KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
KİTAP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Sultan Veled Divanı, tam metniyle ilk kez Türkçede

12 Ağustos 2015
Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin büyük oğlu Sultan Veled'in dört dilde yazdığı divanı Türkçeye ilk kez çevrildi. Mevlana Üniversitesi-Mevlana Sosyal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (MEVSAM) Müdürü Doç. Dr. Şadi Aydın ile Elvir Music'in birlikte hazırladığı iki cillten oluşan çalışma MEVSAM tarafından yayımlandı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Rumca yazılan eserdeki Rumca manzumelere ulaşılmasında Herkül Millas'ın da emeği bulunuyor. Herkesin tasavvuf uzmanı olduğu, Mevleviliğin adamakıllı popülerleştiği bir dönemde Sultan Veled Divanı'na bugüne kadar kimsenin ilgi göstermemesi anlaşılır bir durum değil. Şadi Aydın, “Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum.” diyor.
Doç. Dr. Şadi Aydın: Hz. Sultan Veled'in Divan'ından başka bilinen dört eseri var. İbtida-name, Rebab-name, İntiha-name ve Maarif. Zikredilen eserler arasında sadece Divan bugüne kadar tercüme edilmemişti. Hacim olarak da diğerlerinden uzun. Yaklaşık 13 bin beyit. Dil ve muhtevası oldukça ağır bir eser. Çeviri çalışmasını Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte iki yılda tamamladık.
Sultan Veled'in Mevlevilik açısından önemi nedir?

Sultan Veled Hazretleri (1226-1312) şimdiki adı Karaman olan Larende'de doğmuştur. O doğduğunda babası Hz. Mevlana henüz 19 yaşındadır. Dedesi, babası ve bu büyük göçün diğer mühim simaları Belh, Horasan, Harezm ve Orta Asya'nın muazzam kültürel mirasını Küçük Asya'ya yani Rum ve Anadolu'ya taşımışlardır. Her ne kadar Sultan Veled Anadolu'da dünyaya gelmiş olsa da dedelerinin kültürel mirasından hakkıyla haberdardır. Kendisi Anadolu'da doğmuş ve yetişmiştir. Dedelerinin kültür ve sanata ait değerlerini Anadolu'da Rum kültürüyle mezcetmiştir. Kadim coğrafyadan nakledilen kültür öğelerinin yeniden harmanlandığı Anadolu'da babasının aşk mektebini Mevlevilik adıyla kurumsallaştırmakla bütün kadim kültürü ve Anadolu kültürünü bu çerçevede muhafaza ederek daha sonra Beyrut'tan Arnavutluk'a kadar kurulan Mevlevi tekke ve zaviyeleriyle hem İslam'a hem de bu kültüre hizmet etmişlerdir. Hz. Sultan Veled bu mirasa sahip çıkmıştır. Bu mirasın her yere ulaşması için Mevlevi müesseselerinin kurulmasına öncülük etmiştir. Mevlevilik İslam'ın müthiş bir tefsir ve yorumudur. Siyaset ve toplum olarak koyu bir karanlık ve çöküşün yaşandığı bu devirde bu düşünce Anadolu'nun ümidi olmuştur.

Eser, dört dilde yazılmış; Farsça, Arapça, Türkçe ve Rumca. Farsça daha ağırlıklı sanırım. Peki Sultan Veled Divanı'nı bugüne kadar kimse neden çevirmemiş?

Hz. Sultan Veled'in Divan'ından başka bilinen dört eseri vardır. İbtida-name, Rebab-name, İntiha-name ve Maarif. Zikredilen eserler arasında sadece Divan bugüne kadar tercüme edilmemişti. Hacim olarak da diğerlerinden uzundur. Yaklaşık 13 bin beyit. Dil ve muhtevası oldukça ağır bir eser. Belki çok kimsenin ilgi ve dikkatini çekmiş olabilir ancak kimse bu zor işin altına girmek istememiş sanırım. Mevlana Üniversitesi Mevlana Sosyal Araştırmalar Merkezi (MEVSAM) olarak Mevlevilik silsilesinin bu eksik halkasının çevirisini vazife addederek çok disiplinli bir çalışmayla Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte iki yılda tamamladık.

