19 Ekim 2013 Cumartesi

Piri Reis'in dünya haritasıyla teknolojik yolculuk

19 Ekim 2013
Beşiktaş'taki Deniz Müzesi ilk sergisini 25 Ekim'de adına yakışır bir sergiyle açıyor. Osmanlı denizcisi ve haritacısı Piri Reis'in 500 yıl önce çizdiği dünya haritasını günümüz teknolojisi ile sunan sergi, Piri Reis’i çağdaşlarıyla ve teknolojik gelişmelerle mukayese eden düzenlemesi, kısa filmi, şeffaf harita dolabı ve Can Atilla'nın özel besteleriyle diğerlerinden farklı.

UNESCO'nun, 2013'ü Piri Reis Yılı ilan etmesinden bu yana Türkiye'de epey bir etkinlik yapıldı, çokça sempozyum düzenlendi, Piri Reis'in çizdiği haritalardan sergiler açıldı. Yılın bitimine iki buçuk ay kala, 25 Ekim'de Beşiktaş'taki Deniz Müzesi'nde açılacak olan “Piri Reis ve Haritaları” sergisi, diğerlerinden biraz farklı. Hasan Mert Kaya ve Sinan Ceco'nun küratörlüğünü üstlendiği sergi, ‘kitap tanıtımı ve harita sunumu' olmaktan ziyade, Piri Reis'in 500 yıl önce çizdiği dünya haritasını günümüz teknolojisiyle, üstelik eğlenceli bir şekilde sergileyen, ayrıca onu, öncü bir İslam bilgini olarak çağdaşlarıyla mukayese imkanı tanıyan interaktif bir çalışma.
 
   Müzenin ikinci katında gezebileceğiniz sergi, 8 dakikalık kısa filmle başlıyor. Ahmet Mümtaz Taylan'ın seslendirdiği film, Piri Reis'in Gelibolu'da amcası Kemal Reis'in yanında başlayan denizcilik macerasının, Kahire'de idam edilmesiyle nasıl sona erdiğini anlatıyor. İkinci bölümde, Piri Reis'in coğrafi ve kartografik başarısını görebileceğiniz mukayeseli sergi alanına giriyorsunuz. Burada hem Piri Reis'in çizdiği Akdeniz kıyılarındaki haritaları, bugünkü uydu fotoğraflarıyla karşılaştırabiliyor, hem de onu çağdaşları Kristof Colomb ve Gerardus Mercator ile mukayese edebiliyorsunuz.

   Şöyle ki; Piri Reis, Akdeniz'de 2 bin limanın haritasını çizdi. En batıdan en doğuya, kuzeyden güneye Akdeniz'de girip çıkmadığı liman kalmadı neredeyse. Onun ölümsüz eseri Kitab-ı Bahriye'de bu haritaların hepsi yer alıyor. Kitab-ı Bahriye'den seçilen 50 harita, ikinci bölümde bugünkü uydu görüntüleriyle arkalı önlü sergileniyor. Tavandan sarkıtılan iplere tutuşturulan 60x70 ebatındaki Kıbrıs adası, Anamur, Malta adası, Adriyatik Denizi, Beyrut Limanı, Çanakkale Boğazı, Korsika adası vb. adaların haritalarını, Osmanlı amirali Piri Reis'in nasıl çizdiğini, nasıl bir zekâya sahip olduğunu ve kullandığı teknolojiyi uydu fotoğraflarına bakınca daha iyi anlıyorsunuz. Bu vesileyle beş yüzyılda o coğrafyanın değişimine tanıklık ediyorsunuz. Mesela Fransa Nice’teki koylar geçen bunca zamanda dolmuş, koyun ağzına havaalanı yapılmış.
  
Sergilenen 50 haritayı, bir TV ekranı yerleştirmesi tamamlıyor. Türk mühendisler tarafından yazılımı hazırlanan ekranda, üzerinde 70 adet kırmızı nokta bulunan Akdeniz haritası yer alıyor. Mesela en batıdaki noktaya tıkladığınızda Piri Reis'in çizdiği Sardunya adasının, Tunus'un, Gırnata'nın, Cebelitarık Boğazı'nın, Akka Körfezi'nin, Gazze'nin, Batı Trablus'un ya da Venedik'in haritasını görüyorsunuz.

   Piri Reis'in 500 yıl önce çizdiği ve bugün onu anmamıza vesile olan dünya haritasının, serginin küratörlerinin ifadesiyle ‘bizim açımızdan en sıkıntılı yönü Asya, Avrupa ya da Afrika'nın bu haritada nerede olduğunu kimsenin anlayamamasıydı'. Sergide yer alan şeffaf brandalı harita dolabının önüne gittiğinizde bu mesele çözülüyor. 80x100 ebatındaki dolabın zemininde günümüzde çizilmiş kocaman bir dünya haritası var. O dünya haritasının üzerine sürgü yardımıyla elle çekebileceğiniz şeffaf brandadan üç harita daha yapılmış. Brandalardan birine Piri Reis’in, diğerine Kristof Kolomb’un, diğeri de Mercator’un dünya haritası yerleştirilmiş. Siz bu haritalardan birini çektiğinizde arkadaki modern dünya haritası ile eski haritaların kontürleri arasında kıyas yapma imkanınız oluyor. Böylece üç denizcinin haritalarındaki fark da ortaya çıkıyor.


   Serginin en ilgi çekici kısmı, üçüncü bölümde. Hasan Mert Kaya ve Sinan Ceco, burada kullandıkları teknolojiyi şöyle aktarıyor: “Burada Piri Reis'in dünya haritasını dijitalize ederek, 180 metrekarelik alana haritayı yaydık ve 60 saniyelik birbirini takip eden iki tema oluşturduk. Harita ve okyanus teması. Üç projeksiyonla tabana ve duvara, harita ile okyanus görüntülerini yansıttık. Balıklar, kuşlar, gemiler hareketlendi. Piri Reis'in ömrünün geçtiği denizler, gemiler, karşılaştığı balıklar ayaklarınızın altından geçiyor.” Gemi küpeştesinden üretilen seyir terasından izleyebileceğiniz bu bölümden sonra sergi, Piri Reis 1513'te dünya haritasının çizdiği Kilitbahir Kalesi'ndeki çalışma odasını canlandıran, silikondan yapılmış bir heykelinin de yer aldığı bölümle bitiyor. Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Gürsoy Grup'un katkılarıyla hazırlanan sergi, en yakıştığı yer olduğu için müzeye devredilip burada sürekli sergilenecek.
Sinan Ceco ve Hasan Mert Kaya’nın küratörlüğünü yaptığı sergide, o meşhur harita 180 metrekarelik alanda hareketli bir şekilde sunuluyor. FOTOĞRAF: SEVİNÇ ÖZARSLAN
  Piri Reis yılında algı yönetimi yanlış yapıldı

Sinan Ceco-Hasan Mert Kaya: “Piri Reis yılının algı yönetimi yanlış yapıldı. Bir organizasyona girişildi ama Piri Reis’in 500 yıl önce çizdiği dünya haritası neden bu kadar önemli sorusu kamuoyunda hâlâ cevap bulamadı. İnsanlık tarihini aydınlatan bilim insanlarının hep Batı’dan çıktığı yönünde bir algı vardır, bu, kültür emperyalizminin bir sonucudur. Amacımız, bu sergiyle başlayan bir silsile oluşturarak kültür ve medeniyet tarihimizin önemli aktörlerini kültür emperyalizminin dişleri arasından çıkarıp ait oldukları yere taşımak. ‘Batı’da her şey iyidir’ kompleksinden kurtulmanın en önemli yolu değerlerimizi izzetine yakışır bir şekilde sunmak.”


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

9 Ekim 2013 Çarşamba

'İstanbul'da değil ama Anadolu'daki restorasyonlarda hatalar yaptığımız doğru'

9 Ekim 2013
Türkiye 2003 yılından bu yana tarihî eser şantiyesine döndü. Başta İstanbul olmak üzere, Anadolu’nun hangi şehrine giderseniz gidin mutlaka etrafı çevrilmiş yapılarla karşılaşıyorsunuz. Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün uzun yıllar ihmal edilen işlere dört elle sarılmasını konunun uzmanları takdirle karşılıyor, fakat peşinden de eleştirilerini sıralıyorlar. ‘Restorasyonlarda hatalar yapıldığını, özellikle nakışların tahrip edildiğini, tarihimize sahip çıkıyoruz anlayışı ile tarihi eserlere bilinçsizce kıyıldığını’ söylüyorlar. Bazıları hangi camide, ne tür yanlışlar olduğunu bizzat gidip fotoğraflıyor. Bu eleştirilerin en yetkili muhatabı, on yılda 4 bine yakın eserin restorasyon projesini başlatan Vakıflar Genel Müdürlüğü. 14 Ekim 2010’dan beri kurumun başında olan Dr. Adnan Ertem’e eleştirileri sorduk. Ertem’in ayrıca, şubatta açılacak Ortaköy Camii’nin restorasyonunun uzamasıyla ilgili söylenenlere verdiği cevaplar ile caminin içindeki yeni sürprizleri, Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’ndeki hatları neden kaldırdıklarını, müftülüklerin cami restorasyonlarına artık niye karşı çıktıklarını, Dünya Vakıflar Konferansı’nın sonuçlarını ve yakında açılacak yeni müzeye dair verdiği bilgiler de önemli.



Vakıflar Genel Müdürlüğü yoğun bir şekilde tarihî eser restorasyonu yapıyor. Son durum nedir?

Son on yıldır tarihî eserlerin restorasyonunda muazzam bir inkişaf var. ‘İhmal edildi’ cümlesini ben bir bürokrat olarak kullanmak istemezdim ama bu konuda özellikle ihmali vurgulamak gerekiyor. Hakikaten ülkemizin tarihî zenginliğine uzun yıllar sahip çıkılmadı.

Son rakamlara göre kaç eser restore edildi?

1998 ile 2002 arasında sadece 50 eserin restorasyonu söz konusu iken 2002’den bu yana 4 bin eserin restorasyon projesini yaptık. Kimi bitti, kimi devam ediyor. Devletten bize para mı geldi, hayır.

Bütün restorasyonlar vakıf gelirleri ile mi yapılıyor?

Biz devletten bir kuruş alan bir kurum değiliz. Devletin hiçbir katkısı olmuyor. Tamamen kendi gelirlerimizle giderlerimizi karşılıyoruz. Bu mal varlığı daha önce de yöneticilerin elindeydi. Niçin yapılmadı, bunların hepsi tabii ki belli.

Niçin yapılmadı peki?

Bilinçli bir ihmal var gibi geliyor bana. Bir Sultanahmet’i, Süleymaniye’yi, Fatih Camii’ni hiç kimse göz ardı etmemeliydi. Hangi yönetici olursa olsun, Sultanahmet Camii’nin turistik anlamında yaşaması bu ülkenin kazanımıdır. Ama bu kadar göz önündeki eserler bile ihmal edildi. Nedeni bence şu: iş yapmak, sıkıntı almak demektir; icra, soruşturmalar, incelemeler, dedikodular hepsi beraberinde gelir. Yapmazsanız rahatsınız demektir.

Siz de bu sıkıntıları mı yaşıyorsunuz? Mesela restorasyonlar bir yandan takdirle karşılanıyor, bir yandan eleştiriler var. Sizce bu eleştiriler haksız mı?

Haklılar. Söyledikleri doğru. Ben buna itiraz etmiyorum. Yaptığımız işler, dört dörtlüktür, mükemmeldir iddiasında bulunmuyorum. Mutlaka hatalarımız var, yanlış uygulamalarımız var. Bunu da açık açık söylüyorum. Mesela Sivas Gök Medrese’de yanlış uygulamalar yapıldı.

Ne yapıldı?

İş bitirilemediği için orası yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya. İşi alan firmanın müteahhidi iflas ettiği ve tekrar geri alma noktasında hukuki süreç biraz uzadığı için biz ancak şimdi müdahale edebiliyoruz camiye. Divriği Ulucamii’nde 50 sene önce yapılan yanlış uygulamayı kaldırmak için yeni bir proje yapıyoruz. Yanlış uygulamalar olabilir, hatalı restorasyonlar olabilir, restorasyon yaparken tahribat da olabilir. Bunlara itiraz etmiyorum ama bizim bilinçli olarak bunu yaptığımızı kabul etmiyorum.

