilen biri olarak nasıl metanetli olmam. Ayrıca ben bir Özel Harekat Polis eşiyim, evlendiğimiz günden beri ölümle yüzleşmeye hazır yaşadık biz. Ailem polise kız vermeyiz, ne zaman bir kör kurşuna gideceği belli olmaz acaba hangi hastaneden hangi morgtan haber gelecek diye hep bekleyeceksin deyince ben ölümün kaderde yazılı olduğunu, vefat edenlerin sadece polisler olmadığını söyleyip eşimle evlenmeme izin vermeleri için ısrar etmiştim.

“BU ZULMÜ BİZLERE YAPANLARA HAKKIMI HELAL ETMİYORUM” DERDİ

Ve abim, eşimi morga koyarken eşim artık polis değildi. Mazlumdu, çünkü zulüm gördü.

21 yıl her türlü terör örgütleriyle mücadele etmiş vatan ve millet selameti için mücadele etmiş bir Polis Özel Harekat (PÖH)’dü benim eşim. Ayrıca hep söylediği ‘Müslüman terörist olmaz, terörist Müslüman olamaz’ derdi. Çok üzülürdü bu iftirayı bize attıkları için ve bu zulmü bizlere yapanlara ve bunlara destek olanlara hakkımı helal etmiyorum sıratta bekleyeceğim, hakkımı hepsinden tek tek almadan onlara kurtuluş yok demişti.
Ben beddua etmiyorum ama hakkımızı ALLAH alsın diyorum!
Kimseye kin duymuyorum öfkem yok.
Allah her şeyin sahibidir, şahididir.
Hepimizin imtihanı farklı olacak tabi yine en başından beri inandığıma inanıyorum ama kendimi buna layık görmüyorum.
İmanı kuvvetli olanın imtihanı da ağır olur. İnşallah Rabbim imanımızı kuvvetlendirsin, ayaklarımızı kaydırmasın.

ÖMRÜ BOYUNCA ŞEHİT OLMA HAYALİYLE YAŞADI

Bizlere Müslüman olarak yaşayıp Müslüman olarak ölmeyi nasip etsin inşallah.
Ben eşimin çok feci bir şekilde vefatına şahit oldum, inşallah şehit olmuştur eşim.
İçeride 21 ay yattı ve ben 1 hafta bile yanına gitmeyi ihmal etmedim, sadece 3 görüşümüz mahkememe denk geldiği için gidemedim. Onu içerideyken bir kere üzmedim, ihtiyaçlarını eksik etmedim. Öyle güzel bir pembe tablo çizmişim ki çıkınca “Hatun hani her şey yolunda, hiçbir sıkıntımız yok derdin, hiç de öyle değilmiş” dediğinde, “Habip bey ben sana eğer sıkıntılarımızı anlatsam senin elinden bir şey gelip de düzeltecek miydin, hayır. Niye bahsedip seni o dört duvar arasında üzeydim ki. Bizim de çekmemiz gereken sıkıntı varmış imtihan!”

Ve yine eşim cezaevinden çıktıktan sonra “Hatun içeridekiler çok şanslı, asıl zulüm size yapılıyor, (içeride işkence gören keyfi muamele yapılan hücrelerde tutulan kardeşlerimiz müstesna) bizim içeride günlerimiz hep bir Müslüman olarak yaşayarak geçiyordu. Dünya meşgalesinden uzak, manevi güzellikleri yaşayarak geçtiği için hiç daralmazdık. Ve birkaç defa acaba hiç çıkmasaydım bile demişti.

Ben gönül koyunca “Sadece özleminiz vardı” demiş ve eklemişti: “En şanslılar ise vefat eden kardeşlerimiz Allah bize de nasip etsin” deyince “Aman Habibim duanı düzgün yap, duanın kabul vaktidir” desem de sonra “Peki niye şanslılar” dedim, “Çünkü bu zulümatlı zamanda vefat edenlerin şehit olma ihtimali var” demişti. Ömrü boyunca şehit olma hayaliyle yaşayan ebedi zevcim ciğer parem canım Habibim… Rabbim şehitlerle haşretsin inşallah.

KAZA YAPTIĞINDA DA ÖZEL KAMUFLAJ KIYAFETLERİ VERDİ

Eşim izleyenler olduysa, kazanın videosu internette var. Üzerinde hala özel harekat kamuflaj kıyafetleri vardı. Aşıktı mesleğine. Çok feci bir şekilde vefat etmiş. Kırılmadık kemikleri kalmamış beyin kanaması durmadı. 9, belki daha fazla kalp durdu, bazen 5 dakika bazen 10, bazen 20 dakika kalp masajından sonra geri geldi. 17 saat boyunca kanı aktı. Yoğun bakıma defalarca çocuklarımla girdim, hiç kendine gelmedi, çok çağırdım gel Habibim beni yalnız bırakma dedim ama tepki vermedi. Geri gelmedi. Ben de olsam gelmezdim, şu zalim dünyada yaşayıp ne görecekti ki asıl yurdunda Rabbimin yanında cennet yamaçlarında olmak en güzeli zaten hayatın gayesiydi…

Kazadan haber alır almaz hemen yanına gittim ve kabre girinceye kadar yanından hiç ayrılmadım, bağırmadım, çağırmadım ama acısı içimi yaktı, sessiz sessiz ağladım ve hep ağlayacağım biliyorum. ALLAH beni önce kendine layık kul Habibim dediği Peygamberimize layık ümmet, sevgili eşim Habibime layık eş olarak yaşamayı, evlatlarımızı layık evlatlar olarak yetiştirmeyi nasip etsin.

Eşim günah cihetiyle vefat etti, sevap cihetiyle hala yaşıyor, sizlerin kardeşlerim dediği kaderdaşların, yaptığınız iyi ameller de inşallah onun sevap hanesine işlenecektir.


Yazılacak o kadar çok şey var ki zaman zaman yazmak isterim, sizinle konuşmak bana ilaç gibi geliyor. Hakkınızı helal ediniz. Dualarınıza bizleri de ekleyiniz.


19 Haziran 2019 Çarşamba

Muşambanın üzerinde yaptığı doğumu anlattı: Bebeğimi mutfak tartısıyla tarttık

19 Haziran 2019
Doğumhanede gözaltına alınanlar, bebeğiyle tutuklananlar nedeniyle Türkiye’de pek çok kadın evde doğum yapmak zorunda kalıyor. Eğitimci Yasemin Atik onlardan biri.

Felsefe öğretmeni Yasin Atik’i (38) hemen hatırlayacaksınız. Eşi Yasemin Atik’in (35) evde doğum yapmak zorunda kaldığını gözyaşlarıyla anlamıştı.

Merkezi ABD’de bulunan insan hakları kuruluşu Advocates of Silenced Turkey (AST) tarafından hazırlanan videoda Yasin Atik, bir yıldır ayrı kaldığı eşine ve 4 çocuğuna duyduğu özlemi dile getirmek için kamera karşısına geçmişti.

Ama asıl içini yakan olay, ailece Türkiye’de yaşadıkları zor günlerdi. 15 Temmuz’dan sonra iki yıl saklanmak zorunda kalan Yasemin Atik, başkasına ait bir evde, 4 metrekarelik bir odada, muşambanın üzerinde oğlu Yusuf Muhsin’i dünyaya getirmişti.

Neler yaşadılar, ne oldu, ne bitti? Baba Amerika’da, anne ve çocuklar neredeydi? 11 aydır Selanik’te yaşayan Yasemin Atik’e ulaştık ve yaşadıklarını kendisinden dinledik.

PROTESTOYA KATILDIM DİYE FİŞLENMİŞTİM


Yasemim Atik ve çocukları 14 Haziran 2019'da karne gününde. Enes ve Reyhan Yunanistan'da ilk karnelerini aldılar. 


Marmara Üniversitesinde Büro Yönetimi okudum. Mezun olduktan sonra İstanbul’da bir yurtta rehberlik yapmaya başladım. Daha sonra Beşyüzevler’de bir dernekte çalıştım. Aralık 2006’da evlendik ve sekiz ay sonra Edirne Keşan’a taşındık. Orada bir yurtta yönetici memur olarak görev yapıyordum. İşimiz öğrencilerin dertleriyle, sıkıntılarıyla ilgilenmekti.

Eşim Yasin Atik, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun. O da dershanede öğretmenlik yapıyordu. Keşan’da bir süre kaldıktan sonra Mart 2010’da Edirne merkeze geçtik. Bu kez Aile Yaşamını Destekleme Derneği (AYDER) ve Başarı Yurdunda çalışmaya başladım.

