28 Aralık 2018 Cuma

Sibel'e 4 ayda 26 ödül

27 Aralık 2018
Ağustos ayından bu yana 40 festivale katılan Sibel filmi, bugünden itibaren Avrupa sinemalarında, 22 Şubat’ta ise Türkiye’de gösterime giriyor. Katıldığı her festivalden birkaç ödülle ayrılan filmin yönetmenleri bilinmeyene yapıştırılan terörist gibi etiketleri eleştiriyor ve “Tanımadığımız herkese etiket yapıştırıp tehlikeli, kötü, mülteci, terörist diyoruz. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.” diyorlar. 

Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin üçüncü uzun metrajlı filmi Sibel, 4 ayda yaklaşık 40 festivale katıldı, 26 ödül aldı. Filmin başrol oyuncusu Damla Sönmez, en sonuncusu Londra Film Haftası’nda olmak üzere 5 kez en iyi kadın oyuncu, film ise 4 kez en iyi yapım seçildi. 3 eleştiri, 3 izleyici, 3 de genç jüri ödülü var. Liste uzayıp gidiyor. Filmde, ıslık diliyle konuşan işitme engelli Sibel’in ormanda bir yabancıyla karşılaşmasının ardından yaşadığı değişim anlatılıyor. Almanya, Fransa, Türkiye ve Lüksemburg ortak yapımı filmin yönetmenleri özel bir gösterim için birkaç gün önce Frankfurt’ta idi. Zencirci ve Giovanetti ile filmden sonra kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sibel’i, Türkiye’nin en popüler köylerinden biri olan ıslık diliyle meşhur Kuşköy’de çektiniz. Bu köyü nasıl keşfettiniz?

Tüm filmlerimizin çıkış noktası dile olan ilgimiz oldu. Diller üzerine araştırma yaparken elimize bir kitap geçti. O kitapta ıslık dilinden ve köyden bahsediliyordu. Adını ilk kez böyle duyduk. İlk defa 2014’te gittik Kuşköy’e, acaba bu dil gerçekten var mı, hala konuşuluyor mu bilmek istedik.

Filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Kuşköy’de geçirdiğimiz süre içerisinde Kuşköy’lülerle birbirimizi tanıdıkça, tanıştıkça orada bir film çekme isteği oluştu içimizde. Gelin Kayası’nın hikayesini anlattılar, ormanda gezen kurt efsanesinden bahsettiler. O sıralar dağlarda bir teröristin gizlendiğine dair söylentiler de dolaşıyordu. Bize anlatılan hikayeler ve köydeki yaşamdan esinlendik. Bir gün köyün kahvesinde otururken önümüzden sırtında dolu çay küfesiyle genç bir kadın geçti. Etrafına ıslık çalarak sesleniyor, kendisiyle konuşanlara da yine ıslık çalarak cevap veriyordu. Sibel’in fikrini bize o verdi.


Sibel gerçek bir karakter mi, tamamen kurgu mu?

Sibel’i yazarken Karadeniz kadınının karakterinden çok etkilendik. Hem düşünce biçimleri ve de kıvrak zekaları açısından, hem de fiziki olarak çok dirençli kadınlar. Sibel’i 4 yılda tamamladık ve bu süre zarfında sürekli köye gidip geldik. Kuşköy’deki her hane ile ayrı ayrı konuştuk, beraber çay toplamaya gittik. Hepsi bize esin kaynağı oldu. Köyün gerçek muhtarından da çok esinlendik, son derece misafirperver, her şeye ilgisi ve merakı olan, içgüdüsel olarak modern biri. Dört kızı bir de oğlu var hatta kızlarından birinin adı da Sibel. Bizi evlerinde misafir ettiler. Muhtarın kızlarıyla güvene dayalı, çok arkadaş yanlısı bir ilişkisi var, filmimizde muhtar karakterini oluştururken bu gerçeği de yansıtmak istedik.

Sibel’in dağda karşılaştığı Ali karakteri de oldukça ilginçti. Karadeniz’de bir Kürt hikayesi mi anlatıyorsunuz? Genelde Karadeniz’de dağlarında Türk askerlerinden kaçan Kürtlerin saklandığına dair efsaneler anlatılır. Ali’nin temsil ettiği şey nedir?

