10 Mart 2015 Salı

Çanakkale Zaferi'nin 100. yılında anlamlı buluşma


10 Mart 2015
Salı ‘Derinlerden Siperlere Çanakkale 1915’ isimli sergi, Fransız denizaltısı Turkuaz’ı batıran Müstecip Onbaşı’nın kızı Ulviye Balkan ile yine onbaşının batırdığı E20’den kurtulan William Long’un torunu John Shelton’u bir araya getirdi. 
Soldan Sağa: Savaş Karakaş, Müstecip Onbaşı’nın kızı Ulviye Balkan ve yine onbaşının batırdığı tahmin edilen, İngiliz denizaltısı E20’den kurutulan William Long’un torunu John Shelton.


Çanakkale Savaşları’nın 100’üncü yılı vesilesiyle Eminönü’ndeki İş Bankası Müzesi’nde dün “Derinlerden Siperlere Çanakkale 1915” sergisi açıldı. Küratörlüğünü Savaş Karakaş’ın, danışmanlığını Prof. Dr. Haluk Oral’ın yaptığı serginin iki misafiri vardı. Fransız denizaltısı Turkuaz’ı 30 Ekim 1915 tarihinde Çanakkale’de batıran Müstecip Onbaşı’nın kızı Ulviye Balkan ile yine Müstecip Onbaşı’nın batırdığı tahmin edilen, İngiliz denizaltısı E20’den kurutulan (21 kişiden 9 asker kurtulmuş) William Long’un torunu John Shelton. Dedesini anmak için 100 yıl sonra Türkiye’ye gelen Shelton ve Ulviye Balkan, yan yana objektiflere poz verdi. Shelton, “Dedem 9 yıllık bir denizaltıcıydı. Daha ağustosta yepyeni gemide göreve başlamıştı. Ekim-kasım gibi Çanakkale’ye gitmişti.” dedi. Babasının fotoğraflarına bakarken gözyaşlarını tutamayan Ulviye Balkan ise, “Babam yaşadıklarını anlatırdı ama o kadar ufaktık ki, pek kulak vermezdik. ‘Ah kızım Kilithabir’lerde çürüdük’. derdi. Keşke onu daha çok dinleseydim.” sözleriyle duygularını dile getirdi.

"20 yıl boyunca denizaltında dedemin 
Çanakkale’de kaybettiği elini aradım"
Basın toplantısında konuşan Prof. Dr. Haluk Oral, serginin, 100 yıl önce Çanakkale’de yaşananlara, cephede karşı karşıya gelmiş her iki tarafın gözünden tanık olma imkânı verdiğini belirterek, “Bu konuda pek çok kitap yazılmasına rağmen hâlâ anlatılacak öyküler, aydınlatılması gerek sırlar vardır.” ifadelerini kullandı. 1995 yılından bu yana Çanakkale Boğazı’nda batan savaş gemilerini araştıran Savaş Karakaş ise, “Bu sergi, bana ‘Savaş’ adını veren Çanakkale gazisi dedem Hafız Hilmi Coşkun’a bir vefa borcuydu. Çünkü dedem, Çanakkale’de yaralanmıştı. Çocukluğumda onun, şarapnel parçaları ve bombalar yüzünden sakat kalan elinden korktum. Dedemi 1974’te kaybettik. 1995’ten bugüne geçen 20 yılda, korktuğum dedemin elini denizin derinliklerinde aradım. Pek çok savaş gemisini belgeledim, filme aldım. Türkiye’nin ünlü sualtı araştırmacılarla denizin dibinde iz sürdüm. Şimdi bütün bunları dedemin hikâyesi ile birlikte sergide sunuyoruz.” dedi.
 Sergide Çanakkale deniz ve kara savaşları iki ayrı bölümde anlatılıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla imzaladığı, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış 3 askerî emir de serginin ilgi çeken belgeleri arasında. 10, 11 ve 12 Mayıs 1915 tarihli emirlerde Mustafa Kemal savaşa ilişkin takdir, görüş ve emirlerini diğer kumandanlara iletiyor. Toplamda 6 adet olan fırka emirleri, hem birebir transkripsiyonları hem de sadeleştirilmiş versiyonlarıyla sergileniyor. Nusrat mayın gemisinin, düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Karanlık Liman’a mayınlarını bırakmasının yıldönümü olan 7 Mart’ta açılan sergi, 15 Ağustos’a kadar açık.
Serginin danışmanı Prof. Dr. Haluk Oral

Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla imzaladığı, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış 3 askerî emir de serginin ilgi çeken belgeleri arasında.

Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla imzaladığı, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış 3 askerî emir de serginin ilgi çeken belgeleri arasında.

Mustafa Kemal Atatürk’ün el yazısıyla imzaladığı, daha önce kamuoyuyla paylaşılmamış 3 askerî emir de serginin ilgi çeken belgeleri arasında.

8 Mart 2015 Pazar

'Sıradışı İnsanlar’ destek arıyor!

9 Mart 2015
2010'da çektiği “İfakat-Uçuruma Yürüyen Kadınlar” belgeseliyle pek çok ödül alan Orhan Tekeoğlu, şimdi de Karadeniz'in sıra dışı insanlarını anlatacak. ‘Sıradışı İnsanlar' adlı belgesel, dünyada sinema ve müzik sektöründe yaygın olan, Türkiye'de ise adı yeni duyulan ‘kitlesel fonlama' platformu www.fongogo.com üzerinden yapılan bağışlarla çekilecek. Yirmi günde bütçenin yüzde 52'si toplandı. Belgeseli desteklemek için 40 gün var.

Orhan Tekeoğlu
“Türkiye’nin en sıra dışı insanları hangi bölgededir?” sorusuna aşağı yukarı herkes aynı cevabı verir. İlginç insanlardır. Karadenizliler. Pratik zekâları, şaşırtan buluşları, yaşam tarzları ve eğlence kültürleriyle bu toprakların neşe kaynağıdırlar. Zorlu doğa şartları onları kıvrak zekalı yapabiliyor. Özellikle icatlarıyla insanı hayrete düşürürler. İtalya’da tez konusu olan bile var. İşte onlardan biri; kayaların üzerine çelik halatlarla ev ve rüzgâr hızıyla dönen çardak yapan Rize Güneysu’dan Bilal Atasoy. Aslında onu tüm Türkiye tanıyor, onlarca kez televizyon haberlerine konu oldu.

Atasoy, hikayesini bu kez Orhan Tekeoğlu’na anlatacak. Ama daha ayrıntılarıyla… Kayalıklara ev dikmesine neden olan inadının/kırgınlığının sebebini, sabah uçuruma bakarak uyanmanın heyecanını, kaya köşküne yeni bir oda eklemek için yaptığı planları…

Yirmi beş yıl gazetecilikten sonra yönetmen koltuğuna oturan Orhan Tekeoğlu’nun ilk belgeseli 2010’da tamamladığı ‘İfakat-Uçuruma Yürüyen Kadınlar’, hem Türkiye’de hem de yurtdışında çok beğenildi. Güçlü, çalışkan ve fedakâr Karadeniz kadınının çilesini anlatan belgesel pek çok ödül aldı. Tekeoğlu, daha sonra ‘Öyle Sevdim ki Seni’ adlı bir sinema filmi çekti. Şimdi ise ikinci belgeseli ‘Sıradışı İnsanlar’ için hazırlık yapıyor.

