resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Aralık 2015 Perşembe

‘Habip Kırmızısı'nın 40 yıllık serüveni

10 Aralık 2015
‘Habip Kırmızısı' rengiyle resim tarihine geçen Habip Aydoğdu'nun ilk retrospektif sergisi İş Sanat Kibele Sanat Galerisi'nde açıldı. “Kırmızı” adlı sergi, sanatçının Nusaybin'de askerken kırmızı ıstampa mürekkebiyle çizdiği ilk resimlerden, 2000'lerin başında yapmaya başladığı Kurban serisine kadar 40 yılını anlatıyor.

Fotoğraf: Kürşat Bayhan


Resim tarihine ‘Habip Kırmızısı' adıyla yeni bir renk kazandıran Habip Aydoğdu (1952), ilk sergisini 1976'da Ankara Or-An Sanat Galerisi'nde açtı. O günden bugüne yaklaşık 40 yıllık sanat hayatında 70'in üstünde sergi biriktirmiş. Sanatçının ilk işleri, 1974'te Nusaybin'de askerlik yaparken etkilendiği manzaralardan oluşuyor. Eli, kolu, ayağı mayından kopan insanlar, kaçakçılık, yokluk... Böyle zor bir coğrafyada boya bulmak da imkansız. Askeriyede mühür basmak için kullanılan kırmızı ıstampa mürekkebi sanatçının imdadına yetişiyor ve yıllar sonra adıyla özdeşleşen kırmızının hikayesi başlıyor.

Habip Aydoğdu, 20 sene öncesine kadar, kırmızının resimlerindeki hakimiyetinin farkında olmadığını söylüyor. Ta ki, Adana'da bir üniversite söyleşisinde “Neden bütün resimleriniz kırmızı?” sorusuyla karşılaşana dek. Espriyle karışık verdiği şu cevap ise, kırmızı-turuncu karışımı arasında bir renk olan ‘Habip Kırmızısı'nı yavaş yavaş ortaya çıkarıyor: “Prostata iyi geldiği söyleniyor.” Oysaki bu cümle, Aydoğdu'nun, o günlerde bir gazete haberinde okuduğu “Kırmızı domates, kırmızı biber, kırmızı olan her şey prostata iyi geliyor.” cümlesinin bilinçaltından dışavurumudur. Sonraki yıllarda atölyesinde ilk başta kırmızılı resimlerin satıldığı, “Hocam kırmızı resim var mı?” diye sorulmaya başladığı dönem geliyor.

‘Kırmızı' sergisi, sanatçının dört dönemine odaklanıyor. 1970'ler yaşam kavgası yılları… Yıldız Parkı'nın girişinde, solda yer alan ahırda çizdiği at, Nusaybin resimleri, gecekondulaşma ile boğuşan Türkiye'den manzaralar bu dönemden. 1980'ler uçan düşler. Yani TRT yılları. Sanatçı, 1988'e kadar TRT Haber Merkezi'nde grafiker olarak çalışır. Fakat işini pek sevmez, aklı fikri resimdedir, kuşlar gibi özgürlük peşindedir, düşlerinde her gün istifasını verir ama bunu bir türlü gerçekleştiremez. İki çocuk, geçim, Türkiye koşullarında sadece resimle ayakta kalmak… TRT'de çalışırken ajandasına çizdiği desenlerin bir kısmı 1988'de Galeri Selvin'de sergilenmişti, şimdi bir kısmı Kırmızı'da. Körfez Savaşı'nın izlerini taşıyan, kırmızının iktidarını iyice gösterdiği 1990'lı yıllar ve bu coğrafyanın evlatlarını sürekli kurban etmesi üzerine 2000'lerde yapmaya başladığı ve hâlâ devam eden Kurban serisi, Aydoğdu'nun son dönem eserleri.

Aydoğdu, Kırmızı'yı önce eşi Fikriye Hanım'a ithaf ediyor, sonra da kendisiyle bir yüzleşme olduğunu söylüyor: “Nerelerden nerelere gelmişim onu burada göstermek istedik. Toplumsal iklim sergilerimi nasıl etkilemiş, resimlerime nasıl yansımış. Neleri kaçırmışım, neleri yakalamışım, neler nelere dönüşmüş? Bir yüzleşme bu retrospektif. Ama retrospektifin ötesinde Fikriye'ye teşekkürümdür.”