Bu arada üç çocuğumuz oldu. Enes 2 Haziran 2008’de, Reyhan 30 Aralık 2009’da, Nalan da 8 Ağustos 2015’te doğdu.

15 Temmuz olayını herkes gibi biz de televizyon öğrendik. O gün eşim ve çocuklarımla birlikte İstanbul’daki evimizdeydik. Ben çocuklarla ilgileniyordum. Eşim İnternet’te gezinirken söyledi darbe vs. diye… Yavaş yavaş etrafımızdaki arkadaşlar gözaltına alınıp tutuklanmaya başladı. Durum böyle olunca biz de evimizde kalmamaya başladık.

Eşimin zaten 15 Temmuz’dan önce, 4 Mart 2016’da ifadesini almaya gelmişlerdi. Yurt ve dershaneler kapatılınca biz İstanbul’a taşınmıştık. 4 Haziran 2016’da İstanbul’daki evimize tutuklama emriyle geldiler. Eşim yine evde yoktu. 2016 Ağustos’tan itibaren ben de evde kalmamaya başladım.

2 YIL SAKLANMAK ZORUNDA KALDIM


Tabi ki çok zor bir süreçti. 3 çocuk, eşim bir yerde, ben bir yerde… Git gel, çocuklarla olmuyor. Başka bir semtte ev tuttuk. Türkiye’de 2 yıl saklanmak zorunda kaldım, hiçbir suç işlemediğim halde, sırf birileri adımı verdi, ifadelerde adım geçti diye…

Aralık 2016’da hakkımda dosya açılmıştı. Aynı dosyada yer alan, ifadeye giden diğer arkadaşlar söylemişti. İlk mahkeme Şubat 2016’da oldu. Terör örgütü yöneticiliğinden aranıyordum. Duyunca şok geçirmiş, vay be demiş, gülmüştüm… Yurtta çalışan sıradan biriydim, örgüt yöneticiliği inanılır gibi değildi, neyi, hangi örgütü yönetiyor, ne yapıyordum ki! Edirne’de adliye önünde protestoya katılmıştım arkadaşlarımla. Hükümetin basın özgürlüğüne dair yaptığı hukuksuz uygulamaları protesto ettim diye fişlemişler meğer.

Bir de alt komşum ifade vermiş hakkımda. Burs topluyorlardı, sohbet yapıyorlardı demiş. Hemşire bir hanımdı, eşi de doktordu. Büyük ihtimalle kendilerine bir şey olmasın diye menfi ifade vermişlerdi. Ne onlara ne de başka kimseye bir şey söylemiyorum, gönül koymuyorum. Çünkü ifade alınırken insanlara neler söylediklerini, yapılan tehditleri biliyoruz.

DOKUZ AY BOYUNCA SADECE 4 KEZ DOKTORA GİDEBİLDİM

Başka bir semtte ev tutmuştuk. Bu arada dördüncü çocuğuma hamile olduğumu öğrenmiştim. Hamilelik sürecinde 4 kez doktora gidebildim En sonuncusu doğumdan bir hafta önceydi. O da çok büyük riskleri göze alarak gittim. Sırayı alıyorum, hastaneden çıkıyorum, hastaneyi görebilecek yerlerde sağda solda dolaşıp, gelen giden var mı diye bakınıyorum, sıra bana gelince tekrar içeri giriyorum.

KHK İLE İHRAÇ OLMUŞ BİR EBE BULDUM


Atik ailesi Atina’dayken…



Benden 45 gün önce bir arkadaşım doğum yapmıştı. Ona, bildirim sistemine geçmemiş bir hastane bulduk, tevafuken. Orada birkaç arkadaş doğum yaptı. Akşam yatmadan bir bahane bulup çıktı.

Ben de orada doğum yapmayı düşünüyordum ama saat yedide doğum yapan bir arkadaşımın kapısına sekizde polis dayandı. İki gün sonra kızı alıp götürdüler Edirne’ye. Bir hafta boyunca sorguydu, hastaneydi… Kızcağız karakol, savcılık, hastane arasında git gel perişan oldu. Bebek sarılık oldu. Bunları duydukça bu taraftan ben de perişan oldum.

Bir yandan da bana haber gönderiyorlar. Başka bir çözüm bulsun diye. O zaman evde doğumu düşünmeye başladık. Önümü ilk açan ve destek olan eşimdi. Tecrübeli bir ebe bulduk. KHK ile ihraç olmuş bir ebeydi. Bir arkadaşın vesilesiyle bulmuştuk.

Doğum için dört-beş ev ayarladık. Birinde sorun çıkarsa diğerine geçerim diye. Her ihtimali düşünmek zorundasınız. 10 Eylül 2017’yi, 11 Eylül 2017’ye bağlayan gece başladı sancılarım. Gündüzden hissetmiştim doğum olabileceğini. İlerleyen saatlerde ebeyi aradık.

GECE ÜÇTE EBEYİ ALMAYA GİTTİK, ALTIDA SANCILARIM ARTTI

Erkek kardeşim gece 03.00 gibi ebeyi almaya gitti. Saat 06.00’da geldiler. Yanında başka bir kadın daha vardı, o da ebeydi. Serum, kalp dinlemek için NTS aleti, solunum cihazı vardı, tedarikliydi. Benden önce başka kadınlara doğum yaptırmıştı. Benden sonra başka bir eve daha gideceklerdi.

İşinin ehli bir ebeydi. Diğer doğumlarımı Sema Hastanesinde yapmıştım. Sema’dan hiçbir fark hissetmedim, başımdaki hemşireler adına. Çok destek oldular, rahat bir şekilde dünyaya geldi oğlum. Gece boyunca çok sancım olmadı ama 6’dan sonra arttı.

4 METREKARELİK ODADA YERE YORGAN SERDİK, ONUN ÜSTÜNE DE BÜYÜK BİR MUŞAMBA

Doğumdan önce ebe ile telefonlaşmıştık. Neler almamız gerektiğini söylemişti. Büyük bir muşamba, büyük bir çöp kovası, çöp poşeti mutlaka olsun demişti. Muşamba almak için bir dükkana girdiğimde ‘bu kadar büyük muşambayı ne yapacaksınız, halı mı yıkayacaksınız’ diye sormuştu satıcı. O bölgede kapılarda halı yıkamak, silkelemek çok meşhurdu. Evet dedim tebessüm ederek, halı yıkayacağız… Her soruya boğazımız düğümlenerek cevap verdiğim hiçbir zaman unutamayacağım anlardı.

Kaldığım ev çok küçüktü, 45-50 metrekare büyüklüğünde. Ebeler gelince önce yere yorgan serdiler. Onun üstüne muşamba… Küçük bir odaydı. Bir üçlü, bir ikili koltuk, bir de televizyon sehpası vardı. Ortada da 4 metrekare halı… Ebeler gez, yürü dediler. 4 metrekarelik alanda dolanıp durdum ve saat 09.00’da Yusuf Muhsin dünyaya geldi.

Diğer doğumlarımda yorgunluktan gözlerimi açamamıştım, bebeği görecek halim yoktu. Yusuf doğduğunda gözüm ondaydı. Sağlığını merak ediyordum. Eli ayağı, kaşı gözü oynuyordu. Çok şükür dedim, derin bir nefes aldım… Sonra yıkayıp yanıma verdiler. Çok yorulmuştuk ikimiz de… Uyumak istiyordum, uyudum.

Yasemin Atik’in doğum yaptığı ev…


BANA EN ÇOK SORULAN SORU: BAĞIRMADAN NASIL DOĞUM YAPTIN?

Normal doğum olunca daha kolay toparlanıyorsun. 2-3 güne kalkıp kendi işlerini yapabiliyorsun. çok büyük sıkıntı olmadığı sürece. Ben de hemen toparlandım. Hatta Yusuf 2-3 günlüktü, çok bunalmıştım. Nefes alamıyorum dedim ve çocuğu bırakıp kendimi dışarı attım.

Bana en çok sesini çıkarmadan nasıl doğum yaptın diye soruyorlar. Verecek tek bir cevabım var: Bağıramazdım… O vakte kadar acıya dayanmayı öğrettiler bize. İki yıl saklanmak zorunda kalmak, çocuklara bir şey belli etmemek, ailelerimizle bir şey konuşamamak, derdini söyleyememek… İki kez evimize polis gelmiş. Arkadaşlarımın başına gelenler. Zaten evde doğumu göze alarak bağırmamaya, ah etmemeye, acıya sabretmeye… Birçok şeye evet demiştim. O kadar hadiseden sonra bu yaşadığımız ne ki diye düşünüyorsunuz.

