Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Mart 2019 Çarşamba

Darbeci Pink Floyd

5 Mart 2019

Dünyaca ünlü sanatçı Roger Waters'ın 'The Wall' konser turunun 2013 Ağustos ayındaki İstanbul performansı da 'pasif direniş'lerden biri olarak Gezi iddianamesine girdi. Şarkıları, fikirleri ve duruşuyla birçok sanatçıya ilham olan ve tüm dünyada milyonlarca hayranı bulunan Waters bile darbeci ilan edildi.
 
Pink Floyd'un kurucusu ve solisti Roger Waters ve onun ta Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan The Wall konserleri de Gezi Parkı İddianamesi'ne girdi. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dün kabul edilen iddianamede savcı, sanatçının 4 Ağustos 2013'te İTÜ Arena'da verdiği konseri, Gene Sharp'ın Diktatörlükten Demokrasiye kitabındaki ‘198 pasif eylem metodu'na dayandırıyor.

Pasif eylem metoduna giren sadece bu konser değil. Kardeş Türküler ve Duman gibi gruplar örnek gösterilerek birçok grubun şarkı bestelemesi, yine sanatçıların olaylar sırasında nöbet tutup gözcülük yapması, kırmızılı, siyahlı, fularlı kadınların ortaya çıkması, sırt dönmek, danslar, duvar yazıları ve bazı göstericilerin polis memurlarına çiçek dağıtarak arkadaşlık etmesi gibi oldukça eğlenceli konular var iddianamede. Öncelikle şunu belirtelim; The Wall konserinde de olduğu gibi sanatın kendisi pasif değil aktif bir direniştir. Savcının bunları iddianameye koymak için orada burada metod aramasına gerek yoktu.

The Wall, Pink Floyd'un Kasım 1979'da çıkardığı en çok sevilen ve ses getiren albümlerine adını veren parçalarından biri. Otobiyografik özellikler taşıyan albümde Pink adındaki bir karakterin hayatı anlatılıyor. Yani Roger Waters kendini anlatıyor. Daha çocukken savaşta ölen babasını, ilkokuldaki acımasız öğretmenlerini ve eğitim sisteminin yanlışlarını, ilk eşi tarafından terk edilmesini, aldatılmayı... Hayata başkaldırmasının, dünya ile bir türlü barışık yaşamamasının temel nedeni bu acılar. Askeri okuldan kovulması ve gençlik yıllarında aktivist olarak nükleer silahlanmaya karşıt gruplara öncülük etmesi de tesadüf değil.

ANNE DEVLETE GÜVENMELİ MİYİM: HAYIR


Pink Floyd grubu The Wall'un ilk turunu 1980-1981 yıllarında yapmıştı. O zamanlar konserlerde hep bu otobiyografi kendini hissettiriyordu. 1990 ise Berlin Duvarı yıkılınca şehirde verdikleri konserle kişisellikten uzaklaşmaya başladı. Berlin'de İkinci Dünya Savaşı'nda ölenler, kalanlar anıldı, duvarın yıkılışı kutlandı. Grup dağıldıktan sonra Waters kendi yoluna devam etti ve bu konsepti yavaş yavaş geliştirdi. Nihayetinde The Wall'u, tüm dünyanın sorunlarını gündeme getiren büyük bir görsel şölene dönüştürdü. 2010'da başlayan Avrupa'yı ve Amerika'yı dolaşan The Wall turnesi tamamen bu fikirle hazırlanmıştı.

The Thin Ice parçasında duvarda terör yüzünden hayatını kaybedenler vardı. Mother aadlı şarkıda geçen 'Mother should I trust the government?'e (Anne devlete güvenmeli miyim?) sözüne sıra geldiğinde cevabı duvarda her ülkenin kendi dilinde 'hayır' diye yazıldı. Goodbye Cruel World'e Roger, zulmü ve zalimleri anlattı. Another Brick In The Wall'u ise her konserde olduğu gibi babasız büyümek zorunda kalan çocuklar için söyledi. Ve her performansta LED ekrana yansıyan duvar yıkıldı.


İstanbul'daki konserde ise duvarda Gezi Parkı eylemleri sırasında hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım, Mustafa Sarı'nın fotoğrafları vardı. O anda dinleyiciler sloganlarla Waters'a eşlik etti. Her konserinde siyasi mesajlar veren, savaş karşıtı duruşuyla çok sevilen Waters sahnede "Bu konseri adalet için yaptık. Tüm dünyada devlet terörüne kurban gidenlere adamak istiyorum." dedi.



O gün duvar, adalet gelsin diye yıkıldı ama maalesef Türkiye'de hak, hukuk ihlalleri 6 yılda azalmadı, arttı. Adalet zaten kalmadı. İstanbul konserini 40 bin kişinin izlediği, tüm dünyada milyonlarca hayranı bulunan, fikirleri, şarkı sözleri ve duruşuyla pek çok sanatçıya ilham olan Roger Waters bile darbeci ilan edildi...

11 Temmuz 2016 Pazartesi

Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafa düştü

11 Temmuz 2016
12 Mart 2015’te hayatını kaybeden Erol Büyükburç’un 300 fotoğrafı sahafta satılıyor. Şişli’de dükkanı bulunan Ali Doğan, fotoğrafları sanatçının Alman eşi Ute User’den satın aldığını söylüyor. Arşiv değeri taşıyan kareleri ‘toplu halde’ satmak istediğini ifade eden Doğan 300 fotoğrafa 3 bin TL istiyor.
Müziği, sahne şovları ve giysileriyle Türk pop müziğinin öncü sanatçılarından Erol Büyükburç vefat edeli bir buçuk yıl oldu (12 Mart 2015). Sanatçının birinci ölüm yıl dönümü sessiz sedasız geçti. Acaba kıyafetleri, fotoğrafları ve arşivi ne oldu diye düşünürken 300 fotoğrafının yaklaşık bir ay önce Şişli’de bir sahafa satıldığını öğrendik. 2014’te boşandığı Alman eşi Ute User’in sattığı fotoğraflar arasında Türkiye’nin müzik ve sinema tarihini ilgilendiren kareler de bulunuyor.

Erol Büyükburç dört kez evlendi. İkinci eşi Emel Ayas’tan dünyaya gelen kızları Evren Büyükburçlu Erol (Erol Büyükburç’un asıl soyadında ‘lu’ eki var) Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı piyano ana sanat dalında araştırma görevlisi olarak çalışıyor. Son eşi Ute User ile 2002’de evlenip 2014’te boşandılar. Erol Büyükburç’un arşivinin önemli bir kısmı kızı Evren’de ve Ute User’de bulunuyor. Bir de “Hayatımı kaleme alacak yazarı sonunda buldum” dediği genç ve gelecek vaad eden araştırmacı-yazar Semih Çelik’te oldukça büyük bir kartpostal, kupür, plak ve kaset arşivi var. Çelik, Erol Büyükburç ile son 3 yıl uzun vakitler geçirmiş, ses kayıtları yapmış, şimdi de onun hayatını kaleme alıyor. Çelik, “Erol Abi, vefatından 2 hafta önce 28 Şubat 2015'te Beylerbeyi'nde çekindiğimiz bu kareyle, bir şarkı yarışması programında jüri üyeliği yaparken kendisine söz gelmeyince sinirlenerek söylediği 'Ben saksı mıyım’ sözüyle dalga geçmişti.” diyor.

300 fotoğrafa gelince… Erol Büyükburç’un hayatına dair kısa bir panorama sunan kareler arasında neler yok ki! Emel Ayas ile düğün davetiyesi, askerliği, rol aldığı Turist Ömer-Boğa Güreşçisi filminin kamera arkası, Metin Özülkü’nün de yer aldığı Grup Evren’in ilginç bir fotoğrafı, Gülhane Parkı’nda sahnelenen Tahir ile Zühre orta oyunu, hem dekorunu yaptığı, hem de oynadığı ilk müzikal Pamuk Prenses, Boğaziçi Müzik Festivali’nde aldığı birincilikler, güreş ve eskrim merakı, kuş sevgisi, kendisinin yaptığı 300 kukla, Cem Karaca, Beyazıt Öztürk ile kareleri…