Aydoğdu'nun 'cinayet mahalli'
DYO yarışmasında mansiyon aldığı resmi, bir dönem neredeyse karikatür gibi çalıştığı eserleri, 1999’da PG Art’ta açılan ‘Kapılar’ sergisinden gerçek bir kapı çalışması, şiir ve resmi birleştirdiği ‘Kendime Mektuplar’ sergisinden bir parça, 5 yıl önce resme dönüşen 15 yıllık tulumunu kullanarak yaptığı sarı resim, Oğuz Atay’ın Norgunk’u ile bütünleştirdiği Norgunk sergisinden işler, 2009’da 11 ressam ile hazırladıkları “Vincent van Gogh’un Peşinde / Modernizmin İzinde” sergisi için yaptığı bir-iki resim… Hepsi, Kırmızı sergisinin başatları. Sanatçı eserlerini, bir arkadaşının ‘cinayet mahalli’ adını verdiği atölyesinde yapıyor. Evet, cinayet mahalli. Aydoğdu, bazı resimlerini boyadıktan sonra banyosunda hortum tutup yıkıyor. Sergi için, Serhat Özdemir tarafından hazırlanan videoda bu fantastik anları izleyebilirsiniz. Sergide ayrıca Aydoğdu'nun 1970'lerden itibaren tutmaya başladığı resimli günlükleri ve heykelleri de yer alıyor. Kırmızı, 23 Ocak’a kadar görülebilir.

Suriyeli şair Adonis ile ortak sergi açacaklar

86 yaşındaki Suriyeli şair Adonis ve Habip Aydoğdu, Eylül 2016'da İzmir Folkart Sanat Galerisi'nde birlikte sergi açacaklar. “Dizeler ve Renkler” adını taşıyan serginin hazırlıkları için Adonis, 2,5 ay önce Aydoğdu'nun Ankara Batıkent'teki atölyesine konuk oldu. Adonis, Aydoğdu'nun resimlerini uzun uzun seyretti, resimlerine şiirsel müdahalelerde bulundu. O şiirli tuvallerden biri ‘Kırmızı' sergisinde yer alıyor (yanda). Aydoğdu ise Adonis Günlükleri tuttu. O deftere ressam çizdi, şair yazdı. İki sanatçı daha sonra İzmir'de bir hafta vakit geçirdiler. Aydoğdu, Adonis ile tanışmalarını şöyle anlatıyor: “İki sene önce İzmir'de karma bir sergiye üç resim vermiştim. Adonis de o günlerde İzmir'de şiir günlerine davetliymiş. Plastik sanatlara ilgili biri. Nereye giderse gitsin, kendini müzede, galeride buluyor. Resimlerimi beğenince üç kitabını imzalayıp gönderdi, ben de gönderdim. Aradan bir yıl sonra bu proje için bir araya geldik. Defteri birlikte tuttuk, müthiş şeyler yazdı. Coğrafya birlikteliğimiz de var. Kendisi Cizre'nin 15-20 km aşağısında doğuyor.” Defterin tıpkıbasımı, sergi ve kitap olmak üzere üç ayaklı tasarlanan “Dizeler ve Renkler” sergisi, Folkart'ta üç ay açık kalacak.
Adonis'in, Aydoğdu'nun resmine yaptığı şiirsel müdahaleler biri. Sağ alt köşede şairin el yazısı ile bir şiiri.


KIRMIZI SERGİSİNDEN





 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ





6 Temmuz 2015 Pazartesi

Dayımın kitabına layık bir film çekeceğim

6 Temmuz 2015
Sinema, müzik, edebiyat, resim gibi sanatın pek çok alanında eser üreten Mehmet Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı ‘Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Çekimleri eylülde başlayacak filmle ilgili az konuşan Güreli şöyle diyor: “Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum.”
Mehmet Güreli, 50 yıldır Cihangir'de yaşıyor. Fotoğraf: Turgut Engin, Zaman
Mehmet Güreli'nin filmlerle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi var. Bugüne kadar bir uzun metraj olmak üzere dört film çekti. Av Mevsimi'ne konuk oyuncu oldu. Gönül Yarası'nda manavdı. Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde ona özel bir teşekkür etti. Biraz daha eskiye gidersek İkinci Bahar dizisindeki balıkçı rolünü herkes hatırlayacak. Güreli'yi en son bir bankanın reklam filminde, yeğenine ilham olan ressam dayı rolünde izledik. Çekemediği filmler ise ayrı bir film konusu olabilir. Hiç durmuyor, üretiyor, üretiyor.

Müzikle ilişkisini zaten söylemeye gerek yok. Youtube'da 3,5 milyondan fazla tıklanan, çok sevilen bestesi ‘Kimse Bilmez' aldı başını gitti. Eylül ayında iki yeni film ve bir albümle sezona giriş yapacak olan Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Filmin senaryo aşaması bitmiş. Oyuncuların kimler olduğunu söylemese de, isimleri belirlemiş, mekanları bile düşünmüş, çekimler eylülde başlayacak. İlk sahne Şişhane metrosunun girişinde gerçekleştirilecek. İkinci film projesi ise, yönetmenliğini Görkem Yeltan'ın yaptığı ‘Yemekteydik ve Karar Verdim'. Post prodüksiyon için dün ekiple birlikte Bolonya'ya giden Güreli, filmde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor.

Dört Köşeli Üçgen, hiciv sanatının başarılı örneklerinden biri olarak biliniyor. Film nasıl olacak?