Çekimleri ağustos ayında başlayacak belgeselde, en popüler diyebileceğimiz beş Karadeniz hikâyesi anlatılacak. En popüler çünkü, Giresun’da beş yüz yıldır konuşulan kuşdilini (ıslık dili), Çamlıhemşin’de gençlerin tahta arabalarla yaptığı Lazralli ya da Formulaz yarışmalarını, çay, odun taşımak için icat edilen yöre adıyla ‘varengel’i (iki vadiyi birleştiren teleferik) ve 364 gün büyük bir heyecanla beklenen Trabzon’un ünlü Sisdağı horon şenliğini bilmeyen neredeyse kalmadı. Zaten Tekeoğlu’nun amacı, ‘İfakat’ın Avrupa’da gördüğü ilgi üzerine, Karadeniz insanının renkli kişiliğini farklı bir pencereden dünyaya anlatmak. İlk belgeselde acı, hüzün, bitmek bilmeyen bir çile vardı, ikincisinde eğlence, pratik zekâ ve doğayla mücadele olacak.
Çamlıhemşin'de tahta arabalarla yapılan yapılan Lazralli yarışmaları.
Giresun'un Kuşköy ve civarında kuş dili (ıslıkla haberleşme) konuşuluyor. Alfabesi bile var.

Rize Güneysu'da kayalıklara çelik halatla ev yapan Bilal Atasoy hikayesi tez konusu bile oldu.
Resim yazısı ekle

Trabzon Sisdağı Yayla Şenlikleri


Online imece
Yapımcılığını Nurdan Tümbek Tekeoğlu’nun yaptığı ‘Sıradışı İnsanlar’, dünyada sinema ve müzik sektöründe yaygın olan, Türkiye’de ise yeni duyulmaya başlayan ‘kitlesel fonlama platformu’ www.fongogo.com üzerinden yapılan bağışlarla çekilecek. Ali Çebi, Ali Türkeş ve Louise Westerlind tarafından bir yıl önce kurulan Fongogo, yerli projeler için bir bağış, fon toplama sitesi. Online imece diyebileceğimiz bir sistem işliyor. Hayata geçirmek istediğiniz film, belgesel, kütüphane, atölye vs. gibi her türlü proje, deyim yerindeyse, sitede görücüye çıkıyor, isteyenler de buradan ekonomik katkıda bulunuyor. Başvuran ve kabul edilen her proje sitede 60 gün kalıyor. Bu süre içinde bağışçılara hediyeler vaat ediliyor. Mesela ‘Sıradışı İnsanlar’a 20 TL veren filmin galasına
davet edilecek, 2 bin TL veren belgeselin jeneriğinde ‘yardımcı yapımcı’ olarak yer alacak. Yirmi günde belgesel bütçesinin yüzde 52’si toplanmış. 78 kişi, sıra dışı insanlara 10 bin 500 TL bağışta bulunmuş. Belgeseli desteklemek için 40 gün daha var. Peki bu işte Fongogo'nun kârı ne? Yüzde 7 artı KDV. Yani birikten paranın yüzde 7'si onların cebine giriyor.
Fongogo ekibi sağdan sola: Louise Westerlin, ?, Ali Çebi, ?, Duygu Bağlan ve Ali Tirkeş.


Sarmaşık'ta Nadir Sarıbacak da rol alıyor.

Sarmaşık filmi için 27 bin TL toplandı
Fongogo’da bugüne kadar 80 projeden 23’ü hedefine ulaşmış ve toplamda bu projelere 300 bin TL bağış yapılmış. İlk başarılı proje, Tolga Karaçelik’in ikinci uzun metrajlı filmi ‘Sarmaşık’. Geçtiğimiz aralık ayında bağımsız filmlerin kalesi Sundance Film Festivali’ne seçilen ‘Sarmaşık’ için bu sitede 27 bin TL bağış toplanmış. Karaçelik, filmini aslında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteklediği parayla çekmiş ama post prodüksiyon için para kalmayınca Fongogo’da kampanya başlatmış.
İkincisi, yapımcı Zeynep Özbatur’un üç kısa filmden oluşan projesi ‘Gerçekler Gizlidir’. Hatice Aslan ve Alican Yücesoy gibi oyuncuların hem rol aldığı hem bağış yaptığı proje için 54 bin
TL toplanmış. En çok bağış toplayan 81 bin TL ile SineMasal. Önümüzdeki yaz üçüncüsü yapılacak olan ve köylere sinema götüren Açıkhava Sinema Festivali SineMasal, çocukların sinema hayallerini gerçekleştiriyor.

