1 Mart 2016 Salı

Mustafa Koç'un doğduğu köşk, sanat araştırmaları enstitüsü oldu

1 Mart 2016
Pakize Tarzi'nin 1949'da Şişli'de kurduğu Türkiye'nin ilk kadın-doğum kliniği, sanat araştırmaları enstitüsü oldu. Bugün açılan Bozlu Art Project Sanat Enstitüsü, ‘Türk resim sanatı kütüphanesi', güncel sanat galerileri ve ressamların atölye malzemelerinin sergilendiği bir mekân olarak tasarlandı. Bahçeli köşk içindeki iki katlı enstitü, Pakize Tarzi'nin oğlunun verdiği bilgiye göre, 21 Ocak'ta hayatını kaybeden Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç'un da doğum yeri.

Şişli'de, hemen Şişli Etfal Hastanesi'nin bir alt sokağında bugün yeni bir sanat merkezi açılıyor. Bozlu Holding'in yönetim binası olarak kullandığı Dr. Şevket Bey Sokak'taki bahçeli köşk, artık Bozlu Art Project Sanat Enstitüsü olarak hizmet verecek. Merkez, kütüphane, güncel sanat sergilerinin açılacağı galeriler ve Mehmet Güleryüz, Neş'e Erdok, Komet, Şevket Dağ, Fahrelnisa Zeyd gibi ressamların, atölye malzemelerinin sergilendiği iki katlı bir mekân olarak tasarlandı.


Bozlu Art Project'in aslında Nişantaşı'nda 2013 Aralık'tan itibaren bir galerisi vardı. Şişli'deki 400 metrekarelik yeni merkezde de sergiler açılacak, bunun yanı sıra sanatçı konuşmaları, konferanslar, arşiv ve belgesel çalışmaları olacak.


Merkezin yöneticisi, sanat tarihçisi Oğuz Erten, ‘Bozlu Art Kitaplığı' adı verilen bölümde, şimdilik Türk resmiyle ilgili 10 bin sanat kitabını bir araya getirdiklerini söylüyor. Yapacakları önemli bir iş de, 1870'ten bu yana Türkiye'de yayınlanan sanat eleştirilerini toplamak. Erten, “Hedefimiz resim ve heykel üzerine yayımlanmış tüm makale ve kitapları tek bir kitaplıkta buluşturabilmek. Araştırmalarımızda 60 bine yakın kaynak olduğunu tespit ettik. Sürecin çok meşakkatli ve zaman alan bir yanı var... 1933-49 arasında çıkan Yedigün dergilerini geçen hafta kütüphanemize kattık.” diyor.

İtalyan mimar Giulio Mongeri'nin, 1923'te ailesi için yaptığı köşk, 1949'da Pakize Tarzi'nin kurduğu Türkiye'nin ilk kadın-doğum kliniği olarak kullanıldı. Köşk, 21 Ocak'ta hayatını kaybeden Koç Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Koç'un da doğum yeri. Cumhuriyet dönemi I. Ulusal Mimarlık Akımı'nın örneklerinden olan tarihi Mongeri Binası, 2008'de Bozlu Holding'in yönetim yeri oldu.
Sağlık ve teknoloji alanında faaliyet gösteren Bozlu Holding'in Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Şükrü Bozluolçay, aynı zamanda koleksiyoner. Cerrahpaşa'da tıp okurken, Ali Çelebi ve Turgut Atalay gibi ressamlarla tanışan ve resim sevgisi gelişen Bozluolçay'ın koleksiyonunda klasik ve modern Türk resminden 2 bin eser bulunuyor.

Bozlu Art Project'in ilk sergisi, bu koleksiyondan ve Bozlu Art Project sanatçılarından derlenen karma sergiden oluşuyor. Mübin Orhon, Şeref Akdik, Avni Arbaş, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Sabri Berkel, Feyhaman Duran, Cevat Dereli, Turan Erol, Nuri İyem, Zeki Faik İzer, Halil Altındere, Burhan Doğançay, Özdemir Altan, Ergin İnan, Canan Tolon'un yanı sıra genç kuşak sanatçıların da eserleri, dönemlerine göre küçük galerilere dönüştürülen köşkün odalarında sergileniyor. (www.bozluartproject.com)



Bozlu Art Kitaplığı'nda şimdilik Türk resmiyle ilgili 10 bin kitap bulunuyor.




Ressamların atölye malzemeleri sergileniyor

Bozlu Art Project'in ilgiyle izlenecek bölümlerinden biri, ressamların atölye malzemelerinin sergilendiği oda. Hangi ressamlardan, neler var? Mehmet Güleryüz'ün resim yaparken kullandığı gömlek, Komet'in, ‘güle güle paletim' yazdığı ayaklı palet masası, Utku Varlık'ın atmaya kıyamadığı 30 yıllık bitmiş boya tüpleri, Neşe Erdok'un Akademi'de kullandığı önlüğü, Balkan Naci İslimyeli'nin Safranbolu ev maketlerinden yaptığı fırçalığı, Şevket Dağ'ın boya kutusu, Seyhun Topuz'un çekiçleri, Nur Koçak'ın, Nejad Melih Devrim ve Fahrelnisa Zeyd'in paleti, Adnan Çoker'in 1954'te Paris'e ilk gittiğinde aldığı fırçalarının da bulunduğu fırça ve boya karıştırma kutusu… Bu özel oda, daha sonra bir kitapla taçlandırılacak.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

22 Şubat 2016 Pazartesi

Duayen galericiler sanat piyasasını değerlendirdi: 'Tehlikeli bir sanat ortamındayız'

22 Şubat 2016, TEM Sanat ve Mine Sanat, galericilikte 30 yılı geride bıraktı. Galeri Baraz geçen yıl, Maçka Sanat ise bu sene 40. yılını dolduruyor. Türkiye'de özel galerilerin tarihi çok eski değil, sayıları da az. “Ben sanatseverim, tüccar değilim” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve artık Kurtuluş'taki merkezinde sergi açmayan, Anadolu'ya yönelen Yahşi Baraz, galericiliğin geldiği noktayı değerlendirdi.

