19 Temmuz 2017 Çarşamba

Nazım Hikmet ve Orhan Pamuk Yasaklı Kitaplar Tapınağı’nda

19.07.2017
Arjantinli sanatçı Marta Minujin'in 'Kitaplar Parthenonu’ adlı 'iş'inde tüm dünyadan yaklaşık 100 bin yasaklı kitap yer alıyor. Türkiye'den 8 kitabın bulunduğu tapınakta hiç yasaklanmayan Orhan Pamuk romanının yer alması ironik. 


Almanya’nın Kassel şehrinde beş yılda düzenlenen çağdaş sanat fuarı ‘Documenta 14′ devam ediyor. 10 Haziran’da açılan fuarda bu yıl 160’tan fazla uluslararası sanatçının, yaklaşık 150 eseri, kamu kurumları, meydanlar, sinemalar ve üniversiteler başta olmak üzere 40 farklı noktada sergileniyor.

Documenta 14’ün en ilgi çeken eseri, Marta Minujin’in tasarladığı ‘The Parthenon of Books- Kitapların Partenonu’. Atina’daki Parthenon Tapınağı’ndan esinlenerek inşa edilen eserin tüm sütunları, poşetlere geçirilmiş yasaklı kitaplarla dolu. Documenta’nın resmi sitesinde yayınlanan 70 bin eserin yer aldığı uzun listede, Türkiye’den Nazım Hikmet’in 5, Orhan Pamuk’un 2 ve Osman Pamukoğlu’nun 1 kitabı yer alıyor. Listeye göre Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı 2013’te, Kar ise 2014’te Türkiye’de yasaklanmış. Bu bilginin kaynağına ise ‘bireysel araştırma’ diye not düşülmüş. Orhan Pamuk’un kitapları Türkiye’de hiç yasaklanmadı. Documenta yönetimine, ‘listeye neden alındığını’ sorduk fakat bir cevap alamadık. Pamuk’a açılan ‘Türklüğe hakaret’ davasında aldığı tehditler ve tek tük kitaplarının yakılması nedeniyle bu listeye alınmış olması muhtemel. Pamuk’un internet ortamında kolayca ulaşılabileccek İngilizce biyografilerinde bu bilgilere sıklıkla yer veriliyor.

Listede Nazım Hikmet’in, ‘Bütün Eserleri’, ‘Dört Hapishaneden’, ‘Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim’, ‘Piraye İçin Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri’, ‘Nazım Hikmet’in Bütün Eserleri-1 de yer alıyor. Bu yasaklara kaynak olarak Emin Karaca’nın Belge Yayınları tarafından basılan ‘Vaay Kitabın Başına Gelenler’ adlı araştırması kaynak gösteriliyor. Orman Pamukoğlu’nun ise ‘Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok adlı kitabının, 2006 ve 2008’de olmak üzere iki kez Türkiye’de yasaklandığına yer verilmiş. Bu bilginin kaynağı, Nuri Kayış ve Serhat Hürkan’ın hazırladığı, Sinemis Yayınları’nın yayınladığı Sansürsüz Sansür Tarihi (1795-2011) adlı eser.


TEMELİNDE BİLE KİTAP VAR

Friedrichplatz meydanındaki Kitaplar Parthenonu’nun temeli Ekim 2016’da atılmış ve harcın içine sanatçı elleriyle yasaklı kitaplardan koymuş. Daha sonra bir kampanya başlatılmış. Herkesten elindeki yasaklı kitapları bu tapınak için bağışlayarak katkıda bulunması istenmiş. Sergi, sona erene kadar kampanya devam ediyor. Postayla gelen ya da elden getirilen kitaplar, sütunlara eklenmeye devam ediyor.

HİTLER’İN KİTAP YAKTIĞI MEYDANA KURULDU

Eserin kurulduğu meydanın da tarihi bir anlamı var. Marta Munijin bu eseri aslında 1983’te kendi ülkesinde inşa ediyor ve o zaman 30 bin kitaba yer veriyor. Sanatçı, kitaplara askeri cunta tarafından el konulduğu ve kitapların kilit altında tutulduğu döneme gönderme yapmaya amaçlıyor. Friedrichplatz ise Nazilerin 1933’te Yahudi ve Marksist yazarlara karşı başlattığı sansür kampanyasında toplanan kitapların yakıldığı alan. Munijn, 34 yıl sonra tekrar aynı fikri Almanya’ya taşıyarak yasaklı kitapları gündeme getiriyor. Çünkü kitaplar hâlâ yasaklanıyor, yakılıyor, yok ediliyor.




KÜÇÜK PRENS ARJANTİN’DE, ALİCE HARİKALAR DİYARINDA ÇİN’DE YASAKLANMIŞ

Documenta’nın resmi sitesinde yayınlanan 170 yazarın yer aldığı kısa listedeki yasaklı kitaplardan bazıları aşağıda. Uzun liste incelenirse ortaya ‘hangi kitap, hangi ülkede, kaç yılında, kaç kere yasaklanmış gibi sorulara cevap veren bir veri ortaya çıkmış olacak. Mesela Küçük Prens Arjantin’de, Alice Harikalar Diyarında kitabının ise Çin’de yasaklandığını bu listeden öğreniyoruz.

Üç Kuruşluk Opera (Bertolt Brecht), Da Vincinin Şifresi (Dan Brown), Don Kişot (Cervantes), Simyacı (Paulo Coelho), Zahir (Paulo Coelho), Genç Werther‘in Acıları (Goethe), Faust (Goethe), Alice Harikalar Diyarında (Lewis Carrol), Medeniyet ve Sorunları (Sigmund Freud), Lysistrata (Aristofanes), Değişim (Franz Kafka) Son Tango (Nikos Kazancakis), Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği (Milan Kundera), Hayvan Çiftliği (George Orwell), Şeytan Ayetleri (Salman Rüşdi), Küçük Prens (Antoine de Saint-Exupery), Çavdar Tarlasında Çocuklar (J. D. Salinger), Gazap Üzümleri (John Steinbeck), Gulliver’in Maceraları (Jonathon Swift), Tom Sawyer’in Maceraları (Mark Twain), Candide (Voltaire), Türlerin Kökeni (Charles Darwin), Karamozov Kardeşler (Dostoyevski), Ecinniler (Dostoyevski), Anne Frank’ın Günlüğü (Anne Frank), Grimm Masalları (Grimm Kardeşler), Aslan Asker Schweik (Jaroslaw), Çanlar Kimin İçin Çalıyor (Ernest Hemingway), Silahlara Veda (E. Hemingway), Ulysses (Joyce James), Bülbülü Ölürmek (Harper Lee), 1984 (George Orwell), Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı (Pablo Neruda), Deccal (F. Nitzche), Sodom’un 120 Gün (Marquis de Sade), Harry Potter (J. K Rowling), Şiirler (Friedrich Schiller), Doktor Jivago (Boris Pasternak), Yengeç Dönencesi (Henry Miller)…


ASLINDA İSTANBUL’DA AÇILACAKTI

Documenta 14, bu yıl iki ayaklı gerçekleştirildi ve tarihinde ilk defa Almanya dışına çıkmış oldu. İlk ayak nisan ayında Atina’da başlamıştı. Mülteci sorunu, ekonomik kriz gibi konuların odak noktasında olduğu Atina’daki etkinliğin kavramsal teması ‘Learning from Athens-Atina’dan Öğrenmek’ti. Yaklaşık 300 bin kişinin ziyaret ettiği Atina’daki sergiler dün sona erdi. İkinci ve asıl ayağı ise Kassel’de 17 Eylül’e kadar devam edecek.