Tolga Karaçelik ve Zeynep Özbatur’un kategori lideri olarak adlandırıldığı Fongogo, aslında Özbatur’un projesiyle sesini duyurmaya başladı. Filmin en başından itibaren, yönetmen ya da yapımcıyı izleyiciyle buluşturan, duygusal bir bağ kurmasını sağlayan Fongogo, sinemaya maddi olduğu kadar manevi katkı sunuyor.

Kitle fonuyla gerçekleşen projelere en güzel örneklerden biri İngiliz müzik grubu Marillion olarak gösteriliyor. Grup, 1997’de internette başlattıkları kampanya ile ABD’ye turne düzenlemiş. Bu olaydan sonra kitle fonlaması film ve müzik sektöründen hızlı yayılmış. Bugün pek çok alanda kullanılıyor.

İfakat'ın aldığı ödüller...
Macaristan / 2.Cinepecs International Film Festival / En İyi Belgesel Ödülü
Amsterdam Film Festival / En İyi Senaryo Ödülü
The International Filmmaker Festival- Kent-Great Britain / En İyi Belgesel Ödülü
TRT Belgesel Yarışması / Jüri Özel Ödülü
47. Altın Portakal Film Festivali / Final
Uluslararası Ankara Film Festivali / Final
29.Uluslararası İstanbul Film Festivali / Gösterim
Türk-Macar Film Haftası-Cinepécs 2010 / Gösterim
Essen Türk Alman Film Haftası / İstanbul 2010 Avrupa Kültür Kenti program gösterimi
Croatia-Zadar Film Festival / Gösterim

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 

4 Mart 2015 Çarşamba

Buğday ambarından arkeoloji müzesine

5 Mart 2015
Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihî Kale bölgesinde 14 Mart’ta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda oluşturduğu koleksiyonun sergilendiği müzede iki bin eser yer alıyor. Eskiden buğday ambarı olarak kullanılan müze için 12 milyon TL harcandı fakat içindeki eserlerin değeri bundan kat kat fazla.


Müzedeki bazı eserler topraktan çıktığı gibi sergileniyor. Nedeni DNA testi teknolojisinin artık çok ilerlemesi. Araştırma için temizlenmeden izleyici karşısına çıkarılıyor.













Türkiye’de 280 özel müze var, bunların sadece yedisi arkeoloji müzesi. 14 Mart’tan itibaren bu sayı sekiz olacak. Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihi Kale bölgesinde gelecek hafta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda satın aldığı iki bin tarihî eser koleksiyonunun yer aldığı müzede, Kültepe tabletleri, Urartu kemerleri, Roma camları, Bizans damga mühürleri, Roma ve Helenistik döneme ait sikkelerin yanı sıra, dönemlere ait canlandırmalar da olacak. Üç Ankara evi yeniden yapılandırılarak (restorasyon değil) inşa edilen müzenin mimarlarından Prof. Dr. Ayşen Savaş, “Burası Ankara Kalesi’nin surdışı yapılarıydı. Büyük ihtimalle buğday ambarlarıydı. Ama artık evsizlere ev olmuştu. ‘Üç Ankara evi’ algısı vardı, onu bozmak istemedik.” diyor.