Sanat galericiliğinde 30 yıl az değil. Hele, Türkiye gibi henüz yolun başındaki bir sanat ortamı için iyi bir istikrar sayılır. Mart 1985'te kurulan Mine Sanat, bir yıldır sergileriyle ve hazırladığı üç ciltlik kitapla 30. yılını taçlandırdı. Geçen hafta açılan, İstanbul'daki yeni ve yedinci yerleri ‘7 MEKAN' ile de galericilikteki istikrarını sürdürmeye devam ediyor. 18 Ocak 1986'da kurulan TEM Sanat ise otuzuncu yaş gününü, açılışını aynı güne denk getirdiği 'Devabil Kara' sergisiyle kutluyor.

Kurtuluş'taki mekânında 300'den fazla sergiye ev sahipliği yapan Yahşi Baraz ise artık burada sergi açmıyor. 40. yılını da sessiz sedasız geçirdi. Baraz, epeydir ‘Anadolu şehirlerinde sanatı geliştirmek' için işbirliği içinde. Sakarya Sanat Galerisi'ne sergiler hazırlıyor, danışmanlık yapıyor. Görüştüğümüzde 29 Mart’ta açacakları karma serginin hazırlığı içindeydi.

1980'ler, Türkiye'de özel galericiliğin yavaş yavaş hareketlendiği yıllardı. Adalet Cimcoz'un 1950'lerin sonunda Beyoğlu'nda açtığı Türkiye'nin ilk özel sanat galerisi Maya'nın kısa serüveninden sonra kimse özel galeri açmaya cesaret edemedi. Galeri Baraz (1975), Maçka Sanat (1976), Bakraç Sanat'ın (1979) girişimleri ve 80'lerin başlarından itibaren banka galerilerinin artması Cimcoz gibi 'sanatsever', 'sanatçı dostu' galerilere cesaret verdi. TEM Sanat, Mine Sanat, Galeri NEV, Doku Sanat, Urart Sanat galerilerinin kuruluşu bu yıllara denk geliyor.

Türkiye'de çağdaş sanat ortamı artık çok gelişti, ilerledi. Sergiler, fuarlar, galeriler arttı fakat farklı bir hava hakim. Eskiden sanatçı-galerici ilişkisi daha çok özveri üzerine kuruluydu. Galerilerin şekli bile bu amaca hizmet ederdi. TEM Sanat gibi daha çok eşyası; perdesi, masası, aile albümü olan, birkaç kedisi bulunan, sıkılmayacağınız, oturup çay kahve içebileceğiniz daha samimi yerlerdi galeriler. Yenileri, bir pazar alanı olarak tasarlanıyor.

 “Ben sanatseverim, tüccar değilim.” diyen Besi Cecan (TEM Sanat), "Tehlikeli bir sanat ortamındayız." diyen Mine Gülener (Mine Sanat) ve "Yanlış yatırımlar yapılıyor." diye Yahşi Baraz (Galeri Baraz) gibi ‘sanat ve sanatçı dostu' galeri sahiplerinin de nesli tükeniyor. Onlara kulak vermek lazım:


Besi Cecan (TEM Sanat Galerisi'nin kurucusu): 
‘Ben sanatseverim, tüccar değil' 

"O yıllarda ben bir şirkette dış ilişkiler müdürüydüm. Devamlı seyahat ediyorum, kamyon ve treyler satıyorum. Emekli olduktan sonra, ailemden de bir miktar miras kalınca kendimi sanata verdim. Çünkü ben sanatseverim, tüccar değil. İlgilendiğim sanatçılar vardı. Mesela 30 kuşağı sanatçılarından Ali Avni Çelebi'nin perişan hali beni çok üzmüştü. Büyük bir usta oysa. Fındıkzade'de beş katlı asansörsüz bir binada oturuyordu. Eşi de Parkinson hastası. 80 yaşındaydı o zaman. Galerilere resim yapıyor ama hiçbir zaman karşılığını alamamış ve artık resimden nefret eder hale gelmişti. Odun taşıyor, kömür taşıyor, kahvehanede pişti oynuyordu. Beni galeri açmaya iten sebeplerden biri budur.
    İlk etapta yurt dışına gitmeye karar verdim. Elimde fotoğraf makinemle yedi şehri dolaştım. Paris, Berlin, Torino, Floransa… Buralardaki galerileri etüt ettim, notlar aldım. Edindiğim izlenimlerle Nişantaşı'nda TEM Sanat'ı açtım. Zincirli asma sistemini İtalya'dan aldım. Sonra, ben burada perdenin üzerine resim asıyorum. Avrupa'da bütün galeriler o zaman öyleydi. Bu benim işime geldi. Çünkü dört duvar arasında yaşayamam, bütün günümü burada geçiriyorum. Benim ilk amacım satmaktan ziyade sanatı sevdirmek. 30 sene ayakta kaldığıma göre demek ki satmışım ve sanatçılara destek olmuşum da…
    Resim alan önce sanatsever olacak, sonra koleksiyoner. Ben sanatsever üretmeye çalışıyorum. Piyasamızda toplayıcılar var. Onlar benden resim almazlar. Çünkü pazarlık yapmam. Bu onlara uymaz. Sanatçımı korumak zorundayım. Pazarlık bizde bir spor gibi. Benim sanatçımla da, koleksiyonerle de aramda dürüstlük vardır. Fahiş fiyatla hiçbir zaman resim satmadım. Satsaydım burada olmazdım. 30 yıldır Nişantaşı gibi bir yerde mekanımı korudum. Dayandım. Her ay mutlaka bir sergi açtım. Yazın da açığız. 12 ay sanatçılarıma hizmet veriyorum.”