Hulki Aktunç, Türkiye'deki ilk düşünce romanı budur demişti. Alegorik anlatımı olan bir romandır. Entelektüel anlamda beynin içindeki kıvrımlarla oynar. Filmin ilk beş dakikasını izleyici yadırgayabilir, sonra ısınabilir. Film, sabaha karşı bir sahneyle başlayacak. Tramvayda bir adam işine gidiyor. Hatta çekeceğim yeri de hesapladım, baktım oraya. Şişhane'de. Hafif bir müzikle başlayacak sahne. Corelli (İtalyan besteci) düşünüyorum. Corelli'ye yakın bir şey ben de besteleyebilirim.

Kitap uyarlamaları bazen çok farklı olabiliyor, siz nasıl bir şey tasarladınız?

Salah Birsel'in romanı ortada, aşağı yukarı ona çok yakın bir şey çekmek istiyorum. Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum, kitabın o baskısı da var bende.

Dayınız sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

Salah Birsel benim için bir dayı olmaktan çok, bir hoca, evde izlediğim insandı. Üretmenin ne olduğunu ondan öğrendim. Onun bakışlarını, el hareketlerini, ses tonunu yükseltmeyişini, bir şey anlatırken samimiyetini… Tüm bunları ondan öğrendiğimi bugün daha iyi anlıyorum. Evet bunun şans olduğunu söylemek isterim. İnsanın hikayesi evde başlar. Okulda da devam ediyorsa o zaman çok daha şanslısınızdır.

Ölene kadar hep birlikte mi yaşadınız?

Erenköy'de oturuyordu son yıllarında ama her sabah 11.00'de bana telefon ederdi ya da ben arardım, uzun uzun konuşurduk. Bir de Bülent Oran'la aynı konuşmaları yapardık. Her şeyle ilgilendiğim için, etrafta ne oluyor ne bitiyor anlat derlerdi. Şu kitap çıktı, bu kitap çıktı, şu film var. Salah Birsel, Bülent Oran, Emir Salih Sandalcı çok şey öğrendiğim insanlar.

Filmde kimler oynayacak, çekimler, senaryo, çekim mekanı, gösterime giriş tarihi belli mi?

Aslında onlar hakkında da konuşmak istemiyorum. Bazen bitmemiş şeyleri söylüyorum. Para bulamıyorum, üzülüyorum sonra. Resim, müzik ve sinema ile ilgili benim meselelerim bitmez. Herhalde ölümüme kadar böyle gidecek. Bir defterim var, sana birazdan gösteririm, 67 tane film yazmışım, çekeceğim diye. İkisini yapabildim.

Refik Halid Karay'ın bir hikayesini, Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masalları'nı filme çekeceğinizi duymuştuk, olmadı sanırım.

Bir film projemi de 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na teklif ettim. Reşat Ekrem Koçu'nun hayatını çekmeyi planlamıştım. Bayıldılar projeye ama olmadı. Nedenini ben söylersem acıklı ve komik olur. Çekemediğim filmler üzerine konuşmak beni öldürür. Yapılmamış şeyler her zaman insanın peşinden gelir.

O kadar karamsar bir durum yok ortada.

Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi romanından uyarlanan Gölge'yi çektik. Venedik'te çektim filmi, ödüller aldı. Kanada'ya seçildi vs. Ama filmin borçları daha yeni bitti. 2007'de çektim Gölge'yi, 2015'teyiz. Artık önümüze bakacağız, önemli olan çekmeye devam etmek. Sinemada az ürettiğime inanıyorum. Aslında kendime ilk seçtiğim alan sinemaydı. Her sene bir film çekmek isterdim.

Filmler son yıllarda daha çok destekleniyor aslında. Size mi rast gelmedi?


Kültür Bakanlığı'na Dört Köşeli Üçgen için başvurdum, reddedildi. Gölge reddedilmemişti. Jüriler değişiyor. Jürilerin tercihleri ve entelektüel yapıları rol oynuyor burada. Tercihler, ilişkiler, bağlantılar… Seçilmediğim zaman ‘jüri kötüydü' demek yakışmaz bana.

Salah Birsel'in, film eleştirileri yayınlanacak
Salah Birsel, bir roman yazdı ama edebiyatın pek çok alanında üretti. Ağustos sonunda Agora Yayınları film eleştirilerini ilk kez toplu halde yayınlayacak. 1956-1960 arasında Vatan ve Yeni Sabah gazetesinde yazdığı eleştirileri elbette Mehmet Güreli derleyip toparladı.