İLK ÇAĞDAŞ SANAT SERGİSİ ALEV EBUZZİYA’NIN
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin koleksiyonu arasında dünyadaki en eski görsel belge niteliği taşıyan Fayum Portreleri bulunuyor. Eski çağ insanlarını resmeden ve dönemin modasından güzellik anlayışına ve sosyal hayatına ışık tutan Fayum Portreleri, üst sınıf Romalılara öykünen Mısırlı kadın, erkek ve çocukların giysi, takı ve eşyalarını resmediyor. Bu portreler, müzede Ana Sergi Salonu’nda sergileniyor. Kültepe tabletlerinden Urartu kemerlerine, Roma camlarından Bizans damga mühürlerine uzanan seçki, koleksiyonun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Müze koleksiyonunun bir diğer bölümünde ise farklı dönemlere ait sikkeler bulunuyor. Müzenin başka bir bölümünde ise mühür yüzükleri var. Müze, koleksiyon sergilerinin yanı sıra arkeolojiyle sanatı yan yana getiren özel ve çağdaş sanat sergilerine de yer verecek. Bu sergilerin ilk konuğu dünyaca tanınan seramik sanatçısı Alev Ebuziyya.

HER ŞEY YÜZÜK TAŞLARIYLA BAŞLADI
Yüksel Erimtan (87)
Yüksel Erimtan, 1960’lı yıllarda Mersin’de bir avuç yüzük taşı ile başlayan koleksiyonerlik hikâyesini şöyle anlatıyor: “Josef adında bir kuyumcunun ufacık bir dükkânı vardı. O dükkâna zaman zaman uğrardım. Sahibiyle bir gün dükkânda oturup kahvemizi içiyorduk. İki köylü geldi; ellerinde ufak taşlar vardı. Josef’e ne olduklarını sorunca “yüzük taşı” dedi. Köylüler ören yerlerinde yağmurlardan sonra dolaşırlarmış. Yüzük taşı, yüzük ve bunun gibi şeyler bulurlarmış. Bu yanıt bana evde bir kâsede duran babamdan yadigâr küçük taşları hatırlattı. Bu taşları alıp Josef’e getirdim. Romalılardan beri kullanılan yüzük taşları olduğunu söyledi. Böylece, o yıllardan bugüne kadar devam eden koleksiyonerlik yolculuğum başladı.”

Yüksel Erimtan (87), koleksiyonerliğinin yanı sıra Türkiye Koleksiyonerler Derneği’nin de kurucusu. Başkan yardımcısı, koleksiyoner Turgut Tokuş ile Ankara’da nerede kırık dökük yapı varsa onların restorasyonu için yıllardır koşturuyorlar. Türkiye’de arkeoloji deyince akla ilk önce ‘definecilik’ geliyor, koleksiyonerlere de kaçakçı muamelesi yapılıyor. Böyle bir algının oluşması normal. Çünkü derneğin sadece 36 üyesi var, oysa koleksiyoner sayısı 1700. Onlardan kaçının arkeoloji alanında koleksiyon yaptığı ise bilinmiyor. Tokuş, “İnsanların köylerinde arkeolojik eser bulunca devlet müzesine getirmesi lazım. Ama başına bir şey geleceği korkusundan getirmiyor. Eserler ya kaçakçıların eline düşüyor ya da koleksiyonerlere ulaşıyor. Yüksel Erimtan gibi koleksiyonerler bu eserlerin yurtdışına çıkmasını önlüyor.” diyor.

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, ‘definecilik’ ve ‘kaçakçılık’tan öteye gidemeyen arkeoloji algısının değişmesi yönünde olumlu adımlarından biri. Fakat ne kadar katkı sağlayacağını zaman gösterecek. Müze, 14 Mart’tan itibaren pazartesi hariç her gün saat 10.00 ve 18.00 arasında ziyaret edilebilir. www.erimtanmuseum.org

ANKARA KALESİ'NE KAPI KOMŞU
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara Kalesi’nin giriş kapısının karşısında yer alıyor. Arsa, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 25 yıllığına kiralanmış. Bölgede aynı zamanda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin de olduğu Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, tarihî saat kulesi, Çukur Han ve önceki yıllarda yine bir özel müzeye dönüştürülen Çengel Han Rahmi M. Koç Müzesi bulunuyor.