El yapımı 300 kuklası ve 10 çocuk kitabı var

Erol Büyükburç’un el yapımı 300 kuklası bulunuyor. Evren Büyükburçlu Erol’un muhafaza ettiği bu kuklaları sanatçı, Muppet Show’un popüler olduğu zamanlarda bir ‘karşı duruş’ olarak yapmış. ‘Nasrettin Hoca, Tuzsuz Deli Bekir, İbiş gibi kahramanlarımız varken neden Muppet Show izleyelim’ düşüncesiyle yola çıkan Büyükburç, sahibi arkadaşı olan Suteks Oyuncak Fabrikası’nda hazırlamış kuklaları. Gülhane Parkı’nda da dört yıl boyunca kukla oyunları sahnelemiş. Büyükburç’un 10 çocuk kitabı da var. 1986’yı, UNESCO Dünya Çocuk Yılı ilan edince o da çocukları unutmamış, daha sonra da çocuk şarkıları bestelemiş… Velhasıl deli dolu, çılgın ve renkli bir kişiliğe sahipti Erol Büyükburç. 79 yıllık hayatına kim bilir daha neler sığdırdı… Hayatının bütün detaylarını yakında Semih Çelik’in hazırladığı biyografiden okuyacağız.
Eşi Emel Büyükburç'la birlike hazırladıkları Çocuk Kitapları serisinden.
Ölmeden önce kaydettiği şarkılar

Semih Çelik, Erol Büyükburç’un vefatından önce ara ara stüdyoya girip sevdiği şarkıları kaydettiğini söylüyor. Sanatçının ‘hiç yaşlanmama’ konusunda kendisine benzettiği ve çok sevdiği Hakan Peker’in Karam, Gülüm Benim (İbrahim Tatlıses), Tûtî-i Mûcize-Gûyem (Mustafa Itrî Efendi), Sarı Laleler (Mazhar Alanson), Hoş Gör Sen (Ajda Pekkan), Ceylan (Ayna) ve Yine Bir Gülnihal (Hammâmîzâde İsmail Dede Efendi) şarkılarının yorumları nefis. Toplamda 20 civarı şarkının yer aldığı bu kayıtlar, bir albümde toplanırsa ilgi göreceği ve sevileceği aşikâr.

ALBÜMÜNDEN...
Sanatçı, ‘Turist Ömer-Boğa Güreşçisi’ filminde Rodrigez adlı İspanyol bir şarkıcıyı oynamıştı. Hulki Saner’in yönettiği filmin kamera arkası.
Erol Büyükburç, kızının adını verdiği Grup Evren’i 1978’de kurdu. Grupta, Metin Özülkü (sol başta), Cem Bezeyiş, S. Taşdöğen, Aziz Göksel ve N. Yavaşoğulları vardı.
Gülhane Parkı'nda sahnelenen, kendisinin de rol aldığı Tahir ile Zühre orta oyunundan sonra çekilen bir kare. Fotoğrafta Bedrettin Dalan da var.
Şanlıurfa'da askerken...
Erol Büyükburç çocukken güreş ve eskrim sporlarıyla ilgilenmiş.
Hem dekorunu yaptığı, hem de rol aldığı ilk müzikal Pamuk Prenses’ten bir kare. Şarkı söyleyen Füsun Önal.
Dönemin önemli festivali Boğaziçi Müzik Festivali’nde üst üste birinci olduğu yıllardan.
Kökeni Arap olan Büyükburç, Urfa'dayken şehrin ünlü fotoğrafçısı Foto Saba için poz vermiş.
Beyazıt Öztürk ile.
 
Akşehir'de.

Akşehir'de.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

6 Temmuz 2015 Pazartesi

Dayımın kitabına layık bir film çekeceğim

6 Temmuz 2015
Sinema, müzik, edebiyat, resim gibi sanatın pek çok alanında eser üreten Mehmet Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı ‘Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Çekimleri eylülde başlayacak filmle ilgili az konuşan Güreli şöyle diyor: “Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum.”
Mehmet Güreli, 50 yıldır Cihangir'de yaşıyor. Fotoğraf: Turgut Engin, Zaman
Mehmet Güreli'nin filmlerle doğrudan ya da dolaylı bir ilişkisi var. Bugüne kadar bir uzun metraj olmak üzere dört film çekti. Av Mevsimi'ne konuk oyuncu oldu. Gönül Yarası'nda manavdı. Onur Ünlü, Sen Aydınlatırsın Geceyi filminde ona özel bir teşekkür etti. Biraz daha eskiye gidersek İkinci Bahar dizisindeki balıkçı rolünü herkes hatırlayacak. Güreli'yi en son bir bankanın reklam filminde, yeğenine ilham olan ressam dayı rolünde izledik. Çekemediği filmler ise ayrı bir film konusu olabilir. Hiç durmuyor, üretiyor, üretiyor.

Müzikle ilişkisini zaten söylemeye gerek yok. Youtube'da 3,5 milyondan fazla tıklanan, çok sevilen bestesi ‘Kimse Bilmez' aldı başını gitti. Eylül ayında iki yeni film ve bir albümle sezona giriş yapacak olan Güreli, dayısı Salah Birsel'in tek romanı Dört Köşeli Üçgen'i sinemaya aktarıyor. Filmin senaryo aşaması bitmiş. Oyuncuların kimler olduğunu söylemese de, isimleri belirlemiş, mekanları bile düşünmüş, çekimler eylülde başlayacak. İlk sahne Şişhane metrosunun girişinde gerçekleştirilecek. İkinci film projesi ise, yönetmenliğini Görkem Yeltan'ın yaptığı ‘Yemekteydik ve Karar Verdim'. Post prodüksiyon için dün ekiple birlikte Bolonya'ya giden Güreli, filmde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor.

Dört Köşeli Üçgen, hiciv sanatının başarılı örneklerinden biri olarak biliniyor. Film nasıl olacak?

Hulki Aktunç, Türkiye'deki ilk düşünce romanı budur demişti. Alegorik anlatımı olan bir romandır. Entelektüel anlamda beynin içindeki kıvrımlarla oynar. Filmin ilk beş dakikasını izleyici yadırgayabilir, sonra ısınabilir. Film, sabaha karşı bir sahneyle başlayacak. Tramvayda bir adam işine gidiyor. Hatta çekeceğim yeri de hesapladım, baktım oraya. Şişhane'de. Hafif bir müzikle başlayacak sahne. Corelli (İtalyan besteci) düşünüyorum. Corelli'ye yakın bir şey ben de besteleyebilirim.

Kitap uyarlamaları bazen çok farklı olabiliyor, siz nasıl bir şey tasarladınız?

Salah Birsel'in romanı ortada, aşağı yukarı ona çok yakın bir şey çekmek istiyorum. Dayım o kitabı yazdığı zaman aynı evde oturuyorduk, Cihangir'de. 1957 yılıydı. 8 yaşındaydım. Kitabın çıktığı günü bile hatırlıyorum, kitabın o baskısı da var bende.

Dayınız sizin hayatınızı nasıl etkiledi?

Salah Birsel benim için bir dayı olmaktan çok, bir hoca, evde izlediğim insandı. Üretmenin ne olduğunu ondan öğrendim. Onun bakışlarını, el hareketlerini, ses tonunu yükseltmeyişini, bir şey anlatırken samimiyetini… Tüm bunları ondan öğrendiğimi bugün daha iyi anlıyorum. Evet bunun şans olduğunu söylemek isterim. İnsanın hikayesi evde başlar. Okulda da devam ediyorsa o zaman çok daha şanslısınızdır.

Ölene kadar hep birlikte mi yaşadınız?

Erenköy'de oturuyordu son yıllarında ama her sabah 11.00'de bana telefon ederdi ya da ben arardım, uzun uzun konuşurduk. Bir de Bülent Oran'la aynı konuşmaları yapardık. Her şeyle ilgilendiğim için, etrafta ne oluyor ne bitiyor anlat derlerdi. Şu kitap çıktı, bu kitap çıktı, şu film var. Salah Birsel, Bülent Oran, Emir Salih Sandalcı çok şey öğrendiğim insanlar.

Filmde kimler oynayacak, çekimler, senaryo, çekim mekanı, gösterime giriş tarihi belli mi?

Aslında onlar hakkında da konuşmak istemiyorum. Bazen bitmemiş şeyleri söylüyorum. Para bulamıyorum, üzülüyorum sonra. Resim, müzik ve sinema ile ilgili benim meselelerim bitmez. Herhalde ölümüme kadar böyle gidecek. Bir defterim var, sana birazdan gösteririm, 67 tane film yazmışım, çekeceğim diye. İkisini yapabildim.

Refik Halid Karay'ın bir hikayesini, Ahmet Altan'ın Tehlikeli Masalları'nı filme çekeceğinizi duymuştuk, olmadı sanırım.

Bir film projemi de 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'na teklif ettim. Reşat Ekrem Koçu'nun hayatını çekmeyi planlamıştım. Bayıldılar projeye ama olmadı. Nedenini ben söylersem acıklı ve komik olur. Çekemediğim filmler üzerine konuşmak beni öldürür. Yapılmamış şeyler her zaman insanın peşinden gelir.

O kadar karamsar bir durum yok ortada.

