16 Haziran 2019
Doğum yaptıktan bir gün sonra tekrar cezaevine gönderilen Hatice Şahnaz
ve 24 günlük kızı Safiye için AİHM'ne acil başvuru yapıldı. AİHM'nin
Türkiye'den önümüzdeki hafta cevap istemesi bekleniyor. Başvurunun tam
metnini, anne ve bebeğin cezaevinden ilk kareleriyle yayınlıyoruz.
 |
| .Hatice Şahnaz ve Safiye 4 günlükken cezaevindeki koğuşlarında çektirdikleri kare. |
24 Mayıs 2019'da Antalya Muratpaşa Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde dünyaya geldikten bir gün sonra annesiyle birlikte tekrar cezaevine gönderilen 24 günlük Safiye Şahnaz ve annesi için Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)'ne 11 Haziran 2019'da acil başvuru yapıldı.
AİHM'ne normalde iç hukuk yolları tüketilmeden başvuru yapılamıyor ama bu tür durumlar için acil başvuru seçeneği bulunuyor. Başvuru yapan avukatların belirttiğine göre, AİHM'in önümüzdeki hafta Türkiye'den bu konuda cevap istemesi bekleniyor.
AİHS 3. MADDESİNE GÖRE İNSANLIK DIŞI MUAMELE YAPILIYOR
Başvuruda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)'nin 3, 5, 8 ve 14. maddelerinin ihlal edildiği belirtilerek, 3 maddeye dayanarak yapılan açıklama şöyle denildi:
"İç hukuka göre tutuklu statüsünde olan başvurucu yeni doğum yapmış olup, 5275 sayılı CGTİHK’nın 16 § 4 ve 116. Maddeleri yasaklamasına rağmen yeni doğmuş bebeği ile birlikte, 24 kişinin tutulduğu bir koğuşta, cezaevinde tutulmaya devam etmektedir. Bu durum tutukluluğun doğasından kaynaklanan elem, acı ve zorlukların ötesine geçen acılar oluşturmakta ve anne ve bebeğin maddi ve manevi sağlığı, huzuru, gelişimi ve iyiliği açısından telafisi imkânsız sorunlara yol açmaktadır. Bu ve yukarıda belirtilen durumlar AİHS m. 3 anlamında insanlık dışı muamele yasağına aykırı olup, AİHM İçtüzüğünün 39. Maddesi uyarınca yeni doğum yapmış anne ile bebeğinin vücut ve ruh sağlığı, uygun şekilde beslenmeleri ve anne ve özellikle bebeğin gelişimi ve iyiliği (well-being) için ihtiyati tedbir kararı alınarak Hükümete bildirilmesini ve başvurunun ivedi olarak incelenip karara bağlanmasını saygılarımla arz ve talep ederim."

Başvuruda Hatice Şahnaz ve bebeği için Anayasa Mahkemesine (AYM) yapılan son başvuruyla birlikte, AYM'nin artık etkisiz bir başvuru yoluna dönüştüğüne dair somut olgular sunuluyor.
Hatice Şahnaz ile aynı durumdaki, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevinde 1 Şubat 2018'den bu yana kızı Ceyda ile tutuklu bulunan Beyza Demir de hatırlatılarak,
"Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz 2016 tarihinden sonra tutuklanan onlarca hamile veya yeni doğum yapmış (6 aydan küçük bebekli) kadının başvurularının hiçbirini karara bağlamamıştır. Cezaevlerinde halen 750 civarında küçük çocuklu kadın tutuklu bulunmakta olup, bu çocuklardan bir kısmı 6 aydan küçüktür. 5275 sayılı Kanunun 16 § 4 maddesi ile 116. Madde hükümleri son derece açık olmasına ve AİHS m. 3 ve 5 açısından ihlalin açık olmasına rağmen Anayasa Mahkemesi aradan geçen üç yıla yakın süre zarfında bu konudaki başvuruların hiçbirinde, örneğin Beyza Demir başvurusunda, ihtiyati tedbir talebi dahil hiçbir karar vermemiştir. Bu nedenle, somut olay açısından etkisiz bir başvuru yoluna dönüşmüştür." ifadeleri kullanılıyor.
 |
| Safiye Şahnaz 10 günlükken. |
Tutuklu lohusa bir kadın ve bebeği için AİHM'ne ilk defa yapılan bu başvuru, aynı durumu yaşayan ya da hak ihlaline maruz kalacak diğer anne ve bebekler için de örnek teşkil ediyor.
35 SAYFALIK BAŞVURUYA 15 BELGE EKLENDİ
35 sayfadan oluşan başvuruya Hatice ve Safiye Şahnaz'a ait 15 belge eklendi. Bunlar:
3 Eylül 2018 tarihli gözaltı kararı.
6 Eylül 2018 tarihli tutuklanma kararı.
6 Eylül 2018 tarihli iddianame.
Yaklaşık iki ay sonra yazılan 8 Kasım 2018 tarihli Antalya 2. Ağır Ceza Mahkemesi'nin gerekçeli kararı.
İlk derece mahkemesi kararının 27 Aralık 2018'de tebliğ edildiğine dair belge fotokopisi.
8 Kasım 2018 tarihli İstinaf dilekçesi.28 Şubat 2019 tarihli Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi kararı.
Tahliye talepli temyiz talebinin yapıldığına dair UYAP ekran görüntüsü.
28 Mart 2019 tarihli temyiz dilekçesi.
Hatice Şahnaz'ın 8 Nisan 2019 tarihli mektubu.
11 Nisan 2019 tarihli Yargıtay 16. Ceza Dairesi cevabi yazısı.
Antalya 2. Ceza Dairesi Başkanı'nın dosyayı 30 Nisan 2019 tarihinde Yargıtay'a gönderdiğini gösteren talimat yazısı.
Anayasa Mahkemesi'ne başvurulan bireysel başvuru formu ve 22 Mayıs 2019 tarihinde mahkemeye sunulduğunu gösteren belge fotokopisi.
Anayasa Mahkemesinin etkisiz bir başvuru yoluna dönüştüğüne dair somut olgular.
Anne ve bebeğe ait kimlik fotokopileri.
HATİCE
ŞAHNAZ VE KIZI SAFİYE ŞAHNAZ İÇİN AİHM'NE YAPILAN 56 MADDEDEN
OLUŞAN BAŞVURUNUN TAM METNİ
INDIVIDUAL
APPLICATION AND REQUEST FOR INTERIM MEASURES
-
OLAYLAR
-
Başvurucu
Hatice
Şahnaz, 4 Eylül 1990 tarihinde Antalya’da doğmuş, Uludağ
Üniversitesi Kamu Yönetimi
Bölümü
mezunu olup, Antalya’da ikamet etmektedir. Hatice
Şahnaz 20 Temmuz 2018 tarihinde Antalya’da evlenmiştir. Bu
başvurunun yapıldığı tarih itibari ile yeni doğum yapmış
olarak, iki haftalık bebeği ile birlikte Antalya L Tipi Kapalı
Ceza İnfaz Kurumunda tutulmaktadır. Diğer başvurucu Safiye
Şahnaz ise 24 Mayıs 2019 tarihinde Antalya’da doğmuştur.
-
Başvurucunun
tutuklanması ve yargılama süreci
-
Başvurucu
henüz 3 haftalık hamile iken (Kendisi ve eşi bu durumdan olay
tarihi itibari ile
habersizdir.),
4 Eylül 2018 tarihinde gözaltına alınmıştır (EK
1).
6 Eylül 2018 tarihinde Antalya 1. Sulh ceza hakimliğince
tutuklanmıştır (EK
2).
-
Hakkında
6 Eylül 2018 tarihinde Antalya Cumhuriyet Başsavcılığınca
FETÖ/PDY üyesi olma suçlaması ile iddianame düzenlenmiştir (EK
3).
6 Eylül 2018 tarihli iddianame Antalya 2. Ağır ceza mahkemesince
kabul edilmiştir. Başvurucunun eşinin anlattığına göre,
yargılamanın 2. Ağır ceza mahkemesinde yapılacağını
öğrendiklerinde, herkes kendilerine “iyi
ki bu mahkemeye düştüklerini,
bu
mahkeme başkanının tahliye yönünde kararlar verdiğini, terör
suçlarını yargılamakla görevli diğer 8. ve 9. Ağır ceza
mahkemelerinin hiç kimseyi serbest bırakmadıklarını”
söylemiştir.