Tabii ki bilinçli olarak yapmıyorsunuz; fakat Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün bir bilim kurulu yok mu?

Oraya gelecektim şimdi… İstanbul’daki restorasyonlarımızla ilgili çok fazla şikâyet yok. Çünkü İstanbul’daki eserlerin hepsine ayrı bir bilim kurulu oluşturuluyor.

İstanbul’la ilgili yanlış uygulamaları hocalardan duyuyoruz aslında…

İstanbul ile ilgili son yaptığımız restorasyonlarla alakalı bana pek bir şikâyet gelmiyor. Varsa ayrıca onun üzerine gideriz. Fatih Camii’nin kitabesinin takılmasıyla ilgili bir eleştiri geldi. Ama bu yanlış bir uygulama değil. Benim yanlış uygulamadan bahsettiğim tezyinatı (süsleme) bozma, çiniyi sökme, caminin yapısına uymayan bir taş taklidi yapmak…

Peki bu bilim kurulunda kimler var?


Hepsi eski eserden anlayan uzmanlar. Yerine göre hattat, taş ustası, kalemkâr, sanat tarihçisi…

O zaman bilim kurulunda hattatlar, kalemkârlar yok iddiası doğru değil.

Bizim her camimizin bilim kurulu var ve hepsi de alanında uzman isimler. Fakat hattat veya diğer uzmanları her bilim kuruluna koymak durumunda olamayabiliriz. Caminin yapısına göre değişiyor.

Ama camilerin genelinde hat var…

Problem sadece bu değil. Ben bilim kuruluna hattat da, kalemkâr da koyuyorum. Fakat bu sefer, ‘o ne anlar hat işinden, o hattat değil, eseri tahrip etti’ diye tartışma çıkıyor.

Hattatlar birbirlerini beğenmedikleri için mi çıkıyor bu tartışmalar?

E, tabii kimse kimseyi beğenmiyor. Camiada tartışmasız tek bir isim Ahmet Ersen hoca. Herkes onun dediğine tamam diyor. Ama söz konusu kalemişi, tezyinat, bezeme, hat olduğu zaman birçok eleştiriler geliyor.

Olay sadece hattatların birbirini beğenmemesi mi?..


Biz yaptığımız restorasyonlara çıplak gözle baktığımızda ‘bu ne biçim olmuş’ tepkisi oluyorsa orada gerçekten çok büyük bir tahribat vardır. Detaya indiğinizde bilim insanlarının, sanatkârların, zanaatkârların tartışmasına girdiğimiz zaman işin içinden çıkamayız. Bakın bizim Anadolu’da yaptığımız restorasyonlarda sıkıntımız var. Bunu açık açık söylüyorum.

Nereden kaynaklanıyor bu sıkıntılar?

Öncelikle Anadolu’da müteahhit bulamıyoruz. İstanbul’daki müteahhitler İstanbul işlerine ancak yetiyorlar. Ayrıca firmalar Anadolu’ya çıkmak istemiyor, biraz işler küçük olduğu için, biraz şantiye kurmak maliyetli olduğu için, biraz da dağılmamak için. Anadolu’da her yer aynı değil tabii. Diyarbakır’da restore ettiğimiz Ulucami çok güzel oldu, Erzurum’daki Çifte Minare de güzel oluyor. İhale sistemi var sonuçta, firmaları seçemiyorsunuz.

İhale ile inşaat şirketlerine tarihî eser onarımı yaptırılması da çok eleştirilen bir konu…

Onda artık yapacak bir şeyimiz yok. Yasal düzenleme o şekilde, öbür türlü olsa peşkeş çekildi deniliyor. İkisinin arası yok.

İhaleye katılan şirketlerin ehliyeti nasıl belirleniyor?

Eski eser restorasyonu konusunda karneleri var. İşi nasıl bitirmişler, ne zaman bitirmişler vs. gibi konularda yeterliliklerine bakılıyor. Eski eser restorasyonu yapmayan hiçbir firmanın ihaleye girmesi mümkün değil.

Karneleri iyi olanlar da başarılı mı sizce?

Başarılı olanlar var, kendisini bizimle geliştirenler var. Hâlâ eksik, hâlâ istediğimiz düzeyde iş yapamayanlar da var.

İnternet sitenizde sadece Vakıf İnşaat’ın linki var. Onların sizinle ilgisi nedir?

Vakıf İnşaat’ın yüzde 50’si bizim, yüzde 50’si TOKİ’nin. Yönetim çoğunluğu onlarda ama sonuçta onlar da ihaleye giriyor. Yani ayrıcalığı yok. Eskiden Bakanlar Kurulu kararı ile onlara verilebiliyordu bazı işler, fakat yeni ihale kanunuyla bu kaldırıldı.

Restoratör konusunda da tecrübeli, yetişmiş eleman yetersizliği hep dile getiriliyor. Sizin bir restoratör politikanız var mı?

Dört-beş yıldır Restoratörler Derneği KOREFD ile çalışıyoruz. Müteahhitlerle çalışan restoratörleri bu dernekle birlikte eğitiyoruz, sertifika veriyoruz. Eğitimlerini eserlerin restorasyonunda alıyorlar. Müteahhitlere de onlarla çalışmalarını şart koşuyoruz. İkincisi, bugünlerde İtalya ile bir projeye başlayacağız. Biliyorsunuz İtalya restorasyon konusunda oldukça ileri. Onlarla protokol imzaladık. Şeyh Süleyman Mescidi’ni birlikte restore edeceğiz, tecrübelerinden faydalanacağız. Oradan gelen uzmanlar restoratörlerimizi eğitecekler. Bunu ilk defa uyguluyoruz. Eğer başarılı olursa projeyi devam ettireceğiz. Gerekirse bizim restoratörlerimizi İtalya’ya göndereceğiz. Eğitimler üç hafta sürecek.

Üç hafta yeterli mi?

Eğitim almış, altyapısı olan bir restoratör için yeterli.

Genel müdürlüğünüzün ne kadar restoratör kadrosu var?

16 kişi. Yeterli mi, değil. Ama biz de her kurum gibi her sene belirli sayıda personel istihdam etme şansına sahibiz. Bütün Türkiye için 60-70 restoratör istihdam etmemiz lazım. 50’si sadece İstanbul’a lazım. Anadolu’ya şimdilik 20 yeterli. Ama siz zannediyorsunuz ki bizim imkânlarımız var da kullanmıyoruz.

Bu kanun sonuçta değişemez mi, belki kültür politikasının yeniden gözden geçirilmesi gerekiyor..

Bunu söylüyoruz, söylemiyor değiliz. Sonuç itibarıyla bize sunulan sınırlar içinde elimizden geleni yapıyoruz. Her sene restoratör alıyoruz.

'Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’ndeki hatları kaldırdık'

Üsküdar Mihrimah Sultan Camii’nin duvarlarındaki hatları, 1950’li yıllarda uygulandığı için kaldırdık. Tıpkı Edirnekapı’daki camide olduğu gibisıva kaldırılacak, orijinal taş duvar gözükücek. Çok daha iyi bir görüntü oluyor. Bunları kendi irademizle yapmıyoruz. Kurul kaldırın diyor, kaldırıyoruz.”

Ayasofya İmarethanesi Halı Müzesi oluyor

“İstanbul ve Anadolu’da bize bağlı toplam 13 müze bulunuyor. Ayasofya Müzesi’nin arkasında Ayasofya İmareti var. Restorasyonu uzun sürdü biraz ama tamamladık. Müze şeklinde teşhir tanzim işleri yapıldı. Bugünlerde Halı Müzesi olarak açılışını yapacağız. Sultanahmet Camii Hünkar Kasrı’ndaki Halı Müzesi’ni oraya taşıyacağız. Sultanahmet’teki Halı ve Kilim Müzesi’ydi. Şimdi ikisini ayırıyoruz. Tamamen modern, günün müzecilik anlayışıyla düzenledik orayı. Müzecilik bizim işimiz değil müzecilik kolay da değil, biraz acemiliklerimiz olabilir. Eğer burada başarılı olursak diğer müzelerimizin de günümüz müzecilik anlayışıyla yeniden teşhir ve tanzimini düzenleyeceğiz.” 

'O kadar restorasyon yaptık ki cemaat cami bulamıyor'

Vakıfların gelirleri iyi değil mi?


İyi mi kötü mü bir şey söyleyemem ama bizim paramız bereketli. Ben göreve başlayalı üç sene oldu. İki vakıf üniversitesi kurulmuştu. Bezm-i Alem ile Fatih Sultan Mehmet Üniversitesi. Fakat henüz faaliyete başlamamışlardı. Her iki üniversitenin muazzam derecede nakit ihtiyacı vardı. Eğitim dönemi başlayacağı için öncelikle maddi olarak onlara yöneldik. İster istemez restorasyon programı biraz yavaşladı. Ama çok fazla değil. Birinci sene böyle geçti. Şimdi müftülükler bize ‘artık camileri restorasyona almayın.’ diyor. 

Neden?


E, şimdi Karaköy’den yola çıkın bakın. Kılıç Ali Paşa Camii’nin restorasyonunu yeni bitirdik, yanında Nusretiye camiinin restorasyonu başladı, hemen ileri gidin Fındıklı’daki Molla Çelebi’nin karşısında Süheyl Efendi Camii, biraz daha ileride Ortaköy Camii’nin restorasyonu devam ediyor. Biraz geride ise Küçük Mecidiye Camii restorasyonda. Biraz yukarı çıkın Yıldız Hamidiye Camii’nde çalışma var. Cemaatin namaz kılacak camisi kalmadı.

Müftülükler bu yüzden mi yapmayın diyor?


Evet, Üsküdar’da Mihrimah Sultan Camii’ni restorasyona aldık. Orada zaten Aziz Mahmud Hüdai Camii restorasyonda. Yanındaki Valide Sultan Camii’ni de başlatalım istedik. Fakat, müftülük ‘hayır’ dedi. Haklılar. Cemaatin öncelikli olarak namaz kılması lazım. Mihrimah Sultan bitince diğerine başlayacağız. Beyazıt Camii’nin restorasyonu için de Nuruosmaniye Camii’nin restorasyonunun bitmesini bekledik. İster istemez müftülüğün bu itirazını dikkate almaya başladık. 

‘Ortaköy Camii açıldığında, bambaşka bir yere geldik diyecekler’ 
 
Ortaköy Camii’nin restorasyonunun uzamasıyla ilgili de eleştiriler olmuştu...

Ama uzamasının sebebiyle ilgili çok yanlış yönlendirmeler var. Esnaf haklı olarak diyor ki, burayı bitirin. Doğru. Esnafa soruyorsunuz, Ortaköy Camii’nin manzarasından istifa ediyor musunuz, peki Vakıflar’a bunun bir katkısı var mı, yok. O zaman bize köstek olmasınlar. Restorasyon uzadıkça ticari anlamda sıkıntı oluşuyor, sıkıntı olmasa bile istedikleri kadar getirisi olmuyor. Ama hep söylüyoruz Ortaköy Camii’nde 1960’lı yılların yanlış uygulamaları var. Onları bertaraf etmek öyle kolay olmadı. Çimento uygulamalarını, eklemeleri hepsini kaldırdık. Yeni halini gören bambaşka bir yere geldik diyecek. Mesela caminin girişi iki katlıydı, bir katı kaldırdık, çünkü ilave edilmiş. Orijinalinde böyle bir kat yok. Eski haline getirdik. O katı aldığınız zaman girişte muazzam bir ihtişam ortaya çıkıyor. Ortaköy Camii’nde eski uygulamalar ile yeni uygulamalar noktasında devrim yapıldı. Bu çok önemli bir husus.

     İkincisi Ortaköy Camii’nde hiçbir yerde olmayan bir uygulama var. Şutuk, yani mermer görünümü veren süslemeler… Bu uygulama camilerde çok var fakat ustası yok Türkiye’de. Sadece Dolmabahçe Sarayı’nda var uzmanlar ve onları da artık zamanlarında istihdam ederek bu işi yetiştirmeye çalışıyoruz. Bir alçı ustasıyla işleri daha çabuk bitirebiliriz ama o zaman istediğimiz güzellikte olmaz, biz orijinaline yakın olsun istiyoruz. Şöyle de bir gerçek var, hiçbir eski eserin restorasyonu öngörülen tarihte bitmez.