Türkiye’den Nevin Aladağ, Banu Cennetoğlu, Ardan Özmenoğlu, Pınar Öğrenci ve Erkan Özgen’in yer aldığı fuara, önceki yıllarda Kutluğ Ataman (2002), Halil Altındere (2007), Füsun Onur ve Cevdet Erek (2012) katılmıştı. Küratörlüğünü Adam Szymczyk’in yaptığı Documenta 14, son beş yılda dünyada yapılan önemli işleri bir arada sunarken, geleceğin sanatına da yön vermeyi amaçlıyor.

Documenta yönetimi, 14. çağdaş sanat fuarı için aslında önce İstanbul’u düşünmüş. Fakat güvenlik nedeniyle bu fikirden vazgeçmişler. İstanbul’da güvenlik başlı başına bir sorun, ama son bir yılda yakılan ve yasaklanan kitap sayısı düşünülürse Yasaklı Kitaplar Parthenonu‘nu İstanbul’da inşa etmek kolay olmazdı. (www.documenta14.de)



Kitaplar Parthenonu, Atina’daki Parthenon Tapınağı’ndan esinlenerek inşa edilmiş.
30 milyon bütçe ayrılmış

– Documenta, ilk kez 1955 yılında Arnold Bode tarafından açılıyor. Aynı zamanda öğretmen olan Bode’nin amacı, kültürel açıdan karanlık bir döneme giren Nazi Almanya’sındaki modern sanat çalışmalarını hızlandırmak.

– İlk Documenta’ya Picasso, Kandisky, Andy Warhol gibi günce sanat üzerine etkisi olduğu düşünülen sanatçılar katılmış.

– Fuar, 100 gün devam ettiği için ‘100 Günlük Müze’ olarak da adlandırılıyor.

– Alman devleti ‘Documenta 14’ için 30 milyon Euro bütçe ayırmış.

– Kassel 200 bin nüfuslu küçük bir şehir. Sergi vesilesiyle kente 1 milyon sanatseverin gelmesi bekleniyor.

Marta Munijin













5 Temmuz 2017 Çarşamba

Ben örgüt üyesi değil sadece anneyim… Kızımı geri istiyorum!

5 Temmuz 2017 
Boşanmak istediği eşinin 'Gülenci' şikayeti üzerine tutuklanan ve aylarca hapis yatan gazeteci Tuba Kaya şartlı tahliye oldu. Kaya kızının velayeti için yarın yeniden mahkemeye çıkıyor.

 Tuba Kaya, kızı Kübra ile cezaevinden çıktıktan sonra ilk kez geçtiğimiz hafta sonu buluştu. Anne-kız özgürlüğün tadını çıkarabilmek için bütün gün gezdiler, eğlendiler. Kaya, henüz ev hapsi süreci başlamadığı için şimdilik evden çıkabiliyor. Ama yakında o da olmayacak.

On aydır Bursa Yenişehir Cezaevi’nde tutuklu bulunan gazeteci Tuba Kaya, 22 Haziran’da görülen mahkemeden sonra ev hapsi alarak tahliye edildi. Kaya, suçsuzluğunu artık evinden dışarı çıkmayarak ispatlamaya çalışacak.

27 yaşındaki genç gazeteci, çocuğunun gözü önünde hem fiziksel hem de psikolojik şiddet uygulayan kocası, boşanma aşamasında ‘Bu da Gülen cemaatinden’ diye ihbar ettiği için tutuklanmıştı. Kaya’nın boşanma ve velayet davası ise yarın görülecek. Kızının velayetini geri alabilmek için (mahkeme geçici olarak babaya vermişti) gün sayan Kaya, iki saat süren ilk mahkemesindeki savunmasının ardından bir anne olarak hissettiklerini ve evliliğinde yaşadıklarını yazdı.



Tuba Kaya: Silaha karşı bir anneyken silahlı terör örgütüne üye olmaktan yargılanıyorum
Cezaevi aracı, en arka 3 koltuğu hücreye çevrilmiş bir minibüstü; ellerimiz cezaevinden çıkarken kelepçelendi, aracın hücresinde dizlerimiz kapıya değecek kadar dar ve havasız bir ortamda adliyeye geldik. O gün (22 Haziran 2017) mahkemesi olan 3 kişiydik; sağımda uyuşturucuyla ilgili suçtan yargılanan bir Roman, solumda başka bir koğuştan benim gibi iftiraya uğramış genç bir öğretmen hanım vardı. Bursa Adliyesi kaç yıllıksa o kadar yıldır temizlenmemiş, pislik içindeki daracık koridorlardan onlarca jandarma eşliğinde nezarete, oradan da mahkeme salonunun tutuklu girişinin önüne geldik. Karşılaştığım birçok insan ‘senin burada ne işin var, buraya hiç yakışmıyorsun’ ifadeli bakışlarının arasında şaşkınlığını gizleyemedi, ısrarla suçumu sordular, jandarmalar, mahkeme salonundaki tüm görevliler hayret içinde yaşadıklarımı dinlediler…

Kesinlikle saygı duyulmayacak hale gelen, içinde kızımın ve benim sağlıklı kalmamızın imkansız olduğu kötü evliliğimi bitirip, tüm hayal kırıklığıma rağmen bebeğimle yeni bir hayat kurmaya çabalarken; hak etmediğim çok şey yaşadım. Oyuncak silaha bile karşı bir anneyken silahlı terör örgütüne üye olmaktan yargılanıyorum; terörist muamelesi gördüm, nezaretlerde, sorgu odalarında, mahkemelerde, beton ve demirden mündemiç koğuşlarda, cezaevi araçlarının hücrelerinde kelepçeli, zaman zaman jandarmalar tarafından kolumdan sürüklenerek 10 ay cezaevi koşullarında özgürlüğümden mahrum kaldım… Bunların hiçbiri, hiçbiri, hiçbiri beni yavrumun bir gün annesiz kalması kadar üzmedi. Ben sadece anneyim, örgüt üyesi değil.. Ve sadece kızımı geri istiyorum.

İCRA YOLUYLA KIZIMI GÖREBİLDİM

2.5 yaşında bir kız çocuğunu şiddet ortamından uzaklaştırmaya, boşanma sürecinin etkilerinden korumaya çalışırken benden koparılması, ekmek gibi su gibi bir ihtiyacı olduğu halde bir de annesizliği yaşaması canımı çok yaktı. Elimden hiçbir şey gelmedi, kimsenin umurunda olmadı. Polis baskınıyla evden çıkarken anneme teslim ettim onu, bir iki hafta ailem aracılığıyla görüş günlerinde gördüm, ne tutuklanacağımı ne de uzun süre kalacağımı düşünmediğim için bu sağlıksız ortamda yavrumu da hapsetmek istemedim. Ancak eşimin şikayetiyle tutuklanmama rağmen bu durum gerekçe gösterilerek geçici velayeti elimden alındı. 2 ay boyunca hiç göremedim kızımı. Aile mahkemesinin kararıyla izin alındı, bu defa cezaevi yönetimi yalnızca 10 dakika kapalı görüş hakkı tanıdı. Camın arkasından bana sarılmak için o kadar çırpındı ki…

Babası, ayda 1 kez 35 dakika açık görüşlere dahi göndermediğinden ailem icra yoluyla alarak binbir zahmetle kızımı görmemi sağladılar. Çocuk yorgun ve şaşkın, ne bekleyeceğini bilmeden, ben ne söyleyeceğimi bilemeden geçti dakikalar… Her gördüğümde biraz daha büyüyordu. Bu şikayetin bir husumet olduğunu herkes biliyor, görüyor, ancak bir şey yapamıyordu. Kendi yaşadıklarımı umursamadım ama ödemesi, suçlu olması imkansız küçücük bir çocuğa düşen bu bedel çok ağırdı. Tüm dualarım masum çocuklar için oldu. Ne yaptığını, nasıl uyuduğunu, ağladığında kimin teselli ettiğini düşündüm. “Neden bu durumda annem yanımda değil?” diye sorduğunu, boynunun nasıl büküldüğünü hissettim.

