19 Aralık 2013 Perşembe

'Her anlamda bir çöküş yaşanıyor'

19 Aralık 2013
Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan sergisinin adı ‘Tekerrür’, ocakta çıkacak son romanının adı ‘Kerr’, Şubat 2014’te gösterime girecek son filmi ise ‘Ben O Değilim’. Eserleriyle “Kötülük nereye varabilir, sınırları var mıdır?” diye soran sanatçı Tayfun Pirselimoğlu, tekerrür eden savaşların, ölümlerin, yıkımların artık daha kötü bir şekilde hayatımızda olduğunu söylüyor.
Tayfun Pirselimoğlu’nun 42 eserinin yer aldığı “Tekerrür” sergisi 18 Ocak 2014'e kadar açık.


Yazar, yönetmen ve senarist Tayfun Pirselimoğlu, günümüzün en üretken sanatçılarından. Bugüne kadar 7 film çekti, roman, hikâye ve deneme türünde 9 kitap yazdı, yurtiçi ve dışında olmak üzere 7 sergi açtı. Pek çok işi de ne hikmetse hep aynı dönemlere denk geldi. Pirselimoğlu, bunu bilerek yapmadığını söylese de yine böyle mümbit bir dönem yaşıyor. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün “Tekerrür” sergisini açtı, uzun bir süre önce tamamladığı romanı “Kerr”, Ocak 2014’te İthaki Yayınları’ndan çıkacak. Tekerrür ile aynı kökten gelen “Kerr” de tıpkı son filmi gibi sürprizli. Kayıp Şahıslar Albümü (2002, Om Yayınları) adlı kitabının ilk ve son bölümünün aynen yer aldığı romanın sadece ortası değişik. Hikâyesini merak edenler ocak ayını bekleyecek. Sanatçının son filmi “Ben O Değilim” de Şubat 2014’te gösterime girecek.

İstanbul’un nev-i şahsına münhasır galerilerinden biri olan Milli Reasürans’ta sergi vesilesiyle buluştuğumuz Pirselimoğlu, filminden ve romanından ağzımıza bir parça bal çalıp 2 yıl önce şekillenen Tekerrür sergisini anlattı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Viyana Hochschüle für Angewandte Kunst’ta (Uygulamalı Güzel Sanatlar Akademisi) resim ve gravür eğitimi gören Pirselimoğlu, 2005’te yine aynı mekânda sergilediği, Irak Savaşı’nı anlatan “Felluce” resimleri ile, bildik bir coğrafyada ‘karanlık’ güçlerin istilasına işaret ediyordu. Burnumuzun dibindeki savaşın zehirli atmosferini soluyan ‘acayip’ figürlerin eşliğinde tuhaf, endişe verici, korkutucu bir ‘geçmiş zamanın’ tasviri ile karşı karşıyaydık. Felluce sergisi, hüzünlü bir sonu önerse de çok ümitvâr bir kapı aralıyordu. Tekerrür, Felluce’nin devamı niteliğinde fakat şimdi o askerler bu kez çok daha kalabalık, çok daha acımasız bir şekilde geliyorlar. Üstelik, sessizce gökyüzünden ipler, kanatlar vasıtasıyla iniyor ve toprağın altına geçiyorlar. Kanatların ima ettiği hafiflik-iyilik değil, sahte bir duruş ona göre. Tekerrür eden savaşlar, ölümler, yıkımlar artık daha kötü bir şekilde hayatımızda. Tüm dünyayı kapsayan, Felluce’nin sınırlarının dışına çıkan, memleketimizi de içine alan bir kötülük hali bu.