Peyami Safa'nın Selma ve Gölgesi romanından uyarlanan Gölge'yi çektik. Venedik'te çektim filmi, ödüller aldı. Kanada'ya seçildi vs. Ama filmin borçları daha yeni bitti. 2007'de çektim Gölge'yi, 2015'teyiz. Artık önümüze bakacağız, önemli olan çekmeye devam etmek. Sinemada az ürettiğime inanıyorum. Aslında kendime ilk seçtiğim alan sinemaydı. Her sene bir film çekmek isterdim.

Filmler son yıllarda daha çok destekleniyor aslında. Size mi rast gelmedi?


Kültür Bakanlığı'na Dört Köşeli Üçgen için başvurdum, reddedildi. Gölge reddedilmemişti. Jüriler değişiyor. Jürilerin tercihleri ve entelektüel yapıları rol oynuyor burada. Tercihler, ilişkiler, bağlantılar… Seçilmediğim zaman ‘jüri kötüydü' demek yakışmaz bana.

Salah Birsel'in, film eleştirileri yayınlanacak
Salah Birsel, bir roman yazdı ama edebiyatın pek çok alanında üretti. Ağustos sonunda Agora Yayınları film eleştirilerini ilk kez toplu halde yayınlayacak. 1956-1960 arasında Vatan ve Yeni Sabah gazetesinde yazdığı eleştirileri elbette Mehmet Güreli derleyip toparladı.

Mehmet Güreli, eylülde gösterime girecek "Yemekteydik ve Karar Verdim" filminde Rıza Gürsoy karakterini oynuyor. 
‘Kimse Bilmez'i solo albüme ilk kez alıyorum'
"Şu anda yedi kişilik bir müzik grubum var. Yaş ortalaması 25. Eylülde çıkacak altıncı albümü onlarla yapıyorum. Kayıtları Tünel'de Ada Müzik'in stüdyosunda gerçekleştirdik. Kimse Bilmez'i bu albüme alıyorum. Daha önce bu şarkı Kent Ozanları ve Hatırla Sevgili gibi ortak albümlerde vardı. Solo albümde ilk defa olacak. Albümün adı Zamboni Sokağı. Bu sokak, İtalya Bolonya'da. Görkem'in (Yeltan) sözlerini yazdığı, benim bestelediğim Mary şarkısında geçiyor. Mary'yi Cihangir'de tanımıştım, hikayesini anlattım Görkem'e. O da söz yazdı. Zamboni Sokağı'na pazar günü (dün) gideceğim. Ne tevafuk ki, ‘Yemekteydik ve Karar Verdim' filminin post prodüksiyonunun bir bölümünü Bolonya'da yapacağız. O sokakta fotoğraf çekineceğim, albümün kapağı olacak. Dört aydır bunları konuşuyoruz, o zaman o sokağa gitme düşüncemiz yoktu ama Görkem daha önce gitti oraya. Bolonya'da çocuk kitapları festivali yapılıyor her sene. Görkem 3-4 kere katıldı. Davet alıyor, gidiyor, konuşmalar yapıyor. Dolayısıyla o sokağı çok iyi biliyor. Sonra bizim yanımızda çalışan Eda diye bir arkadaşımız var. Ressamdır, kostüm işine bakıyor filmde. Dedi ki, ben bu sokakta okudum. Arzu Okay'ın kızıdır kendisi. Tüm bu bağlantılar hoşumuza gitti, albümün adına böyle karar verdik. Zamboni 23 yaşında bir genç, ölünce adını sokağa koymuşlar. Ama neden öldürüldüğünü bulamadım. Gidince sorup soruşturacağım."

Mehmet Güreli'den Carré d'Artistes için özel tablolar
Sanatı demokratikleştirmek' söylemiyle Fransa'dan yola çıkan ve 20'yi aşkın ülkede şube açan galeri Carré d'artistes, geçtiğimiz ocak ayında İstanbul'da da bir şube açtı. Bugüne kadar 20 kişisel sergi açan Mehmet Güreli, artık Carre d'artistes'in portföyündeki 500 sanatçıdan biri. Güreli'nin galeriye özel yaptığı eserleri 20 Temmuz'a kadar Galatasaray'daki mekânda görülebilir. Daima figüratif resim yapan ve ekspresyonizmden Güreli, resimlerinde canlı renkler kullanmayı tercih ediyor. Yağlı boya ve sulu boyayla yaptığı resimlerde öne çıkan insan figürü, şehirli insanın yabancılığı ve kaybolmuşluğunu anlatıyor. Bu hikâye kent insanının geçmiş yüzyılın içindeki film kareleri biçiminde kendini dışa vuruyor. Carre d'Artistes Sanat Galerisi için 13X13, 19X19, 25X25, 35X35 olmak üzere dört değişik ebattaki resimlerinde trenler, sokaklar, pencereler, odalar buluşma ve ayrılıklar ortak gizli temalar olarak kendini hissettiriyor. Resimlerinde Henri Matisse, Paul Gauguin ve Pierre Bonnard sevgisi hissedilen Güreli'nin daha keskin renk ve bozulmuş biçim ifadesi ile özetlenebilecek ‘Fauvizm' akımından etkilendiği de eserlerinde izleniyor.

Carré d'Artistes İstanbul'da Güreli ile birlikte 14 sanatçının eserleri yer alıyor. Galerinin bir başka özelliği de bünyesindeki sanatçıların eserlerinin başka ülkelerde de sergilenme şansı bulması. Her ay her galeriden bir sanatçı bir diğer şehirdeki Carré d'Artistes'te yer alıyor. Sanatçının sanatından para kazanmasını sağlamaktan yola çıkarak oluşan konsept sanatçılara düzenli gelir kaynağı oluşturarak kendi yaratıcılığına ve sanatına konsantre olmasını sağlıyor. Sanatı herkesle buluşturan galerinin sahibi Nazlı Berberoğlu “Sanat yalnızca ayrıcalıklı bir kesimin egemenliğinde kalmamalı ve isteyen herkes gerçek bir sanat eseri sahibi olabilmeli.” diyor.






 
Mehmet Güreli ile Cihangir'deki evinde iki saat sürdü röportajımız.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



28 Ocak 2015 Çarşamba

Müziğinin kaynağı Hafız, Şems ve Mevlânâ

8 Şubat 2015 
 Türkiye’deki ilk konserini bu akşam Ankara’da verecek olan dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo, sevildiği kadar tartışılan bir müzisyen. 2011’de Malezya’daki konseri iptal edildi. 2009’da ülkesinde yasaklandı, hakkında beş yıllık hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, “Duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor.
Türkiye’ye ilk kez gelen dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo’nun bu akşam Ankara Congresium’da vereceği konserin biletleri tükenmek üzere. 30 Ocak Cuma akşamı İstanbul Kongre Merkezi’ndeki ikinci konserinin biletleri ise epeydir yok satıyor. Kasım ayının başında satışa çıkan biletler kısa sürede tükendi. Bütün bunlar, Türkiye’deki hayran grubunun onu sahnede canlı izleyebilmek için duyduğu heyecanı gösteriyor. 

Sosyal medyadaki konuşmalarına bakılırsa konserde Namjoo’ya eşlik edebilmek için öncesinde prova yapanlar bile var. Bugüne kadar 6 albüm yayınlayan sanatçının şarkılarını hayranlarının büyük bir kısmı ezbere biliyor, bu telaş yedinci albümü ‘Trust the Tangerine Peel”den (2014) bilmedikleri yeni parçalar için. Hazırlıklar bu kadarla bitmiyor; hep bir ağızdan Toranj, Shirin, Dele Zaram, Zolf Barbad, Sareban ve Nobahari’yi söylemek isteyenler, sahnede ilk hangi şarkısını seslendireceği konusunda iddiaya girenler, bilet bulmak için kulis yapanlar, şafak sayanlar...

Mohsen Namjoo, sadece ülkemizde değil, Avrupa ve Amerika’da da müziği, tarzı, sesi ve besteleriyle sevilen bir sanatçı. Müziğini dinleyenler ona, ‘vicdan azabının sesi’, ‘hüznün babası’, ‘feryat-ü figan eden bir tını’, ‘adaletin sesi’, ‘efsunlu bir ses’ gibi yakıştırmalarda bulunuyor. Haksız sayılmazlar, hakikaten sesi insanın içini dağlıyor ve vicdanınızda bir ağıt gibi yankılanıyor.