Mine Gülener (Mine Sanat Galerisi'nin kurucusu):  
‘Acı bir yozlaşma yaşanıyor'  


“Türkiye'de tarihini bir kitapla anlatan bir-iki galeri var. Biz onlardan biriyiz. İlk galerimi Altıyol'da açtım. Anadolu yakasında çağdaş sanat galerisi yoktu o yıllarda. Burası kültür faaliyeti daha az olan bir bölgeydi. Dolayısıyla direndik. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi'nin hocaları da bana çok destek oldu. Kuruluşumda büyük katkısı olan Özdemir Altan, Adnan Çoker, Mustafa Ata, Yusuf Taktak, Zekai Ormancı olmazsa Mine Sanat olamazdı. Onlar da Türkiye'de çağdaş sanatın köprüyü geçmesini istiyorlardı.    
     Altıyol'dan sonra Bahariye, Caddebostan'dan derken Nişantaşı'na geldik ve artık buradayız. Biz tamamen idealist düşüncelerle galericilik yaptık. Bir arkadaşım bana ‘şövalye' adını koymuştu. O dönemde resim hiç satılmıyordu. İnsanları galeriye sokabilmek için kapıda dururduk. Nedir, ne değildir, ücretli mi, girelim mi, girmeyelim mi diye bir çekimserlik vardı. Zorla içeri alırdık insanları ve saatlerce anlatırdık yaptığımızı. Galeri zaten bir eğitim kurumu benim gözümde. Bir kişiyle 4-5 saat konuştuğum olurdu. Koleksiyoner de yetiştirdik. Tamamen amatör ruhla başladık, hep galeriye masraf ettim. İlk on yıl hiç resim satamadım. Eşimin müzik mağazası Melodi Müzik bizi ayakta tuttu. Bugüne kadar çizgimden hiç ödün vermedim. Fakat bir zamanlar müzikte yaşanan yozlaşma artık plastik sanatlara bulaştı. Acı bir şekilde yozlaşma yaşanıyor. Maalesef sahte resim piyasası gelişti. Tehlikeli bir sanat ortamındayız. İnsanlar hangi sanat eserini alacağını yarı biliyor, yarı bilmiyor. Bir geçiş dönemi yaşıyoruz.”  

Yahşi Baraz (Galeri Baraz'ın kurucusu): 
'Büyük bir kaos var'


"1970'li yıllarda Amerika'da bir galeride çalıştım, çok sevdim bu işi ve Türkiye'de yapayım dedim. Ama Türkiye sanatta daha yolun çok başındaydı. Müzeler, sanat galerileri açılmamıştı, birkaç koleksiyoner vardı, resim alım satımı yok gibiydi. Basın, sergilerle hiç ilgilenmezdi. Bir Akademi'nin (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) içinde sanat ortamı vardı. Bir de Taksim Sanat Galerisi. İnsanlar da sergilere ilgisizdi. Atölyesini Akademi'nin dışında kurmuş ressam yoktu. Sadece hocalık yapan ve o şekilde ayakta duran birtakım sanatçılarımız vardı. Hepsi benden 35-40 yaş büyüktü. Galeriyi açtığım zaman 30'lu yaşlardaydım. Ressamlar, hiçbiri de galeriyle çalışmamıştı. Dolayısıyla diyalog kurmak zor oldu. Çoğu resim yapmayı bırakmıştı. Resim yapın, sergi açalım diye yönlendirmeye çalıştık. Sabri Berkel'ler, Mahmud Cuda'lar, eserlerine ne kadar değer biçeceklerini bilemezdi. Mesela Neşet Günal 800 Dolar'dı, bugün 1 Milyon Lira'ya bulamazsınız.
    Son on yılda yurt dışında Türkiye'yle ilgili büyük bir reklam yapıldı. Türkiye çok büyük bir gelişme içinde diye. Ekonomi gelişti, milli gelir arttı. Şimdi dursa da bu dönemleri gördük. Bu propagandanın etkisini ben yaşadım, yurt dışında Türkiye'den geldiğimi duyan bizi milyoner zannetti. Amerikalılar, Avrupalılar… Bu galericilerin de hoşuna gitti ve burada pazar araştırması yaptılar. Buraya gelen galericilerin hiçbiri Türk ressamıyla, Türk resmiyle ilgilenmiyor, bir-iki tanesi hariç. Poul Casmin var, Taner Ceylan'ı satıyor, bir Fransız galerisi var, Ramazan Bayrakoğlu'nu satıyor. Yani kendi ressamlarını pazarlamaya çalışıyorlar.
Bizim için dezavantajları oldu bu durumun. Birçok koleksiyoner, yıllarca topladığı resimleri sattı, o parayla yabancı resim aldı. Ve bu devam ediyor. Yabancı galerilerden milyonlarca dolarlık resim alındı. Bu durum Türk sanatçılarını çok etkiledi; biz mahvolacağız, bütün para yabancılara gidiyor, pazarımız bozuldu diye endişeleri oldu. Bu olabilir fakat şöyle bir gelişme oldu. Belirli ressamların dışındaki; Burhan Doğançay, Erol Akyavaş, Ergin İnan Fahrelnisa Zeyd, Nejad Devrim, beş altı ressam daha sayabiliriz bunların dışındaki birçok ressam şu an ekonomik krizde. Hiçbir şey satamaz durumdalar. Türk alıcılar belirli ressamlara para yatırıyor, diğerlerini yok farz ediyor. Bu bir süre devam edecek.
    Bugünkü bir tehlike şu aslında: Yeni açılan galeriler, bir seçki yapmadan, hangisi sanatçıdır diye düşünmeden, herkese sergi açtırıyorlar. Bu bir kaos yarattı. Galerileri idare edenler de sanat kültüründen yoksun. Bunun getirdiği de başka bir kaos var. Çok aldatıcı sergiler açılıyor, yanlış yatırımlar yapılıyor. 20 sene sonra bugün açılan sergilerin hiçbirinin adını dahi duymayacaksınız. 2-3 kişi zor kalır.
    Türkiye'nin son bir yıldır yaşadığı siyasi durum da bizi çok etkiledi. Satışları aşağıya çekti. Bütün sanat piyasası böyle. Bazı açık artırma merkezlerinde her şey satıldı gösteriyorlar ama öyle olmadığına yüzde yüz inanıyorum. Piyasayı canlandırmak için söylenir böyle şeyler. Gerçekliği pek yoktur. Şu anda sanat piyasası çok sıkışık, daha da sıkışacağını tahmin ediyorum. Bugünler yine çok iyi günler." 

