sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2016 Perşembe

10 ciltlik savaş anıları belgesel oluyor

7 Temmuz 2016
Yönetmen Nefin Dinç, yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik I. Dünya Savaşı anılarıyla Teksas’ta karşılaştı. Avusturya-Macaristan ordusunda askerlik yapan, Filisten Cephesi’nde savaşan Antoine Köpe’nin günlükleri, fotoğrafları, ses kayıtları ve yüzlerce karikatür belgesele dönüştürülüyor.
Kapitülasyonlar kaldırıldığında Sultanahmet’te yapılan kutlamadan bir kare... Antoine Köpe’nin kardeşinin çektiği bu fotoğrafla birlikte 1. Dünya Savaşı'na dair yayınlanmayan daha pek çok belge var.
1. Dünya Savaşı’na dair bilmediğimiz bir şey kaldı mı? Yayınlanmamış fotoğraf, bilgi, belge, anılar… Evet, hâlâ sürpriz belgeler ortaya çıkabiliyor. ‘Öteki Kasaba’ ve ‘Artık Hayallerim Var’ adlı belgeselleriyle dikkat çeken yönetmen Nefin Dinç, böyle bir sürprizle 2005’te Teksas’ta belgesel yapımı okurken karşılaşmış.

Teksaslı işadamı Tony Childress, dedesinin Fransızca yazdığı 10 ciltlik anıları, 2005'te İngilizceye çevirtmeye karar verir. 100 yıl önce yaşanan, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren bu anıların, aile için manevi değeri vardır. Dedenin arşivine hürmet de önemlidir. Fransızca çeviriyi yapan isim ise Nefin Dinç’in üniversitedeki hocasıdır.

Childress'in dedesi Antoine Köpe, 1897 yılında İstanbul’da, Fransız ve Macar asıllı bir anne babadan dünyaya gelir. Babası Karaköy’deki Osmanlı Bankası’nda çalışan bir memurdur. Antoine Köpe, Saint Michel Fransız Lisesi’nde okurken, yani 17 yaşında I. Dünya Savaşı patlak verir ve tarihin en önemli olaylarından bazılarına tanıklık eder.

Gazze bozgununu yaşıyor
 
Macar kimliği olduğu için Avusturya-Macaristan ordusuna yazılması, Antoine Köpe’nin anılarını daha da değerli kılıyor. Köpe, asker olduktan sonra İstanbul’da orduda çevirmenlik yapıyor. Sonra Filistin Cephesi’ne gönderiliyor. Üçüncü Gazze bozgununu yaşıyor. Oradan Şam’a, daha sonra işgal altındaki İstanbul’a dönüyor. İşsiz kalınca karikatürlerini satarak geçinmeye çalışıyor. Daha sonra babası gibi Osmanlı Bankası’nın Anadolu’daki şubelerinde görev yapıyor. 1945’te yazmaya başladığı anılarını ise 1959’da bitiriyor. Bu tarihten sonra Türkiye’de çok fazla kalmıyor. 1962’de Amerika’ya ailesinin yanına göç ediyor, 1974’te de kanserden hayatını kaybediyor.

Yaklaşık 2 bin sayfadan oluşan 10 ciltlik anıların içinde sadece yazılar bulunmuyor. Yayınlanmamış fotoğraflar, savaş öncesinde ve sonrasında çizilmiş yüzlerce karikatür ve ses kayıtları ile Antoine Köpe’nin Pathé marka kamerayla çektiği filmler de yer alıyor. Şu an senaryosu yazılan ‘Antoine Köpe’nin Anıları’ adlı belgeselde bunların hepsine yer verilecek.

Karikatürlü savaş tarihi
Filistin Cephesi’nde bir yemek sırası.
Antoine Köpe'nin özellikle karikatürler ilginç. Yazmayı, not almayı ve çizmeyi seven Köpe, arşivci kişiliğe sahip bir asker. Anılarında savaşın insanî ve sosyolojik boyutunu anlatıyor. Gazze’de yaşadıklarını gün gün not etmiş, Filistin Cephesi’nde bir yemek sırasını karikatürleştirmiş. İstanbul’un kışlalarındaki deneyimleri; un ve şeker çalan askerleri, onların maaşları, karakter analizleri, nişanlısı ile tekneyle Boğaz’dan geçerken birdenbire yanmaya başlayan Haydarpaşa Garı’na dair hissettikleri, azınlıklardan oluşan amele taburlarında gördüğü sefalet… Köpe savaşta, halkın nabzını tutan bir gazeteci gibi gözlem yapıyor. Savaşın bitişinin 100. yılında (2018) gösterime girecek belgeselde Antoine Köpe’nin kızı Elizabeth ve torunu Tony ile yapılan röportajlar da izlenebilecek.
Nefin Dinç, belgesele eşzamanlı olarak bir de sergi hazırlıyor. Mekân henüz belli değil ama böyle bir arşivin sergisi en çok Osmanlı Bankası’nın tarihi binasından dönüştürülen Salt Galata’ya yakışır. Hem zaten Köpe, Osmanlı Bankası'nın memurlarından. Nefin Dinç’te kitabın dijital bir kopyası var. Bugüne kadar başka bir dilde yayınlanmayan 10 ciltlik bu devasa eser yayınlanmayı da bekliyor.