Şutuk ustaları nereden geldiler?

Kendilerini yetiştirdiler. Bu alanda hakikaten açık var. Ben müteahhitlere bu alanda adam yetiştirmelerini öneriyorum. O uygulamalar en fazla zaman kaybına neden oldu. Ama bütün bunlara rağmen şubat ya da mart ayında bitireceğiz. Ama beni üzen asıl başka bir konu var.

Nedir?
Ortaköy Camii’ni Kuveyt Türk’ün sponsorluğunda restore ediliyor. Dolayısıyla Kuveyt Türk’ün reklamı camiyi çevreleyen panolara asıldı. Restorasyonun bitmemesi bu olaya bağlanıyor; ‘ne kadar uzun sürerse o reklam orada duracak, bundan dolayı bitirilmiyor’ diye yazıldı. Asla böyle bir şey yok. Biz gerekirse Kuveyt Türk’ün reklamını indiririz, hemen bugün hiç problem değil. Kuveyt Türk yetkilileriyle de görüştüm. Onlar da buna razılar. Ama eğer bir kişi, kurum böyle önemli tarihî eser restorasyonlarına katkı sağlıyorsa reklamından da istifade etsin, ne olacak? Aynı şeyi diğer kurumlara da söylüyorum. Herhangi bir caminin restorasyonunu yapın, siz de reklam panonuzu asın diye…

Aslında sponsorluk ülkemizde çok destekleniyor. Bu bilerek gündeme getirilen bir durum mu?

Bilerek kaşınıyor. Bir kere bir eski esere girdiğinizde sıvaya raspayı vurduğunuzda ne çıkacağı belli değil, bambaşka bir dünyayla karşılaşıyorsunuz. Bunları kimse hesap etmiyor. 

'Vakıf kurma konusunda daha atak olmalıyız'


23-24 Eylül 2013’te Dünya Vakıflar Konferansı düzenlediniz. Uluslararası vakıflar geldi Türkiye’ye. Bu konferanstan muradınız neydi?

Batı tipi vakıflar ile İslam dünyası vakıflarını bir potada nasıl değerlendirebiliriz, bu konuları konuştuk, tecrübelerimizi paylaştık. Yeni Zelanda’dan Avustralya’ya kadar ilginç tecrübeler var. İslam ülkeleri arasında yeni bir vakıf kanunu çalışması var, sekreteryasını Kuveyt Vakıf Bakanlığı üstleniyor. Vergi muafiyeti olmadığı sürece vakıfçılık ya da hayırseverlik sisteminin özel şahıslara geçebileceğini sanmıyorum. Biz bu konuda epey çalışma yaptık. Vakıf kurmak isteyenlerin kuruluş mal varlığını ayrım gözetmeksizin 500 bin TL’lerden 50 bin TL’ye düşürdük. 3-4 yıldır uygulanıyor bu. Ama vakıf sayısında sıçrama olmadı. Benim özlediğim düzeyde değil. Vakıflar Medeniyeti olan bir devletin torunları olarak vakıf kurma konusunda biraz daha cesaretli, atak olmamız lazım.

     Batı dünyası her geçen gün vakıf adı altında çeşitli örgütlenmeler yapıyor. Sivil toplum kuruluşları çok aktif ve etkili. Her alanda yardımlaşmayı, hayırseverliği ön plana çıkarıyorlar. Ve bunları aktif hale getirecek her türlü argümanı kullanıyorlar. Aslında Batı, vakfı bizden öğrendi ama bizden çok ilerideler, çünkü geliştirdiler. Bizdeki eksiklik vakıf kurmayı cazip hale getirecek ekipmanları oluşturmak. Vakıflar için vergi muafiyeti belirli şartlara bağlanmamalı, her vakfın vergi muafiyeti olmalı ve vakıf sayısı çoğalmalı diye düşünüyorum.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




3 Ekim 2013 Perşembe

Ressam Sultan Abdülaziz’in ilk sergisi açılıyor

3 Ekim 2013
Ressam padişah Sultan Abdülaziz’in ilk resim sergisi, vefatından 137 yıl sonra Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde 5 Ekim’de açılıyor. “Eskizlerden Yağlıboyalara Ressam Sultan Abdülaziz” adlı sergi, bir iddiayı gündeme getiriyor. Sergileme ve yayın hakkı 6 ay önce Polonya Krakov Ulusal Müzesi’nden satın alınan, bizzat Sultan’ın çizdiği fakat Türkiye’de varlığı pek bilinmeyen 67 desenden bazıları ile TBMM Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu’nda yer alan imzasız 12 yağlıboya tablo bire bir örtüşüyor.


Osmanlı sarayında maaş bağlanan ressamların varlığı öteden beri bilinir. İlk akla gelen saray ressamları olarak Fatih Sultan Mehmet’in İtalya’dan davet ettiği Gentile Bellini, II. Abdülhamit zamanında yine İtalya’dan gelen Fausto Zonaro ve Sultan Abdülaziz’in yakından ilgilendiği Polonyalı ressam Stanislav Chlebowski’yi sayabiliriz. Bu ressamların eserleri TBMM Milli Saraylar tablo koleksiyonunda yer alıyor.

Bu koleksiyonun oluşmasında sanata olan ilgisi, sevgisi ve yeteneğiyle bilinen Sultan Abdülaziz’in (1830-1876) katkısı büyük. Şehzadeyken Qués ve Schranz gibi sanatçılardan resim dersleri alan Abdülaziz, padişah olduğunda Fransız Guillemet, Chlebowski ve Rus Ayvazovski gibi sanatçılara, Osmanlı’nın kahramanlığını anlatan savaş kompozisyonları sipariş ediyor. Chlebowski, Dolmabahçe Sarayı’ndaki atölyesinde çalışırken Sultan Abdülaziz de çoğu zaman yanında bulunuyor hatta bazı kompozisyonların eskizlerini o çiziyor. Fakat sanata böylesine düşkün olan padişaha ait imzalı hiçbir yağlıboya eser ya da desen ülkemiz müzelerinde yok. Sadece Harbiye’deki Askeri Müze’de bir eskizi bulunuyor.

    Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde 5 Ekim Cumartesi günü açılacak “Eskizlerden Yağlıboyalara Ressam Sultan Abdülaziz” sergisi ise Türk resim tarihi açısından yepyeni bir iddiayı gündeme getiriyor. Sergide, Sultan Abdülaziz’in kuvvetli ihtimalle elinden çıktığı iddia edilen 12 yağlıboya tablo sergilenecek. Bu iddianın kaynağı ise halen Polonya’daki Krakov Ulusal Müzesi’nin sahip olduğu, bizzat padişahın çizdiği 67 desen ve ona ait üç sayfalık el yazısı. Sergide, yayınlama ve sergileme hakkı 6 ay önce Uluslararası Kültür Sanat Derneği (UKSD) tarafından Krakov Ulusal Müzesi’nden satın alınan bu desenlerle birlikte, 12 tablo karşılaştırılıyor.


Osmanlı ordusunun bir kaleye hücumu, 615x913
Peki bu desenler Polonya’ya nasıl gitti ve bugüne kadar varlığından neden haberdar değildik? Chlebowski, ülkesine dönerken Sultan ona, “Ressam Sultan Abdülaziz/15” adlı desen defterini hediye ediyor. Defterde Sultan’ın elinden çıkan 67 çizim ile birlikte, üç sayfalık el yazısı ve defterin başında eserlerin ona ait olduğunu teyit eden iki mektup mevcut. 1914’e kadar Chlebowski’nin ailesinde kalan bu defter, daha sonra başkalarının eline geçiyor, nihayetinde 1971’de Krakov Ulusal Müzesi tarafından satın alınıyor. Sultan’ın ressamlığından ve defterden bahseden ilk yayın ise 1910 ile 1914 yılları arasında yayımlanan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti Gazetesi. O yıllardan bugüne kadar, 67 desenden hiç kimse, hiçbir yayın bahsetmiyor.

Koordinatörlüğünü Selman Gemuhluoğlu’nun yaptığı serginin küratörü Mehmet Lütfü Şen, “Padişah’ın elinden çıkmış eserlerle açılacak ilk resim sergisinin küratörü olarak, Sultan’ın yalın ve güçlü çizgilerine sadık kalma çabası içinde oldum. Eskizlerin çizgilerinden tablolardaki fırçalara bir cihan padişahının kılavuzluğunda, vârisi olduğumuz büyük medeniyetin sanatla beslenmiş yüreğine sade bir yolculuğa çıkalım istedim.” diyor. Komitacılar tarafından katledilip, bileklerini keserek intihar ettiği süsü verilen Osmanlı Devleti’nin 32. padişahı Sultan Abdülaziz’in, ölümünden 137 yıl sonra açılan sergi sadece 15 gün görülebilecek.

'Kuşku bırakmayacak deliller var'
İddianın sahibi sanat tarihi uzmanı Ömer Faruk Şerifoğlu, serginin kataloğu için kaleme aldığı “Sultan Abdülaziz ve Osmanlı Sarayında Resim Sanatı” adlı makalesinde iddiasını dayandırdığı temelleri şöyle açıklıyor:
“Çizimler kırmızı mürekkeple filigranlı kâğıda yapılmıştır. Sultan’ın serbest, hareketli ve akıcı el yazısı ile desenlerinin çizgileri arasında karakteristik benzerlikler görülmektedir… Albümdeki eserlerde kullanılan mürekkep ve kalem ile Askeri Müze’de bulunan desenindeki mürekkep ve kalem aynı elden çıkmış duygusunu vermektedir. Albümün arka sayfalarında, sultanın el yazısı olan Osmanlıca ifadeler de aynı kalem ve mürekkeple yazılmıştır. Asıl çarpıcı olan bu ifadelerin kendisidir:
‘Viyana’da Kara Mustafa Paşa Muharebesi, Atina’da Hurşid Paşa Muharebesi, Semendre Kalesi Pişkahında Ahmed Paşa Muharebesi, Vidin Kalesinde Sarı Sultan Selim Han Hazretlerinin Muharebesi, Sarı Sultan Selim Han Hazretlerinin Mohaç Muharebesi, Temeşvar’da Serdar Mehmed Paşa Muharebesi.’ Bu ifadeler halen biri Askeri Müze’de, diğerleri Dolmabahçe Sarayı koleksiyonunda “Chlebowski Ekolü” olarak tanımlanmış eserlerin özgün isimleridir ki albümde zikredilenler dışında üzerinde yazı olan başka eserler de bulunmaktadır.
Dahası eserlerin sağ-üst köşesinde yazılı bu ifadelerle, albümdeki ifadelerin yazı karakteri örtüşmekte ve büyük olasılıkla, her ikisinin de sultanın kendi el yazısı olduğu izlenimini vermektedir. Yine albümdeki desenler, basit bir incelemeyle özellikle Mohaç, Semendre ve Vidin tablolarının ayrıntı etütleri olduğu görülmektedir. Bütün bu ipuçları, Sultan Abdülaziz’in bu tablolarda tasavvurun ötesinde, elinin ve emeğinin olduğuna kuşku bırakmamaktadır. Nitekim, Chlebowski’nin çoğu eserleri imzalı iken saraydaki atölyede gerçekleştirdiği bu eserlerin hiç birine imza atmamış olması da Sultan’ın katkısı sebebiyle olmalıdır.”
Sultan II Mehmed'in Eğri Savaşı, 753x1242

Temeşvar'da Serdar Mehmed Paşa Muhaberesi, 75x123


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ














1 Ekim 2013 Salı

Angelopoulos, yeteneğimi ortaya çıkardı

1 Ekim 2013
Dünya sinemasının usta yönetmenlerinden Theodoros Angelopoulos ve sineması söz konusu olunca en az filmlerinin hikayesi kadar o eşsiz görüntüleri ve insanın içini sızlatan müzikleri de konuşuluyor;sinema tutkunları o müzik ve görüntüler eşliğinde kendi hikayesini yeniden yazıyor. 

Andreas Sinanos, Beyoğlu 2013. Fotoğraf: Sevinç Özarslan
Angelopoulos'un birçok filminin müziklerini hazırlayan, İstanbul'da birkaç kez konser veren Eleni Karaindrou'nun ülkemizde artık hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi var. Görüntü yönetmeni Andreas Sinanos'un ise yakında Türk sinemasında adını daha sık duymaya başlayacağız.