Divanın edebi değeri konusunda ne diyorsunuz?


Anadolu'da gelişen Klasik Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin oluşmasında özellikle Hz. Mevlana'nın eserlerinin mühim bir yeri vardır. Sultan Veled'in eserlerinin dilinin de Farsça olmasına rağmen bu coğrafyada gelişen Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin gelişmesine fevkalade katkıda bulunmuştur. Veled Divanı çok dilli bir eserdir. Elbette eserdeki manzumelerin önemli kısmı Farsça kaleme alınmıştır. Ancak bununla beraber Türkçe, Arapça ve Rumca kaside ve gazeller esere renklilik katmıştır. Mülemma manzumeler eserin edebi zenginliğini göstermesi bakımından önem arz eder. Eseri edisyon kritiğe tabi tutarak 1941 yılında yayımlayan Feridun Nafız Uzluk'un deyişiyle Veled Divanı Mevlana'nın eserlerini anlamak için bir anahtar hükmündedir. Eser vahdet-i vücut nazariyesi bakımından da ayrıca önemlidir. Zira vahdet-i vücut düşüncesi Sultan Veled'e epeyce tesir etmiştir. Bu düşünce onun diğer eserlerinde çok etkili değildir. Veled Divanı, yaşadığı asrı yani Anadolu Selçukluları devrini daha iyi anlamamız bakımından da mühimdir. Divan adeta o dönem toplumunu birebir yansıtan bir ayna hükmündedir. Divan'a hissi bir tarih belgesi olarak da bakılabilir. O devre ait kaynakların kıtlığı göz önünde bulundurulursa eserin kıymeti belki daha iyi anlaşılabilir…

TASAVVUFA İLGİ VE SEMPATİ GİDEREK AZALIYOR


Mevlevilikle ilgili neşredilmeyi bekleyen birçok eser olmalı. Bunlarla ilgilenen var mı?

Şimdilerde halkımız bilinçli ya da bilinçsiz olarak tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Lakin bizler Mevlana Üniversitesi olarak hususen Mevlevilik sahasında çalışmalarımızı artırarak sürdüreceğiz. Yakın gelecekte çok sürpriz eserler neşredeceğiz inşallah.

İlginin neden azaldığını düşünüyorsunuz?

Tasavvufa ilginin azalması tabii ki tesadüfi değil. Bunun hükümet politikalarıyla ilgisi var. Türkiye devlet eliyle radikalleştirildi. Bunu sağlayabilmek için tasavvuf kanalları kapatıldı. Tasavvufi düşüncenin önü kasıtlı olarak alındı ya da tasavvufa hareketler radikalleştirilmek istendi.

Peki ama her sene Konya'da ve İstanbul'da yapılan Şeb-i Arus etkinliklerini devlet bizzat destekliyor, Cumhurbaşkanı, başbakan katılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tasavvufi gruplar radikalleştirilerek aynı zamanda tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Devlet erkânının her yıl Şeb-i Arus ihtifallerine katılmaları sadece gelenektir. Bu törenlerde verilen siyasi mesaj mühimdir onlar için.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


20 Nisan 2015 Pazartesi

‘Bu şehirde hepimiz çok incindik'