Çıkarıldığım mahkemede yaşadığımız şiddeti, kızımın en temel ihtiyacı olan anne ilgi ve sevgisinden mahrum kalışını, vicdanen ve hukuken suçsuz olduğumu anlattım. Salondaki herkes büyük bir şaşkınlıkla dinledi. Adli kontrol hükümleriyle, denetimli serbestlik şartıyla tahliye edildim. Tahliye olduğuma herkes çok sevindi ancak ben kızıma kavuşamama endişesini üstümden atamıyorum. Kızımı şimdilik ayda 2 defa görme hakkım var, prosedür gereği sosyal hizmet uzmanlarının raporuna göre velayet kararı verilecek.

AYLAR SONRA ONU İLK KEZ UYUTTUM

Cezaevinden çıktıktan sonra kızımla geçtiğimiz hafta sonu buluşabildik. Ailemle birlikte kaldığım evimize geldi. Aylar sonra ilk defa uyuttum onu, ertesi gün götürüp bıraktık. Bir çılgınlığın ortasında küçücük bir çocuk.. Ne oluyor? Neden oluyor? Anlatmak imkânsız.

Yarın ise velayet davası görülecek. Tutukluluk durumum kalkmış olsa bile bazı uzman raporlarının beklenmesi gerekiyor. Her şeye rağmen, tüm bu çılgınlığın içinde kendim için ve kızım için güçlü kalmak ve adalet için mücadele etmek zorundayım.

BOŞANMA KARARINI, ŞİDDETE BOYUN 
EĞEN BİR ANNE OLMAK İSTEMEDİĞİM İÇİN ALDIM

Eşim, kendi iftirasıyla gerçekleşen tutukluluğumu delil göstererek 2,5 yaşındaki kızımın velayetini talep ediyor, oysa benim suç işlediğime dair hiçbir delili yok, kaldi ki en vahşi canlılar bile yavrularına zarar verecek bir şey yapmıyor. Boşanma kararını, kızımın gözü önünde saygısızlığa ve şiddete boyun eğen bir kadın, bir anne olmayı kabul etmediğim için aldım. Elbette değer verdiğim eşimin, evliliğimin bu hale geldiğini görmeye de dayanamadım.

Ben bugünlerde kızıma kavuşacağım günlerin hayalini kuruyorum, ancak yargılamalar sırasında stresten bebeğini kaybeden arkadaşımın böyle bir hayali dahi yok. “Anne” diye ağlayan üniversite öğrencilerinin sesleri hâlâ kulaklarımda. Annesinin vefat ettiğinden haberi olmayan içerideki başka bir arkadaşım ise aklımdam hiç çıkmıyor.

Halimi, halimizi bir kez anlatabilmek için bir yıla yakın bekledim. Vefatının 42. yıldönümüne birkaç gün kala içimde, Nurettin Topçu’nun hep o cümlesi yankılanıyor:
“Hayatımızı çekilmez bir yük haline koyan bu ahlâkî sefaletin tâ içimizdeki müthiş manzarasını nasıl anlatalım: Sanki korkunç ve şerir bir varlık, perdenin arkasındaki o iğrenç yüzlü ifrit etrafa saldırıyor…”

19 Haziran 2017 Pazartesi

Ayrıldığı eşinin ‘Gülenci’ diye ihbar ettiği gazeteci 10 aydır tutuklu

19.06.2017 
Çocuğunun gözü önünde hem fiziksel hem de psikolojik şiddet uygulayan kocası, boşanma aşamasında 'Bu da Gülen cemaatinden' diye ihbar etti... 27 yaşındaki genç gazeteci Tuba Kaya 'siyasi' bir tutuklu olarak 10 aydır içeride.  


“Duygularımı hangi kalıba dökeceğimi bilmiyorum.” Evet, aynen Oğuz Atay’ın dediği gibi duygularımı gerçekten hangi kalıba dökeceğimi bilemiyorum, bilemiyoruz, olan biteni her an şaşkınlıkla izliyoruz. Gencecik muhabir arkadaşım Tuba Kaya’nın tutuklu olduğunu tevafuk eseri öğrendim. Kimbilir daha bilmediğim kimler var içeride! Hapisteki yengesiyle mektuplaşan başka bir meslektaşıma gelen o mektupta gördüm adını. Yenge Hanım, “Sizin işyerinden Tuba Kaya da burada. Aynı koğuşta kalıyoruz.” diye yazmıştı. O an beynimden vurulmuş gibi oldum.

Neyzen Niyazi Sayın'ı ziyaret ettiği bir gün...
Tuba, kendi halinde sessiz sakin, işinde gücünde bir kızcağız. Zaten o kadar az bir süre muhabirlik yaptı ki, gelmesi ile gitmesi bir oldu. Onu en son doğum iznine ayrılırken görmüştüm. Çocuğu dünyaya gelince de birkaç kez telefonlaşmıştık. Neden tutuklandı diye soruşturunca öğrendim ki, boşanma aşamasında olduğu eşi, evet eşi, ‘Bu da FETÖ'cü’ diye ihbar etmiş! Çocuğunun gözü önünde hem fiziksel hem de psikolojik şiddet uygulayan kocasının kurbanı oldu Tuba.

Düşünebiliyor musunuz, bir baba, şimdi üç yaşında olan kızının annesini ihbar ediyor ve minik Kübra 10 aydır annesiz kalıyor. İhbar sebebi sadece intikam, hırs… Acı vermek. Türkiye’de yaşanan vicdan tutulmamasını, yapılan haksızlıkları görmek için Tuba’nın yaşadığına bakmak yeter de artar bile.

Peki baba vicdansız da, onun bir sözüne bakarak suçsuz kadını tutuklayanlar, buna sebep olanlar… Ve hâlâ sessizliğini büyük bir titizlikle koruyanlar! Normalde kadın derneklerini ayağa kaldıracak, ana haber bültenlerine konu olacak bu aile sorunu, siyasi gündem öyle buyurdu diye hangi noktaya geliyor. Psikolojik destek alması gereken bir adamın sözü, bu dönemde itibar görebiliyor. Yazıklar olsun ki, bir boşanma davası, siyasi davaya dönüştürülebiliyor.

‘Kaç gece ağlamaklı olmuşum’

Ağzı var dili yok derler ya, Tuba tam öyle bir insandı. İş yerinde (Zaman) birkaç masa arkamda oturuyordu. Bir gün yanıma gelmişti. Daha önce pek konuşmamıştık, selamlaşırdık sadece, zaten yeni görmeye başlamıştım onu. Dedi ki, “Sevinç hanım, Süleyman Berk’in size selamı var. Sizden özür diliyor, helallik istiyor ve ikimizi çay içmeye davet ediyor."

İşimiz gereği sanatçılarla sık sık görüşüyordum. Hattat Süleyman Berk ile de o vesileyle tanışmıştım. Tanışmak için kendisi beni aramış ve iş yerine davet etmişti. Ama daha ilk görüşmemizde tartışmıştık. Süleyman Berk iyi bir hattat idi. İyi bir insan olduğunu da daha sonra öğrendim fakat o anda beni öyle kızdırmıştı ki, Laz’lık damarım da tutunca ofisinden ayrılmıştım. İş hayatımda ilk kez böyle bir şey yaşıyordum.