Pirselimoğlu, o niye öyle oldu, bu niye böyle oldu diye hep sorular soracağımız ve cevabını alamayacağımız, neden-sonuç ilişkisinin ortadan kalktığı dönemlerde yaşadığımızı düşünüyor. “Ben soru sormayı seviyorum. Bu halimden memnunum. Ama insanlar ferahlamak için bazı cevaplara ihtiyaç duyuyorlar.” diye ifade ediyor duygularını. Tekerrür sergisinin sorusu oldukça açık: “İnsanlığın gidişatı nereyedir, bu kötülük nereye varabilir, sonu var mıdır? Bu kadar çok insanın öldüğü bir dönem olmuş muydu?” Pirselimoğlu, “Bu sadece savaşla açıklanacak bir şey değil, her anlamda bir çöküş içindeyiz.” diyor ve ekliyor: “Mesela dostluk imtihanlarının bu kadar keskinleştiği bir zamanı hatırlamıyorum ve artık ölüm üzerinden bir eşitlenme yok. Herkesin kendi ölüsü var.”











Ben O Değilim, çok sürprizli bir film

İlk kez Roma Film Festivali’nde (8-17 Kasım 2013) gösterilen ve burada aldığı “En İyi Senaryo” ödülü ile dikkat çeken, ‘Ben O Değilim’; Edinburg, Rotterdam, Münih, Sofya, Pekin film festivallerini dolaştıktan sonra Şubat 2014’te gösterime girecek. Ercan Kesal ve Maryam Zaree’nin başrolünde oynadığı film, kimlik değiştiren bir adamın hikâyesini anlatıyor. Pirselimoğlu, “Şimdilik ancak bunu söyleyebilirim. Çok sürprizli bir film olduğu için konuştukça fazla ipucu verebilirim. Ercan Kesal, çok iyi bir oyuncu. Senaryoyu yazarken Ercan tam olarak oturdu kafamda. Çok dişi bir rolde. İki karakteri bir anda oynuyor. Bu da bir oyuncu için her zaman yakalanacak bir fırsat değil. Ercan Kesal, bunu çok iyi değerlendirdi.” diyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

17 Aralık 2013 Salı

Bir cami vakfının 14 yıldır yaşattığı edebiyat dergisi

17 Aralık 2013
Şair ve denemeci Nazım Payam yönetiminde Elazığ’da yayımlanan ‘Bizim Külliye edebiyat dergisi, kalitesi ve istikrarı ile dikkat çeken bir yayın. 14 yıldır aralıksız okuruna ulaşan dergi, aralık-ocak-şubat sayısı ile 58. sayısını yayımladı. Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2007’de ‘yılın dergisi’ seçilen Bizim Külliye’nin yayın yönetmeni Nazım Payam, dergiyi anlattı.

Bizim Külliye dergisini ne zaman, nasıl kurdunuz?

1999’un kışında bir masa etrafında bulunan üç arkadaş karar verdik. Dilimize, sanatımıza, çevremizdekilerin edebî çalışmalarına katkıyı amaçlıyorduk. Söyleyecek sözümüz vardı. Buluştuğumuzda akşamdı. Gecenin bir vaktine kadar öngörülerle hesap kitap tuttuk, konuştuk heyecanlandık. İlk işimiz matbaaya ve vergi dairesine uğramak olacaktı. Ertesi gün kültür-sanat dergisi için ödeyeceğimiz vergiyi duyunca vazgeçtik. Hani Cengiz Aytmatov’un “Beyaz Gemi”sinde geyiğini yitiren Mümin Dede’nin torunu o çocuk var ya, onun durumuna düşmüş, bütün hayallerimizi suya vermiştik. Yitikliğimizle vergi dairesinden çıkarken şehrimizin mümtaz şahsiyetlerinden biriyle karşılaştık. Hemşehrimiz, “Bu kadar tasalanmanıza gerek yok, İzzetpaşa Vakfı Başkanı ile görüşelim.” dedi. Bizim Külliye’yi Elazığ’dan yayın dünyasına kattık.

Elazığ'da 14 yıl aralıksız bir edebiyat dergisi çıkarmak kolay olmasa gerek. Nasıl başardınız bunu?