20 Nisan 2015
Senaryosunu yazdığı ‘Uçurtmayı Vurmasınlar' filmiyle tanıdığımız ve hâlâ o filmle hatırladığımız Feride Çiçekoğlu, artık mavi saçlı bir kadın. Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı ve çok sevdiği apartmana yıkım kararı çıkınca bunalıma girmiş ve bir sabah kendini kuaförde bulmuş. Çiçekoğlu aslında, bu şehrin sakinlerine verilmeyen ‘söz hakkı'na böyle itiraz ediyor. Hem yeni kitabı Şehrin İtirazı'yla hem de tarzıyla...
Feride Çiçekoğlu, senaryolarını yazdığı Uçurtmayı Vurmasınlar (1989) ve yabancı dilde en iyi film Oscar'ını alan Umuda Yolculuk (1990) filmleriyle aklımıza kazındı. O günden beri kendisini unutamadık. Fakat titizliğinden olsa gerek daha sonra az üretti. Ara ara kendini hatırlatıyor. 2007'de başlayan ve üç sezon reyting almayı başaran televizyon dizisi Parmaklıklar Ardında'nın senaryosu ile yine kendisine yakışır bir işe imza atmıştı. En son ilk gösterimi 64. Berlin Film Festivali'nde yapılan, ardından geçen yılki İstanbul Film Festivali'nin ulusal yarışma filmleri arasına seçilen Kumun Tadı'nın senaryosunu Melisa Önel ile birlikte yazdı.

‘Türk sinemasının senaryo sorunu var' serzenişlerinin hâlâ yükseldiği bir ortamda sevenleri sanırız kendisinden daha fazla iş bekliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi, Sinema ve Televizyon bölümünde öğretim üyesi olan Profesör Feride Çiçekoğlu ile yeni kitabı Şehrin İtirazı'nı (Metis Yayınları) konuşmaya giderken aklımızda biraz da bu meseleler vardı, fakat karşımızda ‘mavi saçlı bir kadın' görünce yaşadığı travmanın derinliklerine daldık.

     Feride Çiçekoğlu, geçtiğimiz şubat ayında saçlarını maviye boyatmış. Bu ne orta yaş bunalımından, ne de kadınsal triplerden kaynaklanıyor. Düpedüz şehir travması geçiriyor. Çiçekoğlu, bir yılda hayalet semte dönüşen Fenerbahçe'de, yedi yıldır yaşadığı Poyraz Apartmanı'nın da yıkılacağını öğrenince hem ruhen hem de fiziken çökmüş. Kasım 2014'te başlayan taşınma süreci psikolojisini oldukça etkilemiş. “O evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim ağacım vardı. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. O güzel yeşillikler içindeki sakin semt vinçlerle dolu. O süreç bana çok ağır geldi. Sanırım son on yılda bu şehirde yaşayan hepimiz çok incindik. Sadece yönetim biçiminin haksızlıklarından değil, şehre yapılan haksızlıklardan da incindik. Yaşam alanımız gasp edildi. Mahallem gasp edildi. Hiç bize sorulmadan bambaşka bir hayat tarzı üzerimize zorla giydirilmeye çalışıldı.” diyor.  

     2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayları, Çiçekoğlu gibi pek çok insana ‘şehir hakkı' konusunda umut olmuştu. Artık bundan sonra, şehrin herhangi bir yerinde ağaç sökülecekse, apartmanlar, hanlar yıkılacaksa semt sakinlerine sorulacağı, söz hakkı tanınacağı ümit edilmişti. Ama öyle olmadı. İşte Validebağ Korusu, Narmanlı Han meselesi hâlâ sıcak. Çiçekoğlu, bunun hayal kırıklığını en derinlerde yaşayan İstanbullulardan biri. Çok kızgın, çok öfkeli. “Gezi'yle birlikte sanki şehirle ilgili söz hakkımız olacak duygusuna kapılmıştık, hiç öyle bir şey olmadı, daha saygısızca üstümüze gelindi.” diyor.