    Sinanos, 30 yıldır Türkiye'ye gelip gidiyor fakat son yıllarda Türk sinemasını yakından ilgilendiren festivallere katılıyor, Anadolu'nun farklı şehirlerinde ‘Angelopoulos'atölyeleri düzenliyor. Adnan Taç'ın başkanlığını yürüttüğü Trabzon Sanat Evi'nin geçen yıl dördüncüsünü gerçekleştirdiği sanat günlerindeki ‘Theo Angelopoulos'un Benzersiz Görüntülerini Anlatıyor'atölyesi çok ilgi görmüştü. Sinanos, kısa bir süre önce sona eren 20. Adana Altın Koza Festivali için yine Türkiye'deydi. Ama geliş nedeni sadece festival değil.

Andreas Sinanos, Tayfun Pirselimoğlu’nun (sol baş) son filmi Ben O Değilim'in de görüntü yönetmeni.
Çekimleri geçtiğimiz aralık ayında tamamlanan Tayfun Pirselimoğlu'nun yönettiği, başrolünde Ercan Kesal'ın oynadığı ‘Ben O Değilim' filminin görüntü yönetmenliği Sinanos'a emanet edildi. 6 hafta süren çekimlerin büyük kısmı Sinanos'un deyimiyle Etiler, Levent, Sultanahmet gibi elit ve turistik semtlerden ziyade Fatih, Aksaray gibi yerlerde, sokak aralarında çekildi. Son 10 gün ise İzmir'e set kuruldu. Kurgu ve post prodüksiyon aşamaları tamamlanan ‘Ben O Değilim' için şu an yurt dışı festivallerinden cevap bekleniyor. Bu arada da Sinanos, başka projeler için görüşmeler yapıyor.

    Andreas Sinanos, Angelopoulos’un son beş filmi; Leyleğin Geciken Adımı (1991), Ulis'in Bakışı (1995), Sonsuzluk ve Bir Gün (1998), Ağlayan Çayır (2004) ve Zamanın Tozu'nun (2009) görüntü yönetmenliğini üstlendi. Sinanos, ünlü yönetmenin 2012'nin ocak ayında geçirdiği trafik kazasında ölmeden önce çekimlerine başladığı fakat dört hafta sonra yarım kalan ‘Öteki Deniz'in de kadrosundaydı. Angelopoulos ile Atina'da sinema eğitimi almaya başladığı 1973'ün sonbaharında tanışır Sinanos, usta yönetmen o sırada kendisini meşhur eden üçüncü filmi ‘Le Voyage des comédiens'i (Kumpanya) çekiyordur. Fakat genç sanatçı, dersleri ve okulu sevmeyen bir öğrencidir. Sinanos, “Okula gitmezdim ama onunla tanışmak ve çalışmak bana büyük deneyimler kattı.” diyor. “Angelopoulos hayatınızda olmasaydı iyi bir görüntü yönetmeni olmaz mıydınız?” sorusuna, “Başkalarıyla da iyi bir görüntü yönetmeni olmak mümkün ama o çok özel biriydi, yeteneklerimi ortaya çıkardı ama bu başka yönetmenlerde iş yok anlamına gelmesin.” şeklinde cevap veriyor.

Kriz, Yunanistan’da sinemanın işine yaradı
Yunanistan, 2009'dan beri krizle yatıp kalktığı için konu ister sinema, ister müzik, ister spor olsun mutlaka krize geliyor. Sinanos, Yunan sinemasının da bu olumsuzluktan payını aldığını ifade ediyor, fakat iyi işler çıkaran yönetmenlerin de olduğunu belirtiyor: "Bu yıl 70. kez düzenlenen Venedik Film Festivali'nde Yunanlı yönetmen Alexandros Avranas'a en iyi yönetmen ödülü kazandıran ‘Miss Violence' neredeyse sıfır bütçeyle çekildi. Aslında bir sanatçı, yönetmen için elde hiçbir şey yokken üretmek daha iyi.”

Ağlayan Çayır’ın setinde...
“Ağlayan Çayır filminin seti (yanda), Bulgaristan ve Yunanistan arasında bir köye kuruldu. O köyün içinden geçen bir nehir vardı. Nehir kış aylarında Kerkini denilen bir göl oluşturuyordu. Yazın ise her yer kuruyordu. Angelopoulos, iki mevsimde de elindeki imkanları değerlendirmek istedi. Ağlayan Çayır dönem filmi olduğu için yazın ona göre özel bir plato kurduk. Kışın çekilecek sahneler için yağmurun yağmasını bekledik. Sette her şey çok iyi tasarlanmıştı, neyin ne zaman olacağı belliydi.”
Ağlayan Çayır (Trilogia I: To Livadi pou dakryzi, 2004)

Erkam Emre (altta) ile birlikte yaptığımız röportajdan bize kalan küçük bir hatıra.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


30 Eylül 2013 Pazartesi

"Mimar Sinan'n çıraklık, kalfalık, ustalık dönemi yoktu"

30 Eylül 2013 
Gülru Necipoğlu'nun daha önce İngiltere Reaktion Book Yayınevi ve Amerika Princeton Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlanan The Age of Sinan: Architectural Culture in the Ottoman adlı eseri, "Sinan Çağı: Osmanlı İmparatorluğu'nda Mimarî Kültür" (Bilgi Üniversitesi Yayınları) adıyla Türkçeye çevrildi. Bilgi Üniversitesi tarafından, kitap vesilesiyle geçen hafta düzenlenen "Sinan ve Palladio" adlı konferansa katılmak üzere İstanbul'a gelen Necipoğlu, 20 yıl önce tasarladığı eserinde Mimar Sinan ile ilgili ezber bozan bilgiler veriyor, farklı bir 'Mimarbaşı' portresi çiziyor. İstinye'deki evinde görüştüğümüz Necipoğlu, Topkapı Sarayı, 2010'da yapılması planlanan Sur-i Sultani projesi, son yıllardaki selatin cami özlemi ve restorasyonlarla ilgili eleştirilerde de bulundu.
Gülru Necipoğlu’nun yazdığı Sinan Çağı, Turkish Studies Association tarafından iki yılda bir verilen Fuat Köprülü Kitap Ödülü’ne 2006’da layık görüldü. FOTOĞRAF: ZAMAN, İSA ŞİMŞEK


Kitabınızı yazarken, bugüne kadar yazılan eserleri bir kenara koyarak ilk kaynakları yeniden taradınız. Bilinenin aksine nasıl bir Mimar Sinan portresiyle karşılaştınız?

Araştırmaya başladığımda zannettim ki, Mimar Sinan ile ilgili bilinmeyen belgeler yine bulunur. Çünkü yeni arşiv katalogları yapıldı, eskiden okura açık olmayan belgeler ortaya çıktı. Fakat daha önceki araştırmacılar Mimar Sinan'ı çok güzel araştırmışlar anlaşılan. . Doğrudan doğruya Sinan'ın hayatına dair yeni bir belge bulamadım. Ama mevcut belgeleri yeniden gözden geçirince insan değişik yorumlar getirebiliyor. Kitabımı zenginleştiren yeni bilgiler Mimar Sinan'ın hamileriyle ve yapıların süreciyle ilgili. Burada önem verdiğim iki nokta var, eserlerin yapım süreci ve Mimarbaşı'nın yaşadığı çağda algılanışı. Yani Mimar Sinan'ın inşa ettiği eserlere bakanlar, kullananlar veyahut kendisini tanıyanlar onu nasıl tanımlamışlar? Mimar Sinan, hayattayken gerçekten büyük bir sanatçı mimar olarak algılandı mı, yoksa biz mi onu büyütüyoruz...

Bununla ilgili Prof. Dr. Uğur Tanyeli'nin iddiası vardı. Mimar Sinan'ın Cumhuriyet döneminde mitleştirildiğine dair. Kitabınızın Türkçe baskısında bu tartışmaya cevap veren bölümler eklediniz sanırım...

Evet, son senelerde Türkiye'de böyle bir tartışma oldu. 'Mimar Sinan o eserleri tek başına yapmadı, birçok ustayla çalıştı ve sanatsal dahi kavramı o dönemde yoktu. Sinan'ı biz büyütüyoruz, Cumhuriyet döneminde keşfedildi çünkü bir milli dehaya ihtiyacımız vardı' şeklinde fikirler ortaya atıldı. Bu görüşe katılmadığımı kitabımda belirttim. Mimar Sinan, kendi çağında o güne kadar gelmiş geçmiş en büyük mimar olarak algılanıyor. Daha yaşarken kabul görmüş, değeri fark edilmiş. Öldükten sonra keşfedilen biri değil. Alıntıladığım kaynaklar bunu yeterince gösteriyor.

Bu yorumların kaynağı nedir, nasıl ortaya çıkıyor?

Bu tür sonuçları çıkaranlar ya da yorumları yapanlar, genelde birincil kaynak veya arşiv araştırmasına lüzum görmüyor. Halbuki Farsça ve Osmanlıca yazılan 16. yüzyıl tarih kaynaklarında, bilhassa da Süleymanname'lerde, Mimar Sinan'ı müthiş metheden, göklere çıkaran bölümler var. "Parmaklarında bin marifet", "zihni ve zekası ile çağın Aristo'su", "bugün Öklid yaşasaydı Mimar Sinan'a yamak olurdu" gibi cümleler yer alıyor resmî tarihlerde. Biliyorsunuz İskenderiyeli matematikçi Öklid milattan önce 330-275 yıllarında yaşadı. Kitapta bunları alıntılıyorum. Kısacası Sinan'a yapılan bu atıflar, döneminin en önemli tarihçilerinin eserlerinde onun ne derece kabul gördüğünü gösteriyor.

Mimar Sinan döneminde yapılan camileri İstanbul haritasına yerleştirdim, buradan ne kadar büyük bir inşaat patlaması yaşandığı anlaşılıyor. Bunları kimler yaptırdı diye baktığımızda Osmanlı Devleti'nin en seçkinleri olduğunu görüyoruz. Tüccar sınıfından sadece iki kişi var ve ulema hiç yok. Aşağı yukarı da hepsi ya hanedan üyesi ya da devşirme. Türk kökenli paşalar epey az. Bu da oldukça ilginç.

Bunu nasıl yorumlamalıyız ya da nasıl anlamalıyız?

Şöyle yorumluyorum: 15. ve 16. yüzyıl devşirme ile kul sisteminin zirvesinde olduğu bir dönem. Gazalarla imparatorluk genişledikçe o yörelerden birçok Hıristiyan çocuk devşiriliyor. Onlar büyüdüklerinde Osmanlı'dan daha çok Osmanlı oluyorlar diyebiliriz. Biliyorsunuz Sinan'ın kendisi de Kayseri'nin Ağırnas köyünden İstanbul'a getirilen bir devşirme. Bana göre, devşirme kökenli seçkinler, kendi kimliklerini mimariye döktüklerinde çok iyi birer Müslüman olduklarını ispatlama ihtiyacı duyuyorlar. Kitapta daha çok Mimar Sinan'ın yaptığı camileri ve cami odaklı külliyeleri ele aldım. Bu camiler böyle bir duygunun ifadesi. Ancak buraya bir şerh düşelim: Bir saray ağası olan Sinan dahil, seçkin devşirmelerin vakfiyelerine baktığımızda bu eserleri, padişaha veya akranlarına yaranmak için değil, gerçek bir samimiyetle, hissiyatla gönülden yaptırdıkları göze çarpıyor.

Kitabınıza Sinan Çağı adını verirken sadece mimariyi kapsamadığı anlaşılıyor...


O dönemin inanç ve zihniyetlerini merak ettim. Araştırma yaparken benim için en ilginç kaynaklar, Ankara'da Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde çalışırken taradığım vakfiyeler oldu. Çünkü, bu vakfiyelerden sadece birkaç tanesi çalışılmış. Kitabımda ele aldığım eserlerin aşağı yukarı yüzde doksanının vakfiyeleri Ankara'da mevcut. Vakfiyelere bakınca, daha çok hamilerin dünyası ortaya çıkıyor. Sinan'ın tek bir vakfiyesi var ve yayınlanmış. Mimar Sinan'ın kimliği hakkında bu vakfiyede çarpıcı ipuçları yer alıyor. Onun kimliği üzerine yürütülen yanlış bilgilerin bir kısmına bu belgede yanıt bulabiliyoruz.

Mesela?