Tabii ki İzzetpaşa Vakfı’nın himayeleriyle... Türkiye’de kültür-sanat dergiciliği bir şahsın kendi kaynaklarıyla becerebileceği iş değil. İzzetpaşa Vakfı, bir cami vakfı. Yönetim kurulu tamamıyla yüksek tahsilli. İçlerinde yabancı dile hâkim olanlar var. Vakıf başkanımız Nihat Eriş inşaat mühendisi. Taleplerimizi tartışır. Fakat desteği müdahalesizdir. Artık Bizim Külliye dergisi vakfımızın kültür-sanat yayın organı. Yavuz Bülent Bakiler dergimizi ziyaretlerinin ilkinde şöyle demişti: “Bir cami vakfının Türk kültürüne, Türk edebiyatına böylesine katkı sağlaması, Bizim Külliye gibi bir derginin çıkmasına vesile olması, gerçekten beni çok duygulandırdı. Lütfen şu vakıf başkanını bana gösteriniz, başkanımızın ellerinden öpmek istiyorum!”

Anadolu’da yayımlanan dergiler genelde amatör kalıyor, profesyonel bir bakış açısı, baskı göremiyoruz. Bizim Külliye bu kalıpların dışına nasıl çıkabildi?

Sanırım önceliklerimize titizliğimiz: Sanatçılarımızı ve sanatımızı terbiyemizin besleyici unsurlarından biri olarak kabullenmemiz. İyiye, güzele teslimiyetimiz. Anlatmadan çok anlama dilini kullanma gayretimiz. Kanaatimiz şu: Edebiyat dergileri insan-ı kâmilin sorumluluğunu da üstlenebilmeli. Ayrıca farklı pencere açanlarımızın olması; mesela İstanbul’dan Vefa Taşdelen… Denizli’de, Ankara’da, Malatya’da, Muğla’da, İzmir’de, Konya’da, Kayseri’de Eskişehir ve Çorlu’da temsilcilerimiz yok, oralarda bizim danışmanlarımız var. Dergimizin şiirlerini, yazılarını, dosya konusunu defaten tartışıyoruz. Dizgi, tasarım sorumlusu Aydın Karabulut’un işinde yetkinliğini de göz ardı edemeyiz. Ben edebiyat öğretmeniydim. 2006’da derginin işlerini daha sağlıklı yürütmek için emekliye ayrıldım.

Edebiyat dergilerinin önemli bir özelliği de edebiyat dünyasına yeni kalemler kazandırmak. Bizim Külliye’nin bu konudaki iddiası nedir?

Elbette iddiamız var. Edebiyat dergileri tecrübeli kalem ve hedef kitlesi okurlarıyla kişilik edinirler. Safları sıklaştırıp sinir uçlarını belirginleştirmek ise yeni kalemlerle mümkün. Hikâyede Necati Kanter, deneme ve makalede Taner Namlı, Ahmet Faruk Güler, Süleyman Daşdağ, Beyhan Kanter; kendisine özgü eleştiri ve ironisiyle Şinasi Gülaçtı, şiirde Ömer Kazazoğlu, Seval Koçoğlu, Şerif Fatih Akkâğıt ve Mahmut Bahar; röportajda Kemal Batmaz… Kuşkusuz gelecek, bu arkadaşlarımızdan birkaçının sanatını onaylayacaktır.

Bugüne kadar kapağınıza taşıdığınız, ses getiren dosyalarınız nelerdi?