Türkiye’de 4-5 sene önce “Ey Sareban” şarkısıyla tanınan Namjoo’nun ülkemizdeki hayran kitlesi oldukça geniş, her kesime hitap ediyor. Sareban’ın klibi sosyal medyada en çok paylaşılan video klipler arasında birinci sırada geliyor. Kendisi reddetse de New York Times gazetesi onu “O İran’ın Bob Dylan’ıdır, müziği ise Acem-Blues’dur.” diye tanımladı. Namjoo, Bob Dylan benzetmesinden hoşlanmıyor, çünkü tarzlarının farklı olduğunu düşünüyor. Rock ve cazı geleneksel İran müziği ile harmanlayan Namjoo, bestelerinde Hafız, Şems, Mevlânâ, Sâdi, Câmi gibi sevdiği ulu şairlerin şiirlerini yorumluyor. Özellikle ilk albümü Toranj’da Mevlânâ ve Hafız’ın etkisi yoğun. İran’ın geleneksel enstrümanlarından setar da çalan Namjoo, şarkı sözlerini yazarken İran edebiyatından etkilendiğini her zaman belirtiyor.

Namjoo sevildiği kadar çok da tartışılan sıra dışı bir müzisyen. Yaklaşık 6 yıldır İran’dan uzakta yaşıyor. 2009’da ülkesinde yasaklı olunca önce Viyana’ya Almanca öğrenmeye ve müzikoloji çalışmaya gitti. Sonra bu fikrinden vazgeçip ABD’de altı şehirde ve birkaç ay sonra Kanada’da solo konserler verdi. Bu konserler sırasında Kuzey Amerika’ya yerleşme kararı aldı ve California’daki Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı olarak bir burs kazandı. 2012 yazında eşiyle birlikte New York’a taşındı. İki yıldır yaşadığı New York’u ve ABD’nin doğu sahilini artık evi olarak görüyor. “İran ile ilgili içimde taşıdığım ya da üzerinde çalıştığım tek şey İran müziği ya da daha genel olarak Ortadoğu müziğidir. Bundan bir rahatsızlık duymuyorum, yani müzikal olarak bir İranlı, yurttaş olarak İranlı olmayan... Dürüstçe söyleyebilirim ki duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor sanatçı.

Peki neden? 1976’da Horasan’da dünyaya gelen, Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tiyatro okuyan, yüksek lisansını müzik üzerine yapan ve 4 oktavlık sesini adeta bir müzik aleti gibi kullanabilen sanatçıya böyle hissettiren ne? Namjoo, 2007’den bugüne 7 albüm yayınladı. Toranj (2007), Geographical Determination (2008), Oy (2010), Useless Kisses (2011), Alaki (2011), 13/8 (2012) ve son albümü Trust the Tangerine Peel (2014). Üçüncü albümü Oy’daki Shams şarkısının sözlerinin büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim’deki Şems, Duha, Müzemmil, Nebe ve Fecr Sûresi’nden oluştuğu için ülkesinde yasaklı müzisyen ilan edildi. 2009’da hakkında 5 yıl hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, müzik, edebiyat ve sanat dışında İran’la bağını koparmış görünüyor. 2011’de Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da vereceği konser, bu nedenle iptal edilmişti. Oysa Namjoo’nun Shams dışında dinlenilmeyi hak eden ne çok bestesi var.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



 

2 Kasım 2014 Pazar

Ünlü piyanist Lang Lang, Ermenek için çaldı

2 Kasım 2014
Dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang, önceki akşam Zorlu Center Ana Tiyatro'da bir saat sahnede kaldı. Konserine Robert Schumann'ın bir bestesini, Ermenek'teki maden işçilerine adayarak başlayan sanatçı, performansının sonunda koltuğunu, Türkiye'nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki Kaan Baysal'a bıraktı.

 Birçok Uzakdoğulu gibi dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang da Türkiye'ye hayran ve sonsuz bir sevgiyle bağlı. Bunu bir kez daha önceki akşam Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'ndeki konserinde ispatladı. Gerçi sevgisini ilk kez 2003 yılında ülkemize geldiğinde göstermişti. O zaman kendisine eşlik edecek Kuzey Almanya Radyo Senfonisi ve şef Christoph Eschenbach, bombalama olayları nedeniyle konserden vazgeçmelerine rağmen, o biletini iptal etmemiş, İş Sanat'ta sahneye çıkmıştı.

Lang Lang Türkiye'ye üçüncü kez geliyor ve bundan sonraki gelişinin planını şimdiden yaptığını konserden bir gün önce Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısında duyurdu. İstanbullu müzikseverler önceki akşam Ana Tiyatro'yu doldurmamış olsa da sanatçı, değerli bir duyarlılık göstererek konserine Robert Schumann'ın bir bestesini, Ermenek'teki maden işçilerine adayarak başladı. Sanatçının, madendeki su baskınında mahsur kalan ve hâlâ haber alınamayan 18 işçi için çaldığı kısa eser, bir ağıt gibi yankılandı salonda. Sonra Frederic Chopin'in (1810-1849) dört baladı ile devam etti performansına. Ayaklarını sigortalatan futbolcular gibi ellerini Allianz Türkiye'ye sigortalattığını söyleyen sanatçı sahnede bir saat kaldı ve bu sürede neden parmaklarını güvence altına aldırdığını ispatladı. Bu kısa zaman diliminin son on beş dakikasını ise Türkiye'nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki piyanist Kaan Baysal'a ayırdı. Açıkça belirtmek gerekirse, önceki akşam herkes ünlü bir piyanisti dinlemeye gelmişti, çok heyecanlıydılar, karşılarında Time Dergisi’nin “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesinde yer alan bir sanatçı vardı, fakat Lang Lang'dan daha çok alkışı Kaan aldı. Konser sırasında fotoğraf çekmek ve kayıt yapmak yasak olduğu halde, Chopin'in iki eserini çalmak üzere piyanonun başına geçen Kaan'ın o anını ölümsüzleştirmek için herkes telefonlarını çıkardı.

11 yaşındaki Kaan Baysal, gelecek vaat eden bir piyanist. 
Lang Lang, Kaan piyanonun başına geçtiğinde onu arkasında oturarak izledi ve bir ara, bir elini çenesinin altına dayayıp, diğerini dizine koyduğunda bizi gülümseten bir kare oluştu. ‘Çok dertli tabii, ne de olsa kariyeri tehlikede' diye düşünmeden edemedik. Latife bir yana ünlü sanatçı, bugüne kadar pek çok ödül aldı ama kariyerinde asıl odaklandığı noktanın müzik projesi olduğunu söylüyor. 5 yaşındayken ailesi kendisine nasıl destek olduysa aynı şekilde o da yetenekli çocuklara destek olmak istiyor. Bu amaçla 2008'de Lang Lang Uluslararası Müzik Vakfı'nı kurdu. Allianz Türkiye ile birlikte hayata geçirdikleri ‘Allianz Gençler Müzik Kampı'yla hayalini gerçekleştiriyor. Her yıl dünyanın her yerinden seçilen 12 yetenekli genç, bu kampta onunla bir hafta vakit geçiriyor. Kaan da işte bu projenin bir parçası. Bu yıl 10-16 Kasım arasında Barcelona'da yapılacak kampa Türkiye'den Kaan Baysal gidecek. Lang Lang'ın, Kaan'ı sahnede gururla takdim etmesinin ve notaları nasıl bastığını geriden titizlikle dinlemesinin nedeni buydu. Bundan sonraki tüm alkışlar Kaan Baysal'ın olsun. ‘Müziğin geleceği için 1 olmak' projesi tam da bunun için yapılıyor…

Dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang, konserinin son 15 dakikasını Türkiye’nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki piyanist Kaan Baysal’a ayırdı.
Lang Lang, konserden bir gün önce Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısına katıldı.  

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


 

15 Eylül 2014 Pazartesi

Türkiye'nin ilk müzik yapım firması yeniden kuruluyor

15 Eylül 2014
Bugünlerde herkesin başı telif haklarıyla dertte. Türk müziğinin önemli bestecilerinden Attila Özdemiroğlu, 1980'de müziklerini yaptığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikalinin telif sorunuyla uğraşıyor.Bir yandan da eski ortağı Şanar Yurdatapan ile 1972'de kurdukları Türkiye'nin ilk müzik yapım şirketi ŞAT Yapım'ı hayata geçirmeye çalışıyorlar. Özdemiroğlu ile hem yeni projelerini hem de Müzik Eseri Sahipleri Meslek Birliği (MESAM) başkan yardımcısı olarak, telif haklarıyla ilgili tartışmaları konuştuk.

Attila Özdemiroğlu ve Şanar Yurdatapan, Türk müziğine bugüne kadar önemli katkıları olan iki isim. Firuze, Rakkas, Kalbim Egede Kaldı, Hasret gibi şarkıların bestecisi Özdemiroğlu, Ajda Pekkan'dan Nilüfer'e, Sezen Aksu'dan Kayahan'a birçok sanatçı ile çalıştı. 7 kez Altın Portakal ödülü aldı. Melike Demirağ'ın seslendirdiği 'Arkadaş' şarkısının bestecisi ve söz yazarı Şanar Yurdatapan ise 100'den fazla esere imza attı. Onun da Türk müziğine önemli katkıları oldu. Fakat her iki sanatçı da epeydir müzikten uzaktılar. Hatta Yurdatapan, elini ayağını çekmişti. Artık eski iki dost, aktif bir şekilde müziğe dönüyorlar. 1972 yılında birlikte kurdukları Türkiye'nin ilk müzik yapım firması ŞAT Yapım'ı yeniden hayata geçirecekler.