Mesela Mimar Sinan'ın iki vakfiyesi olduğu düşünülüyor. Oysa bunlardan sadece biri Mimar Sinan'a ait. Diğeri Kanuni Sultan Süleyman'ın, Süleymaniye Camii yapılırken bina eminliğine atadığı Bina Emini Sinan adında başka birinin vakfiyesi. Mimarbaşının kendi vakfiyesini incelediğimizde Kayseri'den geldiği, devşirme olduğu, inançlı bir Müslüman olduğu ortaya çıkıyor. Mimar Sinan'ın ağabeyi Hıristiyan olarak Kayseri'de kalıyor. Sinan ağabeyinin iki oğlunu İstanbul'a getirtip onları yeniçeri teşkilatına sokuyor ve onların kızlarına konaklar bağışlıyor. Fakat herbirine birer de vazife veriyor: "Ben öldükten sonra ruhuma şu sureleri okumanızı istiyorum" diyor. Bu bence çok ilginç; hangi sureler olduğunu bile belirtmiş.

Bir de şu da var: Kanuni Sultan Süleyman, bugün Süleymaniye Külliyesi'nin yanı başında Sinan'ın türbesinin olduğu yerde ona çok büyük bir arsa bağışlıyor ki, camii yapılırken orada yaşasın, inşaatını gözetlesin diye. Hatta Sinan'ın konağı külliyenin bir parçasıymış gibi onunla bütünleşmiş. Vakfiyesinde mimarbaşının kendi konağı çok ayrıntılı bir şekilde tarif ediliyor. Konağın üç avlusunun bulunduğunu ve içinde birkaç hamamı olduğunu öğreniyoruz. Buradan onun epey hali vakti yerinde olduğu ortaya çıkıyor. Yani döneminde değeri anlaşılmamış basit bir yapı ustası değil.

Mimar Sinan, günümüzde anlaşılamıyor belki de, restorasyonlara bu yansıyor mu?

2010'dan itibaren neredeyse bütün İstanbul camileri elden geçti, nakışları da yeniden yapıldı. Buraya her geldiğimde camilerin durumu nasıl diye ziyaret ederim.

Süleymaniye'yi nasıl buldunuz?

Doğrusu yapısal restorasyonları, tamirleri makul buluyorum fakat kalem işlerini, nakışları ve halıları beğenmiyorum. Kullandıkları renkler Osmanlı nakkaşlarının tonlarına uymuyor. Çok fazla canlı ve tabiri caizse "cart" renkler kullanılıyor. İtalya'da bir tarihi yapıt boyanacaksa ne komiteler kurulur, sanat tarihçilerine danışılır, eskiden hangi tür boyalar kullanılmış diye belki de yıllar süren analizler yapılır. İtalya restorasyon konusunda çok ileri olduğu için onları örnek verdim.

Bizde de her cami için üç-dört kişiden oluşan bilim kurulu var, fakat yeterli olmayabilir. Yakında Vakıflar Genel Müdürlüğü, İtalyan restoratörlerle ilgili bir proje başlatacak. İtalyanlar Türk meslektaşlarına eğitim verecekler.

Nakkaşlar eğitilse iyi olur. Aslında doğrusunu söylemek gerekirse Türkiye'de gayet donanımlı restoratörler var, mesela Zeynep Ahunbay gibi. Kendisiyle Mostar Köprüsü'nün restorasyonunun komitesindeydik. UNESCO'nun üstlendiği bir projeydi bu. Ahunbay, çok bilgili ve tecrübelidir. Başkaları da var. Restorasyon bölümleri çok iyi olan üniversitelerimiz mevcut. Ama Vakıflar Genel Müdürlüğü genellikle kendi elemanlarını kullanıyor.

Vakıflar'ın restoratör kadrosunda 16 kişi var, bir de Restoratör Derneği'yle işbirliği yapıyorlar.


Bence İtalya ile işbirliği illa yapılması da gerekmez. Burada olan isimler de değerlendirmeli.

Ama onları kullanmıyorlar mı diyorsunuz?

Evet... Daha doğrusu kullanmak istemiyorlar, kendi kadrolarını tercih ediyorlar. Dünden bugüne bu hep böyle gelmiş. Bunların aşılması lazım. Ben bazen gerçekten dua ediyorum, aman ellemesinler tarihi yapıtları diye. Kaliteli projeler yapılmıyor değil. Ama bilhassa nakış ve bezeme işlerinde hatalar göze çarpıyor. Bazı tarihi camilerde ise, mahalleli karar vermiş, 'bizim camimizde neden çini yok' diyerek baştan aşağı Kütahya çinileri ile süslemişler.

Aslında Anıtlar Kurulu bu konuda çok kararlı diye biliyoruz. İzin çıkmadan bir çivi bile çakılmasına izin vermiyorlar son yıllarda. Eskiden olan bir şey mi acaba? 1950-60'lı yıllarda bu tür müdahaleler yapılmış.

Öyle deniyor ama yine de bazen göz yumuyorlar anlaşılan. Örneğin, Mimar Sinan'ın Çarşamba'da Tercüman Yunus Bey Camii yepyeni çinilerle kaplanmış. Eskiden çinileri yoktu, ama ibadethaneyi kullanan cemaat böyle istemiş ve arzularını gerçekleştirebilmişler. Tarihi bilinç eksik. 'Tarihimizi sahipleniyoruz' deyip bilinçsizce müdahaleler yapmak tarihi de yok etmek oluyor. Bu tür yanlışlar sadece bugüne özgü değil, zaten Osmanlılar da çeşitli barok ve Avrupaî desenlerle eskiyen kalem işlerini güncellemişler. Ama yakınlarda bu olgunun boyutları büyüdü çünkü çok fazla sayıda yapı yenileniyor. Ülkemizdeki yenileme projeleri aslında bizler için birer tarihi araştırma vesilesi olabilir. Orijinal bezemeler nasıldı, sonraki boyaların altında izleri kaldı mı acaba, gibi sorulara yanıt arayan zihniyetler yerleşmemiş.

Sanat, kültür, mimari... Bu kavramları algılayışımızda bir sorun mu var?

Şöyle bir şey var: Bunu Topkapı Sarayı ile ilgili doktora tezimi ve kitabımı hazırladığımdan beri gözlemliyorum (kitabın Türkçe çevirisi Yapı ve Kredi Bankası tarafından yayınlandı). Bizde sanat ve mimari daha çok turistik olarak anlaşılıyor. Zaten bakanlığımızın adı da Kültür ve Turizm Bakanlığı. 2010'da Harvard Üniversitesi'nden izinli olarak buradaydım. Sonradan gerçekleşmeyen Sur-i Sultani projesi için danıştılar. Topkapı Sarayı'nda yapmak istenen şuydu: Aya İrini'yi bir Bizans müzesine çevirmek ve tamamen yıkılmış olan Yalı Kasrı'nı yeniden inşa etmek. Bu bir turistik lunapark yaklaşımı. Onun yerine sarayın gereken yerlerini ve elektrik tesisatını tamir edin diye önerdiysem de herhalde fazla ilgilenmediler.

Gözlemlediğiniz başka neler oldu sarayda?

Topkapı Sarayı'nda ve etrafındaki bahçelerde araştırma projeleri, arkeolojik kazılar ve incelemeler yapılabilir. Ama hep tercih edilen yaklaşım yerli ve yabancı turistlerin ziyaretine yönelik olmuş.

Mimar Sinan camilerinin tipolojisinin kimlik, bellek ve adap kavramları çerçevesinde biçimlendiğini okuyoruz kitapta. Nasıl bir mimari adabı vardı Mimar Sinan'ın?

Kitapta kimlik derken hem Sinan'ın ve hassa mimarlarının sistemleştirdiği "klasik dönem" Osmanlı mimari kimliğini, hem de kadın ve erkek banilerin kimliklerini mimari aracılığıyla nasıl inşa ettiklerini kastediyorum. Bilhassa Kanuni Sultan Süleyman döneminde kul sisteminin devletin merkezileşmesinde önemli rol oynaması ve Safevilerle yapılan savaşlar nedeniyle daha sıkı bir Sünni din politikası izlenmesi, Osmanlı mimarisinde derin izler bıraktı. Kanuni döneminde her mahallede ve köyde mescit ya da cami inşa edilmesinin mecbur tutulmasıyla ilgili fermanlar ve Ebu Suud'un fetvalarını ele aldım. Görüyoruz ki, imparatorluğun resmi dini de yeniden inşa ediliyor o yıllarda. Bugün 'Osmanlı İslamı' olarak kabul gören kavram aslında 14. ve 15. yüzyılda farklıydı. Din üzerindeki devlet kontrolü ve Şeyhülislamlık makamının önemi Kanuni devrinde artıyor. Mimar Sinan'ın dini yapıları da bu resmi inanç sistemini mimari diliyle görsel ve mekânsal olarak ifade ediyor. Kitabımda mimarlık kültürü açısından bu olguyu yorumlamayı amaçladım. Aynı dönemde tasavvuf da halk ve seçkinler arasında yaygınlaşıyor, bilhassa Halveti ve Mevlevi tarikatleri ön plana çıkıyor. Dolayısıyla Sünni devletin desteklediği bu tasavvuf anlayışının da mimarideki izlerini takip ettim.

Bellek konusuna gelince, banilerin geleceğe bırakmak istedikleri anıları ele aldım. Mesela Kapudan Sinan Paşa Külliyesi (Rüstem Paşa'nın kardeşi) Beşiktaş'ın merkezinde en güzide cami külliyesi olarak hala yerini koruyor. Osmanlı seçkinleri için Mimar Sinan bu tür anıtsal eserleri inşa ederken bir 'yer duygusu' yaratan kalıcı bellek nişaneleri oluşturuyor. Banilerin vakfiyelerinde tesis ettikleri şartlar aracılığıyla da bu binaları yaptıran kişi ve ailelerin hatıraları asırlar boyunca devam ettiriliyor. Dolayısıyla mimarinin bellek inşasında oynadığı rolü etraflıca ele alıyorum. .

Adap, bundan evvelki Sinan kitaplarında ele alınmayan bir kavram. Mimariyi sadece plan tipleri ve üslup ile bağlantılı bir alan olmaktan çıkararak, toplumda kabul gören adap kuralları bağlamında bina programlarının oluşmasını yorumluyorum. Mesela bir bani toplum içindeki statüsünü aşan türde bir bina yaptırırsa kınanıyor. Bir paşa da padişahınkinden büyük bir saray ya da cami yaptıramaz, kınanır. Padişahın ve hanedan mensuplarının dışında herkes sadece birer şerefeli ve tek bir minareli cami yaptırabiliyor. Aynı adap kuralı hanım sultanlarla evli sadrazam ve vezirler için de geçerli. Hanedan kadınları, genellikle devşirme kökenli olan kocalarından daha görkemli "prestij" anıtları ısmarlayabiliyorlar Mimar Sinan'a. Bu kurallar çok ciddiye alınıyor. Evliya Çelebi Seyahatname'sinde, Gariki Efendi diye birinin çifte şerefeli cami yaptırdı diye idam edildiğini yazıyor. Osmanlılarda mimar, bani ve toplum arasında yazılmamış bir sözleşme ve müzakere sonucu olarak mimari adap kodlarının oluştuğunu öne sürüyorum. Mimar Sinan'ı ele alan kitaplar genellikle onun eserlerini gençlik, orta ve olgunluk çağı gibi çizgisel bir üslup evrimi açısından yorumlar. Sinan Çağı ise çizgisel bir gelişim olmadığı tezini vurguluyor. Cami ve cami külliyelerinin hem banilerin sosyal statüsü, hem de yapıların imparatorluk coğrafyasındaki konumlarına uygun ve münasip biçimde tasarımının yapıldığı anlaşılıyor. Adap meselesini araştırırken çok ilginç vakalar da tespit ettim.

Mesela?

