19 Ağustos 2015 Çarşamba

Rakım 1, nüfus 1, burası 'Kendini Koruyan Mahalle'

 19 Ağustos 2015
Karadeniz'de sıradışı belgesel
Yönetmenliğini Orhan Tekeoğlu'nun yaptığı ‘Sıra Dışı İnsanlar' belgeselinin çekimleri tamamlandı. Galası 18 Aralık'ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda yapılacak belgeselin Çamlıhemşin'deki çekimlerine katıldık.
“Rakım bin, nüfus 1… Burası Çinçiva vadisi, Kendini Koruyan Mahalle” ... Orhan Tekeoğlu'nun yönettiği ‘Sıra Dışı İnsanlar' belgeseli, muhtemelen bu cümle eşliğinde, Karadeniz dağları ve vadilerinin manzaralarıyla başlayacak. Tekeoğlu, görüntü yönetmeni Görkem Özok ve Ersin Odabaşı'yla birlikte 7-16 Ağustos tarihleri arasında Doğu Karadeniz'deydi. Modern imece diyebileceğimiz kitlesel fonloma yöntemi www.fongogo.com'dan toplanan parayla belgeselini tamamladı.

Çekimler önce Trabzon'daki Sis Dağı Şenlikleri'yle başladı. Tulum eşliğinde yapılan bu şenlikler neden ilginç, sıra dışılığı nerede diye düşünebilirsiniz. Evet, ilk bakışta pek bir şey ifade etmiyor. Ama sadece bir günlük bu şenlik için arabayla 3 bin km yol kat edip gelenler olduğunu görünce delilik diyorsunuz. Üstelik yağmur yağsa da kesinlikle iptal yok, yağmurda çamurda horon oynamaya devam…

Çekimler daha sonra yedi yıldır yapılan ve Laz rallisi olarak bilinen Ardeşen'deki Formulaz yarışmalarıyla, iletişimin ıslıkla sağlandığı Giresun Kuş köyünde, atmaca avının yeni başladığı Artvin Arhavi'de devam etti. Biz, sadece varangel ile ulaşım sağlanan Çamlıhemşin'in Çinçiva vadisinde yer alan Nesibe-Metin Akıncı'nın evindeki çekimlere katıldık.
 

Akıncılar'ın evi gerçekten hayranlık uyandırıcı. İnsan gerçekten hayret ediyor. Eve sadece, varengel yani hava hattı denilen, yine Karadeniz insanının icadı olan ulaşım yöntemi ile gidiliyor. Bölgede 10 bin varengel var ve bu pratik icat daha çok yamaçlarda toplanan çayları yola indirmek için kullanılıyor. Metin Akıncı gibi, evi vadinin diğer yamacında olanların da işine yarıyor.

Akıncı, evinin yolunu kendi elleriyle yapmış, devlet mühendis gönderemediği için elektriğini de kendi çekmiş ve yaz kış yaşadığı topraklarına “Kendini Koruyan Mahalle” adını vermiş. Rakım bin, nüfus 1, yani burası kendini koruma altına almış sıra dışı bir mahalle. Varengelin başlangıç noktasında böyle yazıyor. Metin Akıncı elbette evde yalnız değil, eşi Nesibe Akıncı ve çocukları İpek ve Onur da yanında. Ama onlar Eskişehir'de devam eden eğitimleri dolayısıyla sadece yazın babasının yanına gelebiliyorlar.

500 metre uzunluğundaki hava hattı ile 2,5 dakika süren yolculuktan sonra mahalleye varınca sizi ‘Dikkat horoz çıkabilir' tabelası karşılıyor. İlk başta espri zannettiğimiz bu tabelada yazanlar gerçek. Horozlar yabancıları, varengelle gelseler bile mahalleye almıyor. Akıncı, evinin bahçesine küçük bir kafe ve çay ocağı yapmış, Kurban Bayramı'nda turizme açmayı planladığı evinin misafirlerini burada ağırlamayı düşünüyor. Vadiye bakan kafe, bal üretimi, yazın ortasında evin içinde yanan ateş, bahçede yetişen sebzeler, sabahleyin meyve yemek için bahçeye gelen vadinin ayıgilleri… Hikâye uzun. Gerisi, 18 Aralık'ta Cemal Reşit Rey Konser Salonu'nda galası yapılacak Sıra Dışı İnsanlar belgeselinde… Orhan Tekeoğlu ilk belgeseli İfakat ile hem yurt içinde hem yurt dışında pek çok ödül almıştı, Sıra Dışı İnsanlar'ın da bahtı açık görünüyor.
Yönetmen Orhan Tekeoğlu (oturan), Metin-Nesibe Akıncı çifti ve oğulları Onur.
Yapımcısı, Avrupa Film Akademisi'ne kabul edildi
 Belgesel çekilirken Çinçiva vadisine Berlin'den güzel bir haber geldi. Belgeselin yapımcısı, Nurdan Tümbek Tekeoğlu, Avrupa Film Akademisi'ne (EFA) kabul edildi. Uzun yıllar özel sektörde çalıştıktan sonra 9 yıl Metro Group Türkiye temsilcisi olarak görev yapan Tekeoğlu, 2008'den bu yana kendini kültür-sanat ve eğitime adadı. Aynı zamanda Beykent Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Tekeoğlu, EFA sürecini şöyle anlatıyor: “Zeynep Atakan ve Elif Dağdeviren'in referansı ile Avrupa Film Akademisi'ne kabul edilen üçüncü Türk'üm ve gurur duyuyorum. İfakat belgeseli, uzun metrajlı film Öyle Sevdim ki Seni ve Rus balet Nuruyev'in Türkiye anılarının anlatıldığı Düşlerin Adası belgeselinden sonra şimdi de finansmanı kitlesel fonlama ile sağlanan Sıra Dışı İnsanlar belgeselini çektik. Sinema, dünyayı insanların ayağına getiren en önemli sanat dalı. Yıllarca TÜRSAK ile öğrencilere yönelik kısa film yarışmaları düzenledim. Eşim Orhan Tekeoğlu ile toplumsal sorunlar üzerine iz bırakacak belgesel ve filmler üzerine çalışıyoruz.” Sıra Dışı İnsanlar belgeselini fongogo'nun yanı sıra Çebi Vakfı, Bizim Neslin Uşakları Derneği, KAGİDER destekledi.

ÇEKİMLERDEN KARELER...





Nesibe Akıncı



Metin Akıncı ve kızı İpek.


Nesibe hanımın bizim için hazırladığı bereketli sofrası.