Ödüllü belgeseli bu ay gösterilecek

Bugüne kadar 6 belgesel hazırlayan Nefin Dinç, Reha Erdem’in çektiği reklamlarda ve Kaç Para Kaç filminde (Atlantik Film) asistanlık yaptı. Dinç, öğrencilere demokrasi ve insan hakları üzerine film yapımı imkânı sağlayan Film Turkey (www.filmturkey.net) projesinin de fikir sahibi. ‘Artık Hayallerim Var’ adıyla belgesele dönüştürülen bu proje, geçen yıl mayıs ayında ‘TRT Belgesel Günleri’nde en iyi belgesel ödülü aldı. Belgesel, tv’de ilk kez bu ay gösterilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



6 Temmuz 2015 Pazartesi

Dayımın kitabına layık bir film çekeceğim

6 Temmuz 2015
Sinema, müzik, edebiyat, resim gibi sanatın pek çok alanında eser üreten Mehmet Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı ‘Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Çekimleri eylülde başlayacak filmle ilgili az konuşan Güreli şöyle diyor: “Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum.”
Mehmet Güreli, 50 yıldır Cihangir'de yaşıyor. Fotoğraf: Turgut Engin, Zaman
Mehmet Güreli'nin filmlerle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi var. Bugüne kadar bir uzun metraj olmak üzere dört film çekti. Av Mevsimi'ne konuk oyuncu oldu. Gönül Yarası'nda manavdı. Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde ona özel bir teşekkür etti. Biraz daha eskiye gidersek İkinci Bahar dizisindeki balıkçı rolünü herkes hatırlayacak. Güreli'yi en son bir bankanın reklam filminde, yeğenine ilham olan ressam dayı rolünde izledik. Çekemediği filmler ise ayrı bir film konusu olabilir. Hiç durmuyor, üretiyor, üretiyor.

Müzikle ilişkisini zaten söylemeye gerek yok. Youtube'da 3,5 milyondan fazla tıklanan, çok sevilen bestesi ‘Kimse Bilmez' aldı başını gitti. Eylül ayında iki yeni film ve bir albümle sezona giriş yapacak olan Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Filmin senaryo aşaması bitmiş. Oyuncuların kimler olduğunu söylemese de, isimleri belirlemiş, mekanları bile düşünmüş, çekimler eylülde başlayacak. İlk sahne Şişhane metrosunun girişinde gerçekleştirilecek. İkinci film projesi ise, yönetmenliğini Görkem Yeltan'ın yaptığı ‘Yemekteydik ve Karar Verdim'. Post prodüksiyon için dün ekiple birlikte Bolonya'ya giden Güreli, filmde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor.

Dört Köşeli Üçgen, hiciv sanatının başarılı örneklerinden biri olarak biliniyor. Film nasıl olacak?

Hulki Aktunç, Türkiye'deki ilk düşünce romanı budur demişti. Alegorik anlatımı olan bir romandır. Entelektüel anlamda beynin içindeki kıvrımlarla oynar. Filmin ilk beş dakikasını izleyici yadırgayabilir, sonra ısınabilir. Film, sabaha karşı bir sahneyle başlayacak. Tramvayda bir adam işine gidiyor. Hatta çekeceğim yeri de hesapladım, baktım oraya. Şişhane'de. Hafif bir müzikle başlayacak sahne. Corelli (İtalyan besteci) düşünüyorum. Corelli'ye yakın bir şey ben de besteleyebilirim.

Kitap uyarlamaları bazen çok farklı olabiliyor, siz nasıl bir şey tasarladınız?

Salah Birsel'in romanı ortada, aşağı yukarı ona çok yakın bir şey çekmek istiyorum. Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum, kitabın o baskısı da var bende.

Dayınız sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

Salah Birsel benim için bir dayı olmaktan çok, bir hoca, evde izlediğim insandı. Üretmenin ne olduğunu ondan öğrendim. Onun bakışlarını, el hareketlerini, ses tonunu yükseltmeyişini, bir şey anlatırken samimiyetini… Tüm bunları ondan öğrendiğimi bugün daha iyi anlıyorum. Evet bunun şans olduğunu söylemek isterim. İnsanın hikayesi evde başlar. Okulda da devam ediyorsa o zaman çok daha şanslısınızdır.

Ölene kadar hep birlikte mi yaşadınız?

Erenköy'de oturuyordu son yıllarında ama her sabah 11.00'de bana telefon ederdi ya da ben arardım, uzun uzun konuşurduk. Bir de Bülent Oran'la aynı konuşmaları yapardık. Her şeyle ilgilendiğim için, etrafta ne oluyor ne bitiyor anlat derlerdi. Şu kitap çıktı, bu kitap çıktı, şu film var. Salah Birsel, Bülent Oran, Emir Salih Sandalcı çok şey öğrendiğim insanlar.

Filmde kimler oynayacak, çekimler, senaryo, çekim mekanı, gösterime giriş tarihi belli mi?