Ayrıca bağırsam ne olacak ki… Hem kendimin hem bebeğin hayatını riske atıyorum. Bağırarak her şeyi mahvedemezdim. Bunları hesaplamak, düşünmek zorundasınız. Elbette belim ağrıyor, kasıklarım acıyor ama o acıya sabrediyorsunuz. Canı çok az biri değilimdir, dayanıklıyımdır.

Yusuf Muhsin’in ilk anları… Ebeler onu mutfak tartısında tartmışlar. 3 kilo 150 gram.
BEN İLK DEĞİLDİM, SON DA OLMAYACAKTIM!

Bir de dört çocuğumu da normal doğumla dünyaya getirdim ama doğum hakkında birçok ayrıntıyı Yusuf’a hamileyken öğrendim. Bağırdığım zaman bebeğe giden oksijen azalacaktı, o yüzden de susmak zorundaydım. Bu hadiseyi ben yaşamış, eşim de anlatmış olabilir. Ama inanın ben tek değilim. Türkiye’de evde doğum yapmaya mecbur bırakılan birçok kadın var.

YUSUF’A KİMLİK ÇIKARTAMADIK

Yusuf Muhsin dünyaya geldi çok şükür, sorunsuz bir doğum yaşamıştım ama başka sıkıntılar ortaya çıkmıştı. Yusuf’un Türk kimliği yok, vatandaşlık numarası yok. Nüfus müdürlüğüne gidersek sistemde direkt anne-baba ile ilgili arama kaydı düşüyor. Anne-baba sorgusu yapıyorlar bu kurumlarda. Yine risk altındaydık.

Gerçi bir kere eşim gitti ama bakmamışlar kimliğine. Aslında normalde bir kanun var. Evde doğum yaptıysanız İl Nüfus Müdürlüğü sizin beyanınıza dayanarak nüfus cüzdanı vermek zorunda. Eşim de durumu anlattı. ‘Aile hekiminizden evde doğum yaptığınıza dair belge getirmeniz gerekiyor’ demişler. Yeni bir uygulamaymış.

Yusuf’un kimliği olmadığı için doktora da götüremiyordum. Tanıdık bir doktor bulmuştuk ama yine de çok zor oluyordu. Hastalanıyor, bir şey yapamıyoruz. Aşılarını aile hekime yaptırdık. Ama doğum belgesi veremeyeceğini söyledi doktor. Sizi takip etmedim, doğumunuzu görmedim vs. dedi. Muayeneye gidemediğim için bana kızmıştı.


MASADAN DÜŞTÜ, DOKTORA GÖTÜREMEDİK

Bir ay kadar o evde kaldık. Sonra taşındık. Geçen yıl Ramazan’ın son 10 gününde kayınpederim, eltimler iftara geleceklerdi. Ben de mutfakta uğraşıyorum. Artık Yusuf 7-8 aylık olmuştu. Çocuklar Yusuf’u masanın üzerine koymuşlar. İftara da çok az var. Yusuf masadan düştü. Ne yapacağımızı bilemedik. Ağlıyor, kusuyor, kafasını tutamıyor, gözünü açamıyor.

Misafirlerim geldi. Eşimin ailesi zaten Yusuf’a çok düşkün. Çok babalık yaptı kayınpederim. Doğumdan sonra beni ziyarete geldiğinde de onu görünce çok ağlamıştım. Evine gidince görümcemi aramış, ‘neyi var bu kızın, çok ağladı. Onlar o küçücük evde, 4 çocuk, ne yapacaklar’ diye dertlenmiş. Öyle merhametli bir insandır… Allah ebeden razı olsun.

İftarda Yusuf çok ağladı. Çorbaları koydum ama kimse yemeğini yemiyor. Kayınpederim koltuğun kenarına oturdu, ağlıyor. Doktoru aradık. ‘Sürekli kusmuyorsa sorun yoktur’ dedi. Ama çocuk durmuyor, mızmızlanıyor, içimiz rahat değil. Aradan birkaç gün geçtikten sonra kaynım ve ailesi ziyarete geldi ve bize ‘artık gidin buradan’ dedi. O zaman biz Türkiye’den ayrılmaya karar verdik.

Büyük oğlumun 5. sınıfa başlama zamanı gelmişti, kayıt yapılması lazım, güncel adresimiz yok. Görümcemler sağ olun çocuklar bizde kalsın dediler ama ben başımıza ne geleceğini bilmediğim için çocuklardan ayrılmak istemedim. Hep yanımızda olsunlar istedik. Geçirebildiğimiz kadar birlikte vakit geçirelim diye düşünüyorum.

Yusuf Muhsin şimdi 2 yaşında…



BİR GECE 23.00’TE KAPIMIZ ÇALDI…

Ben bir gece Yusuf’u uyutuyorum. Saat 23.00’te kapı çaldı. Eşim camdan baktı. İki ekip arabası kapıda. Eşim hemen Yusuf’u al git dedi. Nereye gideceğimi bilmiyorum. Apar topar yangın merdiveninden yukarıya doğru çıktım. Orada bir saat kadar bekledik.

Bizim apartman 15 katlıydı. Biz 11. katta oturuyoruz. Evimiz de asansörün dibindeydi. O asansör her inip çıktığında kucağımda bebekle ben kahroldum, mahvoldum… Sonra eşim geldi. Yan apartmandan birilerini alıp gittiler dedi. Biz o kadar kötü olduk ki o gece. Eşim uyumadı, ben yarım yamalak… En büyük korkumuz çocukların gözü önünde yanında alınmaktı. Hep böyle iki arada bir derede yaşadık.

Artık gitmek gerekiyordu. Önce eşim, ben önden gideyim, siz sonra gelin dedi. Sonra vazgeçti. Erkek kardeşim de geçmeyi düşünüyordu. Eşim sen ve Yusuf Muhsin onlarla geç, ben diğer çocuklarla geleyim dedi. Ondan da vazgeçtik. Hep birlikte geçmeye karar verdik. Kardeşim 25 Haziran 2018’da geçti. Biz 3 Temmuz 2018’de.

ÜÇ KÜÇÜK MERİÇ’TEN GEÇTİK

Atik ailesi, Meriç’i geçtikten sonra Yunanistan tarafında… Yusuf Muhsin sağda babasının kucağında, çantada 2 yaşında başka bir çocuk uyuyor.


Meriç’ten geçmek bizim için zor olmadı. Türkiye tarafında yarım saat yürüdük. Pirinç tarlaları vardı. Demek ki orası sulak bir yerdi. Dizimize kadar çamura girdik. Eşim beline kadar battı neredeyse. Nalan omuzlarında, sırtında çanta… Denize yakın tarafı olduğu için nehrin çatallaşan kıyısından karşıya geçiyoruz, bu yüzden ayrı ayrı üç nehir geçtik diyebilirim.

Atik ailesinin Yunanistan kamp günleri…
Yunanistan’a geçtikten sonra, gece saat ikiden sabah altıya kadar yürüdük. Sonra Yunan polisi geldi. İki ay Atina’da kaldık. İki kez Avrupa’ya geçmeye çalıştık, olmadı. Elde avuçta çok bir şey olmayınca Selanik’e yerleştik.


Yasemin Atik ve çocukları Selanik’te…
250 Euro'ya giriş kat ama geniş bir ev tuttuk. Normalde burada kiralar 400 Euro civarında. Bizimki herhalde Selanik’in en ucuz evlerindendi. Biraz yukarı tarafta, kırsal bir bölgedeydi. UNESCO’nun MFC adı verilen yardımı ile geçiniyoruz. 400 euro civarında bir miktar, aile sayısına göre verilen bir para… Sağ olsunlar sevdiğimiz dostlar, arkadaşlar da hiç yalnız bırakmadılar. Türkiye’deki ailemiz de hep destekledi.

Eşim Selanik’te iş imkanlarını araştırdı. Fakat zor görünüyordu. Eşimin Amerika vizesi vardı, benim de var ama çocukların pasaportları, hatta Yusuf’un kimliği yoktu. Nereye kadar böyle yaşayacaktık… Biz Selanik’te kaldık, eşim önce ABD’ye oradan da İngiltere’ye geçti. İngiltere deport etti. İlk deport edilenler arasındaydı eşim. ABD’ye döndü mecburen. Oraya iltica etti. 2,5 ay sonra oturum aldı. 45-50 gün sonra da aile birleşime evet dediler. Şimdi aile birleşiminin hızlanması için girişimlerde bulunduk, onu bekliyoruz…
Bu fotoğraf, Atik ailesi Yunanistan tarafına geçtiği anda çekildi.