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



15 Ağustos 2015 Cumartesi

‘Anadolu Güneşi' Çin'e doğdu

15 Ağustos 2015
Prof. Dr. Uğur Alpagut ve Türk halk müziği uzmanı Kemal Bilsel Sarısözen'in 2003'te kurduğu Anadolu Güneşi grubu, üç konser için Çin'de. Alpagut ve MÜZED'in girişimiyle Uluslararası Müzik Eğitimi Birliği-ISME'nin dünyanın farklı kentlerinde 2 yılda bir düzenlediği “Dünya Müzik Eğitimi Konferansı'nın 33.sü İstanbul'da gerçekleşecek.
Soldan sağa: Bağlamada Prof. Adnan Koç, Kemanda Prof. Dr. Uğur Alpagut, tenor Yrd. Doç. Ömer Türkmenoğlu, piyanoda Kaya Güç, kavalda Doç. Cihan Yurtçu ve vurmalıda Yalçın Duran Baygın. 
Önce Anadolu Güneşi… Anadolu Güneşi Müzik Topluluğu (Anatolian Sun), Prof. Dr. Uğur Alpagut ve Kemal Bilsel Sarısözen'in çabalarıyla kuruldu. Grubun tek bir amacı vardı. Otantik değerlerle, evrensel çalgı tekniklerini buluşturmak. Yani bağlama sanatçısı, tavırlı çalışını bozmadan sürdürecek, keman ve piyano gibi enstrümanları kullanan sanatçılar ise çalgı becerilerini halk ezgilerinin özünü bozmadan yorumlayacak. 

Daha çok akademisyenlerden oluşan grup, on yıl boyunca Pakistan, Malezya, Macaristan, Ürdün, Suriye, Makedonya, Avustralya, ABD, Fransa, Çin ve Kanada'da kah Evlerinin Önü Mersin'i, kah Drama Köprüsü'nü, kah Sobalarında Kuru da Meşe Yanıyor Efem türkülerini çalıp söyledi. Şimdi de bu türküleri Çinlilere okuyorlar. Geçtiğimiz pazartesi günü son provalarını İTÜ Türk Müziği Konservatuvarı'nda yapan grup, aynı günün gecesi Çin'e doğru yola çıktı. Kemanda Prof. Dr. Uğur Alpagut, bağlamada Prof. Adnan Koç, kavalda Doç. Cihan Yurtçu, piyanoda Kaya Güç, vurmalıda Yalçın Duran Baygın ve tenor Yrd. Doç. Ömer Türkmenoğlu'ndan oluşan grup, ilk konserini önceki gün Çin'in kuzeyindeki İç Moğolistan özerk bölgesinin en büyük sanayi kenti Baotou'daki Grand Theatre'da verdi. İkinci konser bugün Pekin'de, Beijing Concert Hall'da. Üçüncü konser ise 17 Ağustos Pazartesi günü Tiajin'deki Grand Theatre'da gerçekleşecek.

Konserler iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde, Denize Dalmayınca, Yemen Türküsü, Ah Bir Ataş Ver Cigaramı Yakayım, Başındaki Yazmayı Sarıya mı Boyadın, Kıbrıs'ın Güzel Kızı, Fidayda türküleri enstrümantal olarak icra ediliyor. İkinci bölümde ise tenor Ömer Türkmenoğlu, Iğdır'ın Al Elması, Divane Aşık Gibi, Üsküdar'a Gideriken, Gesi Bağlarında, İzmir'in Kavakları, Altın Hızma, Urfa'nın Etrafı Dumanlı Dağlar'ı senfonik tarzda seslendiriyor.

DÜNYA MÜZİSYENLERİ 2018'DE TÜRKİYE'DE OLACAK
Uğur Alpagut

Grubun, 2003'ten bu yana sessiz sedasız verdiği bu konserler, asıl meyvesini 2018'de verecek. UNESCO'nun çağrısı üzerine, ilk kez 1953'te toplanan International Society For Music Education (Uluslararası Müzik Eğitimi Birliği), kısa adıyla ISME dünyanın farklı kentlerinde 2 yılda bir “Dünya Müzik Eğitimi Konferansı” düzenliyor. Bu toplantılarda 80'in üzerinde ülkeyle, farklı kültürlerin bir araya geldiği, çok yönlü etkileşime dayalı bir ortam oluşuyor. Başta müzik eğitimcileri olmak üzere, müziğin farklı alanlarında uzmanlaşmış delegeler, sanatçı ve öğrencilerin yer aldığı konferansa yaklaşık 3 bin kişi katılıyor.

Anadolu Güneşi, ISME'nin 2006'da Malezya'da, 2010'da ise Çin'de yapılan konferanslarına katıldı ve Türk müziğini tanıttı. Daha sonra devreye Müzik Eğitimcileri Derneği (MÜZED) girdi ve önce 2012'de ISME'ye üye olundu. 2014'te Brezilya'nın Porto Alegre şehrinde gerçekleşen 31. konferansta, 2018'deki etkinliğin Türkiye'de yapılmasına karar verildi. 24-29 Temmuz 2016 tarihinde İskoçya'nın Glasgow kentinde yapılacak 32. ISME Dünya Konferansı'nın kapanış töreninde yine Türkiye'nin sanatı ve müziği tanıtılacak ve 33.sü için çalışmalar hız kazanacak. ISME Başkanı Prof. Dr. Lee Higgins ve ISME Genel Sekreteri Angela Ruggles'ın 4-6 Mayıs 2015 tarihleri arasındaki İstanbul ziyareti bu çalışmaların bir parçasıydı. Konferansın organizatörlüğünü yürüten Uğur Alpagut, “Müzik dünyasını heyecanlandıran Türkiye konferansının teması Âşık Veysel'e ithafen ‘Uzun ince bir yoldayım/  gidiyorum gündüz gece' olacak.” diyor.
Anadolu Güneşi ve ben.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


12 Ağustos 2015 Çarşamba

Sultan Veled Divanı, tam metniyle ilk kez Türkçede

12 Ağustos 2015
Mevlana Celaleddin-i Rumi'nin büyük oğlu Sultan Veled'in dört dilde yazdığı divanı Türkçeye ilk kez çevrildi. Mevlana Üniversitesi-Mevlana Sosyal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (MEVSAM) Müdürü Doç. Dr. Şadi Aydın ile Elvir Music'in birlikte hazırladığı iki cillten oluşan çalışma MEVSAM tarafından yayımlandı. Türkçe, Arapça, Farsça ve Rumca yazılan eserdeki Rumca manzumelere ulaşılmasında Herkül Millas'ın da emeği bulunuyor. Herkesin tasavvuf uzmanı olduğu, Mevleviliğin adamakıllı popülerleştiği bir dönemde Sultan Veled Divanı'na bugüne kadar kimsenin ilgi göstermemesi anlaşılır bir durum değil. Şadi Aydın, “Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum.” diyor.
Doç. Dr. Şadi Aydın: Hz. Sultan Veled'in Divan'ından başka bilinen dört eseri var. İbtida-name, Rebab-name, İntiha-name ve Maarif. Zikredilen eserler arasında sadece Divan bugüne kadar tercüme edilmemişti. Hacim olarak da diğerlerinden uzun. Yaklaşık 13 bin beyit. Dil ve muhtevası oldukça ağır bir eser. Çeviri çalışmasını Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte iki yılda tamamladık.
Sultan Veled'in Mevlevilik açısından önemi nedir?