Ancak ilk duruşmanın yapıldığı 8 Kasım 2018 tarihinden bir
hafta önce Antalya 2. Ağır ceza mahkemesi başkanının
değiştirildiğini ve başkan değiştikten sonra bu mahkemenin de
herkesin tutukluluk halinin devamı yönünde kararlar verdiğini
öğrenmişlerdir.
-
İlk
duruşma 8 Kasım 2018 tarihinde Antalya 2. Ağır ceza mahkemesinde
yapılmıştır. Bu duruşmadan önce, başvurucu, eşinden duruşma
salonuna girmemesini istemiş ve “ben
zaten ayakta duramıyorum; duruşmaya gelmeyin, heyecanlanırım”
şeklinde
beyanda bulunmuştur. Duruşma salonuna giren annesi ise, “kızım
duruşma salonunda titriyordu” şeklinde
açıklama yapmıştır.
-
8
Kasım 2018 tarihinde yapılan ve yaklaşık 10-15 dakika süren tek
duruşma sonrasında başvurucu hakkında mahkûmiyet kararı
verilmiştir. Başvurucu bu duruşmada hamile olduğu için sorulara
“evet-hayır” veya benzeri şekilde kısa cevaplar verebilmiş,
kendisini etkin şekilde savunamamıştır. Duruşma salonuna
başvurucunun annesi de girmiş olup, 10-15 dakika süren duruşma
sona erdikten sonra 5-10 dakika ara verilmiştir. Verilen aradan
sonra duruşma salonuna giren başvurucu, avukatı, eşi ve
annesinin olduğu ortamda, Mahkeme “kısa kararını” açıklamış
ve başvurucu 6 yıl 10 ay 15 gün hapis cezasına mahkûm
edilmiştir. Avukat, ''Hâkim
bey, müvekkilim hamile;
biz tutuksuz yargılanır diye ek süre de istemedik.''
demiştir. Mahkeme başkanı ise, ''Bize
bir şey anlatmadı (“kendisini ve başkalarını suçlayıcı
beyanda bulunmadı” anlamında
kullanılmıştır; eklendi).
Bırakamayız. Ek süre de alsanız tutuklayacağız. Bu süre de
yine içeride kalır; bir şey de değişmez.''
Başvurucuya yönelik olarak da ''Boşuna
üzülmeyin; hamile olduğunuz için bebeğiniz 6 aylık olduktan
sonra İstinaf Mahkemesi serbest bırakır.''
şeklinde beyanda bulunmuştur. Avukatı “biz
bu ilk duruşmada karar vereceğinizi beklemiyorduk”
şeklinde
hitap edince, Mahkeme başkanı “Bizim
kararımız önceden belliydi,
siz ne söylerseniz söyleyin, mahkûmiyet kararı verecektik.”
demiştir.
-
Mahkûmiyet
kararına ByLock kullanma ve duruşmada dinlenmeyen birkaç tanığın
ifadeleri dayanak yapılmıştır. İlk derece mahkemesi kararında
Bursa Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğünün 15/06/2017
tarihli “ByLock Tespit ve Değerlendirme Tutanağı” isimli
tutanak ile Antalya Emniyet Müdürlüğü KOM Şube Müdürlüğü
görevlilerince hazırlanan 14.05.2018 tarihli içerik inceleme
tutanağı isimli tutanağa dayanılmıştır. Özellikle ByLock
kullanma iddiasına dayalı olarak mahkûmiyet kararı verilmiş ve
tanık ifadelerine dayalı olarak da “cezaya
hükmedilirken alt sınırdan uzaklaşıldığı”
gerekçede
yazılarak 6 yıl 10 ay 15 gün ağır hapis cezasına
hükmedilmiştir (EK
4).
-
Mahkûmiyet
kararı 8 Kasım 2018 tarihinde yapılan duruşmada verilmesine
rağmen, gerekçeli karar 15
günlük süre içerisinde yazılmamış ve
başvurucu vekiline yaklaşık iki ay sonra, 27 Aralık 2018
tarihinde tebliğ edilmiştir (EK
5).
Ceza Muhakemesi Kanununun (CMK) 232 § 3 hükmüne göre, “Hükmün
gerekçesi ve varsa karşı oy gerekçesi, tümüyle tutanağa
geçirilmemişse açıklanmasından itibaren en
geç onbeş gün içinde dava
dosyasına konulur.”
Kanunun amir
hükmünde açıkça şu sonuç çıkmaktadır: gerekçeli
karar en geç on beş gün içerisinde yazılıp dosyaya konulmak
zorundadır.
Gerekçeli karar yazılmadığı için, başvurucu dosya Ağır ceza
mahkemesinin yetkisinden çıktığı için ilk derece mahkemesi
önünde tahliye talebinde bulunamamıştır. Dosya istinaf
mahkemesine de gönderilmediği için, istinaf mahkemesi
kayıtlarında gözükmediğinden ikinci derece mahkemesine de
tahliye talebinde ve devamında itirazda bulunamamıştır. Böylece
başvurucunun tutukluluğu iki ay boyunca uzatılmadan, tahliye ve
itiraz kanun yollarına başvurulamadan,
iç hukuka aykırı olarak özgürlüğünden yoksun bırakılmış
ve AİHS m. 5 §§ 1 ve 4 ihlal edilmiştir. CMK m. 108 § 3’e
göre, hâkim veya mahkeme, tutuklu sanığın tutukluluk halinin
devamının gerekip gerekmeyeceğine (en geç) 30 günlük süreler
içinde karar vermek zorundadır. Başvurucu Hatice Şahnaz’ın
avukatı mahkûmiyet kararına karşı 8/11/2018 tarihinde istinaf
kanun yoluna başvurmuştur (EK
6).
-
28
Şubat 2019 tarihinde Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza
Dairesi, duruşma açmadan, yeniden yargılama yapmadan, sanığın
savunmasını almadan, tanıkları dinlemeden, ByLock’a dair hard
disk ve flaş belleği isteyip bağımsız ve objektif bilirkişi
incelemesi yaptırmadan, dosya üzerinde yaptığı inceleme sonucu,
“sanık
müdafinin ileri sürdüğü istinaf istemi yerinde görülmediğinden,
CMK’nun 280/1-a. Maddesi ilk cümlesi uyarınca istinaf talebinin
esastan reddine” ve
tutukluluk halinin devamına karar vermiştir (EK
7).
-
Başvurucu
vekili 19 ve 28 Mart 2019 tarihlerinde temyiz talebinde bulunmuştur
(EK
8).
28 Mart 2019 tarihli temyiz dilekçesinde başvurucunun 8 aylık
hamile olduğu da belirterek tahliye talepli temyiz talebinde
bulunulmuştur (EK
9).
Ancak aradan iki aydan fazla bir süre geçmesine rağmen dosya
Yargıtay kayıtlarında gözükmemekte ve tahliye talebi Yargıtay
tarafından incelenememektedir. Tahliye talebine bu başvurunun
yapıldığı tarihe kadar herhangi bir cevap verilmemiştir.
-
Başvurucu
8 Nisan 2019 tarihinde cezaevinden Yargıtay 16. Ceza Dairesi
Başkanı Sayın Eyüp Yeşil’e yazdığı bir mektupla durumunu
anlatmış ve gereğinin yapılmasını talep etmiştir (EK
10).
Sayın Yeşil tarafından yazılan 11 Nisan 2019 tarihli cevabi
yazıda dosyanın Antalya Bölge Adliye Mahkemesi kayıtlarında
göründüğü bilgisi verilmiştir (EK
11).
UYAP üzerinden elde edilen bir yazıya göre, Antalya Bölge Adliye
Mahkemesi 2. Ceza Dairesi Başkanının, ilk temyiz talebinden
tam 42 gün sonra, 30
Nisan 2019 tarihinde dosyayı
Yargıtay Başsavcılığına gönderme talimatı verdiği
anlaşılmaktadır (EK
12).