Aslında onlar hakkında da konuşmak istemiyorum. Bazen bitmemiş şeyleri söylüyorum. Para bulamıyorum, üzülüyorum sonra. Resim, müzik ve sinema ile ilgili benim meselelerim bitmez. Herhalde ölümüme kadar böyle gidecek. Bir defterim var, sana birazdan gösteririm, 67 tane film yazmışım, çekeceğim diye. İkisini yapabildim.

Refik Halid Karay'ın bir hikayesini, Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masalları'nı filme çekeceğinizi duymuştuk, olmadı sanırım.

Bir film projemi de 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na teklif ettim. Reşat Ekrem Koçu'nun hayatını çekmeyi planlamıştım. Bayıldılar projeye ama olmadı. Nedenini ben söylersem acıklı ve komik olur. Çekemediğim filmler üzerine konuşmak beni öldürür. Yapılmamış şeyler her zaman insanın peşinden gelir.

O kadar karamsar bir durum yok ortada.

Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi romanından uyarlanan Gölge'yi çektik. Venedik'te çektim filmi, ödüller aldı. Kanada'ya seçildi vs. Ama filmin borçları daha yeni bitti. 2007'de çektim Gölge'yi, 2015'teyiz. Artık önümüze bakacağız, önemli olan çekmeye devam etmek. Sinemada az ürettiğime inanıyorum. Aslında kendime ilk seçtiğim alan sinemaydı. Her sene bir film çekmek isterdim.

Filmler son yıllarda daha çok destekleniyor aslında. Size mi rast gelmedi?


Kültür Bakanlığı'na Dört Köşeli Üçgen için başvurdum, reddedildi. Gölge reddedilmemişti. Jüriler değişiyor. Jürilerin tercihleri ve entelektüel yapıları rol oynuyor burada. Tercihler, ilişkiler, bağlantılar… Seçilmediğim zaman ‘jüri kötüydü' demek yakışmaz bana.

Salah Birsel'in, film eleştirileri yayınlanacak
Salah Birsel, bir roman yazdı ama edebiyatın pek çok alanında üretti. Ağustos sonunda Agora Yayınları film eleştirilerini ilk kez toplu halde yayınlayacak. 1956-1960 arasında Vatan ve Yeni Sabah gazetesinde yazdığı eleştirileri elbette Mehmet Güreli derleyip toparladı.

Mehmet Güreli, eylülde gösterime girecek "Yemekteydik ve Karar Verdim" filminde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor. 
‘Kimse Bilmez'i solo albüme ilk kez alıyorum'
"Şu anda yedi kişilik bir müzik grubum var. Yaş ortalaması 25. Eylülde çıkacak altıncı albümü onlarla yapıyorum. Kayıtları Tünel'de Ada Müzik'in stüdyosunda gerçekleştirdik. Kimse Bilmez'i bu albüme alıyorum. Daha önce bu şarkı Kent Ozanları ve Hatırla Sevgili gibi ortak albümlerde vardı. Solo albümde ilk defa olacak. Albümün adı Zamboni Sokağı. Bu sokak, İtalya Bolonya'da. Görkem'in (Yeltan) sözlerini yazdığı, benim bestelediğim Mary şarkısında geçiyor. Mary'yi Cihangir'de tanımıştım, hikayesini anlattım Görkem'e. O da söz yazdı. Zamboni Sokağı'na pazar günü (dün) gideceğim. Ne tevafuk ki, ‘Yemekteydik ve Karar Verdim' filminin post prodüksiyonunun bir bölümünü Bolonya'da yapacağız. O sokakta fotoğraf çekineceğim, albümün kapağı olacak. Dört aydır bunları konuşuyoruz, o zaman o sokağa gitme düşüncemiz yoktu ama Görkem daha önce gitti oraya. Bolonya'da çocuk kitapları festivali yapılıyor her sene. Görkem 3-4 kere katıldı. Davet alıyor, gidiyor, konuşmalar yapıyor. Dolayısıyla o sokağı çok iyi biliyor. Sonra bizim yanımızda çalışan Eda diye bir arkadaşımız var. Ressamdır, kostüm işine bakıyor filmde. Dedi ki, ben bu sokakta okudum. Arzu Okay'ın kızıdır kendisi. Tüm bu bağlantılar hoşumuza gitti, albümün adına böyle karar verdik. Zamboni 23 yaşında bir genç, ölünce adını sokağa koymuşlar. Ama neden öldürüldüğünü bulamadım. Gidince sorup soruşturacağım."

Mehmet Güreli'den Carré d'Artistes için özel tablolar
Sanatı demokratikleştirmek' söylemiyle Fransa'dan yola çıkan ve 20'yi aşkın ülkede şube açan galeri Carré d'artistes, geçtiğimiz ocak ayında İstanbul'da da bir şube açtı. Bugüne kadar 20 kişisel sergi açan Mehmet Güreli, artık Carre d'artistes'in portföyündeki 500 sanatçıdan biri. Güreli'nin galeriye özel yaptığı eserleri 20 Temmuz'a kadar Galatasaray'daki mekânda görülebilir. Daima figüratif resim yapan ve ekspresyonizmden Güreli, resimlerinde canlı renkler kullanmayı tercih ediyor. Yağlı boya ve sulu boyayla yaptığı resimlerde öne çıkan insan figürü, şehirli insanın yabancılığı ve kaybolmuşluğunu anlatıyor. Bu hikâye kent insanının geçmiş yüzyılın içindeki film kareleri biçiminde kendini dışa vuruyor. Carre d'Artistes Sanat Galerisi için 13X13, 19X19, 25X25, 35X35 olmak üzere dört değişik ebattaki resimlerinde trenler, sokaklar, pencereler, odalar buluşma ve ayrılıklar ortak gizli temalar olarak kendini hissettiriyor. Resimlerinde Henri Matisse, Paul Gauguin ve Pierre Bonnard sevgisi hissedilen Güreli'nin daha keskin renk ve bozulmuş biçim ifadesi ile özetlenebilecek ‘Fauvizm' akımından etkilendiği de eserlerinde izleniyor.