2007’de ‘Türkçe’, Edebiyatımızda Tutku’, ‘Şehir’, ‘Edebiyatımızda Şehir’ dosya konularımız Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “yılın dergisi” seçilmemize vesile olmuştu. Edebiyat, dünyayı gönül ile anlama çabasıdır. Felsefenin payına düşen ise akıl. 46. sayımızı “Felsefe-Edebiyat İlişkisi”ne ayırmıştık. ‘Romanda Tip ve Karakter’, ‘Türkü’, ‘Politika ve Edebiyat’, ‘Metafizik ve Edebiyat’, ‘Mitoloji ve Edebiyat’, ‘Gelenek ve Edebiyat’, ‘Şehir ve Şair’, ‘Şehir ve Kitap’ dosya konuları da dikkatleri dergimize çekmiştir.

Gelecek sayınızda ‘dergi edebiyatı’ konusunu ele alacaksınız. Dergi edebiyatından ne anlamalıyız?

Edebiyat dergileri yazarını da okurunu da seçiciliğe, seçkinciliğe özendirir. Dergi edebiyatı, üslubu, ilkesi, edebî türünün inceliklerinde tercihi olan, eleştiriye açık nitelik edebiyatıdır. Orada kalemler çekilir; duygu ve düşünceler okurlarıyla buluşur, muhataplarına ulaşır. Hikâye, şiir, deneme ve fikir, eleştirmenleriyle yüz yüze gelir. Dergi üzerinden gelen takdir ve tekdirlerin toplamı, müellifi iç disipline sevk eder, daha düzgün, daha özgün olmaya zorlar. Dergi edebiyatında imla tutarsızlığından, noktalama yanlışlarından, bozuk cümlelerden, standart dil ile yazılmış bir metnin arasına yöre ağzı ve argo sözler serpiştirmekten sakınılır. Fakat gündelik hayata sevk edilen tat ve talepler hemencecik fark edilmez. Dergi edebiyatının öngördüğü on yıl, yirmi yıl, belki bir asır sonrayadır. Onun şimdiye söylediği: “Haydi düşün, haydi hisset!”

 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

14 Aralık 2013 Cumartesi

Devir, hat müzayedesi devri

14 Aralık 2013
Kuran-ı Kerim, Ali Rıza.
Hat eserleri artık iyi para ediyor. Bunun en güncel kanıtı, biri yarın olmak üzere, önümüzdeki günlerde birbiri ardına yapılacak olan üç ‘hat müzayedesi’.Antik AŞ’nin, yarın saat 14.00’te Beşiktaş’taki Shangri-La Bosphorus Otel’de düzenleyeceği müzayedenin adı “Türk Hat Sanatının Şaheserleri.” Portakal Kültür ve Sanat Evi’nin 17 Aralık Salı günü Nişantaşı’ndaki merkezinde açacağı “Osmanlı’dan Başyapıtlar” adlı sergideki eserler aynı zamanda satışa sunulacak. Maçka’daki Bali Müzayede de Ocak 2014’ün sonunda bir hat müzayedesine hazırlanıyor.

    Antik AŞ’nin sahibi Turgay Artam’ın yöneteceği yarınki müzayedede Mehmet Aziz Rufai, Yedikuleli Seyyid Abdullah, Mehmed Şevki, Kazasker Mustafa İzzet gibi hattatların Hilye-i Şerif’lerinin yanı sıra Kur’an-ı Kerim ve hat levhalarından oluşan özel bir koleksiyon yeni sahiplerini bulacak. Portakal Kültür ve Sanat Evi’nin sergileyeceği eserler arasında ise devrinin tanınmış hattatlarından İbrahim Sükuti’nin yazdığı Kur’an-ı Kerim, Galatalı Ahmed Naili’nin Delail-i Hayrat’ı, Sultan II. Abdülhamid’in şehzadelerinin de yazı hocalığını yapan Mehmed Şevki’nin Hilye-i Şerif’i, usta hattat Eğrikapılı Mehmed Rasim’in hadis-i şeriflerin yazılı olduğu Murakka’sı, Sultan II. Selim tarafından Vezir-i Azam Mehmed Paşa’ya verilen Temlikname (hak veya malların devredildiğini gösteren belge) gibi başyapıtlar var.