Şimdi diyorum ki iyi ki yaşamışım. Onun vesilesiyle Tuba ile aramızda muhabbet gelişti. Kültür ve sanat sevdalısı, aynı zamanda neyzen olan naif, hanımefendi canım kardeşim Tuba ile o günden sonra daha sık konuşur olduk. Her tarafından zariflik, nezaket süzülürdü Tuba’nın. Öyle güzel yetiştirmişti ki kendini. Tavrı, üslubû, ses tonunun yumuşaklığı yaşıtlarında pek rastlamadığım bir şeydi…

Tutuklu olduğunu öğrenmek beni mahvetti Tuba. Eminim sen daha metanetlisindir. Nihal ile konuştum, iyi haberlerini aldım, ona gönderdiğin mektupları da fotoğrafları da gördüm. O kadar ait değilsin ki oraya. Hapishaneye, cezaevine, mahpusa o kadar ait değilsin ki. Seni tanıdığım gibi, tertemiz, nazik ve öyle zarifsin…

Maşallah kızın ne kadar büyümüş, anne olmak pek yakışmış sana. Allah yüzüne orada daha bir nur indirmiş sanki. Umut çiçeğin, mandalinan büyüdü mü? (Koğuşta büyüttükleri mandalina çiçeğine Umut adını vermişler). Bazen geceleri uyanıyorum, sen geliyorsun aklıma, diğer arkadaşlar geliyor, kendimi yanınıza gelmiş gibi hayal ediyorum. Sımsıkı sarılıyorum, üzülme geçecek bunlar, Allah bizimle diyorum.

İsteğin üzerine Ahmet Arif’in bir şiirini yayınlamışlar Facebook sayfanda. ‘Beter, bize kısmetmiş’ diyorsun. Kaç gece ağlamaklı olmuşum, ölüm böyle altı okka koymaz adama, asıl biz biliriz kederi, diyorsun… Ah kardeşim biz ne diyeceğimizi, ne yapacağımızı bilemiyoruz. Sadece Allah sabredenlerle beraberdir diyor ve susuyoruz.

19 Eylül 2016’de tutuklanan Tuba, 22 Haziran 2017’de yani tutukluğundan tam 10 ay sonra hakim karşısına çıkacak. 10 Temmuz 2017’de de boşanma davası görülecek. İki mahkemesi var yani. Lütfen dualarınızda onu unutmayın. Bu güzel günler hürmetine, Kadir Gecesi hürmetine Tuba’ya, kızına ve onun gıyabında tüm masumlara dua için el kaldırmak boynumuzun borcu… (SÖ: Tuba Kaya, 22 Haziran 2017'de tahliye edildi, kızının velayetini geri aldı, şimdi yeni bir hayata başladı. )


MEKTUPLARDAN

Tuba’nın bana gönderdiği son mektuplar birkaç gün önce geldi. O mektupların bir bölümünü aşağıya aldım. Ayrıca ortak arkadaşımız Nihal’e gönderdiği mektuplardan bazı paragraflara ve iki fotoğrafa da (altta) yer veriyorum. Fotoğrafların birinde, ayda bir yapılan görüş gününde kızıyla görülüyor. Diğer kare, koğuşlarının bahçesinde çekilmiş. Tuba’nın elinde yeni filizlenen mandalina çiçeği var: Adı, Umut.

Çok kıymetli Sevinç Ablacığım,

Nazmiye Hafız’ımın kerametiyle gelen mektubunuzu sevinçle okudum  Çok özlemişim sizi. İyi olduğunuzu, sağlıklı olduğunuzu bilmek çok güzel. Yeni bir hayata adım atıyorsunuz, birikiminizi taçlandıracak gelişmelere vesile olacak inşallah, öyle hissediyorum. Öğrendiğimden beri de dua ediyorum. Allah güzel günler göstersin, biz de şahit olalım inşallah.

Bana gelirsek 120 gündür tutukluyum. Mektubunuz Elif Hanım’ın mektubundan 1 hafta sonra bugün geldi Bu mektuplar bizim için çok kıymetli. Hatta tahliyelerden sonra en mutlu eden şey. Arkadaşlar sizin yazdığınızı duyunca ‘Ulaşmak isteyen Fizan’dan yetişiyor’ yorumunu yaptı. Allah razı olsun.
10 kişilik koğuşta 20 kişi nefes almaya çalışıyoruz. Geçtiğimiz aylarda 8 aylık bir hamile gelmişti. Yatacak yer de yoktu. Ben yerde yatmaya başladım biraz rahat etsin diye. Durumunun değerlendirilmesi 1 ay sürdü. Burda doğum yapacak sandık. Bunlara ne gerek var insan anlamıyor gerçekten…

….
Buradaki en hassas konu annelik. Kadınların bu tarz bir komün yaşama uyum sağlaması zaten zor. Evlat hasretiyse tam bir işkence. Cumhuriyet tarihinde bu kadar kadının tutuklandığı başka bir dava var mı bilmiyoruz. Benim kaldığım koğuşta, akademisyen, doktor, hemşire, öğrenci, öğretmen, polis gibi her meslekten kadın var. Yaşlarımız 20 ile 54 arasında. Birçok ilden nakil geliyor. Yani tam bir Türkiye karması. ‘Yaz bunları gazeteci’ diyorlar ama bir de dalga geçiyorlar: “Siyasetçiler senin adını neden tutuklu gazeteciler listesinde söylemiyorlar diye Kayda değer konuları not alıyorum. Bu kadar tecrübeli kadının hayat ve yargılanma süreçlerinin hikayeleri hayret verici ayrıntılar içeriyor. Tabi benim hikayemin orjinalitesine ulaşan yok henüz. Ağlayarak gelenlere bir doz anlatıyoruz, sakinleşiyorlar.

Tuba Kaya, kızı ve babasıyla bir görüş gününde.
Bahsettiğiniz gibi iyi değerlendirilebilecek bir ortam ancak kalabalık ve duygusal durumlar adapte olmayı zorlaştırıyor. Aslı Erdoğan’ın yeni yayınlanan röportajını okuyabilirsin. Halimizi güzel anlatmış. Kütüphane var ancak çok çok az sayıda eser var. Dışarıdan da almıyorlar. Sadece eğitim kitapları serbest. Ben de dil çalışıyorum, ney üflüyorum. Cezaevili olmanın göstergesi boncuk işi yapmakmış yaptık (hayırlı, uğurlu olsun). Kıyafetlerimizi kesip oyuncak bebekler yaptık. Anaokulu öğretmeni bir arkadaşımız önayak oldu. Doğru düzgün bir makasımız, bıçağımız dahi olmadan, seccade püskülünden saçlar, tişörtlerden elbise yapıp elyafla doldurduk. Bu oyuncaklar çocuklarımıza avutucu bir oyuncak olmanın dışında dört bir yanımızın beton, demir ve plastik olduğu şu ortama ferahlatıcı bir hava kattı.