Ona hak vermemek mümkün değil. Şehrin İtirazı'nı da apartmanlarının yıkılacağı konuşulmaya başladığı geçen yıl ocak ayında yazmaya karar veriyor. Yazar kitabında Gezi Parkı patlamasının birdenbire olmadığını, adım adım yaklaşan seslerini 2000'den sonra çekilen Türk filmleriyle ortaya koyuyor. Bunu yaparken 1848-1968 arasında aynı süreci yaşayan Paris'e ve o dönemin filmlerine uzanıyor, bizi o yıllarda literatüre giren ‘vinç yolu' kavramıyla tanıştırıyor. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. İstanbul uzun bir süredir vinçler şehri değil mi? Başınızı ne tarafa dönseniz havada sallanıp duran vinç kuleleri…
Feride Çiçekoğlu'nun, beşinci kitabı Şehrin İtirazı (Metis Yayınları), 2013 Haziran ayında yaşanan Gezi Parkı olayının adım adım yaklaşan seslerini 2000 sonrası çekilen filmlerle ortaya koyuyor.
Çiçekoğlu'nun yabancı ve yerli filmlerde yakaladığı ortak imgeleri okuyunca oldukça şaşırıyorsunuz. Mesela Jean-Luc Godard'ın Alphaville, Haftasonu ve Onun Hakkında Bildiğim İki Üç Şey filmlerini, Paris'in kentsel dönüşüm ile geçirdiği sürece tepki filmleri olarak sunuyor. Türkiye'den Tayfun Pirselimoğlu'nun Pus, Ben O Değilim, Mahmut Fazıl Coşkun'un Yozgat Blues, Belmin Söylemez'in Şimdiki Zaman, Pelin Esmer'in 11'e 10 Kala, Reha Erdem'in Şarkı Söyleyen Kadınlar, Hayat Var gibi filmlerini de böyle okuyor.

Pus, ‘yüzünü kaybetmiş ve kâbusa dönüşmüş şehir peyzajına örnek olarak neredeyse kare kare çerçevelenip duvara asılabilecek kadar zengin malzeme taşıyor.' Ben O Değilim'de ‘bir kâbusa dönüşen ha İstanbul, ha İzmir ne fark eder hissi', Yozgat Blues'un da ‘Yozgat'ta bir otelin penceresinden bakıp deniz olsa aynı Zeytinburnu, diyen Yavuz'un (Ercan Kesal) cümlesiyle ironi boyutu kazanıyor.' Şimdiki Zaman'ın başkarakteri Mina'nın (Sanem Öge), ‘kaçmak istediği şehir, İstanbul'daki kentsel dönüşüm ve soylulaştırma süreciyle ilintili.' 11'e 10 Kala, İstanbul'da son on yılda yaşanan sayısız mizansenden ortak öğeler taşıyor. Nedir o mizansenler? Değeri iki kat artsın diye yıkılan binalar, deprem korkusuyla ikna edilen apartman sakinleri, keyfi yasal düzenlemelerle desteklenen inşaat sektörü ve tüm bunlardan çok az sayıda kişinin cebini doldurması… Şehrin İtirazı tüm bunlara bir tepki.
11'e 10 Kala

11'e 10 Kala

Hayat Var

Pus
Şimdiki Zaman
Aklımıza takılan bir soru. Bugün Paris başta olmak üzere Avrupa'nın pek çok şehri mimarisiyle, peyzajıyla bir marka. Yalan mı, herkes bayılıyor bu şehirlere. O zaman bu itirazları Çiçekoğlu nasıl değerlendiriyor? İşte cevabı: “Bence o şehirlerdeki sivil muhalefet sonradan birçok şeyi rayına oturtuyor, her şey yoluna giriyor mu, hayır ama şehrin yönetiminde daha çok söz sahibiler.”

“Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor”
“Fenerbahçe'nin şöyle bir avantajı var: Denize çok yakın ama şehre de çok yakın. Altyapısı iyi, o yüzden yüksek bir kâr getirisi var. Bu yüzden yıkılıyor. Benim vurgulamak istediğim, 12 Eylül döneminde askerler orayı aynı şekilde talan ettiler, izinsiz lojmanlar yaptılar, parkın bir kısmına dinlenme tesisi yaptılar falan… Şimdi başkaları talan ediyor. Hakkaniyet sağlayacağım diye gelen herkes şehri talan ediyor. Dönem dönem bunu yaşıyoruz. Hak hukuk için geldiğini söyleyen parayı ve iktidarı ele geçirince değişen bir şey olmuyor. Gezi'deki isyanı böyle görüyorum. Beni en çok şu yaralıyor; başa gelenin iktidar sarhoşluğu ile ne yapacağını zaten tahmin ediyoruz, bizim için sürpriz değil ama insanların bu kadar çabuk saf değiştirmesi, destekleyici hale gelmesi, otoritenin yanında sesini kesmesi çok üzücü.”
     