Mehmet Güreli, eylülde gösterime girecek "Yemekteydik ve Karar Verdim" filminde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor. 
‘Kimse Bilmez'i solo albüme ilk kez alıyorum'
"Şu anda yedi kişilik bir müzik grubum var. Yaş ortalaması 25. Eylülde çıkacak altıncı albümü onlarla yapıyorum. Kayıtları Tünel'de Ada Müzik'in stüdyosunda gerçekleştirdik. Kimse Bilmez'i bu albüme alıyorum. Daha önce bu şarkı Kent Ozanları ve Hatırla Sevgili gibi ortak albümlerde vardı. Solo albümde ilk defa olacak. Albümün adı Zamboni Sokağı. Bu sokak, İtalya Bolonya'da. Görkem'in (Yeltan) sözlerini yazdığı, benim bestelediğim Mary şarkısında geçiyor. Mary'yi Cihangir'de tanımıştım, hikayesini anlattım Görkem'e. O da söz yazdı. Zamboni Sokağı'na pazar günü (dün) gideceğim. Ne tevafuk ki, ‘Yemekteydik ve Karar Verdim' filminin post prodüksiyonunun bir bölümünü Bolonya'da yapacağız. O sokakta fotoğraf çekineceğim, albümün kapağı olacak. Dört aydır bunları konuşuyoruz, o zaman o sokağa gitme düşüncemiz yoktu ama Görkem daha önce gitti oraya. Bolonya'da çocuk kitapları festivali yapılıyor her sene. Görkem 3-4 kere katıldı. Davet alıyor, gidiyor, konuşmalar yapıyor. Dolayısıyla o sokağı çok iyi biliyor. Sonra bizim yanımızda çalışan Eda diye bir arkadaşımız var. Ressamdır, kostüm işine bakıyor filmde. Dedi ki, ben bu sokakta okudum. Arzu Okay'ın kızıdır kendisi. Tüm bu bağlantılar hoşumuza gitti, albümün adına böyle karar verdik. Zamboni 23 yaşında bir genç, ölünce adını sokağa koymuşlar. Ama neden öldürüldüğünü bulamadım. Gidince sorup soruşturacağım."

Mehmet Güreli'den Carré d'Artistes için özel tablolar
Sanatı demokratikleştirmek' söylemiyle Fransa'dan yola çıkan ve 20'yi aşkın ülkede şube açan galeri Carré d'artistes, geçtiğimiz ocak ayında İstanbul'da da bir şube açtı. Bugüne kadar 20 kişisel sergi açan Mehmet Güreli, artık Carre d'artistes'in portföyündeki 500 sanatçıdan biri. Güreli'nin galeriye özel yaptığı eserleri 20 Temmuz'a kadar Galatasaray'daki mekânda görülebilir. Daima figüratif resim yapan ve ekspresyonizmden Güreli, resimlerinde canlı renkler kullanmayı tercih ediyor. Yağlı boya ve sulu boyayla yaptığı resimlerde öne çıkan insan figürü, şehirli insanın yabancılığı ve kaybolmuşluğunu anlatıyor. Bu hikâye kent insanının geçmiş yüzyılın içindeki film kareleri biçiminde kendini dışa vuruyor. Carre d'Artistes Sanat Galerisi için 13X13, 19X19, 25X25, 35X35 olmak üzere dört değişik ebattaki resimlerinde trenler, sokaklar, pencereler, odalar buluşma ve ayrılıklar ortak gizli temalar olarak kendini hissettiriyor. Resimlerinde Henri Matisse, Paul Gauguin ve Pierre Bonnard sevgisi hissedilen Güreli'nin daha keskin renk ve bozulmuş biçim ifadesi ile özetlenebilecek ‘Fauvizm' akımından etkilendiği de eserlerinde izleniyor.

Carré d'Artistes İstanbul'da Güreli ile birlikte 14 sanatçının eserleri yer alıyor. Galerinin bir başka özelliği de bünyesindeki sanatçıların eserlerinin başka ülkelerde de sergilenme şansı bulması. Her ay her galeriden bir sanatçı bir diğer şehirdeki Carré d'Artistes'te yer alıyor. Sanatçının sanatından para kazanmasını sağlamaktan yola çıkarak oluşan konsept sanatçılara düzenli gelir kaynağı oluşturarak kendi yaratıcılığına ve sanatına konsantre olmasını sağlıyor. Sanatı herkesle buluşturan galerinin sahibi Nazlı Berberoğlu “Sanat yalnızca ayrıcalıklı bir kesimin egemenliğinde kalmamalı ve isteyen herkes gerçek bir sanat eseri sahibi olabilmeli.” diyor.






 
Mehmet Güreli ile Cihangir'deki evinde iki saat sürdü röportajımız.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



16 Mart 2015 Pazartesi

Edebiyatın, Çanakkale ile acıklı imtihanı

16 Mart 2015
1915 yılının Haziran ayında Çanakkale Cephesi’ne bir ‘Edebi Heyet’ gönderildi. Aralarında şair, yazar, ressam ve bestekârların yer aldığı bu heyetin ‘edebi başarısızlığını’ Beşir Ayvazoğlu kaleme aldı. 
Edebi Heyet, Beşinci Ordu Karagahı'nda General Liman von Sanders ile birlikte.