Carré d'Artistes İstanbul'da Güreli ile birlikte 14 sanatçının eserleri yer alıyor. Galerinin bir başka özelliği de bünyesindeki sanatçıların eserlerinin başka ülkelerde de sergilenme şansı bulması. Her ay her galeriden bir sanatçı bir diğer şehirdeki Carré d'Artistes'te yer alıyor. Sanatçının sanatından para kazanmasını sağlamaktan yola çıkarak oluşan konsept sanatçılara düzenli gelir kaynağı oluşturarak kendi yaratıcılığına ve sanatına konsantre olmasını sağlıyor. Sanatı herkesle buluşturan galerinin sahibi Nazlı Berberoğlu “Sanat yalnızca ayrıcalıklı bir kesimin egemenliğinde kalmamalı ve isteyen herkes gerçek bir sanat eseri sahibi olabilmeli.” diyor.






 
Mehmet Güreli ile Cihangir'deki evinde iki saat sürdü röportajımız.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



12 Ekim 2014 Pazar

Charlie Chaplin'in İstanbul hayali

12 Ekim 2014
Hollanda Film Müzesi ‘sessiz sinema küratörü' Elif Rongen Kaynakçı, müzenin sahip olduğu 6 bin sessiz filmi tarayıp ‘Osmanlı'dan Sinema Manzaraları' adlı bir seçki oluşturdu. Bu arşivden çıkan iki film, dünyada ilk kez İstanbul'da gösterildi. Filmler kısa, Kaynakçı'nın araştırmacı kimliğinin hikayesi uzun.

Sinemacılar, hep birlikte önceki gün başlayan 51. Antalya Film Festivali'ni izlemeye gitti ama Charlie Chaplin tam da bugünlerde Türkiye'ye geldi. Hollanda Film Müzesi'nin (EYE) arşivinde bulunan, 1919 yılına tarihlenen “Charlie Chaplin Türkiye'de” adlı 9 dakika 49 saniyelik çizgi film, 8 Ekim Perşembe günü İstanbul Modern'de başlayan Sessiz Sinema Günleri kapsamında İstanbul'da ilk kez gösterildi.

Aslında çizgi film, EYE'nin arşivinde uzun zamandır varmış fakat, adı ve Türkiye ile ilgisi dışında hakkında başka bir bilgi bulunmadığı için bugüne kadar ne Avrupa'da, ne Amerika'da gösterilmiş. Batı'nın, Doğu fantezileri üzerine kurulu olan çizgi film, İstanbul Şehir Üniversitesi, EYE ve Kino İstanbul işbirliği ile bu yıl birincisi düzenlenen festivalde sinema izleyicisi ile buluştu.

EYE'nin ‘sessiz sinema küratörü' Elif Rongen Kaynakçı ve İtalyan Mariann Lewinsky'nin küratörlüğünde hazırlanan ve festivalde ‘Osmanlı'dan Sinema Manzaraları' adlı ayrı bir bölümde gösterilen 20 sessiz film, 1896-1923 tarihleri arasında Cezayir'den Kırım'a, Balkanlar'dan Irak'a Osmanlı topraklarında çekilmiş. Festival bugün sona eriyor fakat İstanbul Modern'de saat 13.00'ten itibaren ‘Charlie Chaplin Türkiye'de' ve ‘Osmanlı Görüntüleri Seçkisi'ni son kez izleyebilirsiniz.
İş unvanı, 'Film seyreden kişi' 
 
Bir zamanlar Osmanlı coğrafyasında çekilen, gerek haber ve belgesel, gerekse kurmaca filmleri dünya film arşivlerinde bulmak artık mümkün. Ama onları ortaya çıkarmak, tanımlamak, kataloglamak başlı başına bir iş. Bu yüzden Elif Rongen gibi Avrupa arşivlerinde çalışan isimlere ihtiyaç var. Yıllardır EYE'ye araştırma için gidip gelen İtalyan küratör Mariann Lewinsky'nin de festivale katkısı önemli. 1947 yılında kurulan EYE, Hollanda'nın ulusal sinema arşivi. 6 bini sessiz olmak üzere arşivinde 38 film bulunuyor ve bu arşivde bir küratör takımı çalışıyor. 22 yıldır Hollanda'da yaşayan Elif Rongen de o küratörlerinden biri. ‘Film seyreden kişi' unvanıyla müzede çalışmaya başlayan Kaynakçı, EYE'ye gelen tüm sessiz filmin kuruma girişinden sinemada gösterime kadar her şeyinden sorumlu. İşi gücü film izleyip rapor yazmak, restore edilecek filmlere kaynak bulmak ve çeşitli temalarla bu filmleri izleyicilere sunmak. Son iki yıldır, Birinci Dünya Savaşı'nın 100. yılı nedeniyle filmleri bu gözle tekrar izliyor.