Taşınma travması
“Taşınma travmasından sonra saçlarımı maviye boyattım. Oturduğum apartmanın da yıkılacağı belli oldu, o evi ben çok seviyordum, çok güzel bir balkonum ve balkondan seyrettiğim güzel bir ağacım vardı. O süreç bana çok ağır geldi. Bütün sokağımız boşaldı. Bir kısmı yıkıldı, bir kısmı yıkılıyor. O güzel yeşillikler içindeki sakin semt vinçlerle dolu. Bu süreçte çok üzüldüm. Taşınırken de yoruldum. Yine yakın bir yere taşındım ama orada değilim. O günlerde markete gitmiştim. Birden kasadakilerin bakışını fark ettim. Bana artık yaşlı kadın muamelesi yapıyorlardı. Yardım edelim mi teyze vs. diye. Bir şey yapmam lazım dedim ve saçımı maviye boyattım, henüz teyze olmak istemiyorum.”
     
Bugün olanlar tesadüf değil, ‘vinç yolu' kavramı çok eski
“1968'den önce Paris'te ‘vinç yolu' kavramı orada çıkmış. Vinçler şehri altüst etmiş. Bugün olanlar hakikaten tesadüf değil. Şehrin altüst oluş döneminden sonra insanlar isyan ediyor. Ufkunda bu kadar çok vinç olan ve insanların yaşama alanlarının gasp edildiği, alışkanlıklarının ezerek geçildiği yerde böyle bir isyan oluyor. Özellikle az sayıda belirli kişilerin kâr etmesi, bizim bunu görüyor olmamız ve sesimizi çıkardığımız zaman hiç ciddiye alınmaması ve sesini çıkaranların daha büyük bir baskıyla ezilmesi bunlar insanları isyana sürüklüyor.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



24 Mart 2015 Salı

Türkiye'de böyle kütüphaneler var

24 Mart 2015
 Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel’in “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” isimli sergisi 30 Mart’ta Cemal Reşit Rey’de (CRR) açılıyor. Osmanlı dönemine ait kütüphanelerden modern üniversite kütüphanelerine kadar 12 mekânın fotoğraflarının yer aldığı sergi bir hafta açık kalacak.
İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)
 ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ Evet!.. Türkiye’de böyle kütüphaneler var ama çoğumuz bilmiyoruz; yanından geçiyoruz, hatta içine giriyoruz fakat fark etmiyoruz. Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel tam da bu amaçla, yani kütüphaneleri tanıtmak için İstanbul’un kütüphanelerini fotoğrafladı. İlk başta sıradan bir projeydi bu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kütüphane Haftası nedeniyle kendisinden böyle bir çalışma yapmasını istemişti. On iki kütüphaneyi fotoğraflayacak ve karelerini sahibine teslim edecekti. Fakat öyle olmadı... Beş aydır kütüphanelere gire çıka emektar çalışanları yakından tanıdı, kütüphanecilik dünyasıyla gönül ilişkisi kurdu. Eş-dost, arkadaş çevresinin fotoğraflara bakıp ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ sorusuyla gelen hayretlerini de görünce işin rengi değişti.

    İstanbul’da yaklaşık 400 kütüphane bulunuyor ancak Göksel, belli başlı kütüphaneleri çekmiş: İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Kütüphanesi, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), Atatürk Kitaplığı, Kadın Eserleri Kütüphanesi, Nadir Eserler Kütüphanesi, Kadıköy Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi, Beyazıt Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Orhan Kemal Kütüphanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi, Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi ve İTÜ Kütüphanesi. Belli başlı kütüphaneler diyoruz ama onların da pek tanınmaması ne kadar ironik!