Mesela III. Murat on küsur yıl Manisa'da şehzadelik yapıyor ve o sırada Muradiye Camii'ni inşa ettiriyor. Sonra padişah olduğunda Manisalılar, 'Bu cami bize küçük geliyor, genişletin padişahım' diye ricada bulunuyor. İstanbul ile Manisa arasında geliş gidişler oluyor. Vakfın mütevellisi padişahla konuşuyor. Bu konuşmanın bütün aşamalarını fermanlardan ve arşiv belgelerinden takip edebiliyoruz, zaten yayınlanmış bu belgeler. Ama belgeler mimari adap açısından incelenmemiş. Padişah caminin merkezi kubbesinin üç yandan sundurmalarla yani çatılarla genişletilmesini onaylıyor. Fakat caminin cemaatinin bir kısmı padişahın emrine karşı çıkıp daha gösterişli kubbeli yan sofalar tercih ettiği anlaşılıyor, Bu arada bir belgeden öğreniyoruz ki, Manisa halkı değişik gruplara bölünmüş, her biri başka bir projeyi destekliyor. Caminin çoğu yıkılmış, yeni temeller atılmış, padişahın emrettiğinden daha görkemli bir inşaat başlamış bile. Bunun üzerine III. Murad Mimar Sinan'ı çağırıyor ve ondan yeni bir proje çizmesini istiyor ve bu çizimi uygulayacak olan hassa mimarına halktan kimsenin karışmamasını tembih ediyor. Sonunda padişah ilk onayladığı projeden daha görkemli ve pahalı bir cami inşa etmeye mecbur kalıyor ister istemez. Kitapta eserleri yaptıranların kimlikleri ve ne gibi süreçler sonucunda yapıların meydana geldiğini ele aldım.

Mimar Sinan'ın eserleri genelde çıraklık, kalfalık, ustalık diye üçe ayrılıyor. Böyle bir şey yok mu?


Evet, böyle bir şey yok. Bu kanı Evliya Çelebi'nin Edirne Selimiye Camii tarifinden kaynaklanıyor; sözde bunu babasından duymuş. Sinan'ın kendi dilinden şair-nakkaş Mustafa Sai'ye yazdırdığı otobiyografilerinde böyle bir düşünceye rastlanmıyor. Olamaz da. Baş mimar olarak atanan biri yaptığı esere bu benim çıraklık ve kalfalık eserim demez, zaten usta bir mimar olmuştur o. Ama bu söylem bir kere kitaplara yazıldığı için sorgulanmadan tekrarlanagelmiş. Ben Mimar Sinan'ın yapılarını üçe ayırmıyorum. Kitabımın ilk iki bölümü yukarıda anlattığım kavramlarla ilgili, son bölümde tek tek binaların analizini yapıyorum. Sinan üzerine yazılan kitaplar binaları genellikle kronolojiye göre sıralıyor. Bense banilerin statüsü ve yapıların coğrafi konumlarına göre sıralıyorum. Padişahlar, hanım sultanlar, baş vezirler -çoğu zaten hanım sultanlarla evli- ve vezirlerden başlayarak sosyal hiyerarşinin daha alt basamaklarına inen bir düzen bu. Coğrafi konuma gelince, başkent ile eyaletlerde inşa edilen yapılarda çok belirgin farklılıklar var. En görkemli yapılar İstanbul ve ikincil payitaht olan Edirne'de yapılıyor. Geri kalan merkezlerde daha küçük ölçekli yapılar inşa ediliyor. Başkent ve eyaletler arasındaki farklılık dolayısıyla mimari ile vurgulanıyor.

Mimar Sinan eserlerini otobiyografisinde nasıl tarif ediyor?

Şehzadebaşı Camii'ni Süleymaniye'ye hazırlık çalışması olarak betimliyor. Orada küçük ölçekte bazı deneyler yapmış, 'padişah çok beğendi, tahminimden büyük taltiflerde bulundu. Ondan cesaret alarak padişaha daha da görkemli bir cami yaptım' diyor. Süleymaniye'yi tarif ederken muazzam bir başyapıt olarak tanımlıyor. Sanatının zirvesine bu eşsiz külliye ile eriştiğini açıkça ifade ediyor. Kalfalık eseriymiş gibi anlatmıyor.

Süleymaniye Mimar Sinan'ın otobiyografilerinde daha büyük bir yer tutuyor. Ayrıca bu çok daha iddialı bir külliye, halka bir sürü servisler sunuyor. Bir nevi üniversite şehri gibi. Selimiye'nin ise sadece iki medresesi var. Sinan bu eseri en yaratıcı başyapıtı olarak tarif ediyor. Keferelerin mimar geçinenleri demişler ki, Müslümanlar eğer Ayasofya'nınki gibi büyük bir kubbe yapabilselerdi yaparlardı, bunu beceremedikleri belli. Bu eleştiriden kalbi kırılan Mimar Sinan, Selimiye'yi inşa ederek adeta kendi mimari gazasını ilan ediyor. Tam da o yıllarda Kıbrıs fethediliyor, fakat ardından Osmanlı donanması ilk defa İnebahtı'da hezimete uğruyor. O yüzden Osmanlılarda bir kendini sorgulama dönemi başlıyor, Kanuni zamanının güvenli ihtişamı sarsılıyor. Bir de ilginç olan Sinan Selimiye'yi bitirdiği sırada hamisi II. Selim vefat ediyor ve padişah kendi eserini göremiyor. III. Murat ise sara hastası olduğu için seyahat etmiyor, İstanbul dışına çıkmıyor. O yüzden uzun süre saray halkı Edirne'deki saraya gitmiyor ve Sinan'ın bu şaheseri yeteri kadar takdir toplamıyor.

Selimiye Camii, Sinan'ın kendi sanatsal mesleğinin son noktasına geldiğinde yenilikçi ve eşsiz bir eser yaratma arzusunun ürünü. Her iki caminin masraf defterlerine baktım, Selimiye Süleymaniye'den çok daha ucuza inşa edilmiş. Bir kere büyük bir külliyesi yok. Süleymaniye'nin inşası 10 yıl sürdü ise, Selimiye'ninki 5 yıl sürüyor. Süleymaniye'nin çok önemli bir özelliği de, imparatorluğun her yerinden çok değerli mermer sütunlar getirilerek yapılması. Hassa mimarlarından kimi Baalbek'e kimi Mısır'a gönderiliyor sütunları getirmeleri için. Adeta imparatorluğun mermer kaynaklarının haritası çıkarılarak bunların en değerli örnekleri Süleymaniye'de kullanılıyor.

Burada ana kubbeyi taşıyan devasa sütunlar var. Gereken boyutlarda mermerlerin bulunup nakledilmesi caminin inşa edilmesini geciktiriyor ve caminin planı oldukça karmaşık. Selimiye'nin kubbesi ise sekiz filayağı üzerinde, pahalı sütunlar kullanılmadan inşa ediliyor. Sinan bu eserini tarif ederken göklere çıkarıyor ama Süleymaniye'yi hiçbir şekilde memnun olmadığı bir yapıt olarak betimlemiyor.

Mimar Sinan otobiyografilerini kime yazdırmış?


Hem nakkaş (yani ressam), hem hattat, hem de şair olan Mustafa Sai Çelebi'ye kendi dilinden yazdırıyor. Ayrıca Mustafa Sai, Sinan'ın çeşitli yapılarının kitabelerinin metinlerini yazıyor. Anlaşılan Sinan'la yakın bir ilişkisi var ve aynı zamanda görsel ve edebi duyarlılığı olduğu da belli. Sai'nin anlattığına göre, artık yaşlanan Mimar Sinan zamanın sayfasında kendi hatırasının izlerini bırakmak için, birlikte yaptıkları söyleşileri nazım ve nesir olarak kaleme almasını rica ediyor. Sai de aziz üstadın sözlerine dayanarak Sinan'ın otobiyografik metinlerini yazıyor. Sai, metinleri kendi edebi sanatıyla süslemiş ama bazı yerlerde söyleşileri Sinan'ın teknik diliyle verdiği anlaşılıyor. Mesela İstanbul'da Kıztaşı adlı Bizans sütununu çeşitli mekanik aletlerle yerinden söküp Süleymaniye'ye taşıdıklarını bütün ayrıntılarıyla anlatıyor, Büyükçekmece Köprüsü'nün yapılış teknolojisini de tarif ediyor. İlginç olan, o dönemde Avrupa'da ilk defa mimarların biyografileri yazılıyor. Fakat hiçbiri birinci tekil şahıs sesiyle yazılmamış. Sinan biyografisinde ise ben şöyle yaptım, ben böyle yaptım diyerek övünen kendi sesini dinliyoruz. Otobiyografilerin 17. ve 18. yüzyıl nüshaları devamlı okunduklarını gösteriyor.

Derken, geç Osmanlı döneminde bir Viyana sergisi oluyor. Padişah, o sergi için 'Usul-i Mimari-yi Osmani' diye bir kitap hazırlatıyor. Almanca, Fransızca ve Osmanlıca olmak üzere üç dilde yayınlanan kitapta Sinan'ın otobiyografilerinden Tezküretü'l Enbiye de üç dilde yayınlanıyor. Sinan'ın ne derece önemli bir mimar olduğu, Osmanlı mimari üslubunu doruğuna ulaştırdığı bu kitapta izah ediliyor. Onun için Sinan'ın şöhreti kendi çağından sonra hiçbir zaman azalmıyor. Batılılar, Viyana sergisi için hazırlanan bu kitaptan sonra Osmanlı mimarisine yakından ilgi duymaya başlıyor. İlk olarak Alman oryantalistler Sinan üzerine kitapların yazılmasına öncülük ediyor. Fatih Sultan Mehmet üzerine biyografi yazan Osmanlı tarihçesi Franz Babinger, Sinan'ın çok önemli olduğunu Avrupalılara duyurmuş; Sinan için kullanılagelen 'Türk Mikelanjı' (Michelangelo) deyimini o icat ediyor.

Aslında siz bu Türk Mikelanjı ifadesine karşısınız değil mi?


Evet, Sinan'ın illa da Michelangelo ile karşılaştırılarak yüceltilmesi gerekmiyor. İtalyan mimar Palladio, Mimar Sinan ve Michelangelo'nun yaşadıkları dönemde birbirlerinden haberdar oldukları tezini savunuyorum kitabımda. Bazen iddia edildiği gibi Osmanlı ile İtalyan Rönesans mimarisinin birbirinin zıddı olduğu görüşüne katılmıyorum. Bir de hep tek taraflı bir etkiden söz ediliyor. Sinan veya Osmanlıların, Rönesans'tan nasıl etkilendikleri inceleniyor. Halbuki Avrupalı mimarlar da Mimar Sinan'dan ilham alıyor ve onun anıtsal kubbeli camilerinden haberdarlar. Ayrıca 16. ve 17. yüzyılda Avrupalıların Osmanlı başkentinde ve Edirne ile Lüleburgaz gibi yerlerde inşa edilen Sinan yapılarına hayran kaldıkları; onun hamam ve kubbe teknolojisi hakkında bilgi topladıklarına dair bazı belgeler buldum. Demek ki, bu kültürler arası etkileşim tek yönlü bir trafik değil, iki yönlü.

Bilgi Üniversitesi'nde geçen hafta (20 Eylül 2013) verdiğiniz Sinan ve Palladio adlı konferansta "Sinan, şiir yazılan bir mimar, onu taklit eden günümüz mimarları için şiir yazıldığını sanmıyorum demiştiniz. Bugünkü mimari estetik, şiirler yazdıracak kadar duygulara hitap ediyor mu?

Kanımca etmiyor. Yeni cami mimarları, Osmanlı mimarlık tarihini fazla bilmeden, kültürünü okumadan eski plan tiplerinden alıntılar yaparak güzel bir cami yarattıklarını zannediyorlar. Yakın zamanda İstanbul silüetinin önemi anlaşıldığı için de her tepeye bir cami konduruluyor. Burada fark edilmeyen nokta şu: Süleymaniye Camii sadece silüet oluşturmuyor, Sinan'ın camileri şehrin seyrini de içine alan tasarımlardır. Süleymaniye'nin avlusundan, kubbesindeki ve yan cephelerindeki seyir teraslarından bakıldığında Sinan'ın bütün şehri nasıl sergilediğini, onun yaratıcı zekasının şiirsel ve ruhanî parıltılarını görürsünüz.

Ayrıca en görkemli padişah külliyeleri sadece Sur İçi'nde yapılıyordu. Boğaz tepelerine Osmanlı devrinde hiçbir kubbeli cami inşa edilmemiş. Boğaziçi'nin doğal manzaralarının şiirselliği korunmuş, burada mütevazı boyutlu, kırma çatılı camiler yalnızca sahil boyunca dizilmiş. Bu tutumun gerisinde Sur İçi'nin dünyaca meşhur siluetiyle bilinçli olarak bir karşıtlık yaratmak isteği de yatıyor. Son yıllarda taklitçi kubbeli camiler her bir tepeye oturtularak tarihi yarımadanın ayrıcalıklı konumu enflasyona uğratılıyor. Bu nereden kaynaklanıyor, tabi ki insanların kötü niyetinden değil. Bunun bir eğitim sorunu olduğunu düşünüyorum.