Şanar'ın ŞA'sı ile Attila'nın AT'ı birleştirilerek kurulan ŞAT Yapım'da 1979'a kadar Sezen Aksu, Rüçhan Çamay, Yasemin Kumral, Nilüfer, Esmeray, Melike Demirağ, Banu ve daha pek çok sanatçının müzik dünyasına adım atmasını sağlayan plak prodüksiyonlarını hazırladılar. Plaklardaki şarkı düzenlemelerinin çoğunu Özdemiroğlu ve Yurdatapan yapmıştı. Olmaz Olsun Cüzdanımda Milyonlar, Para Para Para, Unutama Beni, Kaç Yıl Geçti Aradan, Bim Bam Bom, Arkadaş, Ne Haber, Ölsem de Bir Kalsam da Bir ŞAT Yapım'da hazırlanan plaklardan bazıları. Özdemiroğlu, kurulumu henüz başlangıç aşamasında olan ŞAT Yapım'la ilgili dilimize bir parça bal çaldıktan sonra 1980'de müziklerini yazdığı Yedi Kocalı Hürmüz müzikali ve MESAM başkan yardımcısı olarak tüm müzik eserleri hakkında yaşadıkları telif sorunlarını anlattı.


Yedi Kocalı Hürmüz, opera ve baleye uyarlanıyormuş. Ama telif sorunu olduğunu öğrendik, doğru mu?
Evet, doğru. Samsun Devlet Opera Balesi, müziklerini bestelediğim Yedi Kocalı Hürmüz müzikalini opera ve baleye uyarlamak istiyor bu yıl. Bence daha mantıklı çünkü müzikleri o formatta yazmıştım. Çok sesli Türk müziği koroları var içinde.

İlk ne zaman sahnelenmişti müzikal?

1979'da büyük bir kadro ile Harbiye Açıkhava Tiyatrosu'nda oynandı. 80 metre büyüklüğünde bir Üsküdar mahallesi kurduk sahneye. Adile Naşit, Turgut Boralı, Altan Erbulak, Ayşen Gruda, İlyas Salman aklınıza gelen ne kadar efsane tiyatrocu varsa oynadı. Cüneyt Gökçer sahneye koydu, Ayten Gökçer, Cihan Önal başroldeydi. 38 kişilik orkestrayı üç gün ben yönettim, benden sonra İtalyan şef. Yaz boyu her gün 5 bin kişi izlemeye geldi müzikali… O yıllarda televizyonda da yayınlanmıştı müzikal, çok sevilmişti.

Sonra ne oldu?
Müzikalin bütün notalarını Devlet Tiyatroları'na (DT) teslim etmiştim. Sanıyorum orada sahip mi çıkamadılar, artık nedir bilmiyorum, notalar kaybolmuş. Aslında bu koca bir eser, içinde 23 tane müzik var. Ama 'Tanrım' şarkısıyla biliniyor sadece. Çünkü sonradan tiyatro eseri olarak sadece bu şarkıyla sahneye koydular. Samsun ‘biz tüm bestelerinizi kullanarak hepsini oynamak istiyoruz' deyince tamam dedim, gerekirse yeniden yazarım, ama siz gene de bir bakın DT'nin arşivine, az da olsa bir nota kaldıysa sıfırdan yazmayayım.

Siz de kopyası yok muydu?
O zaman henüz bilgisayar, nota programları yok, her şey elle yazılıyor. Yazıp teslim etmişim. Nasılsa DT'de var, arşivde duruyor diye düşünüyorum. Çünkü DT'ye eserler, kurul kararıyla kabul ediliyor ve artık kurumun repertuvar malı oluyor, daha güvenilirdi. En son AKM'deydi notalar, oradan nereye gitti bilmiyoruz, araştıracaklar.

Eğer bulunursa tüm notalar, 2014-2015 sezonunda opera ve bale olarak mı sahnelenecek?
Daha sahnelenip sahnelenmeyeceği belli değil. Çünkü yine telif meselesi ile karşı karşıyayız.

Tüm sanatçıların başı telif ile dertte. 
Yedi Kocalı Hürmüz aslında bir tiyatro eseridir ve yazarı değerli tiyatro yazarımız rahmetli Sadık Şendil'dir. Eserin telif haklarını Onk Ajans takip ediyor. Sadık abinin metnini, kendisinin izniyle, Sevgi Sanlı müzikal formu için librettosunu yeniden yazdı. Şimdi Sadık abinin mirasçıları, Onk Ajans aracılığıyla Sevgi Sanlı'nın ismini eserden çıkarmamızı istedi.

Neden çıkarmak istiyorlar?
Bilmiyorum. Adını çıkarmamız mümkün değil. Müzikaldeki en sevilen 'Tanrım' şarkısının sözlerini Sevgi abla yazdı. Bunun üzerine DT, müzikale yeniden söz yazmamızı istedi. Ben de kabul etmedim. Böyle bir çıkmazdayız. Eserin bu müzikal formu artık sadece Sadık Şendil'in değil, Sadık abinin tiyatro eseri üzerine benim müziklerim ve Sevgi ablanın müzikale uyarladığı metni ile yeni bir form. Fakat mirasçıları, eserde Sevgi Sanlı'nın adını istemiyor. O zaman da çok beğenilen bu müzikal formu tarihe gömülecek. Vârislerin, eser üzerinde çok fazla söz hakkı var. Olmalı mı, olmamalı mı? Uluslararası imzaladığımız yasaya göre eser, onu yaratanındır. Ama şu andaki yasada MÜYAP (yapımcılar) ve MÜYORBİR (yorumcular), aynen eser sahibi gibi izin hakkına sahip. Dünyanın hiçbir yerinde olmayan bir şeye sahipler.

Nasıl oldu bu?
Menfaat grupları girdiler araya, yasanın 81. maddesini ezip büzüp yönetmeliklerde bakanlık birdenbire hak sahibi olarak dört hak sahibi ikdas etti. Aslında komşu hakları var ama izin hakları bir tek Türkiye'de var. Bu yasanın varlık amacına aykırı bir durum.

Siz uzun yıllar, UNESCO'nun çatısı altında bulunan dünya entelektüel fikri hak organizasyonuna bağlı Uluslararası Eser Sahipleri Birlikleri Konfederasyonu (CISAC) ile çalıştınız. Telif hakları konusunda oldukça tecrübelisiniz. Ülkemizde telif hakları meselesi niye bu kadar tartışmalı, yasada bir sorun mu var?
1951'de kabul edilen telif hakları yasası gayet basit, kolay, anlaşılır. Karmaşık hale getiren menfaat gruplarının elinde yasanın iğdiş edilmesi. Bir de bilgisiz ve bilinçsiz bürokratlar da var işin içinde. Şöyle ki; yönetmelikleri bakan hazırlamıyor, bürokratlar hazırlıyor. Ve sonunda öyle bir şeyle karşılaşıyorsunuz ki, -bizde şu anda olduğu gibi- telif hakları yasası sanki eser sahibi için değil de, sadece yapımcılar ve icracılar için var. Yasanın tek amacı bilim ve sanat eseri üretimini teşvik ederek insanlığın yararına sunmaktır.

Çıkar grupları kim, tam olarak ne yapmak istiyorlar?
Müzik sektörü için söyleyeyim. 70'li, 80'li yıllarda Türkiye'nin bütün müziği Unkapanı'nda üretiliyordu. Bunlar eser sahibini çok fazla sömüren gruplardı. Yasa komisyonlarına baskı yaparlardı. Orada adamları vardı. MESAM başkanı iken ben de bir kere çağrıldım komisyona. Üç ay çalıştım. Bazen dışarıdan uzman kişiler çağırıyorlar. Bu baskı olayını orada canlı olarak yaşadım. Bazıları çok ısrarlı, diyorum ki, “bu yasada yok, uluslararası sözleşmemize ve anayasamıza aykırı.” Ama hayır, ısrar ediyorlar. Bir kelime değiştirerek, yasanın yönünü kendi menfaatlerine çeviriyorlar.