-
İstinaf
mahkemesi karar verdiği için bu mahkemenin tutukluluk halini
uzatma yetkisi yoktur; dosya Yargıtay’a da gönderilmediği için,
Yargıtay da tutukluluk halini uzatma yönünde herhangi bir karar
verememiştir. Başvurucunun tutukluluğu 28 Şubat 2019 tarihinin
üzerinden 30 gün geçtikten sonra CMK m. 108 § 3’e aykırı
olarak, herhangi bir yargı kararı olmadan devam ettirilmiştir.
-
Başvurucu
22 Mayıs 2019 tarihinde ihtiyati tedbir talepli olarak Anayasa
Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur (EK
13).
-
Hamilelik,
yeni doğmuş yapmış bir anne ile yeni doğmuş bir bebek ve
cezaevi koşulları
-
Başvurucu
4
Eylül 2018 tarihinden 24 Mayıs 2019 tarihine kadar, yaklaşık 9
ay, hamile olarak cezaevinde tutulmuştur. 24 Mayıs 2019 tarihinden
bu yana ise, yeni doğum yapmış bir kadın olarak bebeği ile
birlikte cezaevinde tutulmaya devam etmektedir.
-
Başvurucunun
tutulduğu cezaevi koşulları, hamile bir kadın açısından
hayatı fazlasıyla çekilmez hale getirmiştir. Hamile bir kadının
cezaevi koşullarında dinlenebileceği
uygun
ortam bulunmamaktadır. 24 kişinin kaldığı ve kapasitesinin çok
üzerinde tutuklunun bulunduğu koğuşta koltuk, minder ve yastık
gibi malzemeler bulunmamaktadır. Hamilelik süresince, başvurucu
ve bebeği yeterli ve düzenli beslenme imkânlarından mahrum
olduğu gibi, bebeğin gelişimi için gerekli olan vitamin,
protein, mineral vb. desteklerden de hamilelik süresince yoksun
kalmıştır.
-
Eşi
Hüseyin Şahnaz ve başvurucunun annesi, HDP Milletvekili Sayın
Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun 14 Mayıs 2019 tarihinde Periscope
üzerinden yaptığı canlı yayında başvurucunun yaşadığı
sıkıntılarından bazılarını aşağıdaki gibi açıklamışlardır:
-
Hatice
Şahnaz tutukluluğunun ilk dört ayında yoğun şekilde mide
bulantıları ve baş dönmesi sorunlarıyla karşılaşmıştır.
İlk hamileliği olduğu için çok tedirgin olan başvurucu bu
durum nedeniyle annesine ayrıca korktuğunu ifade etmiştir.
Tutuklu olduğu için doğum esnasında annesi ve eşi dahil hiç
kimsenin hastanede kendisine refakat edemeyeceği söylenmiştir;
ilk kez doğum yapacak bir kadın için bu durum ayrı bir
tedirginlik kaynağıdır. Bu
süre zarfında başvurucu yaşadığı stres ve sıkıntılardan
kaynaklı olarak 6-7 kilo kaybetmiştir. Yapılan tetkiklerde kan
değerleri düşük çıkmış
ve sürekli
ilaç kullanmıştır. Cezaevinde ek takviye imkânı sunulmadığı
için de kansızlığı normal kan değerlerine ulaşamamıştır.
Ayrıca başvurucuda demir eksikliği de bulunmaktadır. Bütün
bunlar hamilelik döneminde bebeği ve anneyi olumsuz etkilemiştir.
Başvurucu
hamile olmasına rağmen ilk 6 ay hastaneye kelepçeli olarak
götürülüp ve getirilmiştir.
Tüm bu olaylar başvurucuyu hem bedenen hem de ruhen yıpratmış,
tutukluluğun ötesine geçen acı ve ıstıraplar yaşamasına yol
açmıştır.
-
Yapılan
tetkiklerde
bebeğin
ayağında yamukluk olduğu ve doğum sonrası ameliyat olması
gerektiği doktorlarca başvurucuya söylenmiş ve bu haber de son 2
ay boyunca hamile olan başvurucuda ayrı bir üzüntü kaynağı
oluşturmuştur. İlk dört ay boyunca yoğun mide bulantısı
yaşadığı
için, ihtiyacı olan besinler de cezaevi şartlarında
sağlanamadığından yataktan çok fazla kalkamamış, sürekli
olarak yatakta kalmıştır. Eşi cezaevi savcısına durumu
anlatmış ve yardımlarını talep etmiştir. Cezaevi savcısı
Cezaevi müdürünü arayıp, “İstinaf
Mahkemesine dilekçe yazın, ilgilenin” şeklinde
talimat vermiş ise de bu yoldan da herhangi bir sonuç
alınamamıştır.
-
Eşi
ve annesi, yeni doğacak bebeğin ihtiyacı olan gerekli eşyaları
cezaevine götürdüklerinde, cezaevi idaresi bebeğin ihtiyacı
olan bu eşyaların birçoğunu kabul etmemiş ve içeriden tedarik
edilebileceklerini söylemişlerdir. Cezaevine götürmelerine
rağmen, biberon, bebek battaniyesi, puset, beşik, bebek bezi ve
diğer giysiler kabul edilmemiştir. Hem bebeğin hem annenin birçok
ihtiyacı cezaevinde bulunmadığı gibi, cezaevinden tedarik
edilmesi de dışarıya göre pahalı olup, başvurucunun eşi
asgari
ücretle
çalışmaktadır. Hatice Şahnaz yaşadığı bu türden
sıkıntıları savcıya iletince, savcı kendisine “bu
türden uygulamalar olmadığını, bebeğin eşyalarını
alabileceğini” söylemiştir.
Ancak cezaevi görevlileri hamile olan başvurucuya gelerek
kendisini azarlamışlardır. Cezaevi savcısı ve müdürünün
talimatlarına rağmen, cezaevi görevlileri, “biz
giysileri alırız ama diğer eşyaları almayız”
demişlerdir.
Hatice Şahnaz, “ben
çocuğumu neye saracağım; battaniyesi yok”
dediğinde,
görevliler, “devlet
battaniye vermiş; siz onu iki kat yapıp bebeğinizi onunla sarın”
demişlerdir.
Tüm bu olaylar hamileliğinin son aşamasında olan başvurucuda
ayrı birer üzüntü kaynağı oluşturmuştur. Başvurucu tekrar
savcı ve cezaevi müdürüne başvurmuş ve bunun üzerine sadece
“bebek
battaniyesini” kabul
etmişlerdir. Diğer eşyaları ise kabul etmemişler, “para
yatırın, biz cezaevinden temin ederiz”
demişlerdir.
Beşiğin ise, cezaevi tarafından temin edileceği söylenmiştir.
-
Başvurucuya
“doğum
için hastaneye gidince kimseye haber vermeyiz; doğumdan sonra geri
getiririz ve refakatçı da kabul edilmez”
denmiştir.
Başvurucu savcıya durumu anlatınca refakatçı bir kişinin
olabileceğini ve alınmayan eşyaların da alınabileceğini
söylemiştir.
Fakat buna rağmen görevliler götürülen eşyaları yine kabul
etmemişlerdir. İçerideki şartların iyi olduğunu, hatta
verilecek battaniyenin bebek için yeterli olduğunu iddia
etmişlerdir. Ancak başvurucu bahse konu battaniyelerin yetişkinler
için bile rahatsız edici olduğunu, bebek için uygun olmadığını
söylemiştir. Başvurucunun eşi birçok kuruma yazı yazmasına
rağmen herhangi bir sonuç alamamıştır; HDP Milletvekili Sayın
Ömer Faruk Gergerlioğlu hariç bugüne kadar kendileriyle
ilgilenen hiç kimse olmamıştır. CİMER'e de devamlı olarak
sorunlarını yazmalarına rağmen, bugüne kadar herhangi bir dönüş
olmamıştır.