Benim hep söylediğim şey, bizde ilkokul ve ortaokulda sanat ile mimari tarihi dersleri konmalı; bu konuyu sadece üniversitelerde uzmanlar öğreniyor. İtalya'da çok gezdim, en ücra köye bile gitseniz küçükten büyüğe herkes çevresine çok sahip çıkıyor. Manisa'daki olay gibi. Şimdilerde çok hızlı bir kentsel dönüşüm oluyor, bilhassa İstanbul'da. Şunu unutmamak gerekir ki, İstanbul bir Dubai veya Abu Dhabi gibi 20. yüzyılda gelişen çöl şehri değil. Venedik, Roma Paris, Kahire ve İsfahan gibi dünyaca ünlü tarihi bir şehir. Gökdelenlere karşı değilim; tabi ki olmalı ama onlara özel alanlar ayrılmalı, sivri diş gibi Boğaz tepelerinden fırlamamaları lazım..

Bütün bu anlattıklarınız çokça dile getirilen selatin cami özlemine bir eleştiri mi?


Evet. Bizim birçok selatin camiimiz var. Acaba bir tane daha hiç yerleşim bölgesi olmayan bir alanda selatin camiine ihtiyaç var mı? Roma gibi tarihi şehirlerde herkes hala San Pietro gibi eski ibadethaneleri kullanıyor. Yeni bir kiliseye ihtiyaç duymuyorlar. Hele de kendi eski kiliseleriyle rekabet eden bir yapı yapmak akıllarına bile gelmiyor. Ancak yeni bir şehir ya da semt kurulursa cami yapılmalı. Ayrıca Mimar Sinan'ın çok güzel küçük ve kubbesiz camiler de yaptığına dikkati çekmek istiyorum.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



25 Eylül 2013 Çarşamba

İslam estetiği tüm dünyayı etkiledi

25 Eylül 2013
1. Uluslararası İslam Sanatında Geometrik Desenler Sempozyumu, benzersiz bir estetik birikimin mirasçısı olan ülkemizde yaşanan estetik fukaralığı konusunda bir kere daha düşünmemizi gerekli kılıyor. Dünyanın önde gelen İslam sanatı uzmanları, farklı coğrafyalardan verdikleri örneklerle İslam estetiğinin günümüzdeki yansımalarını ortaya koydular.
İstanbul Tasarım Merkezi, Ensar Vakfı ve Ümraniye Belediyesi işbirliği ile gerçekleştirilen “1. Uluslararası İslam Sanatında Geometrik Desenler Sempozyumu”, önceki gün Ümraniye Nikah Sarayı’nda başladı. Sabah saat 11.00’de yapılan “Türkiye’de İslami geometrik desenler” başlıklı oturuma ABD’den Carol Bier ve Jay Bonner, İngiltere’den Eric Broug, Azerbaycan’dan Hacali Necefoğlu, İran’dan Reza Sarhangi katıldı. Öğleden sonra ise konuşmacılar tek tek sunum yaptı. Yabancı bilim adamlarının yaptığı sunumlar, İslam sanat ve estetiğinin İslam dışı dünyayı da etkilediğini ortaya koyarken, bu estetik anlayışın, çağdaş yorumlarla bugün de uygulanabilirliğini ve örneklerini göstermesi bakımından ilgi çekiciydi.

20 yıldır İslam sanatında geometrik desenler üzerine çalışan Eric Broug, sunumunun birinci bölümünde İslam sanatında geometrik desenlerin ya da tasarımların günümüzdeki modern sanat ve tasarımlardaki örneklerine değindi. Avustralya, Amsterdam, Fas ve İspanya’dan örnek yapılar gösteren Broug, İslam sanatının bu binalardaki yansımalarını ortaya koydu. İki yıl önce Avustralya’da trenlerde aktarım yapan insanların konaklaması için istasyon kenarına inşa edilen bir binayı anlattı. İslami geometrik desenlerden yola çıkılarak yapılan binada hem geleneksel hem de modern şekillerin nasıl kullanıldığını gösterdi ve: “10 katlı geometrik tasarım kullanıyorlar bu binada. Hem geleneksel hem modern güzel bir yapısı var. Mimarlar, ‘yeni ne yapabiliriz’ fikrinden hareketle bir iş çıkarmış.” dedi.

‘İslam sanatkârlarından öğreneceğimiz unsurlar 5 maddede toplanabilir’


İspanya’nın güneyinde İslami geometrik tasarımların oldukça yaygın olduğunu ifade eden Broug, bu sanattan ilham alarak endüstriyel tasarımların ortaya çıkabileceğini de ifade etti. Broug, sunumunun ikinci kısımda 14. ve 16. yüzyıldan örnekler vererek ‘Osmanlı ya da Selçuklu döneminde çalışmış zanaatkârlardan neler öğrenebiliriz?’ sorusuna cevap veren açıklamalarda bulundu: “Selçuklular, kendilerinden önceki sanatı-sanatçıları taklit etmemiş daha güzel tasarımlar ortaya koymuşlar. Bu ruh da İslami tasarım açısından çok uygun. En yetenekli sanatçılar, geçmişte yapılanların üstüne bir şeyler katmış insanlardır.” Broug, İslam sanatkârlarından öğrenebileceğimiz unsurları beş maddede sıraladı ve şöyle açıkladı: “Beceri, yaratıcılık, detaya çok dikkat etme, inovasyon ve kompozisyon. Yani çizmek ve süsleyebilmek... Türkiye’de bu zaanatkârlardan çok olduğunu biliyorum. Kendilerinden geleneksel geometrik desenlerin özünü koruyarak, daha önce yapılmamış yeni bir iş, tasarım ya da sanat ortaya çıkarmaları istenebilir.”

Kâbe için yaptığı minber tasarımıyla tanınan Jay Bonner ise geometrik desenlerin İslam kültüründeki yükselişinden, özellikle Selçuklular dönemindeki seviyesinden bahsetti. Kudüs’ün erken dönemlerinden, Yemen’den, Endonezya’dan, Türkiye’den ve Abbasi döneminden örnekler verdi. Bonner, “İslam sanatlarının geometrisi Müslüman olmayan kültürleri bile etkilemiştir.” dedikten sonra bu görüşünü dört örnek üzerinden anlattı.

İlki Ermenistan’dan... Mezar taşına benzeyen bir anıt. Bu anıtı, Selçuklulardan esinlenilerek yapılmış bir Hıristiyan tapınağındaki desen takip ediyor. Mısır’daki bir kiliseden gösterdiği desenin ise muhtemelen Müslüman sanatkârlar tarafından yapıldığını ifade etti Bonner.

Üçüncü olarak, İspanya Cordoba’daki bir sinagogdan, oldukça iyi bilinen benzer bir deseni izleyicilerin dikkatine sundu. Daha sonra da yeni dünyadan, Peru’dan, 12 yıldızı ve asitmetrik tekrarı olan sıra dışı bir deseni gösteren Bonner, “İslam estetiği dünya genelindeki birçok sanatçıyı etkilemiştir.” diyerek, İslam sanatının Müslüman olmayan kültürler üzerindeki etkilerinin tahmin edilenden de fazla olduğunu dile getirdi.

ETKİNLİKTE BUGÜN VE YARIN

29 Eylül’de sona erecek sempozyumda bugün ve yarın ‘Klasik Yöntemler’ başlığı altında tebliğler sunulacak. Bugünün programında, Selçuk Mülayim ve Mirek Majewski’nin sunumlarının ardından Reza Sarhangi ile Carol Bier’in atölye çalışmaları var. 15.30’da Mirek Majewski rehberliğinde Şehzadebaşı Camii’ne ‘teknik gezi’ yapılacak. Yarın ise Jean-Marc Castera ve Emil Macovicky’nin sunumlarının ardından Jay Bonner ile J.M. Castera’nın atölye çalışmaları ve Çinili Köşk’e teknik gezi yapılacak. Cuma ve cumartesi günlerindeki sunum ve atölye çalışmaları ise ‘Modern Uygulamalar’ başlığı altında gerçekleştirilecek. Sempozyumdaki tüm oturumlar, daha sonra Ensar Vakfı’nın internet televizyonundan izlenebilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


19 Eylül 2013 Perşembe

Türkiye'de İslam sanatlarının geometrisini bilen yok!

19 Eylül 2013
Sultanahmet'teki İstanbul Tasarım Merkezi (İTM) ve Ümraniye Belediyesi, 23 Eylül Pazartesi günü Türkiye'de ilk kez düzenlenen bir sempozyum gerçekleştirecek. 1. Uluslararası İslam Sanatında Geometrik Desenler Çalıştayı, başta Hollanda olmak üzere, zaman zaman dünyanın farklı ülkelerinde düzenleniyor. İstanbul'daki programa ABD, Hollanda, İngiltere, Fransa, İran ve Dubai'den olmak üzere 10'dan fazla uzman katılıyor. Türkiye'den ise sadece 1 isim olacak. Hepsinin uzmanlık alanı ya İslam mimarisi ya da İslam sanatında geometrik desenler. 29 Eylül'e kadar Ümraniye Nikah Sarayı ve Kültür Merkezi'nde devam edecek olan çalıştayda uzmanlar, İslam sanatının matematiğini konuşacaklar.

"Türkiye'de İslami Geometrik Desenler" paneli ile başlayacak olan etkinlikte İTM’nin merkez binasında aynı adla bir sergi açılacak. 1. Uluslararası İslam Sanatında Geometrik Desenler Çalıştayı'nın koordinatörü ve İslam bilim tarihi uzmanı Hüseyin Şen'in hem kendi hikayesi, hem etkinliğe katılan davetlilerle ilgili anlattığı bilgiler, tarihimize ve kültürümüze verdiğimiz değeri göstermesi bakımından manidar. (www.igp-istanbul.com, İstanbul Tasarım Merkezi 0212 458 61 61)

Sizi Türkiye'de pek tanımıyoruz, neden?
Ben Hollanda'da doğdum. Hollanda İnholland Üniversitesi'nde Uçak ve Uzay Mühendisliği okudum. Sonra Utrecht Üniversitesi'nde Bilim Tarihi ve Felsefesi alanında master yaptım. İstanbul'daki İslam ve Bilim Tarihi Müzesi'nde TÜBİTAK görevlisi olarak beş ay çalıştım.

İslam bilim tarihine nasıl merak sardınız?
Hollanda'da Türk ve farklı Müslüman çocuklara ev ödevi yardımı verirken ‘onların özgüvenini nasıl artırabilirim?' diye araştırma yapıyordum, kendimi İslam bilim tarihinin içinde buldum. Hollanda Leiden Üniversitesi'nde Arapça bilim yazmaları olduğunu öğrendim ve ‘Bu eserler burada ne arıyor?' diye araştırınca hocamla tanıştım.

Hocanız kim?
Profesör Dr. Jan P. Hogendijk. Utrecht Üniversitesi'nden. İslam sanatında grafik desenler konusunda en yetkin nadir isimlerdendir. Kendisi bu çalıştaya gelemedi. Tanıştığımızda “Gel benim öğrencim ol, bu senin tarihin, bunu araştıran kimse yok.” deyince İslam bilim tarihi master'ı yapmaya başladım. Hollanda'daki bu konuyu okuyan tek öğrenciyim. O gün bugündür bu alanda uğraşıyorum.

Ne gibi çalışmalar yaptınız bu alanda?
Dünyanın her yerinde usturlap sunumları yapıyorum. Usturlap Ortaçağ’ın bilgisayarı denilebilir; navigasyon aleti, bir nevi yıldız haritası gibi bir şey. Sultanahmet'teki İslam ve Bilim Tarihi Müzesi'nde örnekleri var. Türkçe literatürde usturlap fazla geçmediği için ne olduğu pek bilinmiyor, faaliyet de yok. Master tezi için III. Murat döneminde rasathane kuran Takiyüddin'in güneş saatleriyle ilgili eserinin bir kısmını Arapça'dan İngilizce'ye tercüme ettim. Bu kolay bir şey değil, sırf matematik var içinde, teknik açıklamalarını yazdım.