Ancak her şey sırayla tükeniyor. Kızımı ayda 1 kez 35 dakika görme hakkım var… Açıklayamıyorum olanları ona. Beni tanıyan birileriyle konuşma fırsatın olduğunda selamlarımı iletip kızım için dua ister misin Sevinç Abla? Onun bu durumdan etkilenmesini istemiyorum. En üzüldüğüm konu bu.
Bunun dışında başıma gelenleri ‘Haksız yere hapse giren ne ilk, ne de son kişi olduğumu’ bilerek karşıladım. Yaşadıklarımda suçlu rolü oynuyormuşum gibi bir gerçekdışılık hissi var. İnşallah kötü bir rüyadan uyanmış gibi biter. Üzülmeyin, sağlığım, moralim iyi. Ailelerimiz çok perişan oldu en kötüsü. Onların, sizlerin duaları inşirah oluyor yüreğimize. Allah sizin de ihtiyaçlarınıza en güzel suretlerde cevap versin. En kalpten dualarım seninle. Tekrar çok teşekkür ederim. Ne kadar mutlu ettin, bilemezsin…  

Sevgili Sevinç Abla,

İkinci mektubunu bugün aldım. Uzun süredir sizden haber bekliyordum. Ramazan ‘sevinç’le geldi 🙂 İlk mektubumu da cezaevinin sisteminden edinip yolluyorum tekrar. (Tuba’nın gönderdiği ilk mektup, maalesef bana ulaşmamıştı. İkisi birlikte geldi. S. Özarslan) Mübarek Ramazan’ınızı kutluyorum her şeyden önce. Her Ramazan’ı ayrı bir heyecan, tatlı bir telaş, titiz bir hazırlıkla karşılamaya ve geçirmeye alışmışız. Burada da hatırlayabildiğim tüm güzelliklerini yaşamaya çalışıyorum.

En samimi duygu ve düşüncelerinizi paylaştığınız, yanımda olup yalnız hissettirmediğiniz için tekrar teşekkür ederim. İhtimal verdiğiniz gibi çok iyiyim. Hamdolsun. Tutsaklık üzerine Nihal ile epey konuştuk. Size bana yazdığı mektuplarını da göstermeli. Ruhen sizin gibi acımı üstlenen, dua eden sevdiklerim hürmetine sanıyorum ferahlık içindeyim. Kendi nefsimi temize çıkarmıyorum, ancak vicdanen de rahatım. Fikrense bu muamemeleri hak edecek bir şey yapmadığımı bildiğimden azalmıyorum, eksilmiyorum ya da aşağılanmış hissetmiyorum. Yalnızca izliyorum.

Ayrıca daha önce sosyal hayatın bu yönü ve cezaevindeki insanlar hakkında yeterince düşünmemiş/empati kurmamış olduğumu, bunun çok büyük bir eksiklik olduğunu fark ettim.

Geçenlerde bir arkadaşım kütüphaneden bir istek yapmış, eşine yazacağı mektup için romantik bir şiir arıyor özünde. Listede de yazarların ismi yer almıyordu o zamanlar. “Seçme Şiirler” adında bir kitap geldi. Meğer MS. 40 yılında doğan Martialis’in epigramlarından oluşan bir şiir kitabıymış. Garibim bir köşeye atılmıştı ki ben aldım. Yazarın yaşadığı dönemin bugüne benzerliği, mizahi kişiliği, beni öyle sardı (etkiledi) ki aylarca elimden düşürmedim. Çok da eğlendim. Size de birkaç alıntı göndereceğim. İnsanın ve tarihin değişmezliğini bir kere daha gördüm. 2 bin yıl önce yaşamış bir şairden.

Geceleri ağlamaklı oluşumuza gelince Sevinç Abla, anneliğin en hassas konu olduğuna önceki mektubumda da değinmiştim. İşkence çekmenin en sessiz hâli ya da en görünmez işkence denebilir bir anneyi evladından ayırmaya… Anneler günü geçirdiğimiz en zor gündü. “Umut” dayanıyor, biz de dayanıyoruz işte. “Açarsa çıkarız” türünden bir totemle yeşertti arkadaş. Aylar geçti; hala yemyeşil aslan parçası. Şimdi bir de elma çekirdeğimiz filizlendi. Sonra onu emekli bir Sanat Tarihi Hocası gökyüzümüzü parselleyen parmaklıklarımızın önünde çizdi. (Teşbih Çetin Altan’a ait).

Herkese mesleğine göre tecrübeli olduğu konuda müracaat ediyoruz yardım için. Bu uzmanlaşma atış uzmanı polis amirine iğneden iplik geçirtmeye varan bir hâl 🙂 Ben de arzuhalci gibiyim genelde. En sufli ihtiyaçlarımızı dahi dilekçeyle yazıyoruz. Geçen gün, içinde savunma-mektup-dilekçeler uçuşan kafam sayesinde az daha “falan eşyamın” aileme teslim edilmesi konusunda gereğini Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyorum” yazıyordum.

Dün akşam ilk Ramazan iftarımızı yaptık Sevinç Abla; milyonlarca insanın sahip olmadığını bildiğimiz bu sofra için milyonlarca kez hamd ettik. Allah bütün ihtiyaç sahiplerinin yardımcısı olsun. Daha iyi bildiğin üzere her nimetin olması da olmaması da imtihan. Özgür olmak da, olmamak da; zengin, güçlü, güzel olmak da, olmamak da… Belki onların imtihanı zordur. Ben özgür olmamakla imtihan oluyorsam siz de başka nimetlerin varlığı ya da yokluğuyla imtihan oluyorsunuz…

Mektubunuzu aldığımda elimde içinde Yabancılaşma Kıskacında Modern Kent, İnsan Kentin Yazgısına Karışmış Bir İz, İslamda Mekan Anlayışı gibi makalelerden oluşan “Benliğin İnşası” adlı kitap vardı. Size bazı alıntılar göndereceğim. Almanca öğrenmenize de çok sevindim. Siz halledersiniz evvelallah! Viel gülück! Ich kann spreche Deutsch so so la la 🙂 Mahkeme yaklaştı. 10 ay sonra ilk kez çıkacağım. Koğuştan mahkemesi olanlar oldu. Farklı illerde, farklı mahkemelerde 7 yıl hüküm alan da oldu, tahliye olan da… Karşılaştırarak bir sonuca varmak mümkün olmuyor. …



Zaten yapmadığım bir şeyden (suçtan) yargılanmaktan değil endişem ama … durumun absürdlüğü acı veriyor. Sonuç olarak babamı teselli ederken de sıkça başvurduğum gibi Sokratesyen bir psikoloji içindeyim. “Ne yapalım, suç işleseydim de mi yargılansaydım?”



Şunu da biliyorum, kapıdan çıktığım andan itibaren her gece başta yavrularının ve sevdiklerinin fotoğrafına bakarak uyumaya çalışan kadınları düşünmeden uyumayacağım. Lüzumlu, lüzumsuz uzattığım mektubumu yine Ahmed Arif’e selam yollayarak bitiriyorum. Acı, mutluluk, hasret ve ümit hayatta hep içiçe. Birine üzülürken diğerini kaçırmamak lazım, güzel olan her şeyin kıymetini bilmek lazım… Hasretle ve sevgiyle…

Öyle yıkma kendini

Öyle mahzun, öyle garip…

Nerede olursan ol

İçeride, dışarıda, derste, sırada

yürü üstüne üstüne

tükür yüzüne celladın

fırsatçının, fesatçının, hayının

dayan kitap ile

dayan iş ile

tırnak ile, diş ile

umut ile, sevda ile, düş ile

dayan rüsva etme beni

Ahmed Arif

(Şairin Anadolu adlı uzun şiirinin bir bölümü. S.Ö)

 

****
Tuba’nın, ortak arkadaşımız Nihal’e gönderdiği mektuplardan...

İlk aylarda kendimi çok yorgun hissediyordum. Necip Fazıl’ın “Uyumak İstiyorum” şiirinin hakkını verircesine aylarca uyudum diyebilirim. Onun dışında ümitsiz ya da üzgün değildim. Hatta yaşadıklarımın akıldışılığından akıl sağlığımı korumak için mizaha vurdum. Çok da iyi oldu. Bütün kışı hareketsiz geçirince baharla birlikte bi canlanma oldu. Havalandırmada düzenli koşmaya başladım. Zihnime de ruhuma da iyi geldi.