Ali bütün film içinde hakkında en az şey bildiğimiz karakter. Nereden geliyor, nereye gidiyor, nereli, eğitimi ne bu adamın, aile yapısı nasıl, nasıl biri, hiçbir fikrimiz yok. Bilinmeyen, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, o nedenle korktuğumuz insan Ali. Ama bu sadece Türkiye için geçerli bir durum değil, bugün dünyanın her yerinde bilinmeyen, tanınmayan korku uyandırıyor, üzerine hemen bir takım etiketler yapıştırılıyor: Tehlikeli, kötü, mülteci, terörist. Ali bizim için bu duyguyu temsil ediyor. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.

Mesela izleyiciler bu konuda neler söyledi, onların tepkileri nasıldı?

Hem yurt içinde hem de yurt dışında Ali karakteri aslında benzer sorulara yol açıyor, herkes kendi ülkesi üzerinden bir benzetme yapmaya çalışıyor. Mesela bir festivalde filmi izleyen seyirciler aralarında tartışmaya başladılar; birisi Ali’nin Kürt olduğunu, diğeri asker kaçağı olduğunu, bir diğeri İstanbul’lu bir devrimci olduğunu iddia etti. Bu durum aslında Ali karakterinin tam da olması gereken yerde durduğunu gösteriyor. Herkes kafasında Ali’ye başka bir etiket yapıştırıyor, bu da bir şekilde amacımıza ulaştığımızı gösteriyor.

Kendi ülkenizde film yaparken zorlandınız mı?


Ben Ankara’da doğdum ve büyüdüm, eğitimimi de Ankara’da tamamladım. Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunuyum. Sinema ve yönetmenliğe duyduğum ilgi ve Guillaume’la tanışmamızın ardından yurt dışı ile bağlantılarım gelişti. İlk dönemlerde aslında kendi kültürüme olan mesafemin çok da sınırlı olduğunu fark ettim. Bir süre sonra bu mesafe gittikçe arttı. Çok yapışık olmak ya da çok uzak olmak. İkisi de iyi değil. Çok yakın olduğunuzda bazı şeyleri göremiyorsunuz, çok uzak olduğunuzda da yine bazı şeyleri göremiyorsunuz. Ortasını bulmak önemli. Bu filmi yapmak istememizde aslında doğru mesafeyi bulduğumuza inanmamızın çok etkisi oldu.

Sibel’in giydiği kıyafetler ilginçti. Genelde Karadeniz kadını, allı güllü, çiçekli böcekli etekler, elbiseler giyer. Haki yeşil gömlekle gezen Karadenizli genç kız pek göremezsiniz. Neden böyle bir tercih yaptınız?

Sibel bir avcı. Amacı kurdu avlamak, ormanda hiç göze çarpmadan hareket ederek hedefine ulaşmak. Bölgede karşılaştığımız avcılar haki rengi tercih ediyorlardı. Biz de onları örnek aldık. Sibel’in farkı ise boynundaki kırmızı yemenisi. Burada aslında bir terslik var: Sibel gözlerden uzak olmaya çalışıyor ama bir yandan da en büyük isteği aslında görünebilmek. Kurdu avlamaya çalışmasının nedeni de aslında bu. Köylülerin nihayet kendisini fark etmesini, kendisini takdir etmesini istiyor. Kendi içindeki gücü farkettikçe de kıyafetleri değişiyor, daha renkli kıyafetlere bürünüyor.

Sibel, Reha Erdem’in Jin filmini, Semih Kaplanoğlu'nun Bal'ını hatırlatıyor. Sanırım size de bu hep söyleniyor.

Evet bazı filmlerle sık sık karşılaştırılıyoruz, bunların arasında Jin de var. Burada güçlü kadın karakteri etrafında örülmüş hikayeler, yeşilin yoğun olduğu mekanlar, ormanda bir şey ararken kendini bulan kadınların hikayeleri karşılaştırmalarda rol oynuyor büyük ihtimalle.