Mehmed Emin Yurdakul, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Razi Bel, Nazmi Ziya Güran, Çallı İbrahim, Ömer Seyfeddin, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Yekta Madran, Müfid Râtib, Ali Cânip Yöntem, İbrahim Alâettin Gövsa, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Hıfzı Tevfik Gönensay, Hakkı Süha Gezgin... 1915 Haziran’ının sonlarına doğru, otuz kadar şair, yazar, ressam ve bestekâr Harbiye Nezareti Karargâh-ı Umumi İstihbarat Şubesi Müdürlüğü’nden birer tezkere aldılar. Yazıda, Çanakkale’de muharebe alanlarını gezerek duygu ve düşüncelerini anlatmaları isteniyordu. Davete olumlu cevap verenler, 11 Temmuz Pazar sabahı, kollarında beyaz üzerine yeşil defne dalları işlenmiş işaretler bulunan haki keten elbiselerini giymiş, kabalaklarını başlarına geçirmiş olarak Sirkeci Garı’nda buluştular, fakat Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Halit Ziya, Süleyman Nazif gibi ünlü isimleri aralarında göremeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Omuzlardaki yük daha da ağırlaşmıştı. Her birinden Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini gezdikten sonra kendi sanatlarının diliyle kahramanlık ve zafer neşideleri bekleniyordu.
Seddülbahir Grup Kumandanı Vehip Paşa, düşmandan alınan makineli tüfekleri Edebi Heyet'e gösterirken (Harp Mecmuası Sayı 3, Kanunusani 1331)

Edebi Heyet üyeleri, Çanakkale yolunda bir mola sırasında.

Edebi Heyet, Arıburnu ve Seddülbahir’de on gün geçirir. Yazar Beşir Ayvazoğlu, bu geziyi, sonucunu ve bugüne kadar uzanan yansımalarını kaleme aldı. Ayvazoğlu, “Edebiyatın Çanakkale ile İmtihanı” (Kapı Yayınları) kitabının ilk bölümünde Edebi Heyet’teki isimleri fotoğraflarıyla birlikte tek tek tanıtıyor. “Kim Davet Edildi, Kim Edilmedi” başlığı altındaki ikinci bölümde Abdülhak Hamit Tarhan, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif Ersoy’un heyette neden yer almadığını açıklıyor. Mesela Mehmet Akif, o sırada Almanya’da başka bir işle görevlendirilmiştir, Tevfik Fikret ise çok hastadır, zaten o yıl vefat ediyor.
 Çanakkale’ye davet edilenler arasında gördüklerini uzun uzadıya anlatan tek isim, Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi olmuş. Suphi, İkdam gazetesinde “Gördüklerimiz” başlığı altında sekiz bölüm halinde tefrika ettirdiği ve daha sonra küçük değişikliklerle “Günebakan” adlı eserine aldığı bu yazısında izlenimlerini 11 Temmuz 1915 sabahı trenle Sirkeci’den yola çıktılar.
Edebi Heyet’in Çanakkale’ye ziyaretini ve dönüşünü 13 bölümde anlatan Beşir Ayvazoğlu, edebiyatımızın bu konuda neden başarısız olduğunu Sonsöz’de şöyle açıklıyor: “Çanakkale’de yazılan, Mehmed Akif gibi büyük bir şairin bile bütün şairlik kudretini kullandığı halde zor anlatabildiği bir destanı, Mehmed Emin Yurdakul’dan ve gencecik, tecrübesiz –ve kabiliyetleri sınırlı- şairlerden beklemek büyük bir hata ve haksızlıktı. Başarısızlığın sorumluluğu elbette heyeti teşkil ederken yanlış kararlar verenlerindir.” Çanakkale ile ilgili bugün bile dişe dokunur bir film, tiyatro, sergi, yayın sayısının az olması acaba yine bu yanlış kararlarla açıklanabilir mi?

Ahmet Haşim Çanakkale'deyken...

Bu fotoğraf, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine 22 Ekim 1914’te askere çağrılan Ahmet Haşim’e ait. Kendisi Çanakkale cephesine gönderilmiş, fakat Beşir Ayvazoğlu’nun hikayesini yazdığı Edebi Heyet’e çağrılmamış. Döndükten sonra Ahmet Haşim’in Çanakkale’ye dair anlattıkları dostlarını hayal kırıklığına uğratmış. (Kitapta neler anlattığını okuyabilirsiniz). Yakup Kadri, “Canım, Çanakkale’de gördüklerin bundan mı ibaret?” diye sorunca, “Yok, bir de düşman bombardımanlarının havada bir patiska çarşafın yırtılışını andıran sesleri vardı” diye alaylı bir tavırla cevap veren Haşim, gözlerinin ucuyla gülümseyerek şöyle devam etmiş: “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.” Şimdi burada sizinle konuşan sadece ihtiyat zabiti Haşim Efendi’dir.”
Ayvazoğlu Haşim bu sözlerini şöyle yorumluyor: Haşim’in bu sözlerinde, gülümseyerek söylenmiş olsa da acı bir sitem vardır. Harp bütün şiddetiyle devam ederken İstanbul’da vakit geçiren, bir kısmı çok genç ve tecrübesiz şair ve yazarları zafer destanları yazmaları için Çanakkale’ye gönderirken, “zaferin ne pahasına kazanıldığını ta içinden görmüş ve ateş hatlarının nice tehlikeli saatlerini bizzat yaşamı olan Ahmet Haşim’i kimse hatırlamamış, aklının ucundan geçmemiş, hatırlamışsa bile Arap olduğu için Türkçülerden oluşan heyete katılması uygun görülmemiştir.