Öyle tuhaf bir düzen altında yaşıyoruz ki, bazen alıştığımız şeylere bakınca içim acıyor. En basit, en ulaşılabilir şeyleri özlemeyi tecrübe ediyoruz. Daha önce de söylediğim gibi sonuçta tüm nimetlerden bir gün tamamen ayrılacağımızı, yani ölümü sık sık hatırlatıyor olsa da özgür olmanın kendisi apayrı bir şeymiş. Geçen ay koğuşumuzda birinin abisi vefat etti. Çağırıp öylesine bir şey söyler gibi söylemişler, kendi imkanı varsa masrafını karşılarsa, cenazeye birkaç saat katılmasına müsaade edebileceklerini söylemişler. Haber çok acıydı ama bu acıyı burada yaşamak daha çok üzdü kardeşini, en sarsıldığımız anlardan biriydi. Ölüm acısını yaşarken dahi özgürlüğe hasretin büyüyor. Bunu bir de Kübra’yı gördüğümde hissediyorum. Böyle durumlarda Sezen Aksu yasalarının

“O zaman şarkı söylemek lazım avaz avaz

O zaman yüreğin yükü hafifler biraz”

maddeleri uyarınca hafızamın en kuytu köşelerinden ayrılığı, özlemi, hapsi anlatan türküler, şarkılar olarak ortaya dökülüyor içimin sıkıntısı. Şu durumumuzun ne çok esere konu olduğunu daha önce fark etmemiş olduğumuzu fark ediyorum.

***

Zaman geçtikçe tahammül gücümüz zayıflasa da insanoğlunun başına çok daha acı şeyler geldiğini hatırlayıp hamdediyoruz. Allah ailelerimize, sevdiklerimize, milletimize ve tüm iyi insanlara sağlık versin diye dua ediyorum. Kendi dertlerime hala ağlayamıyorum. Sınırlı sayıda eseri olan kütüphanem var, biraz okuyabiliyorum. Onun dışında nasıl değerlendirebilirim bilmiyorum. Farklı mesleklerden, yaştan, memleketten,yaşam tarzından birçok kadınla bir arada, hayat tecrübelerimizi paylaşarak geçiyor zaman daha çok.



 


28 Mayıs 2017 Pazar

Aslan heykelli cami

28 Mayıs 2017
Almanya'da, giriş kapısında aslan heykelleri olan bir tarihi cami var. 'Heykel ve cami' ikilisi kulağa tuhaf geliyor değil mi? Ama görünüşü hiç de öyle değil.

Elimde valizle apar topar yaşamaya çalıştığım, o evden bu eve göçebe yaşam sürdüğüm Almanya’yı sevmek için kendime her gün yeni bir neden arıyorum. Allah da o nedenleri gönderiyor, burayı sevmem için elinden geleni yapıyor.

Cumartesi sabahı erkenden gelen telefonla misafir kaldığım evden apar topar ayrıldım. Eve yatılı bir misafir gelecekti, yarım saat sonra kapıda olacaklarını söylüyordu telefondaki ses. Sırt çantama bir kıyafet, diş fırçamı, sevdiğim bir-iki kitabı attım. Bilgisayarımı ve Almanca kurs kitabımı da yanıma aldım. Biraz çalışır, birşeyler yazar diye planlıyordum. Gideceğim bu sefer ki adres, Frankfurt’a bir saat uzaklıkta oturan Halime ablanın eviydi.

Memleketten akrabam olan Halime abla aslında hafta içi beni aramış ve evine davet etmişti. İşlerim ve derslerim yoğun olduğu için gelme konusunda söz veremeyeceğimi söylemiştim ama o sabah kendimi bir anda Flixbus otobüs durağında bilet alırken buldum. Halime abla ve onun sevgili komşusu Reyhan abla ile saat 14.30’da Mannheim Hauptbahnhof’ta buluştuk.

Almanya benim için her gün sürprizlerle dolu bir ülke olmaya başladı. Bu buluşma da böyle bir sürprize gebeydi. İstasyonun karşısındaki kafede dinlenirken, “Burada Osmanlı zamanında yapılmış bir cami var. Yarın oraya gideriz” dedi Halime abla. Almanya’ya geleli altı ay oldu. Namaz kılmak için, bazen de meraktan uğradığım tüm camilerin pespayeliği o kadar sinirimi bozmuştu ki, bu cami de öyle bir şeydir sandım. Kenarda köşede kalmış, kırık dökük… Tarihi olması filan da nedense ilgimi çekmemişti.

Pazar sabahı kahvatımızı yaptıktan sonra Schwetzingen’e doğru yola çıktık. Ah hemen kanım kaynadı bu kasabaya. Schwetzingen, bir ara Türkiye’de çok moda olan kuşkonmazın memleketeymiş meğer. Şehrin meydanına, tahta arabasında kuşkonmaz satan bir çiftçi ve küçük kızının heykelini bile yapmışlar. Şanslı günümdü. Semt pazarlarını gezmeyi çok seven biri olarak haftalık pazara rastladığım için yüzümde güller açmıştı. Heykel ile aynı sıraya dizilmiş, fazla değil dört-beş arabanın açtığı tezgahta çilek ve kuşkonmaz satılıyordu.

Kuşkonmazın burada daha çok beyazı makbul. Ben sadece yeşil rengini görmüş ve tadını çok sevmiştim. Almanlar ise beyazını seviyormuş. Almanya’nın pazarları bizim gibi değil. Ürünlerin fiyatları marketlerden daha pahalı. Organik sebze ve meyve (burada onlara bio diyorlar) çok revaçta. Pazara şöyle bir göz attıktan sonra cami nerede diye sordum. Şu karşıda dediler. Karşısı kocaman bir sarayın girişiydi. Artık o andan itibaren pazarı  unutmuş, yavruağzı rengindeki sarayın içinde ne işi olduğunu çözmeye çalıştığım cami ilgimi çekmeye başlamıştı. 6 Euro verip biletlerimiz aldık ve içeri girdik.

Schwetzingen Sarayı’nın kendisi değil ama bahçesi olağanüstü görünüyordu. Büyük bir havuz, çeşitli hayvan ve insan heykelleri, çeşit çeşit çiçekler, bitkiler… Ağaç mimarisi o kadar muntazam tasarlanmıştı ki, karşılıklı iki aslan heykelinin dikildiği çamlı yoldan yürüyerek vardığımız camiyi görünce tek kelimeyle ağzım açık kaldı. Mimarisi, rengi çok hoşuma gitti. Osmanlı mimarisi baz alınarak yapılan cami de Uzakdoğu esintileri de vardı. Malezya’da suni gölün ortasına inşa edilen Putra Camii’ni hatırlatıyordu. Kubbesindeki pembe renk, camilerde görmeye alışık olmadığımız bir tondu ama bence çok yakışmıştı. Oysa pembeyi pek sevmem. Schwetzingen belediyesi bir ara Almanya’daki Türk işçilerin burada bayram namazı kılmalarına izin vermiş ama daha sonra vazgeçmişler.
 Schwetzingen’e, 18 yüzyılda Platz ve  Bavyera prensliği hükümdarı Karl Theodor (1724-1799) tarafından mimar Nicolos de Pigage’ye yazlık bir saray yaptırılıyor. O dönemin Doğu’ya ilgisinin bir yansıması olarak sarayı geniş bahçesinin bir bölümüne cami inşa ettiriliyor. 1778’de yapılan iki minareli cami işte burası. Caminin girişine de tabi ki aslan heykeli.