“DEPOLARI BİZİM EVDEN DAHA DÜZENLİ”
Ümit Oğuz Göksel, “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” sergisinde ziyaretçilerin bugüne kadar farkında olmadıkları detayları, mesela kütüphanelerin etkileyici mimarilerini bu fotoğraflarla keşfedeceğini söylüyor ve ekliyor: “Kütüphaneler, İstanbul’un kültür tarihinin en önemli unsurlarından olan kitapların evidir. Son derece önemli olan bilgileri barındırmasına rağmen toplumun küçük bir kesimi bu imkândan yararlanıyor. Bu sergi ile öncelikle İstanbul’da yaşayanlara bu zenginliği tanıtmak ve anlatmak istedim. Yüzlerce kütüphanenin çok az bir kısmına ulaşabildiğim için üzgünüm.”

    Okumayan bir toplum olduğumuzdan herkes şikâyet eder. Fakat Göksel’in izlenimleri ümit verici. Kütüphanelere dair beş aylık gözlemleri şöyle: Doluluk oranı oldukça yüksek, sadece sınava çalışmaya gelenler değil, gerçekten kütüphane için gelenler çoğunlukta. İSAM, IRCICA gibi ihtisas kütüphaneleri yaygınlaşıyor, kütüphane görevlileri 7/24 okuru nasıl mutlu ederiz diye mesai harcıyor ve okura inanılmaz bir hürmet gösteriliyor. Aynı zamanda Işık Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Göksel, “Ziyaretçileri, çalışanları seyrettim, ondan sonra çekime geçtim. Depolarına girdim, depolar bile bizim evden tertipliydi.” diyor. 
    Bu yıl 51’incisi düzenlenen “Kütüphane Haftası” kapsamında açılacak olan sergi, 5 Nisan’a kadar görülebilir.
İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)

Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi

Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi 
Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi

Beyazıt Kütüphanesi gazete arşivi

 İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM)

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Süleymaniye Nadir Eserler Kütüphanesi
Orhan Kemal Kütüphanesi

Süleymaniye Kütüphanesi deposundan bir detay

Ümit Oğuz Göksel, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi'ni çekerken
 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

31 Aralık 2013 Salı

2013’te kültür-sanatın en iyileri

31 Aralık 2013
2013 her açıdan unutulmayacak bir yıl olarak kayıtlara geçti. Fakat kültür-sanat adına verimli ve hareketli bir seneyi geride bıraktığımız söylenebilir. Yıl içerisinde birbirinden iyi filmler-tiyatrolar izledik, sergiler gezdik, kitaplar okuduk ve müzikler dinledik. Bu ‘iyilerin’ yanı sıra 2013, sinema, müzik ve tiyatro dünyasından pek çok ustanın aramızdan ayrıldığı bir yıl oldu. Biliyoruz ki her liste biraz eksiktir lakin 2013’ün bu son gününde, geriye dönüp yılın en iyilerini “işin” uzmanlarına sorduk.
Hüsn-i Hat sergisi, Ayasofya Müzesi.


 Hüsn-i Hat ve Mukaddes Miras sergilerini 1 milyon 200 bin kişi gezdi

Bu yıl hiç kuşkusuz en dikkate değer kültür sanat olayı, ikisi de Sultanahmet’te açılan Hüsn-i Hat ve Mukaddes Miras sergilerini toplam 1 milyon 200 bin sanatseverin ziyaret etmesiydi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın Kutlu Doğum Haftası vesilesiyle düzenlediği Ayasofya Müzesi’ndeki Hüsn-i Hat sergisini, bir haftada 400 bin kişi ziyaret edince serginin kapanış tarihi 2 Mayıs’a kadar uzatıldı.