“HAT KOLEKSİYONU YAPAN 300-400 KİŞİ VAR”

    Eserler arasında özellikle, Galatalı Ahmed Naili’nin (ö. 1813) Delail-i Hayrat’ı değerli. Kaynaklara göre 121 adet Kur’ân-ı Kerîm’i elle yazan Ahmed Naili Efendi’nin bu şerhli Delail-i Hayrat’ı cildi, tezhîbi, Mekke-Medîne minyatürleri, Hz. Peygamber (sas) ve Dört Halîfe hilyeleriyle benzeri az bulunan önemli bir eser. Galata’daki Taş Mektep’te hocalık yapan Ahmed Naili, Kur’an-ı Kerim, Delail-i Hayrat ve birçok Şifâ-ı Şerif (Peygamberimiz’in hayatı hakkında Arapça bir eser) yazdı. 99., 100. ve 101. Kur’an-ı Kerim’leri Türk İslâm Eserleri Müzesi koleksiyonunda yer alıyor. Naili’nin, daha önce yapılan müzayedelerde 400 bin TL’ye satılan Kur’an-ı Kerim’i, bugüne kadar Türkiye’de yapılan müzayedelerde en yüksek rakama ulaşan eserdi.

    Turgay Artam, hat eserlerine artan bu ilgiyi, son yıllarda yapılan Kur’an-ı Kerim, Hilye-i Şerif ve hat sergilerine gösterilen teveccühe bağlıyor. Türk İslam Eserleri Müzesi’nde 5 Eylül 2010-1 Şubat 2011 tarihleri arasında açık kalan “1400. Yılında Kur’an-ı Kerim” sergisini 127 bin kişi gezmişti. Yıldız Sarayı’nda Kasım 2011’de açılan Hilye-i Şerif sergisi de yine çok beğenilmiş ve ilgi görmüştü. Geçtiğimiz Ramazan ayında önce İstanbul’da daha sonra Anadolu şehirlerinde açılan ve açılmaya devam eden “Mukaddes Miras” adlı mushaf sergisini ise toplam 200 bin kişi gezdi. 3-4 senedir hat koleksiyonu yapanların sayısında ciddi bir artış olduğunu söyleyen Artam, “Bu sergiler sayesinde insanlar İslam sanatlarını sahiplenmeyi öğrendiler.” diyor ve ekliyor: “Hat eserleri, artık çok önemli bir duruma geldi. Önümüzdeki yıllarda da özel hat müzeleri açılacak ülkemizde. Şu anda 300-400 kişi hat koleksiyonu yapıyor Türkiye’de. Her kesimden koleksiyoner var. Geçen senelerde 1 milyona kadar Hilye-i Şerif sattık.”

    Koleksiyoner Bilal Sütçü ise, böyle bir ilginin kesinlikle olmadığını, geçen hafta pazar günü Alif Art’ın düzenlediği müzayedede hat levhalarının ancak yüzde 50’sinin satıldığını ve onların da çok ucuza gittiğini söylüyor. Sütçü’nün dikkat çektiği nokta önemli: “Eskiden resim koleksiyonu yapanlar -ki bunların arasında büyük sermaye sahipleri var- şimdi hatta yöneldi. Çünkü hat eserlerinin yükselen bir değer olduğunu görüyorlar ve ucuzken bu eserlere sahip olmak istiyorlar. Yoksa mütedeyyin kesimin zenginleri hatla hiç ilgilenmiyor, uyuyorlar. Geçen haftaki müzayedede Kayserili Ahmed Hilmi Efendi’nin 1812’de yazdığı, 200 yaşındaki Kur’an-ı Kerim 8 bin TL’ye satıldı. Bu çok düşük bir rakam.”