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


1 Şubat 2016 Pazartesi

Özdemir Asaf: ‘Ankaradan babasızlık getirdim Kadıköyüme'

1 Şubat 2016

İstanbul Kadıköy Belediyesi'nin bir ay önce başlattığı “Yaşayan Sokaklar” projesi Özdemir Asaf ile devam ediyor. Semtte ikamet eden edebiyatçı ve sanatçıların yaşadığı sokakları tanıtmak için başlatılan projede ilk olarak Cemal Süreya'nın 5 şiiri, şairin adının verildiği sokağın kaldırımlarına yazılmıştı. 28 Ocak 1981'de vefat eden Özdemir Asaf'ın 35. ölüm yıldönümünde ise şairin dört şiiri Acıbadem'deki Mustafa Bey Çıkmazı'na yazıldı.


‘Lavinia', ‘Noktasız', ‘Altro' ve ‘Düello'nun yazıldığı sokağa adını veren Mustaa (Mustafa değil) bey, 1800'lerin sonunda Rize'deki topraklarını kardeşlerine satıp İstanbul'a geliyor. O zamanlarda su olmadığı için Moda civarında değil de Acıbadem'de, şimdi, Sakızağacı durağı arasında bulunan araziyi satın alıyor ve burada kızlarına köşk yaptırıyor. Asaf'ın tek kızı Seda Arun köşkün yerinde şu anda market olduğunu söylüyor. Evin su sorunu çözülüyor fakat bu sefer yolu yok. Mustaa Bey, köşke yol açtırıp kendi adını veriyor, sonra da evi resmî makamlara hibe ediyor. Neden hibe ettiğini bilmiyoruz.
Özdemir Asaf'ın, Acıbadem'de büyüdüğü köşk, 1930'lar.



“Ankaradan babasızlık getirdim Kadıköyüme 1930'da
Yedi yaşındaydım Acıbademde çiçekli bahçede
Başkenti taşıyordum büyük bahçelere
Bağlara, böğürtlenlere vuruyordum kendimi
Başıma atkestaneleri cevizler düşüyordu
İncir sütlerinden çatlardı dudaklarım
Ihlamur ağacı senin, erik ağacı benimdi
Dutlar yerlerde, hanımelleri akşam sefâ'ları
Kurbağalar, kirpiler, salyangozlar, ateş böcekleri
Oyun oynamayordum, bilmezdim
Uyumazdım, uyanamazdım.”

 ÖZDEMİR ASAF'IN DİĞER OTOBİYOGRAFİK ŞİİRLERİ, EL YAZISIYLA. 
(ŞİİRLERİ, ŞAİRİN OĞLU OLGUN ARUN'UN İZNİYLE YAYINLIYORUZ) 






 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


27 Ocak 2016 Çarşamba

Emine Ceylan'ın elem çiçekleri açtı

 27 Ocak 2016
Emine Ceylan, altı yıl aradan sonra farklı bir sergi açıyor. Tophane-i Amire'de bugün başlayan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Fotoğraf sanatında 30 yılı geride bırakan ve bugüne kadar 14 sergi açan Ceylan için Elem Çiçekleri yeni bir başlangıç.

Elem Çiçekleri sergisi, 29 Şubat 2016'da sona erecek. Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman
Emine Ceylan, her zaman şaşırtan sanatçılardan. Hindistan fotoğrafları, kızı Asiye'yi model olarak kullandığı ve oldukça ses getiren ‘Zaman Yolculuğu' kareleri, kardeşi Nuri Bilge Ceylan ile birlikte açtıkları “Babam İçin” sergisi… Hepsinde farklı bir sanatçı vardı karşımızda. Altı yıldır atölyesine kapanan Ceylan, şimdi de sürpriz çalışmalar hazırladı. Hedefi sergi açmak değildi, çalışmaktan duyduğu zevk, yeni bir işe başlama tutkusu, başarmak ya da başarısızlık... Bu duyguları deneyimlemek istedi. Cesare Pavese'nin “Bir sanatçı için en korkunç şey, başlama duygusunu yitirmesidir.” sözüne inat, o duyguyu yitirmeden sabahın erken saatlerinden gece yarılarına kadar çalıştı, çalıştı, çalıştı ve ortaya, Baudelaire'den ödünç aldığı isimle ‘Elem Çiçekleri' çıktı.