Sultan Veled Hazretleri (1226-1312) şimdiki adı Karaman olan Larende'de doğmuştur. O doğduğunda babası Hz. Mevlana henüz 19 yaşındadır. Dedesi, babası ve bu büyük göçün diğer mühim simaları Belh, Horasan, Harezm ve Orta Asya'nın muazzam kültürel mirasını Küçük Asya'ya yani Rum ve Anadolu'ya taşımışlardır. Her ne kadar Sultan Veled Anadolu'da dünyaya gelmiş olsa da dedelerinin kültürel mirasından hakkıyla haberdardır. Kendisi Anadolu'da doğmuş ve yetişmiştir. Dedelerinin kültür ve sanata ait değerlerini Anadolu'da Rum kültürüyle mezcetmiştir. Kadim coğrafyadan nakledilen kültür öğelerinin yeniden harmanlandığı Anadolu'da babasının aşk mektebini Mevlevilik adıyla kurumsallaştırmakla bütün kadim kültürü ve Anadolu kültürünü bu çerçevede muhafaza ederek daha sonra Beyrut'tan Arnavutluk'a kadar kurulan Mevlevi tekke ve zaviyeleriyle hem İslam'a hem de bu kültüre hizmet etmişlerdir. Hz. Sultan Veled bu mirasa sahip çıkmıştır. Bu mirasın her yere ulaşması için Mevlevi müesseselerinin kurulmasına öncülük etmiştir. Mevlevilik İslam'ın müthiş bir tefsir ve yorumudur. Siyaset ve toplum olarak koyu bir karanlık ve çöküşün yaşandığı bu devirde bu düşünce Anadolu'nun ümidi olmuştur.

Eser, dört dilde yazılmış; Farsça, Arapça, Türkçe ve Rumca. Farsça daha ağırlıklı sanırım. Peki Sultan Veled Divanı'nı bugüne kadar kimse neden çevirmemiş?

Hz. Sultan Veled'in Divan'ından başka bilinen dört eseri vardır. İbtida-name, Rebab-name, İntiha-name ve Maarif. Zikredilen eserler arasında sadece Divan bugüne kadar tercüme edilmemişti. Hacim olarak da diğerlerinden uzundur. Yaklaşık 13 bin beyit. Dil ve muhtevası oldukça ağır bir eser. Belki çok kimsenin ilgi ve dikkatini çekmiş olabilir ancak kimse bu zor işin altına girmek istememiş sanırım. Mevlana Üniversitesi Mevlana Sosyal Araştırmalar Merkezi (MEVSAM) olarak Mevlevilik silsilesinin bu eksik halkasının çevirisini vazife addederek çok disiplinli bir çalışmayla Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte iki yılda tamamladık.

Divanın edebi değeri konusunda ne diyorsunuz?


Anadolu'da gelişen Klasik Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin oluşmasında özellikle Hz. Mevlana'nın eserlerinin mühim bir yeri vardır. Sultan Veled'in eserlerinin dilinin de Farsça olmasına rağmen bu coğrafyada gelişen Türk Edebiyatı'nın şekil ve türlerinin gelişmesine fevkalade katkıda bulunmuştur. Veled Divanı çok dilli bir eserdir. Elbette eserdeki manzumelerin önemli kısmı Farsça kaleme alınmıştır. Ancak bununla beraber Türkçe, Arapça ve Rumca kaside ve gazeller esere renklilik katmıştır. Mülemma manzumeler eserin edebi zenginliğini göstermesi bakımından önem arz eder. Eseri edisyon kritiğe tabi tutarak 1941 yılında yayımlayan Feridun Nafız Uzluk'un deyişiyle Veled Divanı Mevlana'nın eserlerini anlamak için bir anahtar hükmündedir. Eser vahdet-i vücut nazariyesi bakımından da ayrıca önemlidir. Zira vahdet-i vücut düşüncesi Sultan Veled'e epeyce tesir etmiştir. Bu düşünce onun diğer eserlerinde çok etkili değildir. Veled Divanı, yaşadığı asrı yani Anadolu Selçukluları devrini daha iyi anlamamız bakımından da mühimdir. Divan adeta o dönem toplumunu birebir yansıtan bir ayna hükmündedir. Divan'a hissi bir tarih belgesi olarak da bakılabilir. O devre ait kaynakların kıtlığı göz önünde bulundurulursa eserin kıymeti belki daha iyi anlaşılabilir…

TASAVVUFA İLGİ VE SEMPATİ GİDEREK AZALIYOR


Mevlevilikle ilgili neşredilmeyi bekleyen birçok eser olmalı. Bunlarla ilgilenen var mı?

Şimdilerde halkımız bilinçli ya da bilinçsiz olarak tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Dikkat edilirse son zamanlarda tasavvufi eser neşri epeyce azaldı. Tasavvufa ilgi ve sempati de giderek azalıyor. Bunun tesadüfi olmadığını düşünüyorum. Lakin bizler Mevlana Üniversitesi olarak hususen Mevlevilik sahasında çalışmalarımızı artırarak sürdüreceğiz. Yakın gelecekte çok sürpriz eserler neşredeceğiz inşallah.

İlginin neden azaldığını düşünüyorsunuz?

Tasavvufa ilginin azalması tabii ki tesadüfi değil. Bunun hükümet politikalarıyla ilgisi var. Türkiye devlet eliyle radikalleştirildi. Bunu sağlayabilmek için tasavvuf kanalları kapatıldı. Tasavvufi düşüncenin önü kasıtlı olarak alındı ya da tasavvufa hareketler radikalleştirilmek istendi.

Peki ama her sene Konya'da ve İstanbul'da yapılan Şeb-i Arus etkinliklerini devlet bizzat destekliyor, Cumhurbaşkanı, başbakan katılıyor. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tasavvufi gruplar radikalleştirilerek aynı zamanda tasavvuftan uzaklaştırılıyor. Devlet erkânının her yıl Şeb-i Arus ihtifallerine katılmaları sadece gelenektir. Bu törenlerde verilen siyasi mesaj mühimdir onlar için.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


8 Ağustos 2015 Cumartesi

‘Kazı izinlerinin iptali iyi bir yöntem, işe yarıyor!'