18 Haziran 2019 Salı

Tahliye isteyen hasta tutuklunun duruşmasını ‘arıza var’ diye ertelediler

18 Haziran 2019
“Çocuklarım yetim büyümesin. Ben burada ölüyorum” diyerek tahliyesini isteyen hasta tutuklu Hüseyin Kara’nın 13 Haziran’daki mahkemesi “SEGBİS’te sorun var” denilerek ertelendi.


8 Mart 2019’da tutuklanıp Edirne Cezaevine, 45 gün önce de Bandırma Cezaevine sevk edilen Hüseyin Kara’nın mahkemesi ertelendi. Ciddi sağlık sorunlarıyla boğuşan ve duruşmalara SEGBİS ile katılan Kara, 13 Haziran’da Ankara 18. Ağır Ceza Mahkemesi’nde 13.30 başlayacak davası 18.00’e uzadı. Fakat SEGBİS’te bağlantısında sorun çıktığı söylenerek mahkemeye bağlanamadığı için savunmasını yapamadı.

“Ben burada ölüyorum. Ne olur sesimi duyurun. Çocuklarım yetim büyümesin” diyen hasta tutuklu Hüseyin Kara’nın duruşması 4 Temmuz 2019’a ertelendi.


ZATEN ZAYIFTI, 10 KİLO DAHA ZAYIFLAMIŞ
Hüseyin Kara’nın abisi Mehmet Kara, “Kardeşimin midesinde ülser var, üzüntüye gelemiyor. Biz Hatay’dayız. Her zaman görüşemiyoruz. En son Ramazan Bayramı’nda görüştük. Burada spor imkanı var, daha iyiyim dedi. Ama çok zayıflamış. Zaten zayıftı, 10 kilo daha vermiş. Yarım saatte ne o bize derdini anlatabiliyor, ne biz derman olabiliyoruz. Çocukların psikolojisi bozuldu. Anne-baba ikisi de yok… Böyle arada sıkıştık kaldık” dedi.

Bandırma’da tutuklu bulunan kimya doktoralı Kara’nın eşi Zübeyde Kara Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu. Üç çocuklarına ise Hatay’da yaşayan annesi Fidan kara bakıyor. 3 yaşındaki en küçük kızı Sena iki hafta önce annesinin yanına, cezaevine verildi.

Hüseyin Kara, kızı Sena ile birlikte, Bandırma Cezaevinde görülüyor. 3 yaşındaki Sena iki hafta önce Konya Ereğli Cezaevinde tutuklu bulunan annesinin yanına verildi.
Kara çiftinin çocuklarına babaanneleri Fidan Kara bakıyor. Rana 12, Erdem 10 yaşında.


Kara çiftinin çocuklarına babaanneleri Fidan Kara bakıyor. Rana 12, Erdem 10 yaşında.

25 yıl önce babasını kaybeden ve yetim büyüyen Kara, TBMM İnsan hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Kocaeli Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’na 11 Nisan 2019’da bir mektup yazmış, kendisinin, eşinin ve kızının rahatsızlıklarını anlatarak yardım istemişti. Kara şöyle demişti: “Ömer bey burada ölüyorum, sesimi kimseye duyuramıyorum. Üç çocuğum da yetim büyüsünler istemiyorum” demişti.


9 Haziran 2019 Pazar

48 saat süren film gibi yolculuk: Meriç’i yüzerek geçti

9 Haziran 2019
Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın doğada 48 saatlik yaşam mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…




Emrah Büyüktaş, mesleğinin başında genç bir komiser yardımcısıydı. Yüksek puanla girdiği Polis Akademisi’nden mezun olur olmaz Sinop Emniyet Müdürlüğü’nde göreve başlamıştı.

15 Temmuz 2016’dan sonra onun da hayatı birçok meslektaşı gibi değişti. Görevde kaldığı üç ayda ağlayarak insanları tutuklamak durumunda kaldı. Bylock listelerinde ismi bulunduğu gerekçesiyle Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihracının ardından, garsonluk dahil yapmadığı iş kalmadı.

Parasının tükendiği noktada, 6 arkadaş bir bot alıp kendi başlarına yola düştüler. Meriç’te suyun içinde sırt üstü sürüklenirken, yıldızları seyretti gecenin karanlığında ve Eşkıya filmini düşündü…

İşte Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş’ın kendi ağzından zor şartlarda 48 saat süren ölüm-kalım mücadelesi, sıra dışı iltica yolculuğu ve insanlara umut olacak direniş hikâyesi…

O GECE YILLIK İZİNDEN YENİ GERİ DÖNMÜŞTÜM

15 Temmuz 2016’dan yaklaşık 15 gün önce yıllık iznime ayrılmıştım. Tam 15 Temmuz akşamı görevli idim. Sabah uçakla İstanbul’dan hareket etmiştim. Akşam görevimin başındayken, darbe girişimi yaşandı.

Akşamları ben aranan şahıslarla ilgili görev yapıyordum. Alt devre kardeşlerimiz gelmişti. Zaten bizden sonra alt devreler yok, mezun olamadılar. Ben polis akademisinin en son mezunlarındanım, daha sonrası yok. Öğrencileri farklı üniversitelere attılar. Yani 8 yıl emek verdikleri mesleklerine saçma sapan gerekçeler ile maalesef başlayamadılar.

Onlar ile çay bahçesinde oturur iken, telefonuma bir mesaj geldi. İstanbul Boğaz'ı kapatıldı, askerler köprüdeler diye. Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, o ara bombalar patlıyordu. IŞİD eylemler yapıyordu. Herhalde Boğaz Köprüsü'ne de bomba yerleştirildi zannettim. Bu arada neden polis değil de asker geldi dedim. Onun düşüncesinde idik. Buna bir anlamda veremedik.

Daha sonra Cumhurbaşkanı bunun bir darbe girişimi olduğunu söyledi. Biz hemen emniyete hareket ettik. Emrimdeki polis memurlarını da çağırdım. Görev başına gelin, devletin sizlere ihtiyacı var dedim. Daha sonra emniyet müdürlüğüne gittim. Orada karşılaştığım tablo çok garipti.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş mesleğinden ihraç edilmeden önce.

DARBEYİ ÖVEN SERBEST KALDI, BEN TERÖRİST OLDUM
 
Bu arada Sinop İl Emniyet Müdürü, istihbarat şube müdürü, terörle mücadele şube müdürü bir arabaya binmişler bir yere doğru hareket etmeye hazırlanıyorlardı. Sonradan öğrendim ki saklanmaya çalışmışlar.

Ben o gün asayiş şubede görevli idim. Burada terörle şube müdürü asayiş şubeye de vekalet ediyordu. Ben nasıl hareket edelim, bir talimatınız var mı diye sordum. Sen adliye lojmanlarına git, ben sana ulaşırım dedi. İki polis memuru ile adliyede beklemeye başladık.

Bu arada halk sokağa çıkmaya başlamıştı. Herkes şehir merkezinde toplanıyordu. Karşıt görüşlüler de gelince atışmalar yaşanmıştı. Adliye lojmanlarında görevli olduğum için yerimden de ayrılamıyorum. Telsizden birinin talimatını bekliyorum, kimse ortalıkta yok.

Kimseden ses çıkmayınca kendi insiyatifimle olay yerine gittim. Sinop’un suçlularından olan, önceden işlem yaptıklarımız bize karşı 'asker gelecek, kafanıza sıkacak, siz de geberceksiniz' dedi. Daha sonra başka bir şahıs yine taşkınlık yapıp görevli polislere vurmaya çalışıyordu.

Şahsı bizzat kendim kelepçeledim, belki de o gün Türkiye genelindeki ilk gözaltıyı daha durum ortada iken ben yaptım. Tabi tüm bunlar olurken bahsettiğim isimler yine sessiz. Daha sonra gözaltına alınan şahıs tutuklandı. Tabi 2-3 ay sonra bu şahıs serbest kaldı, biz ise terörist ilan edildik.

O GÜN SAKLANANLAR TERFİ ALDI

Saklanmaya giden müdürler şu an terfi aldılar. Çünkü 15 Temmuz günü çok büyük riskler aldılar, terfi almaları da çok normal tabi. İl emniyet müdürünün olayı çok daha saçma. Bu şahıs Fetö soruşturması geçiriyor. Evi, makamı, aracı arandı. Mahkemeden adli kontrolle bırakıldı, hatta haftada bir valiliğe gidip imza atıyordu. Ama tüm bunlara rağmen o koltukta oturmaya devam ediyordu.