Mimarlar Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü’nün tasarladığı müzenin mimarisi bölgenin tarihi göz önünde bulundurularak yapılmış. Mesela, pencereler, kale surlarındaki gözetleme kulelerindeki pencere stilinde tasarlanmış. Arkeoloji müzeciliğini 19. yüzyıl kalıplarından çıkararak, çağdaş müzeciliğin amaçlarını yerine getirmeye odaklandıklarını belirten Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu, müze ziyaretçilerinin artık sadece seyretmekle ve bilgi almakla yetinmediklerini, katılımcı ve paylaşımcı olmayı istediklerini söylüyor.
Soldan sağa: Müzenin mimarı Can Aker, Erimtan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Çağrı Erimtan Aker (Yüksel Erimtan'ın kızı), mimar Prof. Dr. Ayşen Savaş ve müze müdürü Emin Mahir Balcıoğlu.






















14 Mart 2015'te açılacak olan Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'ni bugün (4 Mart 2015), kültür sanat gazetecileri gezdi.







 
 


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


27 Şubat 2015 Cuma

'Bütün seramiklerimi yıktılar, bir ben kaldım'

28 Şubat 2015
AKM, Çankaya Köşkü, Tarabya Oteli, Avrupa Konseyi binası ve daha pek çok mekân için seramik panolar yapan Sadi Diren'in yeni sergisi D'art Sanat Galerisi'nde açıldı. Seramik kesmekten artık flu gören ve Caddebostan'daki evinde emeklilik günlerini geçiren Diren, mahzun: “Bütün seramiklerimi yıktılar, bir ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar artık.”
Sadi Diren'in ile 26 Şubat 2015'te Caddebostan'daki evinde görüştüm. Fotoğraf: İsa Şimşek (Zaman)
Elbette Sadi Diren'in tüm seramikleri yıkılmadı, yok olmadı. 60 küsur yıllık sanat hayatına sığdırdığı yüzlerce eseri var. Kimi Çankaya Köşkü'nde, Atatürk Kültür Merkezi'nde, Manifaturacılar Çarşısı'nda, kimi Strasbourg'daki Avrupa Konseyi binasında, pek çoğu da koleksiyonlarda. Ama ‘en büyük işlerim' diye ifade ettiği bazı seramik panoları ve duvar kaplamaları son yıllarda kendisine haber bile verilmeden yıkıldığı için öyle hissediyor ve “Bütün seramiklerimi yıktılar, kala kala ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar!” diye üzüntüsünü dile getiriyor.

1972'de Tarabya Oteli'nin barına yaptığı bu eserle birlikte bina da yıkıldı.

1971'de Atatürk Kültür Merkezi bahçesine yaptığı seramik duvar. AKM restorasyonda olduğu için akıbeti bilinmiyor.
1973'te Nejat Eczacıbaşı'ın villasındaki havuz duvarına yapılan eser de yıkılmış.
1960'ta Strasbourg'daki Avrupa Konseyi binasına yaptığı 20 metrelik bu seramik korunuyor. 
 Seramik sanatına yıllarca emek veren bir sanatçı için acı bir durum bu. Galata'daki D'art Sanat Galerisi'nde geçen hafta 62. sergisini açan sanatçı, eserlerinin başına gelenleri bir bir sıralıyor: “1973'te Nejat Eczacıbaşı villası için bir seramik istedi. Havuzu çevreleyen duvara bir pano yaptım. Nejat Bey'in vefatından sonra evi genişletmek için o seramiği yıkmışlar. Bir ay çalışmıştım o pano için, 14 bin parçadan oluşuyordu. Oysa yerinden çıkarılabilirdi. Üzüldüm doğrusu.”

İkinci yıkılan eseri, 1972'de Tarabya Oteli'nin barına yaptığı rengarenk seramik. Tarihi otel, yeniden yapılmak üzere birkaç sene önce yıkılınca eser de tarihe karışmış. İstanbul Üniversitesi'nin Baltalimanı'nda yabancılar için lokantası ve lokali vardır. Diren, bu mekâna da bir pano yapmış. Binanın üstünü kaplamak isteyince panoyu yıkmışlar.