8 Ağutos 2015 
Çatalhöyük kazılarına 25 yıldır başkanlık yapan İngiliz arkeolog Ian Hodder, önümüzdeki yıl araştırmalarını tamamlayıp Konya'dan ayrılacak. Hodder, bölgedeki son gelişmeleri, geçtiğimiz çarşamba günü, kendisini ve UNESCO Dünya Miras Listesi'ndeki Çatalhöyük'ü ziyarete gelen gazetecilere anlattı. Uluslararası arkeoloji camiasında da konuşulan Türkiye'deki yabancı arkeologların kazı izinlerinin iptaliyle ilgili Hodder, “İyi bir baskı yöntemi, işe yarıyor.” diyor.
Ian Hodder
İngiliz arkeolog Ian Hodder 1993'ten bu yana, Çatalhöyük kazılarına başkanlık yapıyor. Önümüzdeki yıl araştırmalarını tamamlayıp Konya'dan ayrılacak. 5 Ağustos 2015 Çarşamba günü ziyarete gelen gazetecilere kendisini, kazıdaki son gelişmeleri, 160 kişiden oluşan ekibini ve 2012'de UNESCO Dünya Miras Listesi'ne giren Çatalhöyük'ü anlattı. 40 derece sıcaklığın altında, başımızda buzlu havlularla yaptığımız Çatalhöyük ziyareti, böyle bir gündemin ortasında dün olduğu gibi bugün de herkesi şaşırtıyor, ilgi uyandırıyor. 9 bin yıl önce yaşayan Çatalhöyüklüler, o dönemin en barışçıl, eşitlikçi ve sınıfsız toplumu. Bir arada, kardeşçe nasıl yaşanacağını binlerce yıl önce kanıtlamışlar. Ayrıca sanata çok önem veren bir toplum. Bugün dahi onları konuşuyor ve merak ediyor olmamızın sebebi aralarındaki kardeşlik ve paylaşım ruhu olmalı.

Ian Hodder, 25 yıllık kariyerini Konya'nın Çumra ilçesi, Küçükköy yakınlarındaki bu tarihi alanda inşa etti. Hocası James Mellaart'ın yarım bıraktığı kazılara sahip çıkıp devam ettirmekten memnun ve mutlu. Hodder'dan sonra kazılara kimin başkanlık edeceği şimdilik belli değil. Ama tüm dünyada oldukça ünlü olan Çatalhöyük'ü merak eden Batılı arkeologlar onun kadar şanslı olmayabilir. Çünkü yerli ve yabancı camiada Türkiye'de kazı başkanlığı yapan yabancı arkeologların izinlerinin iptali konuşuluyor. Henüz resmiyeti olmayan bu söylentinin nedeni, yıllar önce yurt dışına kaçırılan tarihi eserler.

“TÜRKİYE'NİN ÇABASI BAŞARILI OLDU”
Osmanlı döneminde de, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da ülkemizden Avrupa'ya ve Amerika'ya çok fazla tarihi eser kaçırıldı. Son yapılan bir araştırmaya göre bu eserlerin sayısının 80 bin civarında olduğu belirtiliyor. Ian Hodder'a, bilim etiği açısından bu durumu nasıl değerlendirdiğini sorduk. Tabi ki ‘korkunç' bulduğunu söylüyor, geri almak için yapılan çabaları haklı, Türkiye'nin son yıllarda bu alandaki gayretini başarılı buluyor. Mesela Yunanistan'ın Elgin Mermerleri'ni uzun süredir Londra'dan almaya çalıştığını ama başarılı olamadığını hatırlatıyor.    Hodder, kazı izinlerinin iptaliyle ilgili Batılı bir arkeolog olarak ilginç bir şey söylüyor: “İptallerin söz konusu olduğunu biliyorum, duydum. Hükümetin bunu neden gerekli gördüğünü de anlıyorum. Bazı ülkeler eserleri vermek istemiyor, dolayısıyla baskı uygulama gereği duyuyorlar. Ve işe yaradığını da söyleyebilirim, iyi bir yöntem. Tüm dünyadaki insanların bu eserleri görebilmeleri de önemli. Müzelerin değişim programları olmalı ki, eserler her yere gitsin.”

“SADECE YÜZDE 5'İNİ KAZABİLDİK”
Çatalhöyük'te ilk kazılar 1961-65 arasında James Mellaart'ın öncülüğünde yapıldı. Daha sonra ara verildi. 1993'te öğrencisi Ian Hodder devam etti. Bölgede MÖ 7400 ile 5500 yılları arasında 8 bin kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Çatalhöyük'te bugüne kadar elde edilen bulgularla günlük ve sosyal yaşama dair birçok bilgi keşfettiklerini söyleyen Hodder, “Mellaart ve benim dönemimde Çatalhöyük'ün toplamda yüzde 5'ini kazdık. Bu hiçbir şey sayılır. İçinde milyonlarca bulgu olan dört depomuz var. İlgi çekebilecek tüm eserler Konya Müzesi'nde. Konya'da yeni bir müze inşaatı gündemde, buradaki buluntular orada sergilenecek. Yüzde 5'ini kazdık dedim ama jeofizik yöntemlerle bütün höyüğün genel yapısını, toprağın iç katmanlarını gördük, planını çıkardık.” diyor.
Türkiye kültürel diplomasi konusunda şimdilik başarılı görünüyor, ama izin iptallerinin bu başarıyı nasıl etkileyeceği tartışılır.

Yerli ve yabancı toplam 100 araştırmacı çalışıyor




Çatalhöyük'te kazı mesaisi haziranda başlayıp eylülde sona eriyor. Araştırmacısı, bekçisi ve mutfak çalışanlarıyla birlikte kazı merkezinde şu anda 160 kişi çalışıyor. Sahadaki araştırmacıların dışında laboratuvarlarda da Çatalhöyük'te yapılan her şey dijital olarak kayda geçiyor, 3D teknolojisiyle modeli çıkartılıyor. Dünyanın her yerinden yabancı araştırmacıların büyük bir kısmı bu bölümde. Türkiye'deki üniversitelerden ise 20 öğrenci bulunuyor.
Çatalhöyük kazılarında yemek molası. Türkiye'den 20 öğrencinin yer aldığı kazılarda yabancıların yoğunluğu dikkat çekiyor.
Çatalhöyük kazı alanın yemek hanesinde bögedeki köylerden, Küçükköy'deki kadınlar yemek pişirip çay servisi yapıyor.

100 bin ziyaretçi gelecek
2012'den bu yana Çatalhöyük'ün uluslararası ziyaretçi sayısı çok artmış. Uluslararası basın da ilgi gösteriyor. Ian Hooder, “Ama buraya daha fazla insanı çekebilmek ve daha büyük bir etki yaratabilmek için daha yapmamız gerekenler var. Gelecekte Çatalhöyük'te bir müze olur diye düşünüyorum. Ziyaretçi sayısının da 50-100 bine ulaşacağını tahmin ediyoruz.” diyor.   

2017'de uluslararası Çatalhöyük konferansı düzenlenecek
Çatalhöyük bulguları her yıl www.catalhoyuk.com'da tüm bilim camiasıyla paylaşılıyor. 2017'de uluslararası Çatalhöyük konferansı düzenlenecek. Konferansta Çatalhöyük'ün nasıl anlaşılması gerektiği tartışılacak.

Suriye'den keten kumaş almışlar 
 Son kazılarda çıkarılan önemli bulgular arasında 9000 yıllık bir duvar resmi, bir obsidyen ayna, yeraltının yapı planları, el izleri, nadir görülen dekoratif amaçlı kullanılan çakıl taşından yapılmış hançerler, çamurdan ya da taştan yapılan insan ya da hayvan figürleri dünyanın ilk kendirden dokunmuş kumaş parçalarından biri, alçılanmış kafatası, 2 insan 2 de boğa başı kazınmış demlik, yaşam döngüsünü temsil eden kafası olmayan kadın heykelciği bulunuyor. Hodder, “2013 yılında yapılan kazılarda bulunan ince dokunmuş keten kumaş parçasının Suriye'den geldiğini tahmin ediyoruz.” diyor.