İslam Kültür ve Sanat Platformu’nun Sultanahmet Medresesi’nde açtığı 99 adet elyazması Mushaf-ı Şerif’ten oluşan “Mukaddes Miras” sergisini ise bugüne kadar 200 bin kişi gezdi. Bugüne kadar diyoruz çünkü sergi, 2 Eylül’de İstanbul’da kapandıktan sonra 14 şehri gezdi. Sergilerden devam edecek olursak, açtığı her sergi dünyada büyük ses getiren Hint asıllı sanatçı Anish Kapoor’un heykel çalışmalarını ilk kez İstanbul’da sergilemesi de önemliydi. Sabancı Müzesi’nde 10 Eylül’de açılan ve şimdiye kadar 97 bin kişinin ziyaret ettiği ‘Anish Kapoor İstanbul’da’ sergisi 2 Şubat’a kadar uzatıldı. 20 Eylül-20 Ekim arasında açık kalan ve bu yıl ilk defa ücretsiz olan 13. İstanbul Bienali’ni ise 337 bin 429 sanatsever gördü.

Kültür Bakanlığı’nın son yıllarda üzerinde ısrarla durduğu en önemli kültür olayı, yıllar önce Türkiye’den yurtdışına kaçırılan tarihî eserlerin geri getirilmesi. Bu ısrar, bu yıl da meyvelerini verdi. 2013’te, Almanya’dan Kanatlı Denizatı Broşu (1), Avustralya’dan sikke grubu (23), İngiltere’den Osmanlı mezar taşları (4) ve son olarak Aksaray Ulucamii Minber Kapısı Kanatları (2) olmak üzere toplam 30 tarihî eser Türkiye’ye getirildi.

Türk edebiyatına Sessiz Ev, Beyaz Kale, Kar, Benim Adım Kırmızı, Cevdet Bey ve Oğulları, Kara Kitap gibi eserler kazandıran, 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü alan Orhan Pamuk’un, İletişim’den YKY’ye transfer olması, bu yıl yayın dünyasında en çok konuşulan olaylardan biriydi. Yılın son ayında herkesi sevindiren kültür sanat olayı ise 1999’da ülkesinden sürgün edilmek zorunda bırakılan ve gittiği Fransa’da vefat eden sanatçı Ahmet Kaya’ya, müzik dalında Cumhurbaşkanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nün verilmesiydi.

Büyük ustaları yitirdik

2013’te sinema, müzik ve tiyatro dünyası ustalarını yitirdi. Geride bıraktığımız yıl, kayıplarıyla da hatıralarda önemli yer tutacak. İşte 2013’ün kayıpları...
Tiyatro/Sinema: Tuncel Kurtiz, Nejat Uygur, Zafer
Önen, Tekin Akmansoy, Metin Serezli, Dinçer
Çekmez, Macide Tanır, Tomris Oğuzalp, Tuncay
Özinel, Savaş Akova, İsmet Hürmüzlü, Osman
Gidişoğlu, Dinçer Çekmez, Yaşar Güner, Şahin
Gök, Çetin Akcan, Alev Sururi, Gül Yalaz.
Edebiyat/Düşünce: Metin Kaçan, Turgut Özakman,
Güzin Dino, Mustafa Miyasoğlu, Nevzat
Köseoğlu, Leyla Erbil, Sedat Umran, Ahmet
Erhan, Aytunç Altındal, İsmet Kür, Sait Maden.
Müzik: Müslüm Gürses, Adnan Şenses,
Şenay Yüzbaşıoğlu, Ferdi Özbeğen, Nigar
Uluerer. Resim: Burhan Doğançay.