Tophane-i Amire Kültür Sanat Merkezi'nde bugün başlayacak olan “Elem Çiçekleri”, fotoğraf, resim ve enstalasyondan oluşan çok yönlü bir sergi. Ceylan, Baudelaire'in temel aldığı melankoli duygusunun kendisiyle, fotoğraflarıyla ve resimleriyle ortak birlikteliğe sahip olduğunu düşündüğü için sergisine bu ismi verdiğini söylüyor.

Elem Çiçekleri, iki bölümden oluşuyor. Tophane-i Amire'nin beş kubbe olarak adlandırılan büyük salonunda, 6 yıllık emeğin ürünü olan yağlıboya resimler, karışık teknikle hazırlanmış görseller ve resimleriyle bütünlük arz eden büyük boy siyah-beyaz fotoğraflar yer alıyor. Tek kubbe olarak adlandırılan 250 metrekarelik küçük salonda ise “Yalnız Kadınlar Arasında” adını verdiği enstalasyon izlenebilecek.





 


KÜÇÜK GELİNLERİN ACISI İLHAM VERDİ
Emine Ceylan'ın yağlıboya tablolarında kendi hikâyesi, hayatındaki insanlar, sevdikleri var. Köy yaşantısı, abla-kardeş, anne-kız sevgisi, eşekler ya da kayınvalidesi... Ceylan'ın eşi, ressam Alaattin Aksoy'un annesi Asiye Aksoy da bu hikâyenin bir parçası. İlk kez denediği enstalasyonda ise kadınların yalnızlığına değiniyor sanatçı. Hayatlarındaki anlamı yitirmiş, ebedi yalnızlığa mahkûm olmuş, belki de lanetlenmiş kadınlar… “Yalnız Kadınlar Arasında” adlı enstalasyonun çıkış noktası, Güneydoğu'da intihar eden küçük gelinler. “O küçük gelinler beni çok sarstı. 2014'te intihar eden Siirtli Kader'den çok etkiledim. Fakat bu enstalasyon kadın şiddeti üzerine değil sadece, kadınların yalnızlığı üzerine bir deneme.” diyor Ceylan.

Elem Çiçekleri, bugüne kadar 14 kişisel fotoğraf sergisi açan Ceylan için yeni bir başlangıç. Sanatçı, artık sadece fotoğraf çekmeyecek, resim yapacak, enstalasyon hazırlayacak. Ölüm, yokluk, yolculuk, zaman, melankoli temaları üzerine çalışan Ceylan'ın yağlıboya tabloları da resimleriyle örtüşüyor. Onun sanatını ise en güzel Fransız şair Paul Claudel'in bir sözü ifade ediyor: “Zaman hiç kaybolmaz, kaybolan biziz.”

“Eski zaman insanları gibiyim”
Emine Ceylan, bunca yıl sanatın içinde ama hep popülerlikten uzak durdu. On tane iş yapıp sergi açan, fuarlarda fıldır fıldır eser satma telaşına düşen birçok sanatçının aksine asude ve sessiz bir yaşamı tercih etti. Daha da önemlisi, onun çalışma anlayışı ve disiplini. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan kaç sanatçı var? Altı yıldır atölyesinden resim yapan sanatçı bakın ne diyor:

“Resimleri çalışırken altı yıl boyunca kimseye göstermedim, kapanıp çalıştım. Hiç kimse, ne kardeşim gördü, hatta kocam ressam, o bile görmedi. Ama sergi açmak için, bir hedefe varmak için resim yapmadım. Çalışmak, bunu başarmak istediğim için yaptım. Bunları hiç sergilemeyebilirdim. Resmin en zevkli yanı bence yaparken, sunuş kısmını sevmiyorum. Çünkü, ne yazık ki anlamsız geliyor. Artık çok farklı duyarlıklar var günümüzde. Ben farklı bir kulvarda yürüdüğümü düşünüyorum. Sosyal medyanın ön planda olduğu, daha yüzeysel tüketimin önemsendiği bir toplum haline geldik. Ben buna hitap etmiyorum. İğneyle kuyu kazmaya ve derinleşmeye inanan bir insanım. Eski zaman insanları gibi. Şimdi anlık tüketimler var. Instagramı sanat sanıyorlar, anlık paylaşımları beni yükseltmiyor, keyif vermiyor. Ama kendi başıma çalışırken içine girdiğim mücadele, başarı, başarısızlık… Bunlar  daha heyecan verici.”

Sergide yağlıboya resimlerin yanı sıra karışık teknikle hazırlanmış görseller ve büyük boy siyah-beyaz fotoğraflarda yer alıyor.


 
Emine Ceylan, atölyesinde çalışırken. Tuvalde kadın, kayınvalidesi Asiye Aksoy.
Çok yönlü bir Emine Ceylan kitabı
Elem Çiçekleri sergisi, Ceylan'ın son altı yıldaki üretimlerinden oluşuyor ama sergiye eşlik eden 480 sayfalık kitap, sanatçının bütün dönemlerini yansıtan retrospektif bir eser gibi hazırlanmış. Baştan sona Ceylan'ın tasarımı olan kitabın her bölümünün başında, sanatçının kendisi ve aileden birinin yazdığı yazılar yer alıyor. Kızı Asiye, kuzenler Akın Aksu, Tahir Musa Ceylan bu isimler arasında. Kitapta annesine ve babasına yazdığı şiirsel denemelerine de yer veren Ceylan, “Çok içsel, kişisel ve bana özgü bir kitap oldu.” diyor.