Yeni bir DNA programı üzerinde çalışılıyor
Ian Hodder: “Dillerin ve genetiğin modern haritalarına baktığınızda çoğu haritada her şeyin başlangıç noktası Orta Anadolu gösteriliyor. Bugün Almanların genetik yapısına bakıldığında neolitik çağda Orta Anadolu'daki birçok genin Almanların gen yapısı içinde olduğunu görebilirsiniz. DNA'lar üzerinde çalıştığımız yeni bir programımız var. Bir önceki program çok başarılı olmamıştı. Çünkü buradaki kemiklerin korunma düzeyi oldukça kötü. Birkaç yıl içinde DNA'larla ilgili yeni bilgiler açıklayacağız.”

Sanata çok önem veriyorlar
Ian Hodder: "Çatalhöyük'ün birkaç temel özelliği bulunuyor. Bir kere çok büyük bir yerleşim yeri, sanata büyük önem veriyorlar. Korunma durumu çok iyi. Ciddi biçimde sanat öğretiyorlar. İnsan yüzü resmedilmiş çok güzel kaplar bile bulduk. Hiçbir yerde Çatalhöyük'e benzer bir yer olduğunu düşünmüyorum. Mesela Göbeklitepe'deki sanat, tapınaklarla ilgilidir. Buradaki sanat evlerde, gündelik hayatın içinde. Çatalhöyük'teki evler dip dibe. Bitişik düzende yaşıyorlar. Sokak yok. 22 kata kadar inen yerleşim alanları bulunuyor. Evlerin ömürleri 70-100 yıl. Ölüler, evlerin içine gömülüyor. Evler, yıkılmaya başlayınca ya da önemli biri öldüğü zaman terk ediliyor. Ve evi terk ederken ortada iz kalmayacak şekilde temizlik yapılıyor. Hiç savaşmamışlar, barışçıl insanlar. Altın veya başka bir metal yok bölgede ama tarım açısından zengin. Kadınların statüsü erkeklerle aynı. Eşitlikçi bir toplum. Kadın ve erkeğin beslenme şekilleri de aynı. Çoğu toplumlarda farklı.

Paylaşımcı bir toplum
Ian Hodder: "Çatalhöyük dünyadan birçok insanı heyecanlandıran bir yer. Çatalhöyük'le ilgili moda şovlarına gittim, piyano konçertoları dinledim, sanat galerilerinde yapılan gösterilerine katıldım. Çatalhöyük insanların hayal dünyasını neden bu kadar süslüyor? Ve bugün bile ilgimizi çeken bir şeyi neden üretmişler? En çok bunları merak ediyorum. Paylaşma üzerine odaklı bir toplum olmasından kaynaklanıyor olabilir. Merkezi bir otorite yok, kimse sizi paylaşmaya zorlamıyor, bireyin ciddi bir özgürlüğü var, ne zaman yeni bir ev kazsak, o eve has, bireysel bir şey buluyoruz."

Çatalhöyük kazılarına 22 yıldan bu yana Yapı Kredi Bankası sponsor. Basın gezisi Yapı Kredi Kurumsal Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik Yöneticisi Nurcan Erhan (sağda) ev sahipliğinde gerçekleşti. Yapı Kredi olarak Kurumsal Sosyal Sorumluluk yaklaşımlarının temelini kurumsal vatandaşlık bilinciyle sürdürdüklerini belirten Yapı Kredi Kurumsal Sosyal Sorumluluk ve Sürdürülebilirlik Yöneticisi Nurcan Erhan, ekonomik sorumluklarının yanı sıra doğal  çevreyi koruma, toplumun refah düzeyini yükseltecek eğitim ve kültür-sanat projelerini de yürüttüklerini ifade etti. Çatalhöyük kazılarını 19 yıldır desteklediklerinin altını çizen Erhan,Erhan,“Çatalhöyük kazılarında her yıl insanlık tarihine ışık tutan bulgular ortaya çıkarılıyor. Uzun yıllardır destek verdiğimiz Çatalhöyük neolitik kentinin, 2012 Temmuz ayında UNESCO Dünya Miras Komitesi tarafından Dünya Mirası Listesine kaydedilmesi ise ülkemiz için ayrı bir gurur kaynağı. Bu kültür abidesinin ortaya çıkarılmasına, korunmasına ve geliştirilmesine katkıda bulunan bir kurum olmanın mutluluğunu yaşadığımızı belirtmek isteriz” şeklinde konuştu.





Kazı alanında yapılan deneysel evden çıkarken ben.
40 derece sıcaklıkta bizi serinleten ve ferahlatan, bu ıslak havlulardı. Buz kovalarında soğutulan ve gezi boyunca biz bunaldıkça, kovadan çıkarıp dağıtılan bu basit ama oldukça pratik ve işe yarayan yöntemi Yapı Kredi Kurumsal İleitşim Müdürü Uğur Nalbantoğlu (altta) düşünmüş. Kendisine çok teşekkürler. Dondurma dağıtılan çocuk sevinci yaşattı bize.


Çatalhöyük'ü ziyaren eden gazeteciler, en solda ben.
Çatalhöyük'te üç kazı alanı var. Üçü de böyle çatılarla kapatılmış.


BU DA HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ











4 Ağustos 2015 Salı

Livaneli'den, eski dostuna Periscope'lu selam

4 Ağustos 2015
Maria Farantouri

Yunanistan'ın ünlü seslerinden Maria Farantouri, önceki akşam Turkcell Yıldızlı Geceler kapsamında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi'ndeydi. Konser, birkaç gün önce 90. yaşına giren Mikis Theodorakis adına düzenlendi. Theodorakis tabii ki konserde yoktu. Kendisi 90 yaşında ve evinden pek çıkamıyor. Sanatçının yıllarca solistliğini yapan Maria Farantouri ve orkestrası, dünya müziğinin bu efsanevi ismine yakışır bir repertuarla iki saat boyunca sahnede kaldı. Farantouri yıllar sonra İstanbul dinleyicisinin karşısında olmaktan mutlu olduğunu dile getirerek başladı konserine ve ağırlıklı olarak Theodorakis'in devrim marşları haline gelen şarkılarını seslendirdi. To Treno (Tren), Aprili Mu (Nisanım), Marmara (Mermerler)…

Mikis Theodorakis
Farantouri'ye konserin ortasında, Yunanistan'ın yeni nesil sanatçılarından Gianis Haroulis eşlik etti. Beyaz uzun saçlarıyla ve gırtlak hareketleriyle dünyaca ünlü İranlı Muhsin Namjo'yu çağrıştıran Haroulis, sahnede buzikisiyle adeta rock yaptı. Ve sonra da çok sevdiğimiz ‘Ada Sahillerinde Bekliyorum' bestesinin Yunanca yorumuyla dinleyicileri mest etti.