Çıkar ve menfaat grupları yayıncılık sektöründe de var. Fikir ve sanat yasasının asıl amacı nedir, galiba bunu kimse anlamıyor.
İlk amacı eseri korumak ve yayılmasını sağlamak. Medeniyet, bilim, teknoloji ve sanat üretimi el ele gelişiyor. İkincisi, eser üreteni korumaktır. Müzik eserim artık benden çıktıktan sonra her yerde çalınıyor. İnternette dolaşıyor, televizyonlar çalıyor, gece kulüpleri çalıyor, herkes para kazanıyor. Ben ne olacağım? Yasanın amacı aslında beni korumak olacakken öyle bir hale getirdiler ki, MESAM'dan bu yıl bana ilk altı ayda yapılan telif ödemesi 2.500 TL. Bütün film müziklerimden, diğer bestelerimden kazandığım para bu. Yasa ve yönetmelikler böyle çarpıtılırsa sonuç da böyle oluyor. Meslek birlikleri öncelikle yasa ve yönetmelikler engelinden tam verimli çalışmıyor. Şu an tekrar MESAM'ın yönetim kurulundayım ve bunun savaşını veriyorum. Kültür Bakanı'nın, aslında öncelikle artık anayasa ihlali durumuna dönüşen bu durumla ilgilenmesi gerekiyor.

MESAM'da kavga veriyorum dediniz, ne kavgası?
Umuma müzik yayını yapan ve bundan para kazanan işyerleri yasa ile zorunlu olmasına rağmen meslek birlikleriyle sözleşme yapmıyor. Mesela Flash TV'nin yıllardır hiçbir sözleşmesi yok. Yıllardır eserlerimizi kullanıyor, hiç kimseye telif ödemiyor. RTÜK'ün bunu yasaklaması, lisansını iptal etmesi lazım, etmiyor. Kültür Bakanı'nın bu ciddi sorunlar ile de ilgilenmesi gerek. Bu olumsuzluklara ilişkin bir girişimine tanık olmadım.

1951 yılında yapılan 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nun 47. maddesinde bir değişiklik yapıldı yakın zamanda. Yasaya göre bakanlık bazı eserleri (kitap, albüm vs.) kendisi yayımlayacak. Müzik sektörüne nasıl yansıdı bu değişiklik? 
Önce yasanın amacını kavranabilse, Anayasa'nın 27'nci maddesinde bu belirtilmiştir. Konuşulanlara göre yaptıkları yasa değişikliğinden sonra kendi yayımladıkları eserin satışından elde edilecek gelirin yüzde 70'ine el koyulması tasarlanıyor. Yasada geçen “Bu gelirin hangi gayelere tahsis edileceğine Bakanlar Kurulu karar verecek.” ifadesi, aslında bunun kanıtı. Bu yasanın özünü de hayattan kaldırma girişimidir. Bakın ben size daha gerçek bir şey söyleyeyim.

Tabii buyrun...
Müzik eserleri sahiplerinin geçen yılki toplam telif geliri 20 milyon Euro (2013 rakamı). Bu sene daha da düştü. Yani oteller, diskotekler, umumi işyerleri, televizyonlar, her yerden toplanan toplam parayı söylüyorum size. Bütün Türkiye çapında, bütün sanatçılar için toplanan telif parası bu. Yanımızdaki 10 milyonluk Yunanistan'da bu rakam 140 milyon Euro. Daha utanç verici rakamlar var. Romanya bizden sonra yani 1989'dan sonra telif ödemelerine başladı, yıllık 84 milyon Euro telif topluyor. MESAM ve MSG ne kadar topladı? Bu bir utanç meselesi. Örnek verdiğim ülkelere bakın, bir de bize bakın. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik ve diğer tüm bakanlar bu konuyu gündeme getirdiğimizde 'Turizme darbe mi vuracaksınız?' diyebiliyorlar. Vizyon bu.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


16 Temmuz 2014 Çarşamba

Peygamberimiz’e yazılan piyano konçertosu ortaya çıktı

16 Temmuz 2014
Fransız piyano virtüözü Henry Herz, 85 yılda 200’den fazla beste yaptı, 8 piyano konçertosu yazdı. Bu konçertolardan altıncısı hariç hepsi kaydedildi, notaları korundu. Altıncı konçertosu ise kayıptı. Aşağıda, Peygamberimiz’e yazılan fakat bugüne kadar kimsenin fark etmediği o konçertonun nasıl bulunduğunu okuyacaksınız. 

Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, besteci-piyanist Dr. Aydın Karlıbel, şimdiye kadar klasik müzik alanında beş albüm hazırladı, sayısız araştırmalara imza attı. Geçen yıl bu zamanlarda yeni albümü için yine notaların arasına gömülmüş iken bugüne kadar kimsenin fark etmediği, fark etse de araştırmadığı bir bilgiye ulaştı. Ona kültürümüzü, yakından ilgilendiren bilgiyi veren kişi, Fransız profesör Laura Schnapper’di.

Aydın Karlıbel’in Schnapper’e ulaşmasının nedeni, Alman asıllı Fransız piyano virtüözü Henry Herz’in 1858’de Sultan Abdülmecid’e ithaf ettiği Ulusal Marş’tı. O yıllarda Avrupalı müzisyenler ünlü olmak için, biraz da diplomasi gereği Osmanlı sultanlarına besteler ithaf etmişler. Schnapper ile bir yıl içinde bu nedenle birçok kez iletişim kurduklarını söyleyen Karlıbel, bu görüşmeler sırasında, duyduğumuzda bizi de heyecanlandıran bambaşka bir bilgi ile karşılaşır. 85 yıllık ömründe 200’den fazla beste yapan, 8 konçerto yazan Herz, bu konçertolardan altıncısını Peygamber Efendimiz için bestelenmiştir. Altıncısı hariç diğerleri ülkesinde kaydedilir, notaları korunur. Ulusal Marş ile yine aynı nedenlerle 1858’de bestelenen altıncı konçertonun ise, kaydedilmesi bir yana notaları kaybolur.

Karlıbel, olayın peşine düşer. Paris, İtalya ve Belçika’daki müzik okulları ve enstitüler ile bağlantıya geçer, arar, sorar, soruşturur. Fakat oralardan bir şey çıkmaz. 7-8 sekiz ay önce Uluslararası Müzik Notaları Kütüphanesi Projesi www.imslp.org’da esere ulaşır. Ulaşır ama konçerto bu haliyle de eksiktir. Çalınması ve kaydedilmesi şimdilik mümkün değil. Nedenini Karlıbel şöyle anlatıyor: “Eserin notalarını buldum ama orkestra materyali olmadığı için (şef partisyonu da deniyor) şimdilik çalamıyoruz. Piyano ile çalınabilir ama orkestrasyonunu yapmam gerekir. Bu da çok uzun ve emek isteyen bir iş.”
Aydın Karlıbel
Henry Herz, 1803 yılında Viyana’da doğar, 1842’de Paris Konservatuarı’na öğretmen olarak atanır, 1888’de Paris’te hayata veda eder. Yaşadığı yıllarda devrin tüm piyanistlerinden daha ünlü olan Herz adına Paris’te konser salonu inşa edilir. Bu salon çok önemlidir, büyük bestelerin prömiyerleri burada yapılır. Fransız sanatçının notaları ile piyano eğitimine başlayan Karlıbel, “Henry Herz’in romantik devirde virtuozite kelimesini yeniden tanımlamış olan sayılı efsanelerinden biri olduğunu daha sonra öğrendim. Dönemin zirve isimleri Liszt ve Chopin’in yanı sıra Thalberg, Moscheles, Kalkbrenner ve Herz gibi virtüözler sayısız kompozisyon ve didaktik eser kaleme alıp turnelerle değişen müzik tarzlarını Avrupa ve Amerika’ya tanıttılar. Herz, Paris’in kültür hayatına damgasını vurmuş biri” diyor. Karlıbel’e “Peki niye kaydedilmemiş bu eser, bununla ilgili herhangi bir bilgiye ulaştınız mı?” diye soruyoruz. “Belki Müslümanlıkla ilgisi var diye yapmamış olabilir, bilemiyorum. Ama buna benzer başka bestelerin kayıtlarını yapmışlar.” cevabını veriyor.

156 yıl önce bestelendi

Korolu konçerto da denilen 6. Konçerto, üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde piyano çalıyor, orkestra ona eşlik ediyor. “Rondo Oriental” adındaki üçüncü bölümde ise koro, kimin yazdığı henüz bilinmeyen aşağıdaki sözleri, Herz’in bestesiyle seslendiriyor. Besteciler, genellikle son bölümde kullandıkları temaları ilk iki bölümden alıyorlar. Yani konçertor baştan sona Peygamberimiz için 1858’de bestelenmiş. Hollanda Kralı’na ithaf edilmesi ise oldukça manidar. Hz. Muhammed (sas)’e yakarış ve Allah’a şükürle son bulan, şairi meçhul koronun sözlerini belgesel önemi nedeniyle, Aydın Karlıbel’in Türkçe tercümesiyle yayınlıyoruz:

Rondo Oriental*

Peygamberin ahfadı, ey uyanın,
Ufukta güneş doğarken
Tatlı meltemle tan ağarıyor
Mağfiret dolu göklerden bize hayır vaad ediyor
Bir yılan gibi kıvrılan uzun kervan
Çölde geçip gidiyor
Meşum ve karanlık, yukarıda akbabalar süzülüyor
Bizden kanlı bir ziyafet çekmeyi umuyor
Ey yüce Peygamberimiz Muhammed, sana yakarışımızı işit.
Başımızdan bütün tehlike savuşsun
Sana secde eder, senden yardım dileriz
Ey Muhammed bizi esirge!