Ve bu insanlar ihraç olmadı, biz ihraç olduk. Darbeye karşı koyan ben terörist, kaçan onlar kahraman oldular. Ben her zaman darbenin her türlüsünün karşısında oldum. Bundan sonra da olmaya devam edeceğim. Çünkü hayatım boyunca aldığım eğitim ve terbiye bunu gerektiriyor. Bizler demokrasi ve insan haklarına saygılı bireyler olarak yetiştirildik.



KİMİN KAHRAMAN KİMİN HAİN OLDUĞUNU TARİH GÖSTERECEK

Devlete ve millete karşı kesinlikle yanlış bir hareketim olmamıştır, olamaz da zaten. Tüm gerçeklerin zamanı geldiğinde ortaya çıkacağından şüphem yok. 15 Temmuz'dan sonra 3 gün eve dahi gitmeden çalıştım. Sonradan tutuklanan devrem 13-14 yaşından beri arkadaşım da benimle beraberdi.

3. günün sonunda arkadaşımı emniyete çağırdılar. Açığa alınmış ve beni arayıp durumu anlattı. Ben ilk başta şaka yapıyor zannettim. Çünkü o da benimle birlikte günlerce çalışmıştı ve nasıl bir hayat sürdüğünü yakından biliyordum. İnsan sonraları anlıyor ki önceden oluşturdukları listeler var ve sırayla herkesi görevden alıyorlar.

Önce arkadaşlarımı sonra bizleri görevden aldılar. Hala almaya devam ediyorlar zaten. Kendilerine muhalif olan herkesi bir torbaya dolduruyorlar ve terörist ilan edip hayatlarını karartıyorlar. Bu operasyonlar Gülen Cemaati odaklı olarak tüm kesimlere sıçradı. Cemaatle bir ilginizin olup olmadığına bakılmaksızın, muhalifseniz terörist damgasını yiyorsunuz.

BİR 15 TEMMUZ’DA POLİSLİĞE BAŞLADI

2006 yılında Polis Koleji’ne girdim. Bursa’da okudum Polis Koleji’ni. 2014’te Polis Akademisi’nden mezun oldum. İlk görev yerim Sinop Emniyet Müdürlüğü’ydü. 15 Temmuz 2014’te göreve başladım.

Açığa alındığım 3 Ekim 2016 tarihine kadar Ekipler Amirliği, Cinayet Şube ve Aranan Şahıslar bölümlerinden sorumlu büro amiriydim. 22 Kasım 2016’da KHK ile ihraç oldum.

15 Temmuz’dan sonra da 2,5-3 ay görevime devam etmiştim. Bu sırada Gülen Cemaati'ne yönelik operasyonlar başladı. İsimleri önceden belirlenmiş, her meslekten insan; polis, hakim, savcı, öğretmen tutuklanıyordu. O dönemde ben mahkemelerde görevliydim.

Dışarıda düzeni sağlamak, mahkeme sonucunu takip etmek, bilgi vermek gibi işlerim vardı. Bir de tutuklananları cezaevine teslim ediyorduk. Olağan şüpheli gözüyle bakıldığı için bize ev aramaları gibi görevler verilmiyordu.

Maalesef emniyet içinde, Polis Akademisi mezunu herkese ‘cemaatçi’ damgası yapıştırılıyordu.

EN YAKIN ARKADAŞLARIMI HAPSE ATMAK ZORUNDA KALDIM


O mahkemelerde insanların haksız yere tutuklandığını gördüm. Yani ben bu insanlarla çalıştım. Hepsini tanıyorum, ne kadar iyi olduklarını biliyorum. Terörist olması imkânsız insanları elimizle götürüp hapishaneye atıyorduk, ki 10 yıllık en yakın arkadaşlarım, mesai arkadaşlarım da bunlara dahil…

Bir yandan da ağladığını, üzüldüğünü belli etmemek zorundasın. Çünkü onlara selam versen bile terörist yerine konuluyordun ki, ihraç olduktan sonra aynı şeyleri kendim de yaşadım.

MAHKEMELERDE O ÇIKĞIKLARI DUYDUKÇA LAVABOYA KAÇIP AĞLIYORDUM

Arkadaşlarımı hapishaneye bıraktıktan sonra günlerce uyuyamadım. Sinop’ta Gülen Cemaati’ne bağlı bir yurtta çalışan temizlikçi bile darbeden gözaltına alındı.

Adamı evinden ben aldım. Mahkemelerde çocukların babalarına sarılıp ağlamalarına şahit oldum. O çığlıkları duydukça ben de lavaboya kaçıp kaçıp ağlıyordum. Yaşadıklarımız çok ağırdı.

O kadar çok insan tutuklandı ki, herhalde şubede en son ben kalacağım ve beni hapishaneye sokaktan geçen adam götürecek diye düşünmeye başladım. Artık büroda çalışacak insan kalmadı. Muhalif her insanı aynı kefeye koyup terörist ilan ediyorlardı.

Zaten Polis Akademisi öğrencilerine 2013’ten itibaren, yolsuzluk operasyonundan sonra ‘Gülen Cemaati ile bağlantılıdır’ diye bir yaklaşım vardı. O zamanki İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın bizzat bu konuyla alakalı açıklaması var.

Görevden alındıktan sonra gelip beni alsınlar diye bir hafta evde öylece bekledim… ‘Nasıl olsa suçum yoktu. Bana bir şey olmaz’ diye düşünüyorum. Suçun olup olmamasına bakmıyor oysa...

Zaten kafalarında yazıp çizmişler, herkesin cezasını veriyorlar. Ben hâlâ hukuk olduğuna inandığım için, bütün hayatımız bu değerler üzerine kurulduğu için ona güvenerek bekliyorum.

ACAYİP BİR ORTAM, O PSİKOLOJİ ANLATILAMAZ 

Daha sonra İstanbul’a geçtim. Ailem İstanbul’daydı. Ben de orada büyümüştüm. Ne yapacağımı düşünmeye başladım. Bir anda boşta kalıyorsunuz. Maddi olarak zor, çevrenizden tepkiler başka, insanlar sizinle konuşmaya çekiniyor. Akrabalarınızdan sizi aramaya korkanlar var. Acayip bir ortam, o psikoloji anlatılamaz.

KHK ile iş yapabileceğimiz bütün alanlar kısıtlandı. Bir yerde çalışmamıza, para kazanmamıza izin verilmiyor. Ne yapacaksın diye soruyor arkadaşlarım. Artık Türk firmalarında çalışma ihtimalimiz yok, giderim yabancı bir firmaya başvururum diyorum. Belki onlar işe alırlar diye ümit ediyorum.

Akrabalarımdan birkaçı sağolsun iş görüşmesi ayarladı. ETİ’ye iş görüşmesine gittim. CV’me baktılar. ‘İngilizcen çok iyi. CV’in dolu.’ diyorlar.

Ama komiser yardımcısı olduğumu ve ihraç edildiğimi öğrenince hemen 180 derece dönüyorlar. ‘Kusura bakmayın sizinle çalışamayız’ diyorlardı. Böyle birkaç yer dolaştım.
Holland’da kampta yaşayan Emrah Büyüktaş, BOLD Medya canlı yayınında Fatih Akalan’ın da sorularını cevapladı.

TANTUNİ DÜKKANI AÇTIK

Bir gün ilkokul arkadaşım ‘Ben senin terörist olduğuna inanmıyorum’ dedi. Kendisi mahallemizde küçük bir el arabasında tantuni yapıyordu. Beraber dükkan açmayı teklif etti. Tabi dükkan nasıl açılır? Hiç bilmediğim, yabancı olduğum konular. Bunları araştırdım, öğrendim. Bir yer kiraladık. Boyasını beraber yaptık, malzemeleri yerleştirdik.

Bir aya kalmadan dükkanı açtık. 3-4 ay boyunca orayı işlettik. Ama oradan para kazanmak için bir sene beklemek gerekiyormuş. Beklemek için de kenarda bir paranızın olması lazım.

Biz zaten göreve yeni başlamıştık, borçlarımızı ancak ödemiştik ki, ihraç olduk. Birikimim hiç yoktu. Bu nedenle orayı devam ettiremedim. Haklarımı devredip paramı aldım.