1980'li yıllarda Livaneli ile verdiği konserlerle ülkemizde tanınan Farantouri, konserde beklenildiği gibi Livaneli'nin en sevilen Karlı Kayın Ormanında, Leylim Ley, Yiğidim Aslanım, Kardeşim Duymaz Eloğlu Duyar şarkılarını söyledi. Sanatçı şarkıların yarısında mikrofonunu dinleyiciye uzattı. Keşke uzatmasaydı. Doğrusu biraz Karlı Kayın Ormanında ve Leylim Ley'in nakaratı dışında kimsenin şarkıların sözlerini bildiği söylenemez. Belli belirsiz, dudağının ucuyla bir şeyler mırıldanmaya çalışan dinleyiciden cılız bir ses işitildi Açıkhava'da.

Thedorakis'in 90. yaşı Livaneli şarkılarıyla kutlandı, demeyi çok isterdik ama öyle bir coşku olmadı konserde. Milyonlarca insanı meydanlara dolduran Livaneli'nin gerçek dinleyicileri bu konserde yoktu. Ve yine sanırız kendisi de konsere gelmemişti. Dostlukları eskiye dayanan Farantouri ve Livaneli'nin arasının limoni olduğu söyleniyor, hatta Livaneli'nin Harbiye'ye gelip gelmeyeceği merak ediliyordu. Konser sıralarında Livaneli'yi göremedik, gözümüzden kaçmış olabilir fakat ‘kendisinin kontrolündeki', başka birinin kullandığı resmi Twitter hesabında Periscope'la canlı yayın yaptığı kayıtlarda var. Livaneli'nin dört şarkısını söyleyerek dostluklarını hatırlatan Farantouri'ye Livaneli de Periscope'tan selam gönderip jest yapmış meğer…
Zülfü Livaneli. Fotoğraf: Zaman, Şeref Erdikici


30 Temmuz 2015 Perşembe

İstanbul'daki Suriyeli sanatçılar

30 Temmuz 2015 
Savaştan kaçıp Türkiye'ye sığınan Suriyeliler, sokaklarda, çarşı pazarda gördüğümüz insanlardan ibaret değil. İçlerinde sanatçılar, yazarlar, eğitimciler var. İşte onlar bir belgesele konu oldu. Bilal Alirıza'nın yönettiği 'Selam' belgeselinin amacı, Suriyeli sanatçıları görünür kılıp Türkiye'deki ‘kötü Suriyeli' algısını kırmak, Suriyelilerin yeni yaşamına ortak olmak ve uyum sürecine katkı sağlamak.
Muhammed Zaza (sağda) ve belgeselin yönetmeni Bilal Alirıza.
Sizce de öyle değil mi?.. 50 yıl önce gurbete çalışmaya giden Türklere Almanların bakışı ne ise, bugün de bizim Suriyelilere bakışımız aynı. Çoğu insan, savaştan kaçıp ülkemize sığınan yaklaşık 2 milyon Suriyeliyi semtinde, mahallesinde, hatta pazarda dahi görmek istemiyor. Onları barbar (!), görgüsüz olmakla suçluyor, aşağılıyor. Dilenenlere acımakla-tahammülsüzlük arasında karmakarışık duygular besleniyor. Oysa insan oldukları ve zulümden kaçtıkları unutuluyor. Evet, bir anda apartmanımızda onlarla komşu olduk, sokağımızda Şam Şerif Market, Halep lokantası, SuriyeCell açmalarına alışamadık fakat acılarını anlamak, paylaşmak ve hayatta kalma çabalarına destek olmak zorundayız.

Bilal Alirıza'nın yönettiği “Selam” belgeseli, bu algıyı ve bakışı biraz olsun değiştirmeyi amaçlıyor. Şimdilik 12 bölüm olarak planlanan belgeselin her bölümünde bir Suriyeli sanatçının hayatı ve sanatı anlatılacak. Belgeselin 18 dakikalık birinci bölümü bitti ve YouTube'da dünden itibaren yayınlanmaya başladı. Belgeselin herhangi bir TV kanalı ya da festivalde gösterilme gibi bir durumu bulunmuyor, fakat keşke olsa. Özellikle TRT'nin böylesi iyi niyetli bir çalışmaya sahip çıkmaması anlaşılır değil.

Beyoğlu, Balat ve Sultanahmet gibi semtlere yerleşen Suriyeli sanatçılar, bir süredir merak konusuydu. Belgesel sayesinde daha görünür olacaklar. Bilal Alirıza ve proje koordinatörü Serkan Sevinç, “Selam başlangıç oldu. İstanbul'da yaşayan Suriyeli sanatçıların 25-30'uyla irtibat halindeyiz. Belgeselde savaştan çok buradaki hayata yöneldik. Amacımız Suriyeli sanatçıları görünür kılıp ‘kötü Suriyeli' algısını kırmak.” diyor. 

Selam'ın ilk konuğu ressam Muhammed Zaza, Riyad doğumlu. Suriye'de güzel sanatlar okuduktan sonra 2010'da mezun olan Zaza, bir buçuk yıl aynı üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışmış. Suriye hayatının (8 yıl) çok güzel olduğunu söyleyen sanatçı, bir buçuk yıldır Beyoğlu'nda yaşıyor ve diyor ki: “Savaş, bazı sanatçıların sorumluluk duygularını yükseltti. Alanları genişlediği için kendilerini daha çok ispatlamak durumunda kaldılar. Ben de onlardan biriyim.” Belgeselin bundan sonraki bölümlerinde, Halep'te sanat galerisi bulunan Adnan Alahmad, ‘Adım' tiyatro grubu, ressam Naser Nasaan Agha, sinemacı Yahya Abdullah, müzisyenler Karam Aizoug, Yousef Kekhia gibi sanatçıların hikâyelerine yer verilecek.

Ailesiyle birlikte İstanbul'da yaşayan ressam Naser Nasaan Agha, Halep duvarları, mimarisi çalışıyor. Adım tiyatro grubu, ilk önce Arap ve Kürtlerden oluşan 11 kişilik ekiple Eminönü gibi meydanlarda sessiz tiyatro yapmış. Fakat daha sonra ekibin çoğu Avrupa'ya göç etmiş. Şu anda dört kişiden oluşan grup Bağcılar'da yaşıyor ve gösterilerini internetten yayınlıyor. Yahya Abdullah ise Işık Üniversitesi İngilizce psikoloji bölümünde öğretmen. Edebiyatçı ve sinemacı olan Abdullah, geçen yıl İstanbul'da sokakta yaşayan hemşehrileriyle ilgili bir belgesel çekmiş.