Fakat tehlike ve felaketi unutalım.
Yok, bu aldatıcı serap değil!
Sığındığımız bu vaha bizi koruyacak bir yerdir.
Haydi o esintiyi, o serin gölgeye, bir adım sonra varacağız!
Evet yolculuğumuz sona eriyor.
Peygamber'e hamd ü sena
Allah'a şükürler, Allah'a şükürler olsun.

(*Rondo canlı müzik demek. Rondo Oriental, ‘Doğu tarzında rondo' olarak okunabilir)


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

 

14 Temmuz 2014 Pazartesi

‘Türkülere kulak kesilmek artık işimize gelmiyor’

14 Temmuz 2014
Türkü üzerine söylenmiş en etkili dizelerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım’ dizesidir. Uzun yıllardır TRT Erzurum Radyosu’nda yapımcı olarak çalışan İsmail Bingöl ise türkülerimizle ilgili en orijinal kitaplardan birini yazdı. Atalar Mirası Gönül Yarası (Ülke Edebiyat), Bingöl’ün Anadolu türküleri üzerine yirmi yıldır kaleme aldığı denemelerden oluşuyor. 
Türküler söylenir, dinlenir, hikayeleri anlatılır. ‘Türkü denemeleri’ ne demek?

Bu sorunuza cevap vermem için biraz gerilere gitmem lâzım. Ta çocukluğuma… Öyle ki; yıllardır türkü söyleyen, hani o bilinen tabirle, çocukluğumdan beri türkülerin ve şarkıların meftunu biriyim. Daha henüz ilkokula başlamamışken, ezberimde türküler olduğunu ve büyüklerin beni yakaladıklarında türkü söylettiklerini hatırlıyorum. Bu merak, bu sevgi bugüne kadar devam ediyor olsa da; bazı özel sebeplerden; türkü söylemeyi sanat haline getiremesem de; müziğimizin sürekli icra edildiği bir kurumda, TRT de prodüktör olarak çalışmak nasip oldu ve söyleyenlerin seni duyurmayı, yaptığım programlarda türküler üzerine metinler yazmayı iş edindim. Türkü hikâyeleri türkülerle ilgili alışılagelmiş bir aktarım biçimi olduğundan, serde biraz şairlik ve yazarlık da olduğundan, bundan farklı olarak, dinlediğim türkülerin bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları yazıya dönüştürmek suretiyle; deneme biçiminde yazmaya çalıştım bunları. Yıllar içerisinde buna dair okuduklarım ya da şöyle söyleyeyim, bu şekilde yazılmış olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. Ben; yaptığım programların da etkisiyle, bu yoldaki çabalarımı sürdürdüm ve yaklaşık yirmi yıl sonra böyle bir kitap ortaya çıktı. Türkü üzerine yazılmış ilk deneme kitabı da diyebiliriz belki de… Aslında her insan; bizim olan, bize bizi anlatan, bir anlamda millet olarak Anadolu’ya gelinceye kadar ki serencamımızı gizlediğimiz türkülerimizi dinlediklerinde, yürekleri bir hoş olur, gönül dünyaları dalgalanır ve etkilenirler. Zaten bu coğrafyanın türkülerini dinlerken bunları yaşamayanların, yüreğinden gâh hüzün, gâh sevinç bulutları geçmeyenlerin bizi anlamaları mümkün değildir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu büyüyüğümüzün cümleleriyle; "Millî kimliğimize sahip mi olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü, millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.” Kısacası; işte biz de bunu yapmanın gayreti içerisindeyken, yanında da türkülerimize dair hissettiklerimizi deneme şeklinde kaleme aldık. Sonrasında ise; diğer deneme kitabımız olan “Ey Kelime … Ve Ey Ses”le birlikte; çok değerli insan, kültür dünyamızın değerli şahsiyeti Ezel Erverdi ağabey vasıtasıyla; Mart ayında Dergâh Yayınları Ülke Kitapları’ndan yayınlanarak okuyucuya ulaştı. Teşekkürlerimi ve şükranlarımı arzediyorum sizin aracılığınızla buradan kendilerine ve diğer emeği geçenlere…

“Acaba kaçımız yöremize ait bir türküyü baştan sona söyleyebiliriz?” cümlenizi okuyunca insan kendini teste tabi tutmak istiyor. Sizce bu testi kaçımız geçebiliyoruz?


Sizin de bildiğiniz gibi, millet olmanın ya da bir millet olduğunu iddia etmenin en başta gelen unsuru; kendinize ait kültürel değerlerinizin olması. Ve tabii ki; ardından da onlara sonuna dek sahip çıkmanız. Eğer; çocukluğunuzda kendinize dair bir oyunu oynamamışsanız, bir türküyü sesiniz güzel olmasa da söylemeye çalışmamışsanız, nenenizden, büyüklerinizden bir masalınızı bile olsun dinlememişseniz ve daha bunun benzeri, adına bugün topluca halk kültürü ya da folklor dediğimiz ögelerle zihninizi, millet olma hafızanızı beslememişseniz, millet kavramından, millet olabilmekten sözetmeniz, bunu iddia etmeniz zordur. Küçük bir misalle bunu daha da açayım: Bir arkadaşım; Uzakdoğ'da bir üniversiteye bilimsel çalışma yapmak üzere kırk beş günlüğüne davet edilir. Değişik ülkelerden çok sayıda bilim adamı da vardır orada… Çalışmanın bitiminde bir veda gecesi düzenlerler ve gecede de; herkesin kendi milletine ait bir halk kültürü ögesini sergilemelerini rica ederler. İşte kimi şarkı söyler, kimi dans eder, kimi başka bir şey yapar. Diyor ki arkadaşım; ben de bir şey yapayım diyorum, ülkemin türkülerinden bir tane okuyayım istiyorum ama, ne yazık ki aklımda bir tek türkü bile yok. Ancak yöreme ait bir türkünün iki mısrası var aklımda ve ben de onu söylemeye başladım. Biraz hareketli olan türkü çok beğenildiği için, alkışlar sonucunda aynı sözleri birkaç sefer tekrar ettim ve böylece durumu kurtarmış oldum. Ancak, kimseler anlamasa da bu hale düşmüş olmaktan büyük üzüntü duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü; hangi milletten olduğumuzu bağıra çağıra söylesek de, asıl bunun içini doldurmamız gerektiğini orada acı bir şekilde gördüm ve anladım.” İşte biz de, yıllardır büyüklerimizin bizi beslediği gibi, eğer çocuklarımızı, gençlerimizi kültürümüzün kaynaklarından nasiplendirmez, onları kültürel arka plana dayalı böyle bir bilinçle yetiştirmezsek, milliyetleri konusunda her hangi bir aidiyet düşünceleri, inançları kalmaz ve ortada; bu kadar büyük devletler, medeniyetler kurmuş olan “millet” kalmaz. Bunun sonucunun ne olduğunu düşünmek bile istemiyorum, ama ne var ki, gerektiği yerde kullanılmazsa; bugünün dünyasında insanı yalnızlaştıran ve kendinden uzaklaştıran teknolojinin bedelinin çok ağır olacağı da bir gerçek.

Derler ki “Derdi olan türkü söyler.”. Türkü söyleyen bir yana, dinleyen bile ne kadar azaldı... Şimdi kimsenin derdi yok mu? 

Musiki, bir milletin medeniyet kurma ve medeni olma yolunda meydana getirdiği en esaslı birikimlerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar "Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez, çünkü onu unutma ihtimali yok." der. Dolayısıyla bir toplumun müziği bozulmuş, sonra da unutulmuşsa, o toplumda pek çok mefhumun da bozulduğuna hükmedilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki; bugün de çok derdimiz var ve bu dertler sadece bizimle ilgili değil. Evet; dört bir tarafımızda acının sesi yankılanıyor her dakika… İşte onun için de; bunu kimi türkü söyleyerek dile getirebilir, kimi yazıyla, kimi şiirle… Ancak sesle dile getirmek; acıya sesten bir elbise giydirmek gibidir ve bu da bir çığlık gibi düşer ortalığa… Etkisi büyük olur. Bir ağıt, bir isyan, bir tepki çıkar ortaya ve bakışları daha çok çeker o yana… Bu sesleniş için bir şey yapamayacak olanlar bile başlarını çevirirler oraya doğru en azından ne oluyor diyerek… Türküler; bazılarının dünyasından çıkmış olsa da, birileri bugün farklı müzikler dinlese de, türkülerin sevdalıları yine var ve dertleri seslendirmeye, sevinçlere yoldaş olmaya devam ediyorlar kendilerince… Etmeliler mutlaka… Bir şeylerin yaşaması, bir şeylerin ayakta kalması adına…

Şehir hayatının, şehir insanın türkülerle arası çok açıldı. Anadolu’da bu mesafe ne durumda? 