Frankfurt’taki gösterimden sonra sizi sahneye ıslık çalarak çağırdılar. Bu dil herkesin ilgisini çekiyor tabi. Gerçekten böyle bir dil olduğu Avrupa’da biliniyor mu, yoksa onun da kurgusal olduğu mu düşünülüyor? Size ne tür sorular, tepkiler geldi dil ile ilgili?

Nadiren de olsa bu dili bilen seyircilerle karşılaşıyoruz ama genelde seyirci filmle beraber dilin varlığını keşfediyor. Şaşırarak dilin gerçekliğini, her şeyi ifade edebilme özelliğini ve de Damla Sönmez’in film için bu dili gerçekten konuştuğunu öğreniyorlar. Film içindeki diyalogların hepsi gerçek ıslık dili ve hepsini de Damla Sönmez çalıyor.

Köylüler de filmde oynuyor, amatör oyuncularla çalışmak nasıldı?


Bizim uzmanlık alanımız aslında amatör oyuncular, profesyonel oyuncularla ilk kez çalışıyoruz. Bundan önceki filmlerimizde oynayanlar hiç kamera karşısına geçmeyen insanlardı. Hep bir yere gittik, birisiyle tanıştık. O kişi bize bir hikaye anlattı. Biz senaryosunu yazıp kendisini oynattık. “Noor” da öyledir, “Ningen” de öyledir, “Ata” da öyle.

Karadeniz kadınları yerinde duramaz. Onları idare etmek zor olmadı mı?


Karadeniz kadının çok büyük bir özelliği var. Çalışmaktan yorulmuyor, ağır şartlara da bir o kadar alışkın. Bir zaman sonra biz daha sormadan “Bu iyi olmadı, tekrar yapalım” deyip güneşin altında 45 derecelik yokuşları çıkıp çıkıp indiler. Şimdiye kadar çalıştığımız en disiplinli amatör oyuncular diyebiliriz.


Filmi Kuşköylüler izledi mi?

İlk onlara gösterdik. Köydeki ilkokulun içindeki sınıfa bir ekran kurduk ve hep birlikte izledik. Onların kültüründen esinlenerek bir film yaptık. İlk izlemek onların hakkı, onların onayını almamız bizim için önemliydi. Kuşköylüler için önemli olan filmde ıslık dilinin nasıl gösterildiği ve nasıl konuşulduğuydu. Ayrıca köydeki herkes filme bir şekilde katkıda bulundu. Bazıları filmde oynadı, bazıları bizimle birlikte çalıştı, bize evlerini açtı. Emeklerinin sonucunu görmekten de bir o kadar memnun oldular. Köye sürekli olarak hem yurt içinden hem de yurtdışından belgeselciler geliyor ama büyük çoğunlukla köylerinde çekilen filmleri görme şansları olmuyor. O nedenle hep beraber filmi seyredebilmek onlar için çok önemliydi.

Daha önceki filmlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Beraber kısa metraj ve de belgesellerle beraber 10 film yaptık. “Sibel”, “Noor” ve “Ningen”’den sonra üçüncü uzun metrajlı filmimiz. Türkiye’de çektiğimiz ilk film bir belgesel. Adı “Camera Obscura” (2010), Altı Nokta Körler Vakfı ile ortak çalışmamız. Filmin ortaya çıkışı da yine başka bir filmimiz sayesinde oldu: “Ata”, kurmaca kısa filmlerimizden biri. Bir Uygur Türkü kaçak olarak Fransa’ya geliyor. Bir Türk kızı da aşk meselesi yüzünden Fransa’ya geliyor. İkisi de çok yalnız. Buluşuyorlar. Onların hikayesi. Ata Uygurca’da baba demek. Kız bir süre sonra adama Ata demeye başlıyor.