BABAMI DA İŞTEN ATTILAR

Sonra yine boşluğa düştüm. Bu arada Ramazan gelmişti. Arkadaşlarım tutuklanmaya devam ediyordu. Haberlerini alıyoruz, psikolojik olarak gittikçe çöküyoruz. Ailem de halimi görüyor, üzülüyor. Yapabilecekleri bir şey yok.

Babam inşaat ustası. Bir şirkette çalışıyordu ve o dönemde belediyeye bir inşaat yapıyorlardı. Çalışma arkadaşları onu üzüntülü görünce, ne oldu diye sormuşlar. Babam da ne bilsin, saf saf anlatıyor, oğlunun başına gelenleri. Bir işgüzar çıkıp hemen babamı belediyeye şikayet ediyor. Belediye AKP’li tabi ki. Babamı hemen işten çıkardılar. Ekonomik olarak dibi gördük.

KADIKÖY’DE GARSONLUK


Neyse ki, babam yıllardır inşaat işiyle uğraştığı için başka bir yerde iş buldu ama tazminatını ödemediler, bütün hakları elinden alındı. Zaten kendinizi savunma şansınız olmuyor.

O arada bir akrabam bana iş buldu. Kadıköy’de Bağdat Caddesi’nde garsonluk yapmaya başladım. Bir yıldan fazla çalıştım orada, fakat gerçek adımla değil. Geçmişimle alakalı söylediğim her şey yalandı, ister istemez. İnsanlara yaşadıklarınızı anlatamıyorsunuz.

Kimseyi küçümsemek için demiyorum ama bir garsonun profili aşağı yukarı bellidir. Benim farklı olduğum anlaşılıyordu. Herkes tabi ki beni merak etmeye, sen burada ne yapıyorsun diye sormaya başladılar.

Biz yıllarca devlet terbiyesi aldık. En iyi okullarda okuduk. Polis Okulu’na da en yüksek puanlarla girdim. Kendi hakkımla. Alnımın teriyle çalışıp kazandım. Üniversite mezunuydum. Akademi’de aynı zamanda çift anadal yaptım. Kamu yönetimi okudum. Çalışırken Sinop Üniversitesi Çevre Sağlığı bölümünde yüksek lisans yapıyordum. Ama anlatamıyordum durumu kimseye. Türkiye’de işsizlik var, biliyorsunuz deyip geçiştiriyordum.


POLİS OLMAMA RAĞMEN POLİSTEN ÇEKİNİR HALE GELDİM

Tabi bu arada sigortasız çalışıyorum. Bir yandan artık çalışıyorum, para kazanıyorum diyorum ama kafamın içi sürekli meşgul, ne zaman gelecekler, ailemin evini ne zaman basacaklar diye.

İki gün annemde, iki gün kardeşimde, 2-3 gün başkalarında kalıyorum. İster istemez otobüse binmeniz lazım, işe gidiyorum. Sokakta polis görüyorum.

Eski bir polis olmama rağmen onları gördükçe, yani bu duygu tam tarif edilemez ama korku değil, acıma değil. O kadar farklı bir ruh haline giriyorsunuz ki… Polis olmana rağmen polisten çekiniyorsun, yakalanırsan hapse gireceğini biliyorsun.

Arkadaşlarımın arabasıyla bir yerlere gidiyoruz, acaba polis bizi çevirir mi, kimlik sorar mı düşüncesi sürekli kafamda dolaşıp duruyor. Sorarsa direkt tutuklanıyorsunuz. Yargısız infaz var. Suçlu suçsuz ona hiç bakılmıyor.

ARKADAŞLARIM TAHLİYE OLANA KADAR AİLELERİNE SAHİP ÇIKTIM

Garsonluk yaptığım süre boyunca içerideki arkadaşlarımın ailelerini ziyaret ettim. Aklım zaten sürekli onlardaydı. 10-15 yıllık dostlarım hepsi. O yüzden o dönemde yurt dışına çıkmayı düşünmedim.

Onları bırakıp gidemezdim. Arkadaşlarım 22 ay yattıktan sonra serbest kaldılar. Sanırım geçtiğimiz mayıs ya da haziran ayıydı.

Birlikte oturduk, konuştuk ve hep beraber yurt dışına çıkmaya karar verdik. 11 ya da 12 Ağustos 2018’de bir arkadaşımızın düğünü oldu. O ve eşi, birkaç kişi daha derken 6 kişi olduk. Ağustos sonunda Türkiye’den ayrıldık.

Önce Yunanistan’a gidebilmek için bir plan yaptık, çünkü kaçakçılara güvenecek durumumuz yoktu, verecek paramız da yoktu. Yanımızda iki kadın vardı. Ekipten 3 kişi aranıyordu. İki kişi hapisten yeni çıkmıştı. Bir kişinin de herhangi bir soruşturması, araması yoktu.

VE MERİÇ’E HAREKET


Gece yarısına doğru 11, 12 civarı İstanbul’dan iki arabayla hareket ettik. Bot, can yeleği, kürek yani nehri geçebilmek için lazım olan tüm malzemeleri kendimiz temin ettik. Harita üzerinde çalışma yapmıştık, nereye gideriz, ne yaparız diye.

Arkadaşlarla birbirimizi takip de ediyorduk. Sabaha doğru Meriç Nehri’ne yakın bir yere kadar geldik. Nehrin kenarına ulaştık. Saat sanırım dörttü, zifiri karanlık her yer. Dolunay vardı sadece. Korku filmlerindeki gibi.

Tarlaların arasından geçiyorsunuz, her taraf sivrisinek. Elimize botlarımızı aldık, can yelekleri poşetlerdeydi. Nehrin kenarına yaklaştık. Orada hafif bir tümsek vardı, hemen altında su akıyor. Ben öne geçtim, botları daha iyi nereden indirebiliriz diye uygun bir yer bakıyorum.

Botları şişirip hemen suya inmemiz lazım. Telefon açamıyoruz, termal kamera olabilir. Her şeyi düşünmek zorundayız.

DEVRİYE ARAÇLARI BİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Birdenbire arkadaşlar patır patır yuvarlanmaya başladılar. Ne oluyor diye kafamı kaldırdım. Kırmızı ışıklı bir aracın bize doğru yaklaştığını gördüm.

Resmi bir araç olduğu belliydi. Hudut Kartalları denilen askeri devriye olduğunu daha sonra öğrendim bu araçların. Çalıların arasına saklandık ama askerler dibimizde bitti.

O an zaten mahşer yeri gibiydi. Herkes bir yerlere koşuşturuyordu, kırmızı ışıklar üzerimize doğru yanmıştı. Hâlâ şu an size anlatırken bile sağlıklı düşünemiyorum, kim neredeydi, ne yapıyordu…

Benim arkamda sırt çantam vardı. Askerlerle aramda 10 metre kalmıştı. O karanlıkta bir anda hemen suya atladım.

Benimle beraber bir arkadaşım daha atladı. Diğer arkadaşların yanında kadın olduğu için atlayamadılar, ayrıca yüzme de çok iyi bilmiyorlardı. Atlarken de saklanırken de ağaçların dikenleri, dalları vücuduma battı, her yerim paramparça oldu.

CAN HAVLİYLE NEHİRE ATLADIK

Biz iki arkadaş can havliyle nehre atladık. Denizde yüzersiniz ama nehirde yüzmek farklı. İçinde ne olduğunu bilmiyorsunuz, bataklık olduğu, suyun çektiği söyleniyor.

Nerede bataklığa saplanıp, akıntıya kapılabileceğiniz belli değil. Bize arkadan bağırıyorlar, kaçmayın şerefsizler, gebereceksiniz, suda boğulacaksınız, vatan hainleri diye… Ağza gelmeyecek küfürler savurdular.

Sırtımda çantayla yüzmeye çalışıyorum, bir yandan da düşünüyorum. Arkamızdan ateş ederler mi, sonuçta orada acemi erler de var. Biri ateş etse ne yaparım, kendimi nasıl korurum. Bir yandan geride kalanları düşünüyorum. Arkanıza bakma şansınız yok.

Zaten nefes nefese kalmışım, o korkudan ve hareketten dolayı. Hemen karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyorum. Mesafe 100 metre falandı.

Ben iyi yüzüyordum, diğer arkadaşım da 10 metre solumdan geliyordu. Akıntı vardı. Yardım edin, imdat diye bağırmaya başladı. Yanına gidip bir şey yapamıyorsun.

Bir süre sonra onu kaybettim, akıntıda sürüklendi. Herkes kendi derdine düşmüş, mahşer yeri gibiydi o an. O kadar zor şeylerdi ki… Anlatırken o anları tekrar tekrar yaşıyorum.