-
23
Mayıs 2019 tarihinde Hatice Şahnaz hastaneye muayeneye
götürülmüştür. Muayene eden doktor doğuma bir hafta olduğunu
söylemiştir. Cezaevi ile hastane arası mesafe göreli olarak uzak
olup, başvurucu hastaneden cezaevine geri getirilirken yolların
kötü olması nedeniyle cezaevi aracı başvurucuyu sarsmış ve
ağrıları artmıştır. Gece olduğunda ağrıları geçmeyince
acil butonuna basıp karşı koğuşta tutuklu bir ebenin olduğunu
belirtip, en azından tutuklu ebenin kendisini kontrol etmesini
istemiştir. Ancak görevliler buna izin vermemiştir. Ağrıları
gittikçe artınca, başvurucu görevlilerden kendisini hastaneye
götürmelerini talep etmiştir. Bu talep üzerine bir ambulans
gelmiş fakat ambülansta doktor olmadığı için, ambülansta
bulunanlar “Biz
terör suçlularını doktor olmadan götüremiyoruz.”
demişlerdir.
Bunun üzerine tekrar bir ambulans istenmiş ve gelen ambülansla
başvurucu hastaneye götürülmüştür. Normalde tutuklu
sevklerinde 2-3 jandarma eşlik ederken, başvurucu “tehlikeli”
olduğu iddiasıyla 7 jandarmayla hastaneye götürülmüştür.
Hastanedeki görevliler, normal olarak her tutuklu veya hükümlü
sevkinde 2-3 jandarmanın eşlik ettiğini hatırlatıp, Hatice
Şahnaz’a neden 7 jandarmanın eşlik ettiğini sormuşlardır.
Diğer 6 jandarmaya komutanlık yapan jandarma görevlisi (komutan),
doğum yapmak üzere olan hamile başvurucunun da duyduğu şekilde,
“Siz
bunun ne kadar tehlikeli olduğunu bilseydiniz, bu soruyu
sormazdınız” demiştir.
Daha sonra başvurucuyu hastane kabul etmiş ve kendisini
doğumhaneye götürmüşlerdir. 24 Mayıs 2019 tarihinde saat 9:00
civarında da doğum gerçekleşmiştir.
-
Doğum
öncesinde bahse konu jandarma komutanı, başvurucunun da hazır
olduğu ortamda, doğum esnasında kendisinin de doğumhanede
bulunacağını söylemiş, ancak doktorlar bunun mümkün
olmayacağını belirtmişlerdir. Komutan ısrar edince, jandarma
komutanı ile doktorlar arasında başvurucunun da bulunduğu
ortamda sözlü münakaşa yaşanmıştır. Sonuç olarak doktorlar
komutanın doğum odasında bulunmasına izin vermemişlerdir.
-
Doğumdan
önce aileden hiç kimseye haber verilmediği için başvurucunun
annesi veya eşinin doğum esnasında kendisine refakat etmesi
mümkün olmamıştır. Doğum yaptıktan sonra başvurucunun eşine
haber verilmiş ve aynı gün saat 10.00 civarında annesi ve eşi
hastaneye gitmişlerdir. Ancak kendilerine başvurucu ve bebeği
göremeyecekleri söylenmiştir. Savcılıktan izin aldıktan sonra
görüşebilecekleri ifade edilmiştir. Cezaevi savcısından izin
almak için cezaevine gittiklerinde cezaevi görevlileri kendilerine
zorluklar çıkarmışlar, “doktordan
kâğıt getirin” gibi
gerekçeler ileri sürmüşlerdir. Daha sonra savcı ile görüşünce
kendilerine izin verilmiştir. Başvurucunun annesine 15 dakikalık
görüşme izni, eşine ise refakatçı kalma izni verilmiştir.
Aynı gün saat 12 civarlarında hastaneye gitmişler ve ilk önce
15 dakika annesi başvurucu ile görüşmüştür. Daha sonra ise
başvurucunun eşi hastane odasına alınmıştır.
-
25
Mayıs 2019 tarihi sabahı başvurucunun ailesi hastaneye gitmiştir.
Bebeğin fotoğrafını çekmek istediklerinde, görevliler buna
izin vermemiştir. Doğumum üzerinden 26 saat geçtikten sonra,
saat 11.00 civarında görevliler işlemlerin tamamlandığını
söyleyerek, başvurucu ve bebeği cezaevine götüreceklerini
söylemişlerdir. Bebeği babası almış, başvurucu dışarıda
cezaevi aracına doğru giderken, başvurucunun son derece rahatsız
olduğu ve zor yürüdüğü gözlenmiştir. Buna rağmen
jandarmalar, başvurucunun da duyacağı bir şekilde
“Kelepçeleyelim
mi?” diye
komutanlarına sormuşlardır. Komutan kelepçelenmesini
istememiştir. Başvurucuyu cezaevine götüren araç beyaz küçük
tutuklu arabası olup, bu araçla başvurucu cezaevine
götürülmüştür. Bebeğe cezaevinde tahsis edilen beşik tahta,
eski ve böcekli olduğundan dolayı başvurucu beşiği kullanmak
istememiştir. Bu başvurunun yapıldığı tarih itibari ile
başvurucu ile bebeği aynı yatakta yatmaktadırlar; ailesinin
dışarıdan beşik getirmelerine izin verilmemektedir. Yeni doğum
yapmış olan başvurucunun ve bebeğinin giysilerini aynı koğuşta
kalan diğer kadınlar yıkamaktadırlar. Aynı koğuşta 24 kişi
ile 3 yaşlarında bir çocuk ve başvurucunun bebeği (toplam 26)
birlikte kalmaktadır. Haftada 3 gün, iki saat süre ile sınırlı
olarak sıcak su verilmektedir. Kışın kaloriferler çok az
yakıldığı için koğuş soğuk olmuştur. Bu başvurunun
yapıldığı tarihte ise 26 kişinin birlikte kaldığı koğuş,
yaz mevsiminin de etkisiyle aşırı derecede sıcaktır.
-
İLGİLİ
İÇ HUKUK
-
Hamile
ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanması ve kesinleşen
hürriyeti bağlayıcı
cezalarının
infazı, 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı
Hakkındaki Kanunun (CGTİHK) 16 § 4 ve 116. maddelerinde
düzenlenmiştir.
-
CGTİHK
m. 16 § 4: “Hapis
cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten
itibaren altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri
bırakılır. Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş
olursa, doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.”
-
CGTİHK
m. 116 § 1: “Bu
Kanunun; … hapis cezasının infazının hastalık nedeni ile
ertelenmesi, … muayene ve tedavileri, sağlık denetimi,
hastaneye sevk, infazı engelleyecek hastalık hâli, kendilerine
verilen yiyecek ve içecekleri reddetmeleri, … konularında
9, 16,
21, 22, 26
ilâ 28, 34 ilâ 53, 55 ilâ 62, 66 ilâ 76, 78 ilâ 84 ve 86 ilâ
88 inci maddelerinde düzenlenmiş hükümlerin tutukluluk
hâliyle uzlaşır nitelikte olanları tutuklular
hakkında da uygulanabilir.”
-
Bu
iki hüküm birlikte değerlendirildiğinde, hamile ve yeni doğum
yapmış kadınlar için hapis cezasının infazı 5275 sayılı
CGTİHK ile yasaklanmış ise, hakkında henüz kesinleşmiş
bir
mahkûmiyet kararı dahi olmayan hamile ve yeni doğum yapmış
kadınların tutuklanması ya da başka bir şekilde
özgürlüklerinden yoksun bırakılması haydi haydi yasaktır.
CGTİHK m. 16 § 4 ve 116 § 1’den farklı bir sonuç çıkarmak
mümkün değildir; zira masumiyet karinesinin gerekleri ile CGTİHK
m. 16 § 4’te kullanılan emredici dil (“geriye bırakılır”)
farklı bir sonuca ulaşmayı imkânsız kılmaktadır.