Matematik ile İslam sanatlarının ilgisi nedir?
Özellikle Selçuklu desenleri çok kompleks. Matematiksel arka planı var. Ama Türkiye'de doğru dürüst bu alanda araştırmacı yok. Olanlar da sanat tarihçisi, desenlerin matematiğini anlayamıyorlar ve orijinal kaynakları okuyamıyorlar. Hocam Arapça ve Farsçayı çok iyi okuyor ve matematiğini de anlıyor.

Böyle bir sempozyum düzenleme fikri nasıl gelişti?

Jan P. Hogendijk, 2005'te Leiden Üniversitesi'nde bir çalıştay düzenlemişti. Uzmanların bir kısmını orada tanıdım. Türkiye'de böyle bir çalıştay yapalım diye konuştuk. Senelerce bir sponsor bulamadık. İstanbul Tasarım Merkezi hemen kabul etti.

2005'te bu ilgi nereden çıkmış?
İslam sanatlarında geometrik desenlere ilgi her zaman vardı. İslam dünyasına ve matematiğe meraklıysanız, yolunuz İslami grafik desenlere çıkıyor. Türkiye'ye gelecek uzmanlar da öyle. Mesela Polonya asıllı Miroslav Mayevski, ‘İstanbul'da Grafik Desenler' diye bir eseri var. Sırf İstanbul'u çalışmış.

O da Türkiye'de bilinmiyor değil mi?

Bilinmiyor. O kadar şok oluyorum ki, nasıl olur da biri kültürümüzle alakalı kitap yazar, Polonya'da çıkar ve bizim haberimiz olmaz! Bu üzücü bir şey. Kendi dilinde yayınlanmış bu eser sadece. Mesela Carol Bier'in uzmanlık alanı Doğu halılarında matematiksel düzen. Halıların matematiği aklınıza gelir miydi? Öğrencilerle Türk halısını alıp içindeki simetri gruplarını analiz etmek muhteşem olurdu. Ama biz bu konuda çok gerideyiz.

Bu alanda bizde hiç kimsenin çalışması yok mu?
İki uzman var. Biri Selçuk Mülayim hoca. Çalıştayda olacak. İkincisi Harvard Üniversitesi Sanat ve Mimarlık Tarihi Bölümü'nde Ağa Han İslam Sanatı Kürsüsü Profesörü Gülru Necipoğlu. Bu programa davet etmek için çok uğraştım ama maalesef kendisine ulaşmak mümkün değil. İslam sanatında geometrik desenler alanında en önemli kitap onun yazdığı Topkapı Scroll'dur. Bu aslında sarayda bulunan bir parşömendir. 1986 yılında keşfedilmiştir. Üzerinde 110 tane İslami desen var. Orijinali Tebriz'de üretilmiş, 15-16. yüzyıllarda. Topkapı Scroll, parşömenin tıpkıbasımını da içeren yorumlu bir kitaptır. Ama sadece İngilizce ve Farsçası var bu eserin, maalesef Türkçesi yok. Ne kadar yazık değil mi?

Üyelerinin hepsi bilim adamı olan Resüli Hanedanlığı'nı anlattı
 

Hüseyin Şen: “16 Eylül 2013 Pazartesi günü tarihçi Salim Aydüz ve İhsan Fazlıoğlu hoca ile birlikte Türkmenistan'da bir çalıştaya katıldık. Orada bir tebliğ sundum ve usturlabı anlattım. Tebliğim Yemen'de hüküm sürmüş Resuli hanedanlığı ile ilgiliydi. Bu hanedanlık Oğuz Türklerinden. Üyelerinin hemen hepsi bilim adamı. Birçok alanda eserler vermişler. İlginç bir hanedanlık. Hanedanlığa mensup üçüncü sultan Melikül Eşref'in bizzat imal ettiği bir usturlap var. Şu anda aslında New York Metropolitan Müzesi'nde onun yeni bir modelini geliştirdik bir arkadaşla. Yıldız konumlarını günümüze göre uyarladım, kartondan renkli bir çalıştay metodu geliştirdik. Usturlap ortaçağların bilgisayarı, navigasyon aleti, bir nevi yıldız haritası gibi bir şey. İslam ve Bilim Tarihi Müzesi'nde örnekleri var. Türkçe literatürde usturlab fazla geçmediği için ne olduğunu bilinmiyor, pek faaliyet de yok. Türkmenistan'da hem Resulileri, hem de usturlabı anlattım. İslam dünyasında bir sultanın bizzat kendi yaptığı usturlabın günümüze gelmiş olması çok nadir. O usturlabı nasıl yaptığına dair bilgilerin yer aldığı bir el yazmasının günümüze ulaşması daha da nadir bir olay. En nadiri, bu el yazmasında sultanın icazetinin yer alması. Yani Yemenli Türk Sultan'a iki astronomi hocasının verdiği icazet diploması bulunuyor kitapta. Çalıştayda bütün bunları anlattım.”

İSLAM SANATLARI DESEN UZMANLARI

Mekke ve Medine için tasarımlar yaptı

Jay Bonner (ABD): İslam mimarisi ve geometrik desenler alanında otorite kabul edilen isimlerden biri olan Jay Bonner, çalıştayın en ilgi çekici konukları arasında. 1983'te Royal College of Art'tan mezun olan Bonner, Mekke ve Medine için tasarımlar yaptı. Peygamber Efendimizin (sas) kabrinin (Mescid-i Nebevi) genişletilen kısmındaki bezemeleri ve Kabe için taşınabilir minber tasarladı. www.bonner-design.com

İslam Sanatında Geometrik Desenler kitabını yazdı

 Eric Broug (İngiltere): Eric Broug ismi ilgililerine yabancı gelmeyecek. Geçen yıl temmuz ayında Klasik Yayınları tarafından yayımlanan İslam Sanatında Geometrik Desenler adlı bir eseri bulunuyor. Orijinal adı “Islamic Geometric Designs” olan eser, Türkçe dışında İngilizce, Hollandaca ve Farsça olarak yayımlandı. Bu alandaki ikinci kitabını ekim ayında yayınlayacak olan Broug yeni çalışmasında, İslami geometrik desenler alanında 800 fotoğraf ve çizime yer veriyor. Eric Brough, Londra'daki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu (SOAS), İslam Sanat ve Mimarisi Tarih Bölümü'nde yüksek lisans yaptı. Yorkshire'da çağdaş İslam sanatı üreten Broug, Atelier for islamic Architecture, Arts and Crafts'ı işletiyor. İslami geometrik desenler konusunda dünyanın birçok yerinde çalıştaylar yapıyor ve bu konuda makaleler yayınlıyor. www.broug.com

Uzmanlık alanı, Doğu halılarının matematiği 

Carol Bier (ABD): Daha önce Washington Tekstil Müzesi'nde küratör olarak çalışan Carol Bier, İslam sanatının halılara nasıl yansıdığını ve matematiğini araştırıyor. Halılarda simetri ve bezeme hakkında özel bir website geliştiren Bier, halen aynı müzede araştırmacı olarak çalışıyor ve MarylanCollege of Art'ta ders veriyor. Carpet and History adlı bir eseri yayımlandı.

Çini sanatının geometriğini iyi biliyor

Jean-Marc Castera (Fransa): Fransız asıllı Jean Marc-Castera da İslami geometrik desenler konusunda uzman. Fas'ta geometrik çini sanatı konusunda kapsamlı bir kitabı, “Arabesques: Decorative Art in Morocco” adıyla yayınlandı. Bunun dışında güncel mimari projelerde danışman olarak görev alıyor. www.castera.net

Lise öğrencilerine İslami desenler dersi veriyor

Goossen Karssenberg (Hollanda): Goossen Karssenberg, Hollanda'nın kuzeyinde bir adada matematik öğretmeni olarak çalışıyor. Hollanda Bilimsel Araştırma Kurumu'nun verdiği destekle araştırmacı öğretmen olarak lise seviyesi öğrenciler için İslami geometrik desenler hakkında farklı çalıştaylar ve materyaller geliştirdi. İslami mozaik ile ilgili hem öğrencilere hem de matematikçilere ders veriyor. Hollanda Leiden Üniversitesi Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü'nde de mozaik workshopları düzenliyor. www.goossenkarssenberg.nl

İslami geometrik desenler ve mineraller

Emil Makovicky (Danimarka): Danimarkalı jeoloji profesörü Emil Makovicky, İslami geometrik desenler ile minerallerin iç yapıları ve şekilleri arasında kurduğu bağlantıdan yola çıkarak yaptığı araştırmalarla ödüller alan bir bilim adamı. Yani mineralogist. Son dönemlerde İstanbul, Konya ve Sivas'ta bulunan geometrik desenleri yerinde incelemiş ve analiz etmiş. İslami geometrik desenler konusunda oldukça önemli yayınları var. Hala Kopenhag Üniversitesi, Jeoloji ve Doğal Kaynaklar Yönetimi Bölümü'nde ders veriyor.

Kimyanın sanatla ilişkisini kuruyor

Hacali Necefoğlu (Azerbaycan): 1955 Azerbaycan doğumlu olan Necefoğlu, Azerbaycan Devlet Üniversitesi Kimya Fakültesi'ndeki lisans eğitiminin ardından, Azerbaycan Milli Bilimler Akademisi Anorganik ve Fizikokimya Enstitüsü'nde doktorasını tamamladı. Halen Kafkas Üniversitesi Fen Edebiyat. Fak. Kimya bölümünde profesör olarak çalışıyor. Aynı zamanda Kafkas Üniversitesi Kafkasya ve Orta Asya Araştırma Merkezi Müdürü de olan Necefoğlu'nun, kimyadaki kristal yapıların formları ve Türk-İslam mimarisinde uygulanmış olan geometrik formlar arasındaki ilişkisiyle ilgili akademik araştırmaları bulunuyor.

Kumdan geometrik desenler yapıyor

Elvire Wersche (Hollanda): 1948 Almanya doğumlu olan sanatçı 1974'den bu yana Hollanda'da yaşıyor. En ilginç projesi, dünyanın 600 farklı yerinden topladığı kum çeşitleriyle, birçok farklı ülkede gerçekleştirdiği özel sunum. Çalıştayda da benzer bir sunum yapacak olan sanatçı son olarak Sarjah Emirliği'nde bulunan İslam Medeniyeti Müzesi'nde 240 saatlik bir çalışmayla rengarenk kumlardan 9×3,6m büyüklüğünde bir geometrik desen oluşturdu. www.elvirawersche.com

Cami mimarisini anlatıyor 

Reza Sarhangi (İran): Amerika Towson Üniversitesi matematik bölümünde profesör. İran'da yaşadığı sırada cami mimarilerden etkilenip araştırmaya başlıyor ve öğrencilere ders veriyor. http://pages.towson.edu/gsarhang/‘Yeni araştırmacı ödülü' aldı.




Doktora tezi tahrip olmuş tezyinatlar

Rima al-Ajlouni (ABD): Texas Tech Üniversitesi Mimarlik Fakültesi'nde yardımcı doçent olan Rima al-Ajlouni, İslami geometrik desenler konusundaki çalışmalarına 1996 senesinden bu yana devam ediyor ve bu konuda seminerler veriyor. Ajlouni, geleneksel matematik ile güncel teoriler hakkında yaptığı araştırmalardan dolayı Mimari Araştırma Merkezleri Konsorsiyumu Yeni Araştırmacı 2011-2012 ödülüne layık görülmüş. Doktora tezini, kısmen tahrip olmuş tarihi geometrik tezyinatların gelişmiş bilgisayar teknikleriyle tekrar rekonstrüksiyonu konusunda bir araştırma yaparak tamamlamış.

Türkiye'den katılan tek uzman

Selçuk Mülayim (Türkiye): Lisans eğitimini İstanbul Üni. Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü'nde tamamlamış olan ve Selçuklu Dönemi Geometrik Süslemeleri konusunda doktora tezi bulunan Prof. Dr. Selçuk Mülayim, halen Marmara Üni. Fen Ed. Fak. Sanat Tarihi Bölümü'nde öğretim üyesi ve bölüm başkanlığı görevinde bulunuyor. ‘Mimar Sinan', ‘Ortaçağ Türk Sanatında Süsleme ve İkonografi' gibi konularda özel çalışmaları mevcut.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