Çanakkale’de bir ressam
Topçu Bataryası, Çallı İbrahim

Edebi Heyet’te ressam olarak iki sanatçı vardı: Çallı İbrahim ve Nazmi Ziya. Çallı İbrahim, savaşla anlatan, daha sonra Viyana’da da sergilenen 6 eser yaptı: Topçu Bataryası, Yaralı Asker, Siperde Gece Baskını, Siperde Sabah, Çadırın Önünde ve Subay. Beşir Ayvazoğlu’nun belirttiğine göre bu resimlerden son üçünün nerede olduğu bilinmiyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 
 


24 Kasım 2014 Pazartesi

Kâğıt toplayıcısı iki sanatçı

24 Kasım 2014
1950’li yıllarda Paris’e giden ressam ve yazarların sefalet içinde yaşadıkları hep anlatılırdı. Yandaki fotoğraf, kağıt toplayıcılığına kadar düştüklerinin en çarpıcı belgelerinden. 1940’lı yılların sonunda çekilen bu kareyle, son romanı Yaban Gülleri’ni yayımlayan Osman Necmi Gürmen’in (87) evinde karşılaştık.
Osman Necmi Gürmen (gözlüklü) ve Türk resminin önemli isimlerinden Mübin Orhon.
1950’li yıllarda Paris’e giden pek çok ressam ve yazarımızın sefalet içinde yaşadıkları, çektikleri zorluklar hep anlatılır. Zaten o yıllar Paris’in zor dönemleridir. Savaş sonrasıdır, açlık ve sefalet tüm şehirde hüküm sürmektedir. ‘Paris ekolü’ ressamları olarak bilinen bu sanatçılar içinde, hayat şartları en zor olanlardan biri Mübin Orhon’dur (1924-1981). Kendisinin kan kusarak öldüğü biliniyor. Yukarıdaki fotoğraf, anlatılagelenleri doğrulayan karelerin belki de en çarpıcısı. Türk resminin ustalarından Mübin Orhon ile yazar Osman Necmi Gürmen’i kâğıt toplarken belgeleyen fotoğraf, 1940’lı yıllara ait. Bir çadırın önünde gazete kâğıtları toplayan iki gençten, gözlüklü olan Osman Necmi Gürmen, kıvırcık saçları ve mütebessim çehresiyle objektife bakan ise Mübin Orhon.

Bu tarihî kareyle, altı ay Türkiye’de, altı ay Paris’te yaşayan Osman Necmi Gürmen’in Mecidiyeköy’deki evinin fotoğraf arşivinde karşılaştık. Onunla buluşmamızın nedeni ise yeni çıkan romanı Yaban Gülleri’ydi (Gölgeler Kitap). 2006’da yayımlanan ve çok satanlar listesine giren Rana romanı ile Türkiye’de tanınan Gürmen, son romanında 13 yaşında vefat eden kız kardeşi Nesteren’in hayatı üzerinden 1930’lu yılların Türkiye’sini anlatıyor.


 Gürmen’in hayatı da ressamlarınki gibi sefaletle geçmiş fakat o diğerlerinden daha şanslı. Az da olsa aşiret mensubu olmanın güzelliklerini yaşamış. Siverek’ten Paris’e uzanan, filmlere konu olacak bir hayatı var. Hayatının belgesel filmi (Kurşun Kalem, yön. Mustafa Ünlü, 2009) çekildi aslında, yakında ise Ömer Çakır’ın yazdığı otobiyografisi yayımlanacak.

1927, İstanbul doğumlu olan Gürmen, Şanlıurfalı Bucak aşireti reisi Osman Paşa’nın torunu. Saint Joseph’i bitirdikten sonra yükseköğrenim için Fransa’ya gidiyor. O dönemde orkestrada davulculuktan kâğıt toplayıcılığına, şoförlüğe kadar geçinmek için yapmadığı iş kalmıyor. Fikret Mualla, Mübin Orhon, Selim Turan, Avni Arbaş başta olmak üzere ünlü ressamlarla o dönemde tanışıyor. Orhon, tabii ki en yakın arkadaşı. “Mübin en çok samimi olduğum arkadaşımdı. Fikret Mualla, havalarda olan bir adamdı. On parası yok. Hatta gelir, benden 10 Frank alır, suluboya bir resim verirdi. Taşınırken kaybettim bütün resimlerini. Birçok resmi vardı.” diye anlatıyor gençlik yıllarını.

Ressamlarla - 1949 Selim Turan, Osman Necmi Gürmen, Emin Sümen, Ahmet Ramazanoğlu, oturan Avni Arbaş.