-
İHTİYATİ
TEDBİR TALEBİNE DAYANAK OLAN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ
-
AİHS’nin
3. maddesinin ihlali
-
5275
sayılı CGTİK’nin 16 § 4 ile 116. Maddeleri ile hamile ve yeni
doğum yapmış (altı aya kadar) kadınların özgürlüğünden
yoksun bırakılması yasaklanmıştır. Hamile kadınların
ve
bebeğinin
sağlığı,
yaşamı, gelişimi ve insan onuruna uygun olarak yaşamlarını
sürdürme haklarını güvence altına almak amacıyla, 5275 sayılı
CGTİK'nın 16 § 4 ve 116 maddeleri açık ve net bir şekilde
hamile ve yeni doğum yapmış kadınların tutuklanmasını ve
hürriyeti bağlayıcı cezanın infazını, hamilelik süresince ve
doğum tarihinden itibaren 6 ay süre ile yasaklamıştır. CGTİHK
m. 16 § 4 ve 116 yasaklamasına rağmen, başvurucunun yaklaşık 9
ay hamile olarak ve daha sonra da (bebeği ile birlikte) cezaevinde
tutulmaya devam etmesi hem annenin hem de bebeğin sağlığı,
dengeli büyümesi, gelişimi ve iyiliği (well-being)
açısından telafisi imkânsız sorunlara yol açabileceği gibi
(bebeğin henüz doğmadan bir ayağının normal olmadığı için
ameliyat edilmesi gerektiği), bu durumun verdiği elem ve ıstırap
gibi hususlar birlikte değerlendirildiğinde, tüm bu muameleler
AİHS m. 3 anlamında insanlık dışı muamele oluşturur.
Başvurucu hamileliğin özellikle ilk dört ayında yaşadığı
yoğun mide bulantıları nedeniyle sürekli olarak yatağında
uzanmak zorunda kalmış olup, belki de bebekte meydana gelen sağlık
sorunlarına bu durum yol açmıştır.
-
Hamileliğin
doğasından
kaynaklanan
zorluklar ile özgür bir hamilenin yaşamını sürdürürken
karşılaştığı zorluklar dikkate alındığında, hamile bir
kadının yaklaşık dokuz ay boyunca cezaevinde tutulması ve yeni
doğum yapmasına rağmen bebeğiyle
birlikte
cezaevinde tutulmaya devam etmesi başlı başına insanlık dışı
muamele oluşturur.
Bu nedenledir ki, CGTİHK m. 16 § 4 ile 116 hamile ve yeni doğum
yapmış kadınların cezaevinde tutulmasını yasaklamıştır.
Hamile bir kadının normal şartlar altında kendi evinde dahi
günlük
yaşamını
sürdürmesinin zorlukları ortada iken, küçücük bir alanda,
diğer 24 kişi ile birlikte, bulunması gereken tutuklu/hükümlü
sayısından fazla insanın bulunduğu uygunsuz bir ortamda
tutulmaya zorlanması, kendisine ve ailesine en makul taleplerinde
dahi zorluklar çıkarılması, bir kısmının reddedilmesi, hamile
olarak defalarca cezaevinden hastaneye kelepçeli olarak götürülüp
getirilmesi, kendisine en azılı terörist muamelesi yapılması ve
bu yönde ifadeler kullanılması, hamileliğin ağır şartları,
cezaevi
şartları
ve yeni doğum yapmış bir kadının bebeği ile birlikte aynı
ortamda tutulmaya devam etmesi birlikte değerlendirildiğinde, tüm
bu uygulamalar insanlık dışı muamele oluşturur. Bu ve olaylar
kısmında belirtilen diğer nedenlerle, somut olayda AİHS’nin 3.
maddesinin koruduğu insanlık dışı muamele yasağı ihlal
edilmiştir.
-
AİHS’nin
5. Maddesi
-
AİHS’nin
5 § 1 hükmünün ihlali
-
5275
sayılı
Kanunun
16 § 4 maddesine göre, “Hapis
cezasının infazı, gebe olan veya doğurduğu tarihten itibaren
altı ay geçmemiş bulunan kadınlar hakkında geri bırakılır.
Çocuk ölmüş veya anasından başka birine verilmiş olursa,
doğumdan itibaren iki ay geçince ceza infaz olunur.”
5275 sayılı Kanunun 116. maddesine göre, yukarıdaki hüküm
“tutuklular”
hakkında
da uygulanır.
-
İlk
olarak, başvurucunun hamile olduğu ve daha sonra doğum yapıp 6
aydan
küçük
bebeği olduğu için, 5275 sayılı Kanunun 16 § 4 ve 116.
maddeleri gereği tutuklanmasının mümkün olmadığı, bu
durumdaki annenin cezasının infazı dahi yasak olduğu dikkate
alındığında, iç hukuka aykırı olan bu tutukluluk nedeniyle
AİHS’nin 5 § 1 hükmü ihlal edilmiştir. İç hukuka aykırı
bir tutma tek başına AİHS’nin 5 § 1 maddesinin ihlali için
yeterlidir (Scott
v. Spain).
İkinci olarak, ilk ve ikinci derece mahkeme kararlarından sonra
ikişer ay boyunca tutukluluk halinin devamına karar verilmediği
için, iç hukuka (CMK m. 108 § 3) aykırı tutma nedeniyle de AİHS
m. 5 § 1 ayrıca ihlal edilmiştir. CMK m. 141 § 1(a) hükmünde
öngörülen iç hukuk yolu tahliye imkânı sunmadığı için her
iki şikâyet açısından da etkisizdir.
-
AİHS’nin
5. ve 14. maddelerinin birlikte ihlali
-
5275
sayılı CGTİHK’nın 16 § 4 hükmü uyarınca, hakkında
kesinleşmiş hüküm bulunan hamile veya yeni doğum yapmış
kadınların özgürlükleri hiçbir
şekilde
kısıtlanmaz ve cezaevine konmazken, özellikle 15 Temmuz 2016
sonrası yargılamalarda aynı durumdaki kadınların gözaltına
alınmaları, tutuklanmaları, ilk ve ikinci derece mahkûmiyet
kararları sonrası tutukluluk hallerinin devam ettirilmesi,
özgürlük ve güvenlik hakkından yararlanmada ‘hükümlü
olanlar ile hükümlü olmayanlar’
arasında
ayrımcılık oluşturur. Somut olayda da başvurucu CGTİHK’nın
116. maddesinin varlığına rağmen (bir süre tutuklu, daha sonra
ise ilk ve ikinci derece mahkeme kararlarıyla tutulu) aynı
ayrımcılığa maruz kalmış olup, bu durumu meşru gösterecek
makul hiçbir gerekçe yoktur; çünkü aynı uygulama CGTİHK’nın
116. Maddesi ile tutuklular için de yasaklanmıştır. Bu nedenle
somut olayda AİHS’nin 5. ve 14. maddeleri birlikte ihlal
edilmiştir.
-
AİHS’nin
5 §
1(a) hükmünün ihlali
-
Başvurucu
8 Kasım 2018 tarihinden itibaren ilk derece mahkemesinin mahkûmiyet
kararına dayalı olarak özgürlüğünden yoksundur. 8 Kasım 2018
tarihinde kısa
karar
açıklanmasına rağmen gerekçeli karar 15 gün içerisinde
yazılmamıştır. Kanunun
öngördüğü süre içerisinde gerekçeli karar yazılmadığı
için “kanunla
önceden kurulmuş mahkeme önünde yargılanma hakkı”
ihlal
edilmiştir. AİHM’nin Coëme
and others v. Belgium kararına
göre, kanunla önceden kurulmuş mahkeme ilkesi, sadece mahkemenin
kendisini değil, uyguladığı usul kurallarını da (CMK) kapsar.
Eş ifade ile, kanunda yazılı açık usul kurallarına aykırı
olarak verilen bir karar, kanunla önceden kurulmuş mahkeme
ilkesini ihlal eder. Başvurucu kanunla önceden kurulmuş mahkeme
ilkesine aykırı olarak verilmiş bir hükme, hukuken yok
hükmündeki bir karara dayalı olarak özgürlüğünden yoksun
bırakıldığı için, AİHS m. 5 § 1(a) anlamında bir “mahkeme”
tarafından
verilmiş karar olmadan (Lavents
v. Latvia)
tutulmaya devam ettiği için AİHS m. 5 § 1(a) ihlal edilmiştir.
-
Ayrıca,
Antalya 2.
Ağır Ceza Mahkemesi,
17 Mart 2017 tarihinde tutuklu yargılanan 20 sanığın
ve 30 Mart
2017 tarihinde de 8 tutuklu sanığın tahliyesine karar vermiştir.
Bu tahliye kararlarından beş gün sonra, 5 Nisan 2017 tarihinde 2.
Ağır ceza mahkemesi Başkanı Yücel Dağdelen
Manisa iline düz hâkim olarak, üye hâkim Saim Karakaya ise Siirt
iline atanmıştır.