Evinde ud var diye IŞİD esir almış
Selam'ın emekçileri belgesele konu olan üç Suriyelinin ismini vermek istemiyor ama hikâyelerinden kısaca bahsediyor. Savaştan sonra bir süre Lübnan'da yaşayıp İstanbul'a yerleşen Suriyeli bir oyuncu, İstanbul'da ilk başta radyoda program sunmuş, şimdi internette mizah programı yapıyor. Müzisyen ailede yetişen ve çocukluğundan bu yana babasıyla Halep'e özgü meşklere katılan ud sanatçısını IŞİD, “evinde ud bulundurmak” suçundan haftalarca esir almış. Şimdi ise İstanbul'da bir müzik grubuyla Halep ve tasavvuf müzikleri yapıyor. Arapça, Türkçe ve Kürtçe şiir kitapları yayınlanan, eski asker bir şair, İstanbul'daki Suriye okulunda din kültürü öğretmenliği yapıyor.

Adonis için Suriye'de özel sergi açtı

Yazar ve şehir tarihçisi Hüseyin Emiroğlu (sağda) ve Adnan Alahmad.
Bize göre belgeselin en ilginç konuklarından biri, Halep'teki Kaleemat Sanat Galerisi'ne ve yaklaşık bin eserden oluşan koleksiyonuna kilit vurup bir buçuk yıl önce İstanbul'a yerleşen Adnan Alahmad. İki çocuğu ve eşiyle Halkalı'da yaşayan Alahmad, galerisini kapatmış ama İstanbul'da birkaç yerde şube açmış, açıyor. Mesela Kuzguncuk'taki Zahir restoranın (Ekmek Teknesi dizisinin çekildiği bina) duvarlarında koleksiyonunun bir kısmı sergileniyor. Zahir'deki tablolardan birinde Adonis adıyla da bilinen Suriyeli ünlü şair ve denemeci Ali Ahmet Sait Eşber (1930) var. Adonis için Suriye'de özel bir sergi düzenleyen Alahmad'ın koleksiyonunda,  Avrupa'da, Amerika'da bilinen, sergiler açan Sabhan Adam, Şerif Maden gibi sanatçıların eserleri de bulunuyor. Alahmad, yakında Adonis ile ilgili bir de kitap yayınlayacak.

     Yazar ve şehir tarihçisi Hüseyin Emiroğlu ile ortak çalışan Adnan Alahmad, geçtiğimiz ocak ayında Marmara Üniversitesi Rektörlük Sanat Galerisi'nde, kızının resimlerinin de yer aldığı bir sergi açmıştı. Kasım ayında eserlerini Gaziantep SANKO Sanat Galerisi'ne götürecek. 1 Ağustos Cumartesi günü ise üç aylığına anlaştığı Ümraniye'deki alışveriş merkezi Canpark'ta da Suriyeli ve Arap ressamların eserlerini sergileyecek. Alahmad, Suriye sanatını ve sanatçılarını tanıtmak için yoğun çaba sarf ediyor. Fakat henüz ne Suriyeli sanatçılar Türkiye sanatını, ne de bu toprakların sanatçıları Suriye sanatını tanıyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Dayımın kitabına layık bir film çekeceğim

6 Temmuz 2015
Sinema, müzik, edebiyat, resim gibi sanatın pek çok alanında eser üreten Mehmet Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı ‘Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Çekimleri eylülde başlayacak filmle ilgili az konuşan Güreli şöyle diyor: “Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum.”
Mehmet Güreli, 50 yıldır Cihangir'de yaşıyor. Fotoğraf: Turgut Engin, Zaman
Mehmet Güreli'nin filmlerle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi var. Bugüne kadar bir uzun metraj olmak üzere dört film çekti. Av Mevsimi'ne konuk oyuncu oldu. Gönül Yarası'nda manavdı. Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde ona özel bir teşekkür etti. Biraz daha eskiye gidersek İkinci Bahar dizisindeki balıkçı rolünü herkes hatırlayacak. Güreli'yi en son bir bankanın reklam filminde, yeğenine ilham olan ressam dayı rolünde izledik. Çekemediği filmler ise ayrı bir film konusu olabilir. Hiç durmuyor, üretiyor, üretiyor.

Müzikle ilişkisini zaten söylemeye gerek yok. Youtube'da 3,5 milyondan fazla tıklanan, çok sevilen bestesi ‘Kimse Bilmez' aldı başını gitti. Eylül ayında iki yeni film ve bir albümle sezona giriş yapacak olan Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Filmin senaryo aşaması bitmiş. Oyuncuların kimler olduğunu söylemese de, isimleri belirlemiş, mekanları bile düşünmüş, çekimler eylülde başlayacak. İlk sahne Şişhane metrosunun girişinde gerçekleştirilecek. İkinci film projesi ise, yönetmenliğini Görkem Yeltan'ın yaptığı ‘Yemekteydik ve Karar Verdim'. Post prodüksiyon için dün ekiple birlikte Bolonya'ya giden Güreli, filmde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor.

Dört Köşeli Üçgen, hiciv sanatının başarılı örneklerinden biri olarak biliniyor. Film nasıl olacak?

Hulki Aktunç, Türkiye'deki ilk düşünce romanı budur demişti. Alegorik anlatımı olan bir romandır. Entelektüel anlamda beynin içindeki kıvrımlarla oynar. Filmin ilk beş dakikasını izleyici yadırgayabilir, sonra ısınabilir. Film, sabaha karşı bir sahneyle başlayacak. Tramvayda bir adam işine gidiyor. Hatta çekeceğim yeri de hesapladım, baktım oraya. Şişhane'de. Hafif bir müzikle başlayacak sahne. Corelli (İtalyan besteci) düşünüyorum. Corelli'ye yakın bir şey ben de besteleyebilirim.

Kitap uyarlamaları bazen çok farklı olabiliyor, siz nasıl bir şey tasarladınız?

Salah Birsel'in romanı ortada, aşağı yukarı ona çok yakın bir şey çekmek istiyorum. Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum, kitabın o baskısı da var bende.

Dayınız sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

Salah Birsel benim için bir dayı olmaktan çok, bir hoca, evde izlediğim insandı. Üretmenin ne olduğunu ondan öğrendim. Onun bakışlarını, el hareketlerini, ses tonunu yükseltmeyişini, bir şey anlatırken samimiyetini… Tüm bunları ondan öğrendiğimi bugün daha iyi anlıyorum. Evet bunun şans olduğunu söylemek isterim. İnsanın hikayesi evde başlar. Okulda da devam ediyorsa o zaman çok daha şanslısınızdır.

Ölene kadar hep birlikte mi yaşadınız?

Erenköy'de oturuyordu son yıllarında ama her sabah 11.00'de bana telefon ederdi ya da ben arardım, uzun uzun konuşurduk. Bir de Bülent Oran'la aynı konuşmaları yapardık. Her şeyle ilgilendiğim için, etrafta ne oluyor ne bitiyor anlat derlerdi. Şu kitap çıktı, bu kitap çıktı, şu film var. Salah Birsel, Bülent Oran, Emir Salih Sandalcı çok şey öğrendiğim insanlar.

Filmde kimler oynayacak, çekimler, senaryo, çekim mekanı, gösterime giriş tarihi belli mi?