Sabahattin Eyüboğlu, Avni Arbaş, Selim Turan, Cahit Irgat. Schola Cantarum 1948. 

Yaşar Kemal ile.
Gürmen, okulu bitirdikten sonra babası, aşiretin başına geçmesini ister. O da babasını kırmayarak bir anda Paris’ten Siverek’e dönüp Bucak aşiretinin başına geçer. İyi eğitim almış bir İstanbul beyefendisi olarak aşirette süren kan davasının ortasına düşer. İnsancıl yaklaşımı, aşiretin sert kurallarını aşamaz. Elinde hiç olmazsa siyasi bir kuvvet olması için Adalet Partisi Siverek ilçe başkanı olur. İşin içinden çıkamayınca memleketini terk ederek Bodrum’a yerleşir. Burada ilk ticarî mavi yolculuğu başlatır. Bu sefer arazi mafyası Gürmen’i rahatsız edince işin içine yine aşiret, silah girer. Gürmen artık bıkmıştır, her şeyi bırakıp Fransa’ya döner ve kitaplarını yazmaya başlar.

“Romanlarımda içimde kalan ukdeleri anlatıyorum”

Ebem Kuşağı (Delibozuklar Çiftliği adıyla da yayımlandı), Kılıç Uykuda Vurulur, Rana, Mühtedi, Ah Vre Sevda, Saint Michel’in Develeri, Neydi Suçun Zeliha adlı eserleri bulunan Osman Necmi Gürmen, “Ben romanlarımı içimde kalan ukdeleri anlatmak için yazıyorum. Rana’yı yazdığım zaman ukde olarak annem vardı içimde. Biliyorsunuz annem, akıl hastasıydı. Ben annesiz büyüdüm. Niçin bir kadın; hem de akıllı bir kadın aklını kaybeder? Fransızca konuşan, piyano çalan, Almanca bilen bir kadın neden bu hale gelir? Bu merak, bir problem olarak içime işlemişti. Onu açığa vurmak, nedenlerini aramak için yazdım belki. Son romanımda kız kardeşim Nesteren var. Kalp hastasıydı. 13 yaşında vefat etti. 1942, savaş yıllarıydı. O zamanın ünlü doktorlarından Neşet Ömer Bey, ‘Büluğ çağını atlatırsa ondan sonra uzun yıllar yaşar.’ demişti ama kız kardeşim atlatamadı. Rana 1905’te başlar 1928’de biter, Yaban Gülleri 1930’da başlar 1940’ta biter. Osmanlı’nın son yılları, Cumhuriyet’in ise ilk dönemidir. Bundan sonraki romanım ise harp yıllarında başlayacak, -başlatabilirsem- nereye kadar giderse.” diyor. İstanbul’un değişen yönü, dünya siyasetinde kararan ufuklar, ikisi Türk, diğeri Yahudi üç komşu aile ve tüm bunlar arasında yol alan iki genç kız; Nesteren ve Ester’in hikayesi Yaban Gülleri’nde…
Osman Necmi Gürmen, 30 Haziran 2015'te Paris'te hayatını kaybetti.
 
Osman Necmi Gürmen, eşi ve ben. Mecidiyeköy'deki evleri. Kasım 2014.




25 Ekim 2014 Cumartesi

Göçün ve müziğin resmi

25 Ekim 2014
Ressam Banu Tansuğ’un anneannesi Drama’da, babası Manastır’da doğmuş. 1922’de ise Yunanistan’daki ta atalarından kalan 500 yıllık toprakları bırakıp anne tarafı İzmir’e, baba tarafı İstanbul’a göç etmiş. Çocukluğu, büyüklerinden dinlediği acı dolu göç hikayeleriyle geçen Tansuğ, dinlediklerini bugün Nişantaşı’ndaki Art 212 Sanat Galerisi’nde açılan “Rebetika: Haz ve Hüzün” sergisinde tuvale taşıyor. Sergide sadece acı yok elbette, adından da anlaşılacağı üzere göçe zorlanmış insanların mücadelesinde müziğin gücü de var. Tansuğ sergisinde, figür ve kompozisyonları oluştururken dönem fotoğrafları, kartpostallar gibi görsel malzemelerden yararlanıyor ve 20. yüzyıl başlarındaki Anadolu Rum ve Türk halklarına özgü yazı karakterlerini arka planda birer simge olarak kullanıyor. Mesela ünlü hattat Ahmed Karahisari’nin karalamalarını o dönemi yansıttığı için tercih etmiş. Sanatçı, neden böyle bir sergi hazırladığını şöyle anlatıyor:

“Toplumsal yıkımlar yalnızca acı, önyargı, düşmanlık ve tüyler ürpertici anılar mı yaratırlar? Hayır! Bir de şarkılar kalır geriye, şarkılar taşınır bir yerden ötekine; yükte hafif pahada ağır. İşte 1922 olayları sonrasında yaşanan mübadele yıllarında Kapadokya’dan İzmir’e dek türlü kentlerde yaşayan yüz binlerce Rum, anavatan demelerine karşın bir türlü kaynaşamadıkları Yunanistan’a taşındılar gemi gemi. Gemilerde şarkılardan başka şeye yer yoktu. Küçük Asya Rumlarının adeta istek dışı bir çığlıkmış gibi patlayan haykırışları (şarkıları) Yunanistan’ın dört bir yanından yükseldi. Anadolu’dan getirdikleri çalgılar eşliğinde acılarını aktarıyorlar, anılarını yâd ediyorlardı. Bugün tutkuyla dinlediğimiz Rebetika şarkılarını işte bu yıllara ve tarihsel kucaklaşmaya borçluyuz.” Rebetika: Haz ve Hüzün sergisi, 6 Kasım’a kadar açık kalacak.