Aynı mahkemenin diğer iki üyesi Ayşegül Yıldız Kaya ile Ali
Emre Sula ise 6 Nisan 2017 tarihinde Antalya Adliyesinde başka
mahkemelerde görevlendirilmiştir.
Böylece görev süreleri dolmadan ve talepleri olmadan, Mahkeme
başkanı ve üyeler çalıştıkları mahkemeden başka mahkemelere
atanmışlardır. Başvurucunun eşinin anlattığına göre,
Antalya 2. Ağır ceza mahkemesi başkanı 1 Kasım 2018 tarihinde
tekrar değiştirilmiştir.
-
Antalya
Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi, Denizli Ağır Ceza
Mahkemesi tarafından verilen
6 yıl 3 aylık hapis cezasına ilişkin bir kararı, ByLock
isimli
uygulamaya dair incelemenin yetersiz olduğu gerekçesiyle,
04.04.2017
tarihinde
bozmuştur.
Bu karardan hemen sonra, Yeni Asır Gazetesi, 26.04.2017
tarihinde,
Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi Başkanı Şenol
Demir’i bu karar nedeniyle eleştiren bir haber yayınlamıştır.
8.05.2017
tarihinde
ise, Başkan Şenol Demir, 3. Ceza Dairesi Başkanı olarak fiilen 9
ay 18 gün görev yaptıktan sonra, talebi olmadan Konya iline ilk
derece mahkemesi hâkimi olarak atanmıştır.
Oysa istinaf mahkemesi başkanlığına atanan hâkimlerin bu
mahkemelerdeki minimum görev süresi dört yıldır.
-
Son
olarak ByLock konusunda polisin yazdığı yazılara dayalı olarak,
ana deliller (hard disk ve flaş bellek) doğrudan incelenmeden,
polis yazısı mutlak doğru kabul edilip mahkûmiyet kararı
verildiği ve istinaf mahkemesi de aynı kararı hiçbir inceleme
yapmadan onadığı için her iki mahkeme de bağımsızlığını
kaybetmiştir (Beaumartin
v. France).
ByLock verilerinin yer aldığı hard disk ve flaş bellek başvurucu
veya avukatına sunulup inceleme yapmalarına izin verilmediği için
çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği ilkesi de ihlal
edilmiştir.
-
Bu
bilgilerden anlaşılacağı gibi, mahkûmiyet kararı veren ilk
derece mahkemesi bağımsız
ve
tarafsız (“kararımız
belliydi”)
olmadığı gibi, ikinci derece mahkemesi de aynı niteliklerden
yoksundur. Başvurucu
“bağımsız
ve tarafsız olmayan, kanunla önceden kurulmuş mahkeme
niteliklerinden yoksun mahkemelerce, çekişmeli yargılama ve
silahların eşitliği ilkelerine” aykırı
olarak verilmiş kararlara dayalı olarak özgürlüğünden yoksun
bırakıldığı için AİHS m. 5 § 1(a) ihlal edilmiştir. Bu
nitelikler AİHS m. 5 §
1(a) anlamında bir “mahkemenin” olmazsa olmazları arasındadır.
-
AİHS
5 § 4 hükmünün ihlalleri
-
a-)
Başvurucu ilk ve ikinci derece mahkemeleri kararlarından sonra iki
ay boyunca, kararlar süresinde yetkili mahkemeye gönderilmediği
için, tahliye talebinde bulunamadığı gibi itiraz hakkını da
kullanamamıştır. b-) Tahliye talepleri ve itirazlarda ileri
sürülen ve hamilelik, sağlık durumu ve bebeğin gelişimi,
iyiliği ve sağlık durumu hususlarındaki argümanlar
(tutukluluğun yasallığı, 5275 sayılı CGTİHK m. 16 § 4 ve
116), mahkemelerce gerekçe göstermeksizin reddedilmiştir. c-)
Başvurucunun ilk andan itibaren tutukluluğuna dayanak yapılan ana
delil
ByLock
kullandığı iddiasıdır. ByLock’a ilişkin verilerin yer aldığı
hard disk ve flaş belleğin birer örneği (Bu materyaller Ankara
Cumhuriyet Başsavcılığı adli emanetinde tutulmaktadır.) CMK m.
134 uyarınca başvurucuya verilmesi gerekirken, bu ana delil
başvurucuya verilip
bu
deliller konusundaki görüşleri alınmadan başvurucunun talepleri
reddedildiği için çekişmeli yargılama ve silahların eşitliği
ilkeleri ihlal edilmiştir. d-) Ayrıca başvurucu 8 Kasım 2018
tarihinden bu yana ilk derece mahkemesi kararına dayalı olarak
tutulmaktadır; istinaf ve bu süreçteki tahliye talepleri de hard
disk ve flaş bellek başvurucuya verilmeden reddedilmiştir. e-)
Tahliye talebi, itiraz ve istinaf talebini inceleyen mahkemeler
yukarıdaki aynı gerekçelerle AİHS m. 5 § 4 anlamında bağımsız
ve tarafsız değildir (D.N.
v. Switzerland).
Bağımsızlık ve tarafsızlık konusunda
somut
bilgi için ayrıca bkz.
https://drive.google.com/drive/folders/1f7zKU9aIk8Ns1Cv3l7wB8eXpW3UuCrXO,
§§ 10-144.). Tüm
bu nedenlerle AİHS m. 5 § 4 ihlal edilmiştir.
-
AİHS’nin
8. maddesinin
ihlali
-
Tutuklama
ve mahkûmiyet kararlarına dayanak yapılan ana iddia ByLock
kullanma iddiasıdır. ByLock’a dair
veriler önceden alınmış hiçbir mahkeme kararı olmadan MİT
tarafından ele geçirilmiş ve MİT ve soruşturma organlarınca
incelenip bu hususta bir de merkezi veri tabanı oluşturulmuştur.
Tüm bunlar yapıldıktan sonra, 9 Aralık 2016
tarihinde
Ankara 4. Sulh ceza hakimliğinden CMK m. 134’e dayalı olarak
hakimlik kararı alınmıştır. Sonradan alınmış hakimlik
kararı, önceki illegaliteyi gidermez. Kısaca, ByLock verileri MİT
Kanunu m. 6 § 2 ve CMK m. 134 ve 135’e aykırı olarak, hiçbir
yargı kararı olmadan ele geçirilip, incelendiği ve kullanıldığı
için özel hayata saygı hakkı ihlal edilmiştir (AİHS m. 8).
-
TEDBİR
TALEBİ VE ŞİKÂYETLER AÇISINDAN İÇ HUKUK YOLLARININ
TÜKETİLMESİ
-
Başvurucu
hamileliğini öğrendikten sonra resmi makamlara başvurmuş ve
serbest bırakılmasını talep etmiştir. Hamile olduğunu Antalya
2. Ağır ceza mahkemesi önünde 8 Kasım 2018 tarihli (tek)
duruşmada belirtmiş, serbest bırakılmasını
talep etmiş
ise de serbest bırakılmamıştır. 2 ay boyunca gerekçeli karar
yazılmadığı için tahliye talebinde bulunamamıştır. İstinaf
mahkemesi de istinaf talebini reddettiği kararda tutukluluk halinin
devamına da karar vermiştir. Başvurucu, 28 Mart 2019 tarihinde
hamile olduğunu belirterek tahliye talepli temyiz başvurusunda
bulunmuş ise de istinaf mahkemesi dosyayı 42 gün boyunca
Yargıtay’a göndermemiş ve Yargıtay’a yapılan tahliye
talepli temyiz başvurusu da incelemeye alınamamıştır. Aradan
iki aydan fazla bir süre geçmesine rağmen Yargıtay tarafından
herhangi bir karar verilmemiştir.
-
Son
olarak 22 Mayıs 2019 tarihinde başvurucu ihtiyati tedbir talepli
olarak Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve bu başvuruda ileri
sürdüğü tüm hak ihlallerini Anayasa Mahkemesi önünde de ileri
sürmüştür. Ancak aradan geçen iki haftadan fazla süreye rağmen
Anayasa
Mahkemesi ihtiyati tedbir talebi konusunda herhangi bir karar
vermemiştir.