Lewinsky ise bağımsız bir küratör. İtalya'da her sene yüzyıl öncesinin filmlerinin gösterildiği bir program hazırlıyor ve bu programı hazırlamak için sene içinde Avrupa'daki bütün arşivleri dolaşıyor. Ocak, şubat gibi de yolu EYE'ye düşüyor. Sessiz Sinema Günleri'ndeki gösterimler de böyle ortaya çıkmış. Ellerinde Türkiye'yi ilgilendiren 100 film olduğunu belirten Kaynakçı, “Vakti gelince hepsini bir tema altında sunacağız. Mariann ile üç dört gün boyunca filmleri izleyip tartışıyoruz. Bu sene geldiğinde 1915'in filmlerini çıkarıp izleyeceğiz.” diyor.

‘Arşiv gençleştirme' programına katıldı

Boğaziçi Üniversitesi'nde İngiliz Dili ve Edebiyatı'nı bitirdikten sonra Hollanda'da sinema tarihi eğitimi alan Kaynakçı, 15 sene önce Avrupa Topluluğu'nun, sinema okuyan öğrencileri arşivlere çekmek ve arşivleri gençleştirmek için açtığı kursa katılmış. Türkiye'deki arşivlerin de gençleşmeye ihtiyacı olduğu söyleyen kaynakçı şöyle devam ediyor: “15-20 sene önce Avrupa'daki arşivlerde çalışan insanlar hep yaşlıydı. Avrupa Topluluğu beş yıl bu kursu yaptı. Her sene 20-25 öğrenciyi yetiştirip çok başarılı oldular. O dönemdeki bütün arşivcileri tanıyorum, şimdi hepimiz çeşitli kurumlarda çalışıyoruz.”

Kaynakçı, EYE'nin arşivinde Türkiye'yi ilgilendiren başka filmleri de ortaya çıkarmıştı. Önceki yıllarda Antalya Film Festivali'nde de gösterilen bu filmler, Muhsin Ertuğrul'un kayıp olduğu sanılan Hollanda'da çektiği Kara Lale Bayramı ile Avusturyalı Enis Aldjelis'in 1917'de İstanbul'da çektiği Doğu'nun Çiçeği'ydi. Bu filmler arasına bir yenisi daha katıldı. Yazar Halide Edip Adıvar ile Atatürk'ün Gebze'deki karşılaşmalarında yaptıkları konuşma Sessiz Sinema Günleri'nde ilk kez gösterildi. (www.sessizsinemagunleri.com)

UNESCO korumasındaki film arşivi

UNESCO'nun korumaya aldığı bir film koleksiyonuna sahip Hollanda Film Müzesi'nin, UNESCO'nun 2011'de korumaya aldığı çok meşhur bir koleksiyonu bulunuyor. 1916-1917 yılları arasında Hollanda'da çalışan film dağıtımcısı Jean Desmets's, daha sonra emlakçılık yapmış fakat 1957'de ölene kadar elindeki filmleri saklamış. Sonra ailesi tüm filmleri EYE'ye bağışlamış. O yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde çekilen arşivdeki bu 930 film çok değerli. Çünkü bazılarının, kendi ülkelerinde dahi olmadığı biliniyor. Koleksiyon için önümüzdeki aralık ayında Hollanda'da bir sergi de açılacak. UNESCO'nun “Memory Of The World” listesine adını yazdıran Jean Desmets's koleksiyonunda bizi ilgilendiren elbette bir film var. 1917 yılının İzmir'ini anlatan 2 dakika 43 saniyelik film, tarihi değerde. Çünkü film, 1922'deki büyük İzmir yangınından önce çekilmiş.

EYE'nin arşivinden

İsmet İnönü
Sultan Reşad'ın Balkan ziyareti.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



23 Aralık 2013 Pazartesi

Türk sinemasının unutulmayan sahneleri kukla oluyor

23 Aralık 2013
Vav Sanat’tan kukla sanatçısı Hakan Arısoy, Türk filmlerinin unutulmayan sahnelerinin ve tiplemelerinin kuklasını hazırlıyor. “Yeşilçam Hatıraları” adlı kukla sergisi, TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi’nin Beyoğlu’ndaki merkezinde Mart 2014’te açılacak.
Kuklaları Ümraniye’deki atölyesinde hazırlayan Hakan Arısoy, “2014, Türk sinemasının 100. yılı. Bu sergi bizden Türk sinemasına armağan olsun.” diyor. FOTOĞRAF: ZAMAN TURGUT ENGİN
Bir kahvede bütün minibüs şoförleri toplanır, masanın etrafına dizilerler. Ortaya abi konumunda Ahmet Mekin oturur. Önce Şener Şen başlar: “Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza.” İlyas Salman devam eder: “Sevene can feda, sevmeyene elveda.” “Sen batan bir güneş, ben yollarda çilekeş. Şoförün bahtı kara, muavinin gönlü yara. Gaz, fren, şanzıman, halin duman, sev beni, seveyim seni. Kabahat sende değil, seni sevende...” diye devam eden ve topu topu 1 dakika 25 saniye süren bu sahne, 1982 yapımı Çiçek Abbas'tan. Şener Şen ve İlyas Salman'ın kırmızı deri ceketlerini giyip karşılıklı atışmaları, Türk sinemasının en kült sahnelerinden biri oldu. Şimdiki çocuklar bile onların birbirinden komik, ilginç repliklerini ezbere biliyor.