Emine Ceylan ve ben, Cihangir'deki atölyesi. 25 Ocak 2016.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

21 Ocak 2016 Perşembe

Piyanist Filiz Ali: Müzisyenler, şanssız sanatçılardır

21 Ocak 2016
Piyanist ve müzik eleştirmeni Prof. Dr. Filiz Ali, her yıl yayın dünyasına bir kitap kazandırıyor. Ali, babasına ait elindeki tüm belgeleri geçen yıl yayınlayarak tamamlamıştı, bu yıl Müzisyen Portreleri'ni yazdı. Yıllarca akademisyenlik yapan Filiz Ali, hem kitabını anlattı, hem son tartışmaları değerlendirdi.
Filiz Ali, Topağacı'ndaki evinde. Fotoğraf: Üsame Arı, Zaman
‘Dünyadan ve Türkiye'den Müzisyen Portreleri'ni (Cem Yayınevi, 1995) yayımlamıştınız. Müzisyen Portreleri'nin (YKY) ondan farkı ne?
O kitabın baskısı yıllardır yoktu. Hem o yazılardan sonra ben kaç sene daha müzik eleştirilerine devam ettim. Yazılar arasından bir seçki hazırladım. Eski portrelere bazı ilaveler yapıldı. O kitap 20. yüzyıl kitabıydı. Dolayısıyla genç sanatçılara yer verememiştim. Bu kitapta Zeynep Gedizlioğlu gibi benim öğrencim olan genç bir besteci de var. Bir de eski portrelerin yeniden okunmasını istiyordum. Çünkü kültürel hayatımızın en önemli eksikliği, çok değerli insanlarımızın ölümünden kısa bir süre sonra unutulmaları, ihmal edilmeleri. Hayatları boyunca yeterince kayıt da yapmamışlarsa çok yazık oluyor onlara. Çok değerli kayıtlar da kayboldu. Müzisyenler diğer sanatçılardan şanssızdır.

Yazılarınızı okuyunca Türkiye'de müzik eleştirmenliğinin ne durumda olduğunu merak ettim?
Liberalizmle birlikte sanatta da tanıtım çok büyük önem kazandı. Eleştiri, tanıtıma döndü. Eleştiri nedir? Bir sanat eserini, bir konseri, ele aldığınız vakit, onun teknik, yorum ve stil inceliklerini yetkin ve uzman bir dilin okura anlaşılır bir şekilde anlatabilmesidir. Bu kolay bir iş değil. Hem üslubunuz okuru sıkmayacak, hem kullandığınız teknik jargon yabancı olmayacak. Aynı zamanda sanatçıyı da yönlendirecek, belki. Eleştiri derken olumsuz bir şeyden bahsetmiyorum. Eleştiri, incelemedir esasında. Sanatçıyı mikroskobun altına koyup incelemek. Bu tür yazılar, yayın organları tarafından istenmemeye başladı.

Neden istemediler?
Gazeteler, dergiler, daha ziyade tanıtım yazısı istediler. Mesela bir festival var. Pek çok sanatçı Türkiye'ye gelecek ve konser verecek. O sanatçılar hakkında yazıların önceden yazılmasını istediler. Tamam yazdık, sanatçıyı tanıttık, gayet güzel. Ama konser değerlendirmeleri gitgide azaldı.
Filiz Ali (sağda), 30 Kasım 1986'da AKM Konser Salonu'nda konser veren ve bu yıl 90. yaşını kutlayan Mikis Theodorakis ile kuliste.
Brahms, bir konserin orta yerinde salonu terk edince, “Niye çıkıyorsunuz, daha konser bitmedi ki” diyorlar. Ünlü bestecinin cevabı, “Benim için bitti.” oluyor. Sizin de salonu terk ettiğiniz oldu mu?
Çoook… Müzisyenlerin deformasyon dediğimiz kusurları oluyor, bende de var. Bir yerden sonra yorum, istediğiniz gibi değilse ya da yeterince yetkin değilse sıkılıyorsunuz. Arada bir oluyor böyle şeyler. Ama çıkmak doğru değil. Yorumcuya ayıp olur, haksızlık olur. Sahnede sanatını icra etmek için emek veren insana saygı göstermemiz lazım.

Son yıllarda ünlü klasik müzik sanatçıları geliyor Türkiye'ye. Andre Rieu, Farid Farjad gibi sanatçılar birkaç kez gelip konser verdiler, salonlar doldu. Bu konserlere ne diyorsunuz?
Her ikisi de klasik müziği popülerleştiren sanatçılar. Klasik müzik eskisi gibi konser salonuna tıkılıp kalmadı, dışarı taştı, taşması gerekiyordu. Çünkü 21. yüzyıl insanın sabrı yok. Her şey bir an önce olsun bitsin, eğlenelim, gözümüze güzel görünsün, etraf da hoş olsun derken açık hava konserleri düzenlenir oldu. Avrupa'da, Amerika'da o kadar çok açık hava konserleri yapılıyor ki. Benim bildiğim Amerika'da iki yer vardı yıllar önce. Hollywood'da ve Boston'da. Şimdi öyle değil, Berlin'de, Londra'da parkta binlerce kişi klasik müzik dinliyor. Klasik müziğin belirli bir kesime hitap ettiği önyargısı kırıldı.