Ayakta olanlardan Manifaturacılar Çarşısı ve Atatürk Kültür Merkezi'ndekiler içinse ‘keşke yıkılsa, rezalet durumdalar' diyor ve ekliyor: “Tarabya gitti, Baltalimanı gitti, Manifaturacılar keşke gitse rezil ettiler. Önüne dükkânlar yapmışlar. Hiç bakılmamış. Şimdi sıra AKM'ye geldi. Depo gibi rezalet halde. O da yıkılmak üzeredir. AKM'nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu istemişti o seramiği benden, aylarca sürdü çalışma, montajını da ben yaptım. Şimdi sonu ne olacağı belirsiz. Dört ayda yaptığım Strasbourg'daki 20 metrelik eserime ise tertemiz bakıyorlar.”

Sanat yaşamına 1949'da başlayan Sadi Diren, Türkiye'deki seramik sanatını ayakta tutan başlıca isimlerden. Çok çalıştı, çok eser üretti. Türkiye'den Almanya'ya, İtalya'dan İngiltere'ye, Fransa'dan Macaristan'a kadar hem yüzlerce esere imza attı hem de seramik endüstrisi alanında yine yüzlerce tasarım gerçekleştirdi. Hem hocaları (Bedri Rahmi Eyüboğlu) hem de yabancı eleştirmenler tarafından övgüler aldı. 1964'te Almanya'dan yurda döndüğünde Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları'nda süs ve mutfak eşyaları kısmına müdür ve sanatçı olarak girdi. 1982'de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'ne dekan oldu. 1991'e kadar aynı göreve tekrar tekrar seçildi. 1991'de ise devlet sanatçılığı unvanı aldı. 1944'te de emekli oldu.

Sadi Diren, artık 88 yaşında (Yandaki kare çocukluğuna ait). Caddebostan'daki evinde emeklilik günlerini geçiriyor. Kapısının zilinde hâlâ ‘devlet sanatçısı ve dekan' yazıyor. Son iki seneye kadar seramik yapmaya devam ediyordu. Artık yardımcısı Fevziye Topçu ile hayatına devam edebiliyor. Etrafını flu görüyor. Gözünde seramik kesmekten sarı leke hastalığı baş göstermiş. Ama olsun, flu da olsa görüyor olmaktan memnun.

1953'te ilk sergisini açtığı Maya Sanat Galerisi'nin sahibi Adalet Cimcoz, onu sanat çevresine tanıtırken şöyle demişti: “Bu delikanlıya iyi bakın, geleceğin seramik ustası o.” Cimcoz, onun değerini ta o zaman fark etmişti, şimdi sadece öğrencileri sahip çıkıyor kendisine.

Öğrencisi Emre Zeytinoğlu ve D'art Sanat Galerisi'nin sahibi Duygu Bağlan'ın küratörlüğünde açılan sergide sanatçının 1957'den 2010'a kadar yaptığı yaklaşık 60 eseri sergileniyor. Diren, 22 Mart'ta sona erecek sergisi için “Bu benim son sergim.” dese de öğrencileri peşini bırakacak gibi değil.

Sadi Diren'in D'art Sanat Galerisi'ndeki sergisi 22 Mart 2015'e kadar açık.




Sadi Diren ve ben. D'art Sanat Galerisi, serginin açıldığı gün 19 Şubat 2015



















Caddebostan'daki evinin duvarında (sol köşede, rafta) hocası Bedri Rahmi Eyüboğlu'nun çömleği, kendisinin seramiği ve arkadaşı Nasip İyem'in Anadolu'nun insanını anlatan pişmiş topraktan yaptığı bir seramiği yan yana duruyor.
Sadi Diren, 1970'te bir İstanbul minyatürünü büyüterek seramiğini yapmış. Eser, Dışbank Genel Müdürlüğü koleksiyonunda. 

Sadi Diren, her eserini fotoğraflamış.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