Yeşilçam filmleri arasında daha ne sahneler var. Köyden İndim Şehire'deki altın sayma sahnesini unutmak şöyle dursun, film adıyla günümüzün espri malzemesi olmaya devam ediyor. Zeki Alasya, Metin Akpınar Kemal Sunal ve Halit Akçatepe'nin başrolde olduğu filmde, dört kardeş köydeki arsalarında buldukları altınları saymak için bir odaya kapanırlar ve Zeki Alasya başlar saymaya… Ama bir türlü sonu gelmez bu sayma işleminin, her seferinde lafı ya balla, ya kebap muhabbeti ile ya da keklik türküsüyle kesilir, hangi sayıda kaldığını unutur gariban. Tekrar döner başa. Hababam Sınıfı'nın müfettiş sahneleri, Mahmut Hoca'nın sert bakışları, Hafize Ana'nın şen kahkahaları… Selvi Boylum Al Yazmalım, Küçükhanımefendi, Süt Kardeşler, Muhsin Bey, Kapıcılar Kralı, Arkadaş, Susuz Yaz, son dönem filmlerden Eşkıya, Babam ve Oğlum, Vizontele, Gora'dan ne çok sahne akıllarda kaldı. Artık sadece akılda kalmayacak bu sahneler, yakında TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi'ndeki yerlerini de alacaklar.

Vav Sanat'tan kukla sanatçısı Hakan Arısoy, Türk sinemasında gelmiş geçmiş en çok beğenilen ve hafızalarda kalan sahnelerin ve tiplemelerin kuklasını Ümraniye'deki atölyesinde yapıyor. Kuklalardan oluşan “Yeşilçam Hatıraları” sergisi, TÜRVAK Sinema-Tiyatro Müzesi'nin Beyoğlu'ndaki merkezinde Mart 2014'te açılacak. Şimdilik 30 ile 40 arasında film belirlediklerini ifade eden Vav Sanat'ın Genel Müdürü Vural Arısoy, sergide filmlerin hikayelerini görüntüler eşliğinde LED ekranda anlatacaklarını söylüyor.

“Yeşilçam'dan Hatıralar” sergisi TÜRVAK'ta üç ay açık kaldıktan sonra dünyayı dolaşacak. Kuklaların NewYork Metropolitan Müzesi'nde sergilenmesi için şu anda görüşmeler devam ediyor. Her hafta sonu çocuklar için TÜRVAK'ta kukla atölyesi düzenleyen Vav Sanat, yine çocuklar için Yeşilçam karakterlerinin kuklalarını da içine alan bir çocuk oyunu hazırlıyor. www.vavsanat.com

Aile boyu kukla sanatçıları
Burak Tarık tarafından dört yıl önce kurulan Vav Sanat'ın tüm kukla projelerini ve gösterilerini Hakan Arısoy ve yine kendisi gibi sanatçı olan abisi Vural, kardeşi Alp ve babası Nural Arısoy'la birlikte yürütüyorlar. Merkezi Fransa'da bulunan Milletler Arası Kukla ve Gölge Oyunları Birliği (UNİMA) tarafından 2011 yılının kukla sanatçısı seçilen Hakan Arısoy, “Bu proje uzun zamandır aklımızdaydı. TÜRVAK'a sunduk, manevî desteklerini istedik. Her türlü yanımızda olacaklarını söylediler. 2014, Türk sinemasının 100. yılı. Bu sergi bizden Türk sinemasına armağan olsun.” diyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNTÜSÜ





19 Aralık 2013 Perşembe

'Her anlamda bir çöküş yaşanıyor'

19 Aralık 2013
Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan sergisinin adı ‘Tekerrür’, ocakta çıkacak son romanının adı ‘Kerr’, Şubat 2014’te gösterime girecek son filmi ise ‘Ben O Değilim’. Eserleriyle “Kötülük nereye varabilir, sınırları var mıdır?” diye soran sanatçı Tayfun Pirselimoğlu, tekerrür eden savaşların, ölümlerin, yıkımların artık daha kötü bir şekilde hayatımızda olduğunu söylüyor.
Tayfun Pirselimoğlu’nun 42 eserinin yer aldığı “Tekerrür” sergisi 18 Ocak 2014'e kadar açık.