Müzik ilgimiz ve bilgimiz Mozart ve Beethoven'ın ötesine neden gidemiyor peki?
Bir kere en çok onlar icra ediliyor. Her yerde duyabilirsiniz. Bizde de artık kullanılıyor. Mesela geçenlerde bir TV dizisinde fon müziği olarak Chopin çalıyorlardı. Şaşırdım. Kış Uykusu'nda baştan sona Schubert'in sonatından bir bölümü dinlersiniz. 19. yüzyılın sonuna kadar yaratılan eserler, insanlara çok daha yakın geliyor, hâlâ. Koskoca bir yirminci yüzyılın müziğini kabul etmedi büyük bir kesim. Çünkü o yüzyıl, sadece müzik açısından değil, insanlık açısından da büyük değişikliklere, felaketlere, korkunç olaylara sahne oldu. İki büyük dünya savaşı, katliamlar, ihtilaller, iç savaşlar bitmek bilmedi. Onun müziğinin  Mozart, Beethoven gibi yumuşacık olması mümkün değil.

Akademisyenlere söz söylemeye hakkımız yok

1128 akademisyenin imzaladığı ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne edebiyat ve sanat camiasından çok destek geldi. Siz de imzacılar arasında mıydınız?
Ben hayatımda o kadar az imza attım ki… İmza atmamam desteklemediğim anlamına gelmiyor. Akademisyenlere söz söylemeye hiç hakkımız yok. Akademisyen olabilen kişiyi öpüp başımıza koymamız lazım. Üniversitelerde hoca kalmadı. Üniversiteye hoca lazım ki, bu çocuklara bir-iki bir şey öğretsin. Çocuklar üniversiteye zaten bomboş geliyor. Kendi tarihini, Osmanlı tarihini, dünya tarihini bilmiyor, coğrafya bilgisi yok. Bırak Mısır'ı İstanbul'da Taksim'i bilmeyen öğrencim vardı. AKM'yi hayatında hiç duymamış. Topkapı Sarayı'na hiç gitmemiş, Ayasofya nedir bilmiyor. Gelmiş 21 yaşına. Ama gündelik olayları takip ediyorlar, onlar da bir kulaktan girip bir kulaktan çıkıyor.

Yıllarca akademisyenlik yaptınız, bu bildiri ve sonrasında gelişen olaylar size ne hissettirdi?
Sadece akademisyenler değil, aklı fikri düşüncesi olan insanların içinde bulunduğumuz bu durumlara üzülmeleri ve barış istemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu bildiriyi imzalayan akademisyenlerin, bir kere düşüncelerini seslendirme hakları var. Herhangi bir şekilde haklarında kovuşturma yapılması haksızca geliyor. Kınanabilir, eleştirebilirsin de ama suç olarak görmek hangi rejimde var.

Bildiri, ‘PKK'nın eylemlerine bir şey söylemiyor, tek taraflı' diye eleştirildi. Bu eleştiriler haklı mı?
PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütü ile terör örgütünün karşısında devlet var. Devletin sorumluluğu vatandaşını korumaktır. Ölümlerin olmaması için gayret göstermesi gerekir. Eleştiri doğru ama bildirinin yayınlanması suç değil.

Babamın yazdığı mektupları yıllardır bekliyorum

Babanızın yayımlanmayan bir yazısı, mektubu kaldı mı?
Kalmadı. Ama babamın başkalarına yazdığı mektuplar ortada yok. Senelerdir bir yerlerden çıksın diye bekliyorum.
Filiz Ali, kitabını bana imzalarken, 19 Ocak 2016... Duvarda, ressam Nihat Acemi tarafından yapılan babası Sabahattin Ali portresi. Diğer resimler Eren Eyüboğlu ve Orhan Peker.
Sahaf festivallerinin, fuarların en çok sorulan iki yazarı var: Sabahattin Ali ve Oğuz Atay. Sizce hangi yönden günümüz insanını etkiliyorlar?
Oğuz Atay çok farklı bir yazar, Sabahattin Ali çok farklı. Ama ikisi de çok samimi ve hissiyatları yüksek. ‘Ah, aynen benim gibi düşünmüş' diyor okuyanlar. Oğuz Atay'ı şahsen hiç tanımadım, bilmiyorum. Ama babam söz konusu olduğunda şunu söyleyebilirim: Kimselere benzemeyen tipler vardır hayatta ama çok azdır sayıları, babam da öyleydi. Mozart da kimseye benzemiyordu.

Babanızın eşyalarının son durumu ne?
Artık bu kadar zaman geçti aradan, ailem istediği vakit vermemişler, borcu var diye. Satıp para mı kazanacaklar gömlekten! Bir yerde olduğunu da sanmıyorum, dağılmıştır. Artık peşini bıraktım bu işlerin. 2002'den bu yana mecliste Sabahattin Ali hakkında CHP milletvekilleri Kemal Anadol ve Mustafa Gazalcı tarafından verilen bütün soru önergeleri AKP tarafından reddedildi. Ümidim yok devletten artık. Vaktiyle Kırklareli Adliyesi'ndeki dosyaları istemiştik. Su bastı filan dediler. Ya su basıyor, ya da yangın çıkıyor, o dosyalar bulunmuyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin başına geldiyse böyle bir olay, o isyan ediyor sadece. Yanındaki etmiyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 

 

5 Ocak 2016 Salı

‘Körüklü’den sanat çıktı

5 Ocak 2016
Körüklü fotoğraf makineleri 1850’lerde mi kaldı sanıyorsunuz? Hiç öyle değil. Sürekli bir üst modeli çıkan dijitallere inat, yüzyıl öncesinde kalan bu makineyle fotoğraf çekenler var. Türkiye’nin ilk sanat portalı www.lebriz.com’un kurucusu Kerim Suner, ilk sergisinde, tarihî hesap makinesi koleksiyonunu böyle fotoğrafladı.