Aslında onlar hakkında da konuşmak istemiyorum. Bazen bitmemiş şeyleri söylüyorum. Para bulamıyorum, üzülüyorum sonra. Resim, müzik ve sinema ile ilgili benim meselelerim bitmez. Herhalde ölümüme kadar böyle gidecek. Bir defterim var, sana birazdan gösteririm, 67 tane film yazmışım, çekeceğim diye. İkisini yapabildim.

Refik Halid Karay'ın bir hikayesini, Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masalları'nı filme çekeceğinizi duymuştuk, olmadı sanırım.

Bir film projemi de 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na teklif ettim. Reşat Ekrem Koçu'nun hayatını çekmeyi planlamıştım. Bayıldılar projeye ama olmadı. Nedenini ben söylersem acıklı ve komik olur. Çekemediğim filmler üzerine konuşmak beni öldürür. Yapılmamış şeyler her zaman insanın peşinden gelir.

O kadar karamsar bir durum yok ortada.

Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi romanından uyarlanan Gölge'yi çektik. Venedik'te çektim filmi, ödüller aldı. Kanada'ya seçildi vs. Ama filmin borçları daha yeni bitti. 2007'de çektim Gölge'yi, 2015'teyiz. Artık önümüze bakacağız, önemli olan çekmeye devam etmek. Sinemada az ürettiğime inanıyorum. Aslında kendime ilk seçtiğim alan sinemaydı. Her sene bir film çekmek isterdim.

Filmler son yıllarda daha çok destekleniyor aslında. Size mi rast gelmedi?


Kültür Bakanlığı'na Dört Köşeli Üçgen için başvurdum, reddedildi. Gölge reddedilmemişti. Jüriler değişiyor. Jürilerin tercihleri ve entelektüel yapıları rol oynuyor burada. Tercihler, ilişkiler, bağlantılar… Seçilmediğim zaman ‘jüri kötüydü' demek yakışmaz bana.

Salah Birsel'in, film eleştirileri yayınlanacak
Salah Birsel, bir roman yazdı ama edebiyatın pek çok alanında üretti. Ağustos sonunda Agora Yayınları film eleştirilerini ilk kez toplu halde yayınlayacak. 1956-1960 arasında Vatan ve Yeni Sabah gazetesinde yazdığı eleştirileri elbette Mehmet Güreli derleyip toparladı.

Mehmet Güreli, eylülde gösterime girecek "Yemekteydik ve Karar Verdim" filminde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor. 
‘Kimse Bilmez'i solo albüme ilk kez alıyorum'
"Şu anda yedi kişilik bir müzik grubum var. Yaş ortalaması 25. Eylülde çıkacak altıncı albümü onlarla yapıyorum. Kayıtları Tünel'de Ada Müzik'in stüdyosunda gerçekleştirdik. Kimse Bilmez'i bu albüme alıyorum. Daha önce bu şarkı Kent Ozanları ve Hatırla Sevgili gibi ortak albümlerde vardı. Solo albümde ilk defa olacak. Albümün adı Zamboni Sokağı. Bu sokak, İtalya Bolonya'da. Görkem'in (Yeltan) sözlerini yazdığı, benim bestelediğim Mary şarkısında geçiyor. Mary'yi Cihangir'de tanımıştım, hikayesini anlattım Görkem'e. O da söz yazdı. Zamboni Sokağı'na pazar günü (dün) gideceğim. Ne tevafuk ki, ‘Yemekteydik ve Karar Verdim' filminin post prodüksiyonunun bir bölümünü Bolonya'da yapacağız. O sokakta fotoğraf çekineceğim, albümün kapağı olacak. Dört aydır bunları konuşuyoruz, o zaman o sokağa gitme düşüncemiz yoktu ama Görkem daha önce gitti oraya. Bolonya'da çocuk kitapları festivali yapılıyor her sene. Görkem 3-4 kere katıldı. Davet alıyor, gidiyor, konuşmalar yapıyor. Dolayısıyla o sokağı çok iyi biliyor. Sonra bizim yanımızda çalışan Eda diye bir arkadaşımız var. Ressamdır, kostüm işine bakıyor filmde. Dedi ki, ben bu sokakta okudum. Arzu Okay'ın kızıdır kendisi. Tüm bu bağlantılar hoşumuza gitti, albümün adına böyle karar verdik. Zamboni 23 yaşında bir genç, ölünce adını sokağa koymuşlar. Ama neden öldürüldüğünü bulamadım. Gidince sorup soruşturacağım."

Mehmet Güreli'den Carré d'Artistes için özel tablolar
Sanatı demokratikleştirmek' söylemiyle Fransa'dan yola çıkan ve 20'yi aşkın ülkede şube açan galeri Carré d'artistes, geçtiğimiz ocak ayında İstanbul'da da bir şube açtı. Bugüne kadar 20 kişisel sergi açan Mehmet Güreli, artık Carre d'artistes'in portföyündeki 500 sanatçıdan biri. Güreli'nin galeriye özel yaptığı eserleri 20 Temmuz'a kadar Galatasaray'daki mekânda görülebilir. Daima figüratif resim yapan ve ekspresyonizmden Güreli, resimlerinde canlı renkler kullanmayı tercih ediyor. Yağlı boya ve sulu boyayla yaptığı resimlerde öne çıkan insan figürü, şehirli insanın yabancılığı ve kaybolmuşluğunu anlatıyor. Bu hikâye kent insanının geçmiş yüzyılın içindeki film kareleri biçiminde kendini dışa vuruyor. Carre d'Artistes Sanat Galerisi için 13X13, 19X19, 25X25, 35X35 olmak üzere dört değişik ebattaki resimlerinde trenler, sokaklar, pencereler, odalar buluşma ve ayrılıklar ortak gizli temalar olarak kendini hissettiriyor. Resimlerinde Henri Matisse, Paul Gauguin ve Pierre Bonnard sevgisi hissedilen Güreli'nin daha keskin renk ve bozulmuş biçim ifadesi ile özetlenebilecek ‘Fauvizm' akımından etkilendiği de eserlerinde izleniyor.

Carré d'Artistes İstanbul'da Güreli ile birlikte 14 sanatçının eserleri yer alıyor. Galerinin bir başka özelliği de bünyesindeki sanatçıların eserlerinin başka ülkelerde de sergilenme şansı bulması. Her ay her galeriden bir sanatçı bir diğer şehirdeki Carré d'Artistes'te yer alıyor. Sanatçının sanatından para kazanmasını sağlamaktan yola çıkarak oluşan konsept sanatçılara düzenli gelir kaynağı oluşturarak kendi yaratıcılığına ve sanatına konsantre olmasını sağlıyor. Sanatı herkesle buluşturan galerinin sahibi Nazlı Berberoğlu “Sanat yalnızca ayrıcalıklı bir kesimin egemenliğinde kalmamalı ve isteyen herkes gerçek bir sanat eseri sahibi olabilmeli.” diyor.






 
Mehmet Güreli ile Cihangir'deki evinde iki saat sürdü röportajımız.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