EŞKIYA FİLMİNDEKİ GİBİ YILDIZLARI SEYRETTİM

Hâlâ suyun içindeyiz, yüzmeye devam ediyorum. Telefonum cebimdeydi. Bir anda nehre atladığım için onları poşetleme şansım olmamıştı. Yüzmeye devam ediyorum, altımda eşofman gibi bir şey vardı.

Eşofman şişmeye başladı. Tam nehrin ortasına geldim, kulaç atıyorum, olmuyor, ilerleyemiyorum. Altımda ne varsa hepsini çıkardım.

Çantayı da bir koluma aldım, sırt üstü geri geri karşıya yüzmeye devam ettim. Sırt üstü yüzünce bir anda dolunay, gökyüzü ve yıldızlar beni Şener Şen’in oynadığı Eşkiya filmine götürdü. Polisler onu çatı katı gibi bir yerde kıstırıyorlardı. O da çatıya çıkıp gökyüzünü seyrediyordu.

Aynı sahneyi ben o anda nehirde yaşadım. Bir yandan ateş edecekler mi diye düşünüyorum, bir yandan özgürlüğüme gidiyorum, canımı kurtarıyorum, bir yandan yıldızları seyrediyorum.

Çok değişik bir andı. Trajikomik mi desem, nasıl ifade edeceğimi bilmiyorum.

BATAKLIĞA SAPLANDIM, VÜCUDUM KAN REVAN OLDU…


Kıyıya kadar ulaştım nihayet. Çıkmak için elimi atınca bu kez bataklığa saplandım. Orada korktum işte. Buraya kadar yüzdüm, bundan sonra batacağım herhalde, çıkamayacağım dedim. Sonra bir ağaç dalı buldum ve kendimi yukarıya doğru çektim.

Ağaç da dikenliymiş, ellerim paramparça oldu. Vücudumda çizilmedik yer kalmadı. Ama gözüm hiçbir şey görmüyordu. Acısını bile hissetmedim. O halde sudan çıktım. Üstümde başımda hiçbir şey yok. Neredeyse anadan doğma bir haldeydim. Üzerimi giyinmek aklımın ucundan geçmiyor.

Bir an önce oradan uzaklaşmaya bakıyorum. Askerler peşimizden gelir, beni geri götürürler diye düşünüyorum. O anda sağlıklı düşünme şansınız yok tabi.

Arkadaşım nerede, onu da bilmiyorum. Nehir ne kadar sürekledi, ne oldu? Öldü mü, kaldı mı? O sol taraftaydı, ben sağdan çıktım. Hemen tarlaların içine girdim, uzaklaşmaya çalıştım.

Yatay bir şekilde değil de, dikey bir şekilde yarım saat yürüdükten sonra çantamdaki kıyafetleri çıkarıp giydim. Poşetlemiştim onları. Üzerime bir şort, bir tişört geçirdim. Ayakkabımı giydim. Nerede olduğumu bilmiyorum tabi.

ÇOK ACIKMIŞTIM, KAVUN TARLASINDA KARNIMI DOYURDUM


Yanımda yiyecek yok, su yok, ışık zaten yok. Tarla yolunu takip ederek bir-iki saat kadar yürüdüm. O arada çok acıktım, susadım. Hava hafif aydınlanmaya başlayınca ayçiçek tarlalarına girdim. Çekirdek topladım, kavun tarlası vardı. Elimle kavunu parçalayıp yemeye başladım. O kadar acıkmıştım ki…

Bir süre daha yürüyünce bir koyun sürüsü gördüm. Bir çoban vardır diye o tarafa doğru yürümeye başladım, belki İngilizce konuşabiliriz, bana yolu tarif eder diye ümit ediyorum. Atina’ya gitmek istiyorum ama nasıl gideceğimi bilmiyorum.

KÖPEKLERLE KOVALAMACA

Tam adama yaklaştım, iki köpek çıktı karşıma ve beni kovalamaya başladılar. 2-3 dakika köpeklerden kaçtım, tarlalara daldım. Sürüden uzaklaşınca köpekler geri döndü.

Yürümeye devam ettim. Bir yerde Ülker paketleri gördüm. Benden önce buradan yürüyenler vardı, demek ki doğru yoldaydım. Bir tarlada bidonlara doldurulmuş su buldum.

İçemedim tabii ama vücudumdaki kanları, görebildiğim her yerdeki pislikleri temizlemeye çalıştım. Çantam zaten tamamen çamur.

Üstüm başım çamur. Biri beni görürse mülteci olduğumdan şüphelenemesin diye kendimce tedbir almaya çalışıyorum. Sonra yarım kalmış bir inşaat gördüm. Onun çatısına çıktım.

Etrafı gözetlemeye başladım. Saat yanılmıyorsam sabah 6.00 civarıydı. Yapının tepesinden anayol görünüyordu.

MAKEDONUM DEDİM AMA KEŞKE DEMESEYDİM

Anayola doğru giderken bir adamla karşılaştım. İngilizce nereli olduğumu sordu. Makedonum dedim, keşke demeseydim, sonradan öğrendiğime göre Makedonlarla araları kötüymüş.

‘Arap mısın’ diye sordu bu kez. ‘Yok’ dedim, bu sefer nesin, kimsin sen der gibi elini kolunu sallamaya başlayınca koşarak uzaklaştım yanından. İhbar etmesin diye kaçtım. Hedefim polise yakalanmadan, mülteci kampına girmeden Atina’ya ulaşmaktı.

Anayola doğru ilerlerken bir köyün içinden geçmem gerekti. Orada yaşlı bir amca ile karşılaştım. O anladı halimden. ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Arkadaşlarla kamp kurduğumuzu söyledim ama inanmadı. En son Türkiye’den geldiğimi söyledim, ‘Git polise teslim ol’ dedi. ‘Tamam, ben teslim olurum, ne tarafta yerleri’ diye sordum, gösterdi. Tabi ben oraya gitmedim.

Nihayetinde anayola çıktım, orada bir benzin istasyonu vardı. Yerlilerden çok yabancıların olduğu istasyonda Atina’ya nasıl gideceğimi sordum, söylediler ve gösterdikleri yöne doğru yürümeye başladım.

Bu arada üzerimde ne kimlik ne pasaport, hiçbir şey yok, polise denk gelsem götürecekler.

22 KİLOMETRE YÜRÜDÜM

Yolda yürürken yanımdan polis arabaları geçiyordu, pazar günüydü, tatil günü diye mi ilgilenmediler bilmiyorum, beni durduran olmadı. Otostop çekiyorum, kimse almıyor. Türk plakalı arabalar geliyor, onlara el sallıyorum, havaya zıplıyorum ama hiç ilgilenmiyorlar. Yaklaşık 5 saat yürüdüm.

Toplamda 22 km yol yürüdüm. Sonunda Dimetoka şehrine ulaştım. Fakat şehre varmadan yine bir benzinlik buldum, artık dayanacak gücüm kalmamıştı. 30 saattir uyumamıştım, açtım, susuzdum. Paramı poşete geçirip boynuma asmıştım.

Benzinliğe girdim. Herkes bana tip tip bakmaya başladı. Ne oldu, ne var ki bana bakıyorsunuz havasındayım ben. Kendimde bir acayiplik görmüyorum. Su, meyve suyu aldım.

Sonra tuvalete gittim. Aynaya bakınca boynumdan, V yakalı tişörtümün ucuna kadar komple çamur içindeyim. Orayı göremediğim için temizleyememişim. Ağustos’un 19’u, hava herhalde 40 derece filandı. Kurumuş çamurlar.

Komple boğazımı, boynumu, çantamı her yerimi temizlemeye başladım. Biraz kendime çeki düzen verdim.

Nihayetinde Dimetoka’nın girişine geldim. Orada bir Türk ile karşılaştım. Yunanistan’da yaşıyormuş. Biraz muhabbet ettik. Üstümü başımı perişan görünce o da ‘Meriç’ten mi geçtin?’ diye sordu.

Ona da arkadaşlara kamp kurarak Avrupa’yı gezdiğimizi söyledim. Şakalaşırken ayağım kaydı dere kenarında suya düştüm, dedim. Geziyorum deyince, ‘Burada Aleksandrapoli diye bir şehir var, istersen oraya geç. İzmir gibi, hem güzel mekanlar var’ dedi.

Nasıl gideceğimi sordum. Otobüs terminalinin yerini tarif etti. Saat 11’de terminale vardım. 11.50’de Selanik aktarmalı Atina’ya bir otobüs buldum.