Fotoğraf: Erkin Saygı


Teknoloji harikası dijital makineler varken, ‘çek paylaş’ dönemi zirve yapmışken, 1850’lerden kalma bir teknikle net olmayan fotoğraflar çekmenin ne âlemi var, değil mi? Âlemi de var, meraklısı da. Nostaljik olduğu kadar tehlikeli de olan ‘wet collodion’ (ıslak levha yöntemi) tekniğiyle fotoğraf çekenlerin sayısı Türkiye’de (dünyada atölyeleri düzenleniyor) yavaş yavaş artıyor. Daha Türkçesi: Körüklü fotoğraf makineleri geri döndü. Hem de epey bir zamandır. Karanlık oda kuranlar ve bu odayı kamyona yükleyip peşinde taşıyanlar, fotoğraflarını cam ya da metal levhalara basanlar, kimyasal kullanarak hayatını tehlikeye atanlar...

Türkiye’nin ilk sanat portalı www.lebriz.com’un kurucusu Kerim Suner, bir yıldır wet collodion çekimler yapıyor. Bilgisayar mühendisi olan Suner, 30’a yakın antika hesap makinesi koleksiyonunu bu yöntemle fotoğrafladı. Fenerbahçe'deki atölyesi kimya laboratuvarı gibi. Siyah eldivenini giyip solüsyonlarla, nitratlarla çalışıyor. Yarından itibaren bu kareler Nişantaşı Art22’de sergilenecek.

EL YAPIMI FOTOĞRAF, ORGANİK SERGİ

Fotoğraf Erkin Saygı

Fotoğraf Erkin Saygı

Fotoğraf Tuğrul Berge

Fotoğraf Tuğrul Berge
Suner, iyi bir fotoğraf ortaya çıkması için önce 40 dakikalık bir ön hazırlık yapıyor, sonra iki gün süren laboratuvar aşamasına geçiyor. ‘Çek paylaş’ dönemi yaşayan yeni nesil için anlaşılmaz bir durum gibi görünse de Suner, ‘Calculus 101’ adlı sergisini bir tür anma olarak niteliyor: “Bir bilgisayar mühendisi olarak her zaman uzmanlık alanımın geçmişinden etkilenmişimdir. Bu nedenle yıllar içinde eski bilgisayarlar ve mekanik hesap makinelerinden oluşan bir koleksiyon yapmaya çalıştım. Bu koleksiyonu fotoğraflamak için wet collodion, kendine özgü estetiği, üretilen her fotoğrafın tamamen el emeği ile ortaya çıkan benzersiz ve çoğaltılamayan bir obje olması, bir zamanlar en yaygın yöntem olarak kullanılmasına rağmen artık unutulmuş olması nedenleriyle en uygun teknik oldu. ‘Calculus’ serisiyle teknolojinin ve fotoğrafın tarihine bir yolculuk yaparak bu cihazları ve fotoğraf tekniklerini icat ederek günümüzün baş döndüren teknolojisine yol açanları anmaya çalışıyorum. 1851 yılında Frederick Scott Archer tarafından geliştirilen “Wet Collodion”, bir devrim yaratarak fotoğrafın yaygınlaşmasında büyük rol oynamanın yanı sıra günümüze kadar geliştirilen bütün tekniklerin de temelini oluşturdu.”


Antika hesap makinesi koleksiyonunu, 1850'lerdeki fotoğraf tekniğiyle çeken Suner, hem mühendisliğini hem de sanatçılığını ortaya koyuyor.
Kimya laboratuvarı gibi bir ortamda üretilen, el yapımı fotoğraf, -organik fotoğraf sergisi de diyebiliriz- sergisini izlemek zevkli ve heyecan verici. Suner, sergide atölyesinde kullandığı malzemeleri de sergiliyor. Wet collodion tekniğini ise ayrıntılarıyla bir el broşüründe anlatmış. Uzun soluklu bir proje olan “Calculus” serisinin ilk örneklerinin yer aldığı sergi 22 Ocak’a kadar açık kalacak.
Kerim Suner'in koleksiyonundan antika bir hesap makinesi. 

 Wet Collodion tekniğiyle çekilen antika hesap makinesinin fotoğrafı.
 Wet Collodion tekniğiyle çekilen antika hesap makinesinin fotoğrafı.

Kerim Suner, çarşamda günü açılacak Art212'deki sergisinde. Fotoğraf: Şule Tülin Üner

'Artık sanat piyasası verilerini açıklamıyoruz’
www.lebriz.com 15 yıl önce kurulduğunda ne yapmak istediği tam olarak anlaşılmamıştı. Kerim Suner, bugün de anlamayanlar olduğunu söylemekle beraber sitenin arşivinde 10 binin üzerinde sanatçıya ait yarım milyona yakın eserin fotoğraflarıyla yer aldığını söylüyor. Bu önemli bir rakam. Türkiye’nin sanat piyasası hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak isteyenler için veri bankası demek. Kerim Suner’e 2015’te sanat piyasasının ne kadar büyüdüğünü ya da küçüldüğünü sorduk. Cevabı ilginçti: “Biz lebriz.com olarak bu bilgileri yayınlamıyoruz, ancak talep eden yayın kuruluşlarına veriyorduk. Ancak son zamanlarda önüne gelen kafasından birtakım rakamlar atıp “lebriz.com verilerine göre…” şeklinde bu atmasyon rakamları yayınlamaya başladı. Bu yüzden artık hiçbir açıklama yapmama kararı aldık. Meydanı serbest bıraktık, isteyen istediği rakamı yazıyor. Hatta bir gazetede yaklaşık iki hafta ara ile yayımlanan iki makalede birbirine taban tabana zıt veriler açıklandı.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