Öğle vaktiydi ve camide namaz kılabileceğimi düşünüyordum. Öyle bir imkan tabi ki yoktu. Tamamen müze olarak ziyaret edilebilen caminin içinde namaz kılmak için bir yer de yapılmamıştı. Mihrap ve minbere baktım göremedim. Karl Theodor, padişaha bağlılığını ve sevgisini bildirmek istemiş sadece. Bizim dışımızda pek Türk ziyaretçi görünmüyordu etrafta, Almanlar ve Uzakdoğulular yoğunluktaydı. Dışarından çok güzel görünen kubbenin içini merak ediyorduk. Pembe kubbenin içi de çok etkileyiciydi. Çini rengindeki süslemeler tanıdıktı. Herkes başını yukarı kaldırmış Almanca cümleleri okumaya çalışıyordu.

Bize de Reyhan abla tercüme etti:

“İhtiyacın kadar altın ve alabildiğince bilgelik edin”

“Ahmağın kalbi ağzında, er kişinin dili kalbindedir”

“Söz gümüş, sükût altındır”

“Zenginlik ve dünya geçicidir, iyi ameller ebedidir”

“Her şeyi arzulayan eli boş gider”

“Çalışkanlığı sev, o büyük bir zenginliktir”






Caminin en sürpriz yanı ise göle komşu olmasıydı. Arka taraftaki göl ve sakinleri, göle silüeti düşen caminin sunduğu manzara, Schwetzingen Camii’ni bütün görkemiyle önünüze seriyordu. Kıyıda ördekler ve yavruları, yamaçta ise ziyaretçiler camiye karşı oturmuş dinleniyorlardı. Biz de ikindiye kadar dinlendik. Gitme vakti geldiğinde gözüm arkada kalmıştı. Minareler ve kubbe gözden kaybolana kadar dönüp dönüp baktım, baktım, baktım ve şükrettim…


Schwetzingen Cami, pazartesiden cumartesiye kadar saat 11.00 ile 18.00 arasında açık. Ziyaret etmeyi düşünürseniz ya ilkbahar ya da sonbaharı tercih edin. O kocaman bahçede gezmek çok yorucu.


24 Nisan 2017 Pazartesi

‘Mehmet Özdemir haber hırsının vicdanını kör etmediği bir gazetecidir’

24 Nisan 2017

Gazetecilik refleksi ne vicdanını ne de gözünü kör etmiştir Mehmet Özdemir'in. Oysa şimdi olmayı hiç hak etmediği bir yerde, ne ile itham edildiğini bile bilmeden aylardır duruşma gününü bekliyor.





Gazeteciliğe 2000 yılında, Dinç Bilgin döneminde Sabah gazetesinde başlamış, daha sonra Yeni Binyıl’a geçmiştim. O yıllarda patlak veren Emlak Bankası olayı nedeniyle Yeni Binyıl gazetesi kapatılınca medyadan da medya dünyasındaki ilişkilerden de epeyce korkmuş, soğumuş ve uzaklaşmıştım. Mesleğime geçen yıl kapatılan Zaman gazetesiyle geri döndüm.

‘Hizmet Hareketi’ni de Zaman’da çalıştığım yıllarda tanıdım. O güne kadar Hizmet nedir, cemaat nedir, ne yapar, bilmezdim. Bediüzzaman’dan bahsederlerdi mesela; içimden “Kim acaba?” derdim. Risaleleri ise daha sonra keşfettim. “Allahım, beni güzel insanlarla karşılaştır.” diye çok dua ettiğim bir dönemde yolum Zaman’a düşmüştü. Gerçekten de hayatımdaki güzel insanların bir kısmını orada tanıdım ve kabul olmuş bu duama şükretmek için on yıl boyunca Zaman’dan ayrılmadım.

Mehmet Özdemir tanıdığım de o müstesna isimlerden biriydi. Tam bir beyefendi, adeta müzelik bir insandı! Daha lise öğrencisiyken nerede okuduğumu ve kimin yazdığını bilmediğim ama beni çok etkileyen “Aç herkese açabildiğin kadar sîneni, ummanlar gibi olsun! İnançla geril ve insana sevgi duy; kalmasın alâka duymadığın ve el uzatmadığın bir mahzun gönül..!” ifadesinin ete kemiğe bürünmüş haliydi.

Aslında onu tek başına anlatamam. Eşi Şemsinur Özdemir ile mesai arkadaşıydılar ve o güne kadar tanıdığım muhafazakâr ailelerden çok farklıydılar. Özellikle Mehmet Bey’in eşine olan saygısına hayran kalmıştım. Örnek bir eş, harika bir babaydı. Birbirlerine hanım-bey diye hitap eden kaç çift vardı ki… Takılırdık bazen kendisine, “Şemsinur hanım nasıllar, nerelerdeler?” diye. “Ben ona karışamam, o bir yazar.” derdi. Bak bak huzur dol, ümitlen; öyle güzel bir tablo… Onların aile saadetinden etkilenip evlenenler bile oldu.

Zaman’da ve Aksiyon’da editör, Yeni Hayat’ta yazı işleri müdürü olarak görev yapan Mehmet Özdemir’in bu özelliği iş hayatında da düsturdur. İnsana insan olduğu için değer veren, başınız sıkıştığında derdinizi anlatabileceğiniz, herkesin fikrini dinleyen, vicdanına ve ahlakına güveneceğiniz bir gazetecidir. Gülümsemeden gördüğümü hatırlamam. Çok ince düşünür, edebiyatı, şiiri çok sever. Stajyerler onunla çalışmaktan çok mutlu olurdu. Çünkü öğretmek, onun mayasında vardı. Hiç kızmaz. Aslında çok kızdığı şeyler olsa da içine atar, kimseyi kırmak istemez. Bu yüzden kaç kez mide kanaması geçirdi. Sinirleri alınmış gibidir. Bir insan hiç sinirlenmez mi! O sakinliği, dinginliği ile hayret vericidir.

Fizikçi olmanın verdiği titizlik, dakiklik, yapılacak her işi not alma, planlama, çalışkanlık, vazife şuuru hepimize örnek olmuştur. Hak-hukuk konularına ise azami derecede dikkat eder. Başkasına ait bardağı bile izinsiz kullanmaz. Mesai arkadaşlarımızdan Zeliş Yıldıral, merhametten söz edecekse eğer söze hep ondan başlardı: “Mehmet Bey ve eşi, ilk bebeklerini doğuma bir hafta kala kaybetti. İkinci bebekleri dünyaya gelmek üzereyken doğumhanenin önünde onunla birlikte bekliyordum. Bebeğini kucağına verdiklerinde ağladığını ilk kez orada gördüm.”

Vicdan, ahlak, adalet, merhamet ve nezaket… Bunlar yan yana dizilmiş sıradan kelimeler değil. Mehmet Özdemir gerçekten bu sıfatları hakkıyla taşıyan bir gazetecidir. Her durum ve koşulda hayata, insana bakışının yanı sıra habere, gazeteciliğe yaklaşımında da bu özellikleri öne çıkar. Gazetecilik refleksi, haber hırsı ne vicdanını ne de gözünü kör etmiştir.

Oysa şimdi Silivri’de, olmayı hiç hak etmediği bir yerde, daha ne ile itham edildiğini bile bilmeden 9 aydır duruşma gününü bekliyor. Gözaltı kararını sosyal medyadan öğrendi, o sırada Antalya civarındaydı. Adalate ve hukuka o kadar güveniyordu ki kendi ayağıyla ifade vermeye gitti ve maalesef şablon ifadelerle gözaltına alındı.