-
Anayasa
Mahkemesi 15
Temmuz 2016 tarihinden sonra tutuklanan onlarca hamile veya yeni
doğum yapmış (6 aydan küçük bebekli) kadının başvurularının
hiçbirini karara bağlamamıştır. Cezaevlerinde halen 750
civarında küçük çocuklu kadın tutuklu bulunmakta olup, bu
çocuklardan bir kısmı 6 aydan küçüktür. 5275
sayılı Kanunun 16 § 4 maddesi ile 116. Madde hükümleri son
derece açık olmasına ve AİHS m. 3 ve 5 açısından ihlalin açık
olmasına rağmen Anayasa
Mahkemesi aradan geçen üç yıla yakın süre zarfında bu
konudaki başvuruların hiçbirinde, örneğin Beyza Demir
başvurusunda, ihtiyati tedbir talebi dahil hiçbir karar
vermemiştir. Bu nedenle, somut olay açısından etkisiz bir
başvuru yoluna dönüşmüştür.
-
Ayrıca,
Anayasa Mahkemesi 15 Temmuz 2016 sonrası “Gülenist olduğu
iddiasıyla suçlananlar” tarafından yapılan 80 000’den fazla
başvurunun tamamını reddetmiş, hiçbir başvuruda lehe hiçbir
karar vermemiştir. Yüzlerce başvuruyu gerekçesiz, hatta okumadan
reddetmiştir. Yüzlerce başvuruda ileri sürülen birçok şikâyeti
ise hiçbir şekilde incelemeden, gerekçesiz şekilde reddetmiştir.
Anlaşıldığına göre, Anayasa Mahkemesi “Gülenist
suçlaması” içeren
başvuruların tamamını reddetme ve zamanında karara bağlamama
yönünde genel bir pratiğe sahip olup, başvurucuya da aynı
suçlama yöneltilmiştir. Anayasa Mahkemesinin “Gülenist
suçlaması” içeren
başvuruların hiçbirinde lehe hiçbir karar vermediği net bir
olgu olup, bu durumun aksini ispatlama yükümlülüğü Hükümete
aittir. 15 Temmuz 2016 sonrası onlarca net insan hakkı ihlali
yaşanmış olmasına rağmen, örneğin AİHS m. 5 § 4 anlamında
avukata erişim hakkı açık şekilde ihlal edilmiş olmasına ve
bu durum Anayasa Mahkemesi önünde belirtilmesine rağmen, bu
başvurunun yapıldığı tarihe kadar (Haziran 2019) ihlal yönünde
verilmiş tek bir karar örneği dahi yoktur. Bu durum Anayasa
Mahkemesinin tarafsızlığını kaybettiğini net olarak
göstermektedir. Bu nedenle de somut olayda etkisiz bir başvuru
yoludur.
-
Ancak
Anayasa Mahkemesinin etkisiz bir başvuru merciine dönüştüğünün
tek nedeni
yukarıdaki
olgular değildir. Aşağıda belirtilen nedenlerle Anayasa
Mahkemesi bağımsızlık ve tarafsızlığını kaybetmiş olup, bu
nedenle de somut olayda etkin bir başvuru yolu olarak görülemez:
-
The
Constitutional
Court of Turkey has lost its
independence and impartiality, as indicated by its acts and
decisions in the aftermath of the coup attempt on 15 July 2016.
According
to the
European Court of Human Rights (ECtHR), “the
irremovability of judges by the executive during their term of
office must in general be considered as a corollary of their
independence and thus included in the guarantees of Article 6 § 1
of the ECHR. However, the absence of a formal recognition of this
irremovability in the law does not in itself imply lack of
independence, provided that, it is in fact recognized, and that the
other necessary guarantees are present” (Campbell
and Fell v. The United Kingdom,
§ 80; Lauko v.
Slovakia, § 63).
-
On
16 July 2016, two members of the Constitutional Court were taken
under custody and later detained on remand; and on 4 August 2018,
were removed from office by the Plenary of the Constitutional Court
without a
public hearing and without respecting the essential procedural
guarantees of a fair trial, such as adversarial proceedings and
equality of arms. They were removed from office as per Article 3 of
Emergency Decree Law No. 667,
despite the plenary failed to find any evidence against them, even
after examination of their pending criminal cases. Regarding this
decision, the Venice Commission stated that “The
judgment does not refer to any evidence against the two judges
concerned”.
It must be noted that the Constitutional Court’s dismissal is not
based on any misconduct or incompetence or any concrete evidence in
relation to any criminal activity on the part of the dismissed
members. As stated in a report published by the Office of the United
Nations High Commissioner for Human Rights, “judges
can be suspended or removed
only on serious grounds of misconduct or incompetence after fair
proceedings.”.
The Constitutional
Court has lost its independence after the arbitrary arrest and
dismissal of its two members without any concrete evidence and
without any due process.
-
Further,
the powers of the Constitutional Court are limited to those
attributed competences granted by the Constitution (Art. 148). The
Constitutional Court is not a general court of law and thus not
authorised to deal with the criminal prosecutions; it does not have
residual competences. As it is not a general court of law, it cannot
decide whether or not a group is a terrorist organisation. Besides,
the Constitutional Court delivered a decision on 4
August 2016 when
deciding the dismissals of its two members without conducting any
adjudicative criminal proceeding and without conforming with any
sine qua non
judicial guarantees such as
adversarial proceedings, equality of arms, public hearing, etc.
Without the recognition of the Gulen movement as a terrorist
organisation by a res
judicata decision of
the criminal courts, the Plenary Session of the Constitutional Court
(all the members of the Court) used the expression of “Fetullahist
Terror Organisation/Parallel State Structure”
(FETÖ/PDY) sixty-nine
times without the
use of the adjectives “alleged”,
“supposed”
or “presumed”,
as if the existence of such a “terrorist organisation” was a
given fact.
-
The
first final and binding decision of criminal courts in relation to
the existence of such a “terrorist organisation” is arguably the
decision of the Assembly of Criminal Chambers of the Court of
Cassation dated 26
September 2017.
Until that date, the Constitutional Court could not characterise a
group or an organisation as a terrorist organisation. Nor could it
base its decision to dismiss two of its members on the grounds of
the link, contact or affiliation with such a group. One could argue
that all the members of the Constitutional Court have displayed
their bias
and thus impartiality
in relation to the applications
involving the alleged Gulenists by joining the Constitutional
Court’s decision of dismissal.
-
On
the other hand, the Constitutional Court has not delivered any
judgment in favour of the applicants even though there have been
many obvious violations of the Turkish Constitution and the European
Convention on Human Rights (ECHR) since 15 July 2016 (for instance,
drastic restrictions to access to lawyers as well as limitations on
the confidentiality of the client-lawyer relationship,
pre-trial detentions without any concrete evidences, continuation of
detention and rejection of objection without any reasoned decision,
etc. Art. 5 of the ECHR and Art. 9 of the ICCPR). Even though the
Constitutional Court received many appeals regarding the right to
liberty and security, it dismissed almost all of them without
examining the obvious violation claims, for instance the violation
of the right to access to a lawyer within the meaning of Article 5 §
4 of the ECHR (see, for instance, Decision of the Constitutional
Court dated 8 January 2018, Application no. 2016/44641), which
demonstrates its lack of impartiality.
-
The
members of the Constitutional Court continue to be exposed to threat
of dismissal and criminal prosecution. Following the declaration of
the state of emergency in the aftermath of the coup attempt 0n 21
July 2016, Article 3 § 1 of the Legislative Decree No. 667,
published on 23 July 2016, provided the power to dismiss judges
including members of the Constitutional Court “who
are considered to be a member of, or have relation, connection or
contact with terrorist organizations or
structure/entities”.
Upon the end of the state of emergency, Turkey adopted an
anti-terrorism Law No. 7145 on 25 July 2018 which basically ensured
that certain state of emergency powers continue.
This law covers a range of powers that previously existed only under
the state of emergency. Article 26 § A of the Law No. 7145 allows,
in particular, authorities to dismiss judges and all other public
officials for the next three years without trial or resorting to
their defence, by unilateral action at any time. This provision is
to remain in force for three more years as per a legislation dated
25 July 2018. This discretionary power allows the judicial
authorities to dismiss judges, including members of the
Constitutional Court, at any time. In short, no judge has the
security of tenure
until 24 July
2021. Thus, the most important safeguard of the tenure of judges in
Article 139 of the Constitution was abolished with the provisions of
an ordinary law. As far as Article 26 § A of the Law No. 7145
adopted on 25 July 2018 remains in force, no judge, including
members of the Constitutional Court, enjoy security
of tenure, which is
one of the main guarantees for the independence of the judiciary.