Halife Abdülmecid’in ‘Beyaz At’ı 


Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin sergisinde, sanatçı kişiliği ile bilinen ve 1909 yılında kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ne fahri başkanlık yapan Halife Abdülmecid’e ait üç eser yer alıyor. İlk ikisi, 1888 tarihli “Beyaz At” (63,5x71 cm) adlı yağlıboya tablosu ve eskizi. Sanat tarihçileri, Halife Abdülmecid’in beyaz at figürünü, katledilerek öldürülen babası Sultan Abdülaziz’le özdeşleştirdiği şeklinde yorumluyor. 1894 tarihli üçüncü eser ise yine tuval üzerine yağlıboya ile yapılmış. Resimde sedefli rahle üzerinde duran kâse ve vazolar görülüyor.


Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin 17 Aralık Salı günü açılacak “Osmanlı’dan Başyapıtlar” sergisinde Galatalı Ahmed Naili’nin Delail-i Hayrat’ı, usta hattat Eğrikapılı Mehmed Rasim’in hadis-i şeriflerin yazılı olduğu Murakka’sı, Sultan II. Selim tarafından Vezir-i Azam Mehmed Paşa’ya verilen Temliknamesi gibi başyapıtlar var.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

11 Aralık 2013 Çarşamba

Osmanlı’nın sosyal medyası kartpostallardı

11 Aralık 2013
Ay-yıldızlı forma giyen Taksim Yunan Mektebi’nin talebeleri (üstte), savaşa giden askerleri uğurlama duasına katılan üç dinin temsilcileri, Ertuğrul Mızıkası’nın şefliğine getirilen ünlü Alman şef Paul Lange’ın orkestrasıyla çekilmiş kareleri... Osmanlı dönemine ait 12 bin kartpostala sahip koleksiyoner Seyhun Binzet, bunlardan 140 tanesini bugün Schneidertempel Sanat Merkezi’nde sergiliyor.



Sosyal medyanın 2000’lerin icadı olduğunu sanıyorsanız yanılıyorsunuz. 1800’lerin sonu, 1900’lü yılların başlarında da sosyal medya vardı. Adı, şekli şemali, kullanım biçimi farklıydı sadece. Günümüzde hatıra olarak saklanan resimli kartpostallar o yıllarda önemli bir haberleşme aracıydı. Kartpostalların iletişim aracı olarak tercih edilmesinin nedenleri bugünü hatırlatıyor. Kartların üzerine yazılan mesajlar tıpkı 140 karakterde ifade edilebilecek kadar kısa ve özdü. Sansürlenme ihtimali de pek yoktu. Hem zarfın içine konulmayı gerektirmiyor, hem gönderene, hem posta şirketine kolaylık sağlıyordu. Bunca kolaylık bir araya gelince kartpostal medyası hızla yaygınlaşıyor. Özel fotoğraf stüdyolarında kartpostallar tasarlanıyor, buralarda Avrupa’dan siparişlerle getirilen elbiselerle özel çekimler yapılıyor, satış için kartpostal dükkanları açılıyor, kartpostal üreticiliği önemli bir meslek haline geliyor.

Osmanlı dönemine ait 12 bin kart postalı var

1964 yılında Belçika’ya kimya mühendisliği okumaya giden koleksiyoner Seyhun Binzet, Avrupa’da herkesteki koleksiyon merakını görünce kendisinde de kartpostallara karşı bir ilgi uyanıyor. Doğma büyüme Kadıköylü olduğu için önce Kadıköy’den Avrupa’ya postalanan kartpostallar ilgisini çekiyor. Bir yandan okuyup bir yandan küçük eskici dükkanlarında rastladığı bu kartları topluyor. Sonra tüm Osmanlı coğrafyasından gönderilen kartpostalların peşine düşüyor. Binzet’in elinde şu anda 1850-1930’lu yıllar arasına tarihlenen 12 bin kartpostal var. Aklınıza gelebilecek her konu, kişi ile ilgili bir kartpostala rastlayabilirsiniz koleksiyonunda.