Tamam ben Laz’ım, bazı şeyleri geç anlıyorum ama o kadar da değil! 15 yıllık iş hayatımda iki kez gazete kapatılmasına tanık oldum. İlkinde Yeni Binyıl'da bilgisayarlarla birlikte kapıya konmuştuk. İnsanlık dışı ve acımasızdı. Zaman’da ve sonrasında yaşadıklarımızın ise tarifi yok… Mehmet Bey ile o günlerde veda konuşmaları yapmış, fotoğraflar çekilmiştik.

Şimdi kimse beni onca yıl birlikte çalıştığım Mehmet Özdemir’in bir terörist, bir örgüt üyesi olduğuna ya da darbeye teşebbüs ettiğine inandıramaz. Onun ve diğer gazetecilerin amacı sadece bu ülkeyi, vatanını çok sevmek ve ona hizmet etmekti. Ellerinden geleni de yaptılar… Hem Mehmet Özdemir hem de hapiste yatan diğer masum insanlar için bugün ve bundan sonraki tek duam: “Allah bulunduğunuz yeri Mirac’ınız kılsın.”


1 Şubat 2017 Çarşamba

Alman modernizminin öncü sanatçılarından Heinz Mack: Politik nedenler, Doğu ve Batı sanatını birbirinden ayırıyor


ZERO'nun kurucularından Heinz Mack, 85. yaşını ve sanatta 60 yılını SSM'de bugün açılan “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisiyle kutluyor. Sanatçı, kendine hep şu soruyu sormuş: “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

Sakıp Sabancı Müzesi'nde, Eylül 2015'te açılan “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” sergisinin devamı diyebileceğimiz “Mack: Sadece Işık ve Renk” sergisi bugün aynı mekanda açılıyor. Alman modernizminin öncülerinden Heinz Mack'ın 1950'lerden 2015'e kadar yaptığı resim, heykel ve kinetik eserlerinden 120 seçki, beş ay boyunca SSM'de görülebilecek.
Sergi, ZERO'nun devamı, çünkü Mack, II. Dünya Savaşı'ndan sonra ‘bir umut' diye ortaya çıkan ve etkisi on yıl devam eden bu sanat akımının, Otto Piene ve Günther Uecker ile birlikte kurucusu. Mack, geçen yıl müzenin terasına yerleştirilen altın renkli 9 sütundan oluşan “Dokuz Sütun Üzerindeki Gökyüzü-The Sky Over Nine Columns” eseriyle aklımızda yer etmişti. Land art (arazi sanatı) alanında, 1960'tan beri ürettiği bu ve benzeri eserler, yeni serginin merkezinde yer alıyor. Müzenin ortasına çöl kumlarıyla yapılan iki yerleştirme, Mack'ın Sahra Çölü'ne diktiği heykellerin bir uzantısı. Farklı malzemelerden yaptığı anıtsal heykeller, ışık objeleri, rotorlar, rölyefler ve “Kromatik Takımyıldızlar” adını verdiği büyük boyutlu tablolar da diğer çalışmaları.

Kumla hazırlanan 'Sahra Rölyefi" (1976). Duvardaki eserler, el yapımı kağıt Küzerine çini mürekkep ile çalışmaları.
Perdahlı mermer, 2010
Sırlı seramik heykel, 1997 ve Işık Demeti Haritası, 2012

Heinz Mack ve Beral Madra söyleşisi SSM’de
Heinz Mack’ın ışık ve rengin izini takip eden 120 eseri, 17 Temmuz'a kadar S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi’nde ziyarete açık olacak. Serginin ilk günü olan 18 Şubat Perşembe SSM’yi ziyaret eden sanatseverler, saat 10:30’da gerçekleşecek Sanatçı Konuşması etkinliğine katılabilecek. Programda, sanat eleştirmeni ve küratör Beral Madra sanatçı ile söyleşecek.



İSLAM SANATLARINI YAKINDAN TAKİP EDİYOR

Heinz Mack, İslam sanatlarını yakından takip ediyor. 1960'larda Sahra Çölü'ne, Kuzey Kutbu'na keşif gezileri yapmış. Mezar taşlarımızı hatırlatan taş heykelleri, kubbe formlu mermerleri ve Avrupa'da son yıllarda ilgi gösterilen ‘İslam sanatlarının geometrisi'ni anımsatan çalışmaları var. S.Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer de sanatçının Düsseldorf'taki atölyesine bir ay önce yaptıkları ziyareti anlatırken bu konuya dikkat çekiyor: “Mack, sanat yaşamında Doğu ve Batı kültürlerinin peşinde koştu. Aralarındaki ilişkiyi, birbirlerinden nasıl beslendiklerini eserlerinde dile getirdi. Öğrencilik yıllarında yaptığı eserlerde bile; özellikle eski Doğu kültürünün Batı sanatına etkilerine rastladık. Sergimizde onlara yer verdik. Terasımızdaki 9 sütunu Doğu ve Batı kültürlerinin buluştuğu yerlerde sergileyebilmek için yaptığını söylemişti bana. 2014'te Venedik Bienali'nde sergilendi, şimdi bizde.” Türkiye, ZERO ile birkaç ay önce tanıştı. Heinz Mack sergisiyle biraz daha yakınlaştı. Çünkü karşımızda, kendisine hep “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?' diye soran bir sanatçı var.

Ay Sapması (Kromatik Takımyıldız), 2005
Renkler İçin Küçük Pavyon, 2000

Duvardaki çalışma: Renklerin Geçidi (Kromatik Takımyıldız), 2000
Dansçı, 2011 (sol baştaki), Zirve Noktasındaki Güneş, 1987-88, Işınım, duvar rölyefleri tasarımları, ahşapları, mozaik desenleri...
Kinetik sanat çalışmaları
 



Dairesel Uzam Heykeli, 2001, 11 boyalı ahşap halka.
 
Heinz Mack: “Doğu sanatı, bütün dünyada Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak?”

 “ZERO akımı, sanat dünyasında yeniden gündeme geldi. New York'taki ZERO sergisini 200 binden fazla kişi gezdi. Hollanda'daki sergiyi 282 bin ziyaretçi etti. Berlin'deki sergiyi ise 60 bin kişi gördü. Bütün dünyadaki ZERO sergilerini aşağı yukarı 700 bin kişinin gördüğünü söyleyebilirim. Berlin'deki sergiye Doğu ile Batı arasındaki geçiş adını verdim ben. Bütün sanat anlayışım bu sergide dile getirilmiştir. Dünya sanatının Doğu kısmını bu sergide belgelemek istemiştim. SSM'deki sergi, bu açıdan harika bir yanıt oldu. Kendime hep şu soruyu sordum: Doğu sanatı, bütün dünyada acaba Batı sanatı kadar ne zaman tanınacak? İki kültürün birbiriyle karşılaşması çok önemli ama ne yazık ki, -büyük bir terbiyesizlik olduğunun da altını çizerek söylüyorum- politik nedenler, coğrafi sınırlar bu sanatları birbirinden ayırıyor. Ben hiçbir zaman coğrafi sınırlarla ilgilenmedim. Eserlerimi, olağanüstü kültüre sahip bu ülkede göstermekten dolayı gurur duyuyorum.”

Sakıp Sabancı Müzesi'nde dün yapılan basın toplantısına (soldan-sağa) serginin küratörü Royal Academy of Arts Londra eski Sergiler Direktörü ve sanat tarihçisi Sir Norman Rosenthal, Heinz mack, S. Ü. Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ve Tahincioğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Özcan Tahincioğlu katıldı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