“Ata”’yı Ankara Sesli Kütüphane çalışanlarına göstermiştik. Görme engelli bir izleyici yanımıza geldi, ‘Ben de hep yönetmen olmak istemiştim, filminizi de çok beğendim, acaba ben de film yapabilir miyim?’ dedi. Neden olmasın dedik. Önce senaryo yazma atölyesi yaptık, onu filme aldık. Ardından da mizansen atölyesi yaptık. Katılımcılar da 5 kısa film yaptılar. Hepsinden 90 dakikalık bir belgesel hazırladık. “Camera Obscura” böyle ortaya çıktı. İstanbul Film Festivali’nde ilk kez gösterilmişti. Aynı belgeseli Fransa’daki görme engellilerle de yapmak istiyoruz.

Herkes yönetmenler olarak sizi de merak ediyor. Bir araya nasıl geldiniz?
Ankara’da tanıştık. Her ikimiz de sinema dışında işlerle uğraşıyorduk. Tanışmamız her ikimizi de sinemaya yöneltti diyebiliriz.

Çalışırken ikili olarak çatışma yaşamıyor musunuz?
 Tabii ki yaşıyoruz. Ne de olsa iki ayrı beyin iki ayrı şekilde düşünüyor ama burada her ikimizin de birbirimizden bağımsız filmleri olmaması bir şekilde dengeyi sağlıyor. Biz beraber film yapmayı öğrendik, şu an tek başımıza film yapabileceğimizi de düşünmüyoruz. Her ne kadar farklı kültürlerden gelen farklı kişilikler olsak bile dünya görüşümüz ortak, gücümüz de burada geliyor galiba.

‘Sibel’in 2019’daki festival yolcuğu nasıl olacak? Mesela en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı gösterilmeyi bekliyor musunuz?

Yeni festival seçkilerimiz var, ayrıca sırasıyla Almanya, Türkiye, Fransa, İsviçre ve Belçika’da Sibel gösterime girecek. Umarız mümkün olduğu kadar çok seyirciye ulaşabiliriz. Filmimizin uluslararası platformlarda ülkemizi temsil etmesinden tabii ki onur duyuyoruz. Diğer yandan başvurular ve seçkiler bizden bağımsız olarak işleyen süreçler. O nedenle bizim asıl amacımız filmin seyirciye ulaşması, bunu kolaylaştıracak her adım da bizim için bir başarı. Ama tabii ki Sibel’in bu seçkide bir şansı olabileceğinin düşünülmesi de bizi mutlu ediyor.

Yeni projeleriniz neler?
Türkiye’de yeni bir projemiz var, senaryosu hazır. Yine güçlü bir kadın karakterinin etrafında dönüyor. Diğer projemizde Güney Kore’de. İki ülke arasındaki benzerlikler şaşırtıcı derecede fazla. Güney Kore’de işlenen herhangi bir sosyal konu Türkiye’de de anlam bulabiliyor. Bu benzerlikleri işleyecek bir film yapmak istiyoruz.

Sibel’in aldığı ödüller

 71. Locarno (İsviçre): FIPRESCI Ödülü, Ökümenik Jüri Ödülü, Genç Jüri Ödülü

25. Adana Film Festivali: En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Damla Sönmez), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy)

55. Ulusal Yarışma: En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü (Damla Sönmez)

16. Hamburg Film Festivali: En İyi Avrupa Ortak Yapımı Ödülü

40. Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali (Fransa): Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü

24. Roma Akdeniz Filmleri Festivali: Üniversite Jürisi Ödülü

38. Amiens Film Festivali (Fransa): CAS Jürisi Ödülü 

6. Muret Film Festivali (Fransa): En İyi Film Ödülü, Genç Jüri En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

20. Eskişehir Uluslararası Film Festivali: Yılın Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

18. Brüksel Akdeniz Filmleri Festivali: En İyi Film Ödülü, Genç Jüri Ödülü, Cineuropa Ödülü

Fayence Montauroux (Fransa): En İyi Film Ödülü, ‘Pro-Fil‘ Jürisi En İyi Film Ödülü, Seyirci Ödülü

Cannes Sinema Buluşmaları: Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü, SCNF Ödülü

Londra Film Haftası: En İyi Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

Sibel, Frankfurt'taki Mal Sehen adlı sinemada gösterildi. Mal Sehen (bi bakalım anlamına geliyor) alternatif film gösterimleri yapan özel bir mekan.



0 yorum:

Yorum Gönder