En İyi Tiyatro Oyunları (Hüseyin Sorgun'un seçtikleri)

1- Sessizlik (İstanbul Devlet Tiyatrosu)
2- Örümcek Kadının Öpücüğü (Sahne Hal)
3- Küskün Müzikali (Emek Sahnesi)
4- Kim Korkar Hain Kurttan (Oyun Atölyesi)
5- Oda ve Adam (Moda Sahnesi)
6- Yeraltından Notlar (Seyyar Sahne)
7- Çehov Makinası (İstanbul Devlet Tiyatrosu)
8- Para (İstanbul Şehir Tiyatrosu)
9- Müziksiz Evin Konukları (Tiyatro Kare)
10- Hıdırellez (İstanbul Şehir Tiyatrosu)

En İyi Filmler (Nedim Hazar'ın seçtikleri)

1- Pi’nin Yaşamı (Yönetmen: Ang Lee)
2- Yerçekimi (Yönetmen: Alfonso Cuaron)
3- Zerre (Yönetmen: Erdem Tepegöz)
4- Düşler Diyarı (Yönetmen: Benh Zeitlin)
5- Çocuklar / Djeca (Yönetmen: Aida Begic)
6- Kelebeğin Rüyası (Yönetmen: Yılmaz Erdoğan)
7- Yozgat Blues (Yönetmen: Mahmut Fazıl Coşkun)
8- Hayat Avcısı / The Imposter (Yön.: Bart Layton)
9- World War Z (Yönetmen: Marc Forster)
10- Samsara (Yönetmen: Ron Fricke)

En İyi Kitaplar (Can Bahadır Yüce'nin seçtikleri)

1- Kafka: Karar Yılları (I), Kafka: Kavrama Yılları (II) –
Reiner Stach (Sel)
2- Kendi Ruhumuzu Ararken – M. Fethullah Gülen (Nil)
3- Ölümle Baş Başa – Peter Nadas (Can)
4- Beni Sorarsan – Gülten Akın (YKY)
5- Mel’un - Selim İleri (Everest)
6- Hayat Düzeyleri – Julian Barnes (Ayrıntı)
7- Heba – Hasan Ali Toptaş (İletişim)
8- Sinan Çağı – Gülru Necipoğlu (Bilgi Ünv.)
9- İrade, Hareket, İsyan - Nurettin Topçu’nun
Entelektüel Biyografisi - Mehmet Birgül (Dergâh)

En İyi Albümler (Ali Pektaş'ın seçtikleri)

1- Mabel Matiz - Yaşım Çocuk
2- Emre Aydın - Eylül Geldi Sonra
3- Rubato- Bir
4- Birsen Tezer - İki Cihan
5- Melis Danışmend- Biraz Gülmek İstiyorum
6- Nilüfer - 13 Düet
7- Çiğdem Erken-İstanbul Kızı
8- Aynur Doğan - Hevra
9- Duman - Darmaduman
10- Model - Levla’nın Hikâyesi

En İyi Sergiler (Jülide Güngör'ün seçtikleri)

1- Erol Akyavaş Retrospektif / İstanbul Modern / 29 Mayıs 2013 – 1 Aralık 2013
2- Milyonluk Manzara / Tütün Deposu / 12 - 30 Temmuz 2013
3- Yıldız Moran - Zamansız Fotoğraflar / Pera Müzesi / 27 Kasım 2013 - 19 Ocak 2014
4- Anish Kapoor İstanbul’da / Sakıp Sabancı Müzesi / 10 Eylül 2013 – 5 Ocak 2014
5- Haset, Husumet, Rezalet / ARTER / 24 Ocak – 7 Nisan 2013
6- Hüsamettin Koçan Retrospektif / İş Sanat Kibele Galerisi / 13 Şubat - 30 Mart 2013
7- Bir Daha Asla: Geçmişle Yüzleşme ve Özür / Depo / 25 Ekim - 15 Aralık 2013
8- Duvar Resminden Korkuyorlar / SALT Beyoğlu / 31 Ocak – 21 Nisan 2013
9- Mat Collishaw - Hayalet Görüntü / ARTER / 2 Mayıs – 11 Ağustos 2013
10- Sarkis – İkiz / Galeri Manâ / 10 - 24 Eylül 2013

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