SABAHA KADAR BANKTA UYUDUM

Yunanistan’a daha önce gelmiş arkadaşlarım vardı. Geçmeden önce onlarla irtibat halindeydim.

Bana demişlerdi ki, ‘otobüsün en arkasına bilet keserlerse bil ki mülteci olduğunu anlamışlardır ve polis kontrole geldiğinde zaten direkt en arkaya gidiyor ve orada oturanları alıp kampa götürüyorlar’ Benim biletimi de en arkaya kesmişlerdi. Yapacak bir şey yoktu.

Param kısıtlı, çıkıp gitme şansım yok. Nasip deyip otobüse bindim. Pazar günü olduğu için herhalde, herhangi bir polis çevirmesine denk gelmedim. Selanik’e vardım.

Oradan Atina’ya geçtiğimde saat gece 12 idi. Uyumayalı 48 saat olmuştu. Yolda insanlara telefonunuzu, Whatsup’ınızı kullanabilir miyim diye soruyorum. Tabi kimse kabul etmedi.

Kontürlü hatlara bakıyorum. Ankesörlü telefonlar var. Ama yurt dışına arama yapamıyorsunuz diyorlar. Nereye, nasıl gideceğimi bilmiyorum, ne yapacağımı bilmiyorum. Yardım edebilecek kimse yok. Otobüs seferleri de bitmiş.

Vücudumun artık dayanacak hali kalmadı. Orada en köşede bir yere çekildim ve bankta sabah sekize kadar uyudum. O arada yanımdan polisler geçiyor ama artık yakalanırsam yapacak bir şey yok, yakalanırsam da yakalanayım, buraya kadar gelmişim diye düşünüyorum.

AİLEM BOĞULDUĞUMU ZANNETMİŞ

Sabah sekiz gibi uyandım. Hemen şehiriçi otobüsler için bir bilet aldım. Havaalanı-terminal arasında gidip gelen bir otobüse bindim. Bir metro istasyonu bulunca inerim diye düşünüyorum.

Metro istasyonunda indim içinde interneti olan Whatsapp işaretli bir kart aldım. Sonra Vodafone bayiinden de 80 Euro’ya telefon aldım. Direkt evdekileri aradım.

Eşim, annem ağlamaktan ne hale gelmişlerdi. Karşılıklı bayağı ağlaştık. Bir yandan da hayatta olduğumu öğrenince tarif edilemeyecek bir mutluluk yaşadılar. 6 kişilik ekipten dört arkadaşımız yakalanmıştı. Birinin araması yok diye serbest bırakmışlar, adli kontrolle.

Diğer üçü hâlâ hapiste. Bizden sonra oraya ceset arama ekibi gelmiş. Askerler tutuklanan arkadaşlarımızın ailelerine bizim için haber alınamadı demiş. Ailem beni boğuldu, öldü zannetmiş. Annem sinir krizi geçirecek duruma gelmiş…


NEHRE ATLAYAN ARKADAŞIMI KAMPTA BULDUM

Sonra Atina’da 1 aylık bir ev kiraladık. Meslekten tanıdığım daha önce Atina’ya gelen arkadaşlarım vardı. Evi, onların yardımı ile buldum. Birkaç hafta kendime gelemedim.

Bacaklarımın yaralarının geçmesini bekledim. Benimle geçen arkadaşımın hayatta olduğunu öğrendim. Polise yakalanmış, Yunanistan’da kamptaymış. 1 hafta 10 gün kampta kaldı. Sonra yanıma geldi. Bir buçuk ay beraber kaldık. Çocukluğumdan beri Hollanda’yı seviyorum ben.

Oraya gitmek istiyordum. Sahte bir kimlikle 30 Ekim 2018’de Belçika’ya geçtim, aynı gün hızlı trenle Hollanda’ya geçip iltica merkezine başvurdum.

HOLLANDALI YETKİLİLER YAŞADIKLARIMA İNANAMADI


Burada yol mülakatı yapıyorlar, nasıl geldiniz diye her şeyi soruyorlar. Beni dinleyen yetkililer inanamadılar anlattıklarıma. Hatta bunların kitabını yazın dediler. Yol mülakatında bile öyle bir tepkiyle karşılaştım.

Normalde 15 dakika sürüyor bu görüşmeler, benimki 1,5 saat sürdü. Bu arada beraber kaldığım arkadaşım da Hollanda’da. O benden bir hafta önce geldi.

Farklı kamplardayız ama yine burada buluştuk. 2,5-3 aydır Hollanda’dayım. Şimdi sürecimizin (iltica) sonuçlanmasını bekliyoruz.

Komiser Yardımcısı Emrah Büyüktaş, Hollanda Lahey Adalet Divanı önünde.
GERİYE DÖNME ŞANSIM OLSA MESLEĞİME DEVAM EDERDİM

Bu yaşananların sorumlusu devlet değil, devletimize küsme şansımız zaten yok. Devlet bir araçsa, hükümet bunu kullanan bir şoför. O şoför arabayı nereye götürürse araba da oraya gider. Ben devletime küs değilim, beni devletim büyüttü. Milli ve manevi değerlerimize zaten saygılıyız.

Küçüklüğümden beri polis olmak istiyordum. Beni bu hale getiren ve bunun sorumlusu sadece anti-demokratik hükümettir. Ben yine sevdiğim mesleği, hayalim olan mesleği yapmayı isterim. Ama bunca emek verdikten sonra bunların haksız yere başınıza gelmesi, mağdur duruma düşmeniz ve çok sevdiğiniz ülkenizden ayrılmanız tabi ki insana çok acı veriyor.

BU YAŞANANLAR BAŞKALARININ BAŞINA GELSE YARISI İNTİHAR EDER, YARISI İSYAN ÇIKARIR

Hatta bu yaşananları bazen arkadaşlarımızla aramızda konuşuyoruz. Diyoruz ki bu yaşananlar başkalarının başına gelse yarısı intihar eder yarısı da isyan çıkartır. Yani sadece biz değil bu kadar insan, yüzbinlerce kişi o kadar iyi insanlar ki, başkaları yaşasaydı bunları sağı solu yıkarlar, her yerde karışıklık çıkarırlardı. Yaşadıklarımız çok ağır, travmatik olaylar. Ama dediğim gibi ben bu durumun sorumlularından bu dünyada olur mu bilmiyorum ama öbür dünyada hakkımı alacağım.

YOLSUZLUK VE RÜŞVETLERİN ÖNÜNE GEÇMEYE ÇALIŞTIK

Biz hayalimizin peşinden koştuk. Her zaman polis olmak istedik. Bu ülkenin çok daha iyi yerlere gelmesinde bizim de katkımız olsun istedik. Elimizden geldiğince yolsuzlukların, rüşvetlerin önüne geçmeye çalıştık. Bulunduğumuz kurumda demokrasinin hukukun dışına çıkılmasına izin vermedik. Çıkanları da gereken adli mercilere bildirdik. Bizim bütün gayemiz buydu. Ülkemizin daha demokratik olması ve daha yaşanılabilir bir yer olmasıydı.

Şimdi Hollanda’ya geldim ve burada yaşıyorum. Hayatımı burada geçirmek istiyorum. İnsanlar çok iyiler, anlayışlılar. Bize zaten sinelerini açtılar. Elimden geldiğince bu ülkeye faydalı olmak istiyorum. Türkiye'den bazıları diyor ya, Hollanda ve Almanya bizi kıskanıyor diye. Keşke imkanları olsa da gelseler şuradaki ortamı, medeniyet seviyesini ve demokrasi seviyesini bir görseler.

Temenni ediyorum ki ülkemiz de inşallah ilerleyen süreçlerde bu demokratik ortam ve medeniyet seviyesi yakalanmış olur. Devletimize küs değiliz sadece bizi bu hale getirenlerden hakkımızı alacağız inşallah.

Allah her zaman haklının ve doğrunun yanındadır. Biz yanlış bir şey yapmadık. Dediğim gibi ben insanların haksız yere tutuklanmalarına şahit oldum ve bu insanların dosyalarının boş olduğunu gördüm. Bu insanların hakkı nasıl ödenecek bilmiyorum.

EMRAH BÜYÜKTAŞ HİKAYESİNİ ANLATIYOR: 

 https://www.youtube.com/watch?v=tP5tr6wteJ4

https://www.youtube.com/watch?v=sUodYbe5bww

https://www.youtube.com/watch?v=o3rgXlXMBBY

https://www.youtube.com/watch?v=H59zvDJ8cq0

https://www.youtube.com/watch?v=l-Cmtwv9lEA