The loose and arbitrary conditions of dismissal constitute a threat
to the security of tenure for the members of the Constitutional
Court. It has been already witnessed that the Plenary Session of the
Constitutional Court had dismissed two of its members on similarly
arbitrary grounds, without any concert evidence. Thus, there is no
guarantee that any individual member of the Constitutional Court is
immune and guaranteed from such an abrupt end of tenure.
-
Article
3 § 1 of the Emergency Decree Law No: 667 adopted on 23 July 2016
and The Law adopted on 25 July 2018 have abolished the
constitutional guarantee of irrevocability of all judges (Art 139 of
the Constitution) and put an end to the independence of
Constitutional Court judges.
-
Furthermore,
under Article 159 § 9 of the Constitution and Article 88 § 1 of
the Law No. 2802, judges and prosecutors may only be arrested if
there are circumstances which give rise to strong suspicion that
they have committed a crime and they have been caught in
flagrante delicto.
Article 88 § 1 of the Law on Judges and Prosecutors No. 2802
states: “Except for
offences caught in flagrante delicto which are subject to the
jurisdiction of assize criminal courts, judges and prosecutors may
not be arrested, neither their bodies nor their houses may be
searched, nor they may be interrogated, for claims of having
committed a crime.”
Despite these guarantees, thousands of judges and prosecutors have
been detained and arrested in the post-coup attempt prosecutions,
despite the absence of in
flagrante delicto
on the part of the members of
the judiciary.
-
Similarly,
the two members of the Constitutional Court have been arrested on 16
July 2016 and then placed in pre-trial detention, before the
declaration of a state of emergency on 21 July 2016, on the same
allegations of membership to a terrorist organisation, despite the
absence of procedural grounds for such investigatory measures.
According to Article 16 of the Law no. 6216 on
the establishment and rules of procedure of the Constitutional Court
dated 3 April 2011, “The
opening of an investigation in respect of
the President and members [of the Constitutional Court] for offences
allegedly committed in connection with or during the performance of
their official duties, ordinary offences and disciplinary offences
shall be subject to a decision by the plenary court. However, in
cases of discovery in
flagrante delicto falling
within the jurisdiction of the assize courts, the investigation
shall be conducted in accordance with the rules of ordinary law.”
Without being caught in
flagrante delicto and
then without respecting the conditions laid down in Article 16 of
the Law no. 6216, the two members of the Constitutional Court have
been arrested and placed in pre-trial detention just after the 15
July coup attempt.
-
It
may also be the case that any judge including members of the
Constitutional Court are under the threat of a possible criminal
prosecution on the accusation of membership to a terrorist
organisation. There is no guarantee in principle under the current
situation that the members of the Constitutional Court are immune
from such a prosecution. Therefore, the investigatory measures, such
as arrest and detention which are used in violation of Article 16 of
the Law no. 6216 on
the establishment and rules of procedure of the Constitutional Court
as well as the constitutional principles protecting the independence
of the judiciary, constitute a threat for the members of the
Constitutional Court.
-
Former
Deputy President of the
Constitutional Court Alparslan Altan was arrested on 16 July 2016,
and later has been detained with the accusation of being a member of
a terrorist organisation and, on 4 August 2016, he has also been
dismissed from the membership of the Constitutional Court. While,
General Director of Samanyolu Television, linked to Gulen movement,
Hidayet Karaca was put into custody on 14 December 2014 and later
has been placed in pre-trial detention. Regarding this situation he
has been subjected to, Mr. Karaca filed a complaint at the
Constitutional Court. In 2015, the Constitutional Court rejected Mr.
Karaca’s application with the majority of the votes, while
Alparslan Altan inserted his “dissenting
opinion” to this
decision. One of the accusations directed against Alparslan Altan is
the “dissenting opinion” he wrote in the Constitutional Court
decision issued for Hidayet Karaca. This dissenting opinion written
by Mr. Altan has been used as a ground to accuse him for being a
member of a terrorist organisation (Gulen Movement). On 6 March
2019, at the hearing held at the 9th
Criminal Chamber of the Court of
Cassation, he was compelled to deliver response to the accusations
made in relation to this. He stated that he
has been accused for writing his dissenting opinion under the
decision rendered for Hidayet Karaca while he was serving his
judicial duty at the Constitutional Court. “I
wrote the said dissenting opinion based on the reasoning inferred
from the previous decisions of the Constitutional Court and the
practices of the European Court of Human Rights” he
said.
Alparslan Altan, who at the time was being kept in
detention-on-remand, has been convicted to an aggravated
imprisonment of 11 years and 3 months, at the end of this hearing.
No matter what reason it might be based on, if a member of the
Constitutional Court is being accused with, and then sentenced for,
writing his dissenting opinions during his membership at the Court,
this Court would lose its independence. Having witnessed this
treatment, none of the other members of the Court will be able to
render their decisions freely anymore. For this reason, too, the
Turkish Constitutional Court has lost its independence. For
similar facts and findings, see, Annex
14.
SONUÇ
VE TALEP:
-
İç
hukuka göre tutuklu statüsünde olan başvurucu yeni doğum yapmış
olup, 5275 sayılı CGTİHK’nın 16 § 4 ve 116. Maddeleri
yasaklamasına rağmen yeni doğmuş bebeği ile birlikte, 24
kişinin tutulduğu bir koğuşta, cezaevinde tutulmaya devam
etmektedir. Bu durum tutukluluğun doğasından kaynaklanan elem,
acı ve zorlukların ötesine geçen acılar oluşturmakta ve anne
ve bebeğin maddi ve manevi sağlığı, huzuru, gelişimi ve
iyiliği açısından telafisi imkânsız sorunlara yol açmaktadır.
Bu ve yukarıda belirtilen durumlar AİHS m. 3 anlamında insanlık
dışı muamele yasağına aykırı olup, AİHM İçtüzüğünün
39. Maddesi uyarınca yeni doğum yapmış anne ile bebeğinin vücut
ve ruh sağlığı, uygun şekilde beslenmeleri ve anne ve özellikle
bebeğin gelişimi ve iyiliği (well-being)
için ihtiyati
tedbir kararı
alınarak Hükümete
bildirilmesini ve başvurunun ivedi
olarak
incelenip karara bağlanmasını saygılarımla
arz ve talep ederim.
EKLER
-
3
Eylül 2018 tarihli gözaltı kararı.
-
6
Eylül 2018 tarihli tutuklama kararı.
-
6
Eylül 2018 tarihli iddianame.
-
Yaklaşık
iki ay sonra yazılan 8 Kasım 2018 tarihli Antalya 2. Ağır ceza
mahkemesinin gerekçeli kararı.
-
İlk
derece mahkemesi kararının 27 Aralık 2018 tarihinde tebliğ
edildiğine dair belge fotokopisi.
-
08/11/2018
tarihli istinaf dilekçesi.
-
28
Şubat 2019 tarihli Antalya Bölge Adliye Mahkemesi 2. Ceza Dairesi
kararı.
-
Tahliye
talepli temyiz talebinin yapıldığına dair UYAP ekran görüntüsü.
-
28
Mart 2019 tarihli temyiz dilekçesi.
-
Başvurucunun
8 Nisan 2019 tarihli mektubu.
-
11
Nisan 2019 tarihli Yargıtay 16. Ceza Dairesi cevabi yazısı.
-
Antalya
2. Ceza Dairesi başkanının dosyayı 30 Nisan 2019 tarihinde
Yargıtay’a gönderdiğini gösteren talimat yazısı.
-
Anayasa
Mahkemesine sunulan bireysel başvuru formu ve 22 Mayıs 2019
tarihinde mahkemeye sunulduğunu gösteren belge fotokopisi.
-
Anayasa
Mahkemesinin etkisiz bir başvuru yoluna dönüştüğüne dair
somut olgular.
-
Başvurucuların
kimlik fotokopileri.