Yazar, yönetmen ve senarist Tayfun Pirselimoğlu, günümüzün en üretken sanatçılarından. Bugüne kadar 7 film çekti, roman, hikâye ve deneme türünde 9 kitap yazdı, yurtiçi ve dışında olmak üzere 7 sergi açtı. Pek çok işi de ne hikmetse hep aynı dönemlere denk geldi. Pirselimoğlu, bunu bilerek yapmadığını söylese de yine böyle mümbit bir dönem yaşıyor. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün “Tekerrür” sergisini açtı, uzun bir süre önce tamamladığı romanı “Kerr”, Ocak 2014’te İthaki Yayınları’ndan çıkacak. Tekerrür ile aynı kökten gelen “Kerr” de tıpkı son filmi gibi sürprizli. Kayıp Şahıslar Albümü (2002, Om Yayınları) adlı kitabının ilk ve son bölümünün aynen yer aldığı romanın sadece ortası değişik. Hikâyesini merak edenler ocak ayını bekleyecek. Sanatçının son filmi “Ben O Değilim” de Şubat 2014’te gösterime girecek.

İstanbul’un nev-i şahsına münhasır galerilerinden biri olan Milli Reasürans’ta sergi vesilesiyle buluştuğumuz Pirselimoğlu, filminden ve romanından ağzımıza bir parça bal çalıp 2 yıl önce şekillenen Tekerrür sergisini anlattı. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra Viyana Hochschüle für Angewandte Kunst’ta (Uygulamalı Güzel Sanatlar Akademisi) resim ve gravür eğitimi gören Pirselimoğlu, 2005’te yine aynı mekânda sergilediği, Irak Savaşı’nı anlatan “Felluce” resimleri ile, bildik bir coğrafyada ‘karanlık’ güçlerin istilasına işaret ediyordu. Burnumuzun dibindeki savaşın zehirli atmosferini soluyan ‘acayip’ figürlerin eşliğinde tuhaf, endişe verici, korkutucu bir ‘geçmiş zamanın’ tasviri ile karşı karşıyaydık. Felluce sergisi, hüzünlü bir sonu önerse de çok ümitvâr bir kapı aralıyordu. Tekerrür, Felluce’nin devamı niteliğinde fakat şimdi o askerler bu kez çok daha kalabalık, çok daha acımasız bir şekilde geliyorlar. Üstelik, sessizce gökyüzünden ipler, kanatlar vasıtasıyla iniyor ve toprağın altına geçiyorlar. Kanatların ima ettiği hafiflik-iyilik değil, sahte bir duruş ona göre. Tekerrür eden savaşlar, ölümler, yıkımlar artık daha kötü bir şekilde hayatımızda. Tüm dünyayı kapsayan, Felluce’nin sınırlarının dışına çıkan, memleketimizi de içine alan bir kötülük hali bu.

Pirselimoğlu, o niye öyle oldu, bu niye böyle oldu diye hep sorular soracağımız ve cevabını alamayacağımız, neden-sonuç ilişkisinin ortadan kalktığı dönemlerde yaşadığımızı düşünüyor. “Ben soru sormayı seviyorum. Bu halimden memnunum. Ama insanlar ferahlamak için bazı cevaplara ihtiyaç duyuyorlar.” diye ifade ediyor duygularını. Tekerrür sergisinin sorusu oldukça açık: “İnsanlığın gidişatı nereyedir, bu kötülük nereye varabilir, sonu var mıdır? Bu kadar çok insanın öldüğü bir dönem olmuş muydu?” Pirselimoğlu, “Bu sadece savaşla açıklanacak bir şey değil, her anlamda bir çöküş içindeyiz.” diyor ve ekliyor: “Mesela dostluk imtihanlarının bu kadar keskinleştiği bir zamanı hatırlamıyorum ve artık ölüm üzerinden bir eşitlenme yok. Herkesin kendi ölüsü var.”











Ben O Değilim, çok sürprizli bir film

İlk kez Roma Film Festivali’nde (8-17 Kasım 2013) gösterilen ve burada aldığı “En İyi Senaryo” ödülü ile dikkat çeken, ‘Ben O Değilim’; Edinburg, Rotterdam, Münih, Sofya, Pekin film festivallerini dolaştıktan sonra Şubat 2014’te gösterime girecek. Ercan Kesal ve Maryam Zaree’nin başrolünde oynadığı film, kimlik değiştiren bir adamın hikâyesini anlatıyor. Pirselimoğlu, “Şimdilik ancak bunu söyleyebilirim. Çok sürprizli bir film olduğu için konuştukça fazla ipucu verebilirim. Ercan Kesal, çok iyi bir oyuncu. Senaryoyu yazarken Ercan tam olarak oturdu kafamda. Çok dişi bir rolde. İki karakteri bir anda oynuyor. Bu da bir oyuncu için her zaman yakalanacak bir fırsat değil. Ercan Kesal, bunu çok iyi değerlendirdi.” diyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

1 Ekim 2013 Salı

Angelopoulos, yeteneğimi ortaya çıkardı

1 Ekim 2013
Dünya sinemasının usta yönetmenlerinden Theodoros Angelopoulos ve sineması söz konusu olunca en az filmlerinin hikayesi kadar o eşsiz görüntüleri ve insanın içini sızlatan müzikleri de konuşuluyor;sinema tutkunları o müzik ve görüntüler eşliğinde kendi hikayesini yeniden yazıyor. 