    Binzet, Fenerbahçe’deki evinin bir odasını kartpostal albümlerine ayırmış. 140 tanesini ise bugün Karaköy’deki Schneidertempel Sanat Merkezi’nde açılan “Osmanlı@ Kartpostal/Kartpostallarla Osmanlı’dan İnsan Manzaraları” sergisinde meraklılarına sunuyor. Adından anlaşılacağı gibi sergide o dönemden insan manzaraları sergileniyor. Şekerci, turşucu, ciğerci, börekçi, tesbihçi, ahtapot ve istiridye satan adamlar, lavantacı kadınlar, cura ve saz çalan müzisyenler, Mevlevi dervişleri, Yahudi mozaik işçileri, ayı oynatanlar, sünnet düğünlerinde çıkan hokkabaz grupları, Ayvalık’taki müzikli kafeler, Tatavla (Kurtuluş) kılıç kalkan ekibi, Bursa’da ipek fabrikasında çalışan kadınlar, Bitlis’te çadırda yaşayan Kürtler, Kağıthane deresinin kenarında dinlenen kadınlar da kartpostallara yansıyan manzaralar arasında.

 Sergideki bazı kartpostallara bakarken kimi zaman tarih dersi dinliyor, bazen de eğlence programı izliyormuş hissine kapılıyorsunuz. Ayyıldızlı forma giyen Taksim Yunan Mektebi’nin talebelerinin, Çanakkale ya da Yemen Savaşı’na giden askerleri uğurlama duasına katılan üç dinin temsilcilerinin ve V. Mehmet Reşat ile VI. Vahdettin döneminde Ertuğrul Mızıkası’nın şefliğine getirilen ünlü Alman şef Paul Lange’nin orkestrasıyla çekilmiş kareleri tarihe not düşüyorlar. Sultan Abdülhamid’in hafiye başı Fehim Paşa’nın gönlünü çalan Margarethe Fehim Paşa’nın ve Fransız halterci Doublier’in sırtını yere getirerek o dönemde destan yazan Faik Üstünidman’ın kah karnına taş koydurup, kah amuda kalkarak güç gösterisi yaparken çektirdiği fotoğraflardan basılan kartpostallar da sergiye eğlence programı havası katıyor. Binzet, “Kartpostallarım arasında elimizden çıkan topraklardaki Osmanlı eserleriyle ilgili kartpostallar var. Aslında bunları sergilemek istiyorum.” diyor.
    Küratörlüğünü Osman Köker ile Gürel Tüzün’ün, tasarımını Tan Oral’ın yaptığı sergi 19 Ocak 2014 tarihine kadar açık. (www.schneidertempel.com)

Ay yıldız formalı Taksim Yunan Okulu’nun öğrencileri.

Çanakkale ya da Yemen savaşına giden askerleri uğurlama duasına katılına üç dinin temcilcileri.

Ertuğrul Mızıkası’nın şefliğine atanan Alma ünlü şef Paul Lange ve orkestrası.

İstanbul’da bir ciğerci.
Tespih satanlar.
Lavanta satan kadınlar.

Şekerci

İzmir’de halı dokuyanlar.

Kasap

Adana’da bir ayakkabıcı.

Kağıthane deresinin kenarında dinlenen kadınlar.

Turşucu (elinde tas tutan).

Bursa’da bir ipek fabrikasında çalışan kadınlar.

Bitlis’te çadırda yaşayan Kürtler

Eskrim oynayanlar

Tatavla (Kurtuluş) kılıç kalkan ekibi.


Kartpostal satan dükkan.

Tesbih satıcıları

Börekçi


Ayvalık'ta müzikli kahve.

Ahtapot satıcısı.

Haltere meraklı bir çocuk

Halterci Faik Üstünidman.

Üsküdar’da bir Türk okulu.

Mevlevi dervişler
Sünnet düğünlerinde çıkan hokkabaz grupları.
Postacı
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