Banu Tansuğ







11 Şubat 2014 Salı

Şevket Dağ’ın 40 eseri müzayedeye çıkıyor

11 Şubat 2014
Türk resminin önemli isimlerinden Şevket Dağ'a ait 40 eser ile Ayasofya Müzesi'nin restorasyonunu gerçekleştiren Gaspare Fossati'ye ait Ayasofya konulu 7 suluboya eser 1 Mart'ta Artı Mezat'ta satışa çıkıyor.

Son Osmanlı halifesi II. Abdülmecid'in en yakın dostu olan, yurtdışında “Türk Ressam” lakabıyla bilinen Şevket Dağ'ın (1876-1944) interiyör (ev içi), natürmort, peyzaj konulu yağlıboya 40 eseri Teşvikiye'deki Artı Mezat Sanat Galerisi'nde 1 Mart'ta düzenlenecek müzayede ile satışa çıkıyor. Artı Mezat'ın sahibi Jale Tantekin yönetiminde saat 15.00'te yapılacak müzayedede, sanatçının eserlerinin yanı sıra resim çalışmaları sırasında kullandığı palet, fırça ve boyalarından oluşan şahsi eşyaları da yer alacak. Ressam Sırrı Eldem'e ait böyle bir koleksiyonun ilk kez gün yüzüne çıktığını ve yine ilk kez bu kadar çok Şevket Dağ eserinin bir arada olmasının önemli olduğunu belirten Artı Mezat Sanat Galerisi sahibi Jale Tantekin, “Şevket Dağ'ın bu özel çalışmalarının ilgi görmesini bekliyoruz. Türk resminin önemli isimlerinden biri Dağ, 50 yılı aşan sanat hayatında cami tabloları ile ünlendi.” dedi.

Müzayedede ayrıca Sırrı Eldem'in Şevket Dağ hakkında 1945 yılında yazdığı, ancak maddi imkânsızlıklar sebebiyle yayınlanamamış biyografik eser de orijinal haliyle ve yayın hakkıyla satılacak. Sanay-i Nefise Mektebi'ni (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) 1897 yılında birincilikle bitiren Şevket Dağ, Türk resim sanatında asker ressamlar kuşağının yetiştirdiği ilk sivil ressamlar arasında yer alıyor. 1919 yılında arkadaşları İbrahim Çallı ve Hikmet Onat'la birlikte Türk Ressamlar Cemiyeti'ni kuran Dağ, Mahmudiye Rüştiyesi, Vefa, Galata, Nişantaşı ve Galatasaray Liseleri'nde resim öğretmenliği yaptı. Ünlü ressam Fikret Mualla'nın da hocası.

Yurtdışında “Türk Ressamı” olarak bilinen Dağ'ın en ünlü resimlerinden biri, Japon Büyükelçisi tarafından satın alınarak Tokyo Müzesi'ne gönderilmişti. Ayrıca ressam, 1909'da Münih Sergisi'nde altın madalya kazanmış ve Paris'te “Salon des Artistes Français”de üç tablosu sergilenmişti. Şevket Dağ'ın “Ayasofya” isimli bir çalışması, daha önce 2 milyon 150 bin liralıya alıcı bulmuştu.


Şevket Dağ'ın boya kutusu.

 
 Ayasofya'nın restoratörü Fossati'nin tabloları

Müzayedede, yine özel bir koleksiyonda bulunan önemli bir seri de satılacak. Ayasofya Müzesi'nin restorasyonunu yapan İtalyan mimar Gaspare Fossati'ye (1809-1893) ait Ayasofya konulu 7 adet suluboya eser satışa sunulacak. Ayrıca, saray ressamı Fausto Zonaro, Brindesi, Thomas Allom gibi ünlü oryantalist ressamlardan İstanbul peyzajları, Türk resminin duayenlerinden İbrahim Çallı'dan peyzaj ve natürmort konulu yağlıboya eseri ve Hikmet Onat'ın çok nadir olarak resmettiği 40x60 cm ölçülerindeki yağlıboya “natürmort”u da müzayedede yer alacak. Eserler müzayede öncesi Teşvikiye'de Artı Mezat Sanat Galerisi'nde ve www.artimezat.com.tr adresinde görülebilir. (0212) 233 70 37)


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