Andreas Sinanos, Beyoğlu 2013. Fotoğraf: Sevinç Özarslan
Angelopoulos'un birçok filminin müziklerini hazırlayan, İstanbul'da birkaç kez konser veren Eleni Karaindrou'nun ülkemizde artık hatırı sayılır bir dinleyici kitlesi var. Görüntü yönetmeni Andreas Sinanos'un ise yakında Türk sinemasında adını daha sık duymaya başlayacağız.

    Sinanos, 30 yıldır Türkiye'ye gelip gidiyor fakat son yıllarda Türk sinemasını yakından ilgilendiren festivallere katılıyor, Anadolu'nun farklı şehirlerinde ‘Angelopoulos'atölyeleri düzenliyor. Adnan Taç'ın başkanlığını yürüttüğü Trabzon Sanat Evi'nin geçen yıl dördüncüsünü gerçekleştirdiği sanat günlerindeki ‘Theo Angelopoulos'un Benzersiz Görüntülerini Anlatıyor'atölyesi çok ilgi görmüştü. Sinanos, kısa bir süre önce sona eren 20. Adana Altın Koza Festivali için yine Türkiye'deydi. Ama geliş nedeni sadece festival değil.

Andreas Sinanos, Tayfun Pirselimoğlu’nun (sol baş) son filmi Ben O Değilim'in de görüntü yönetmeni.
Çekimleri geçtiğimiz aralık ayında tamamlanan Tayfun Pirselimoğlu'nun yönettiği, başrolünde Ercan Kesal'ın oynadığı ‘Ben O Değilim' filminin görüntü yönetmenliği Sinanos'a emanet edildi. 6 hafta süren çekimlerin büyük kısmı Sinanos'un deyimiyle Etiler, Levent, Sultanahmet gibi elit ve turistik semtlerden ziyade Fatih, Aksaray gibi yerlerde, sokak aralarında çekildi. Son 10 gün ise İzmir'e set kuruldu. Kurgu ve post prodüksiyon aşamaları tamamlanan ‘Ben O Değilim' için şu an yurt dışı festivallerinden cevap bekleniyor. Bu arada da Sinanos, başka projeler için görüşmeler yapıyor.

    Andreas Sinanos, Angelopoulos’un son beş filmi; Leyleğin Geciken Adımı (1991), Ulis'in Bakışı (1995), Sonsuzluk ve Bir Gün (1998), Ağlayan Çayır (2004) ve Zamanın Tozu'nun (2009) görüntü yönetmenliğini üstlendi. Sinanos, ünlü yönetmenin 2012'nin ocak ayında geçirdiği trafik kazasında ölmeden önce çekimlerine başladığı fakat dört hafta sonra yarım kalan ‘Öteki Deniz'in de kadrosundaydı. Angelopoulos ile Atina'da sinema eğitimi almaya başladığı 1973'ün sonbaharında tanışır Sinanos, usta yönetmen o sırada kendisini meşhur eden üçüncü filmi ‘Le Voyage des comédiens'i (Kumpanya) çekiyordur. Fakat genç sanatçı, dersleri ve okulu sevmeyen bir öğrencidir. Sinanos, “Okula gitmezdim ama onunla tanışmak ve çalışmak bana büyük deneyimler kattı.” diyor. “Angelopoulos hayatınızda olmasaydı iyi bir görüntü yönetmeni olmaz mıydınız?” sorusuna, “Başkalarıyla da iyi bir görüntü yönetmeni olmak mümkün ama o çok özel biriydi, yeteneklerimi ortaya çıkardı ama bu başka yönetmenlerde iş yok anlamına gelmesin.” şeklinde cevap veriyor.

Kriz, Yunanistan’da sinemanın işine yaradı
Yunanistan, 2009'dan beri krizle yatıp kalktığı için konu ister sinema, ister müzik, ister spor olsun mutlaka krize geliyor. Sinanos, Yunan sinemasının da bu olumsuzluktan payını aldığını ifade ediyor, fakat iyi işler çıkaran yönetmenlerin de olduğunu belirtiyor: "Bu yıl 70. kez düzenlenen Venedik Film Festivali'nde Yunanlı yönetmen Alexandros Avranas'a en iyi yönetmen ödülü kazandıran ‘Miss Violence' neredeyse sıfır bütçeyle çekildi. Aslında bir sanatçı, yönetmen için elde hiçbir şey yokken üretmek daha iyi.”

Ağlayan Çayır’ın setinde...
“Ağlayan Çayır filminin seti (yanda), Bulgaristan ve Yunanistan arasında bir köye kuruldu. O köyün içinden geçen bir nehir vardı. Nehir kış aylarında Kerkini denilen bir göl oluşturuyordu. Yazın ise her yer kuruyordu. Angelopoulos, iki mevsimde de elindeki imkanları değerlendirmek istedi. Ağlayan Çayır dönem filmi olduğu için yazın ona göre özel bir plato kurduk. Kışın çekilecek sahneler için yağmurun yağmasını bekledik. Sette her şey çok iyi tasarlanmıştı, neyin ne zaman olacağı belliydi.”
Ağlayan Çayır (Trilogia I: To Livadi pou dakryzi, 2004)

Erkam Emre (altta) ile birlikte yaptığımız röportajdan bize kalan küçük bir hatıra.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