Aslında türkü dinlemenin şehirle-köyle pek alakası yok. Aranın açılması şehirleşmeden değil de;hayatı anlamanın ve hayat üzerinde düşünmenin uzağındaki koşuşturmacadan, türkülerin dünyasına olan yakınlığımızı kaybetmemizden, türkülerimizin söylediklerine kulak veremeyişimizden kaynaklanıyor. Maddenin, hızın ve birbirini anlamamanın giderek çoğaldığı bir zamanda; sözleriyle, nağmeleriyle bize çok şey söyleyen; ruhumuza, kalbimize insan olmanın derin ve ince taraflarını, erdemini anlatmaya çalışan -ki bu da emek ve ilgi ister-türkülere kulak kesilmek işimize gelmiyor. Onu eski bir eşya gibi kabul edip, saklamaya, bir köşede tutup, sadece meraklılarına göstermeye çalışıyoruz. Oysa; bırakın daha eskiyi, 50 yıl önce yazılmış bir yazının bugünkü nesil bazı yerlerini anlayamasa da, türkülerdeki sesi, sözü; ne kadar eski olsa da anlayabilir, mesajını öğrenebilir. Türkülerin niçin önemli olduğunu buradan da çıkarabiliriz.


Radyonun altın çağını yaşadığı dönemde çocukluğunuzu geçirdiniz. TRT Erzurum Radyosu’nda program yapıyorsunuz. O çağın, sizdeki etkisi devam ediyor galiba? Şimdi hangi çağını sürüyor radyo? Programlarınızın günümüz insanındaki etkisi nedir? Yani kim dinliyor radyoları ve türküleri? 

Çok kapsamlı bir soru ama, gerçek şu ki içinde, bize dair, bana dair bir çok yönü barındırıyor. Radyonun altın çağını yaşadığı zamanlarda; küçücük bir el radyosu en yakın dostlarımdan biriydi. Özellikle de tatil günlerinde, onu koynuma alır, bir arkadaş gibi, anlattıklarını dinler; çalınan türküleri, şarkıları bir bir kaydederdim küçücük defterime... Anlatılmak istenen dünyayı tam olarak kavrayamasam bile; nağmeleri, sözleri, ruhumda bir başkalık meydana getirir, bu duygularla alabildiğine coşardım... Ortam müsaitse eğer, "Sesime ses verin yaralı dağlar" mısraında olduğu gibi, ben de haykırır, olanca sesimle katılırdım radyoda çınlayan seslere... Ne yılların geçişi eksiltti türkülere duyduğum sevgiyi ve ne de yaşadıklarım, gördüklerim... Aradan yıllar geçince; uzun kurslar ve imtihanlar sonucunda, TRT’nin tek olduğu, başka yayın kuruluşunun olmadığı bir dönemde, 1988 yılı nisanında girdim radyoya… Sizin de dediğiniz gibi, bırakın televizyonu, radyo bile hala altın çağını yaşıyordu o yıllarda ve bir yere programa gittiğimizde ilgi üst düzeydeydi. Sonra işte başkaları çıktı meydana ve bugün bile henüz altyapısı oluşturulmamış özel yayıncılık sektöründe ortalığı velveleye verdiler. Sonra da bu alandaki birçok şeyin önemi azaldı. Ama böyle olsa da; bendeki etkisi, sevgisi, itibarı bir kenara, radyo hâlâ çok önemli. Altın çağını çok gerilerde bıraktı belki, fakat sadık dinleyicileri ve yeni oluşturulmaya, bağlantı kurulmaya çalışılanlar, onu dinlemeye devam ediyorlar. Televizyona ve diğer iletişim araçlarına göre bazı avantajlı durumu var ve bu da radyoyu gelecekte de ayakta tutmaya devam edecek. Ulaşma ve dinleme kolaylığı, bilginin hazır olarak sesle aktarılıyor oluşu, bunlardan sadece birkaçı. Programlarımızın etkisini bize yakından hissettiren ve arayan dinleyicilerimizle, yeni programlarda buluşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir tutkudur radyo dinlemek ve farklı bir alışkanlıktır; özellikle de eğitim-kültür programlarına kulak vermek. Sosyal medya kendine yeni ve hızlı bir alan açsa da hayatımızda, radyo onların rakibi olmadığından ve hatta radyo programlarının onlarda reklamı, tanıtımı yapılabildiğinden; pozitif bir bakış açısıyla iyi bile olmuştur denebilir bu konuda.

“Şimdi Türkü Söylemek İstiyor Yüreğim” denemenizde, Eşkıya’nın film müzikleri albümüyle ilgili bir düzeltme yapıyorsunuz ve son yıllarda çıkan türkü albümlerinde ‘affedilmez’ hatalar yapıldığından bahsediyorsunuz.

Bugün hâlâ, kendilerine yakınlık gösterenlerin yüreklerini dolduran duyguların en iyi tercümanıdırlar türküler... Geçmişin güçlü seslerinin yeri doldurulamasa bile; günümüzde de bu işi hakkıyla yapmak için gayret edenler var. Yaşatma ve dönüştürme vesilesiyle; Emrahlar, Sümmaniler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar ve daha niceleri, asırlar ötesinden yankılanan sesleriyle yeniden aramıza döndüler, yeniden girdiler gönül dünyamıza... Yaşadıklarını, eserleriyle bir daha, bir daha ispatlayıp, bir daha duyurdular hepimize... Özellikle de, türkü dostlarının, türkü meraklılarının dışındakilere... Bizim öz müziğimizin motifleri, hafif batı müziği tarzında yapılan müziklerde bile çokça kullanılır oldu artık. Böylece; daha fazla ilgi çekti, daha fazla mal oldu kitlelere türkülerimiz. İnsanımızın doğasından gelen bir ilgiydi bu. Yıllardan beri halkın dilinde ve gönlünde yer etmiş, kolektif şuurun, halk irfanının, halk muhayyilesinin ürünleri; filmlerde, dizilerde de kullanılmaya başlandı. Hatta, bazı dizilerin bu kadar ilgi görmesinin, seyredilmesinin altında yatan sebeplerden biri de, o diziye eşlik eden türkü ya da türkülerdir belki de… Göçle büyük şehirlere gitmiş Anadolu insanının kendini bulduğu müziklerdir bunlar… Ne var ki; Anadolu'nun hemen her köşesinin rengini, kokusunu, güzelliğini taşıyan türkülerin, filmlerde kullanılması, halk kültürümüz adına sevindirici bir olay olsa da; kullanılan müziklerden, anonim olanlar dışındaki türkülerin ve gazellerin sözlerinin kime ait olduğu konusu titizlikle ele alınmalı ve yanlışlık yapılmamalıdır. Zira; üretene ve üretilene saygı bunu gerektirir. Bu konuda bir denetimin olmaması ve çoğu kişinin maddî kaygılarını ön plana çıkararak bu işi yapması, böyle durumlara yol açıyor. Ama yine de; bu tür yanlışlıklara rağmen, bu sahada yapılanların, halk kültürümüzün daha geniş kitlelere duyurulmasına önemli katkı sağladığını da belirtelim.

Denemelerinizde hep acıdan, hüzünden süzülen türkülerimizden bahsediyorsunuz. Neşeli, umut veren türkülerimiz yok mu?

Tabii ki var, ancak biz millet olarak öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; yüz yıllar boyunca üzerimizden kötü göz, toprağımızdan düşman ayağı eksik olmamıştır. Sultan Abdulhamid’e ait olduğunu sandığım bir söz şöyledir: “Anadolu; sırtlanların geçiş yeridir”. Onun için de; geçmişte yaşanılan topraklar gibi, elimizden kalanlar da bize çok pahalıya patlamıştır. Dolayısıyla halk müziğimizde hüzün teması oldukça baskındır; ölene, itene, gidene, gidip de gelmeyene yakılan ağıtlar, türküler yanında, sevince vurgu yapanların sayısı daha azdır. Çünkü; şehitlerimizin, daha yakın zamana kadar arkası gelmemiştir. Yani mutlu bir millet olamamışızdır; kahramanlarımızın çokluğu yüzünden… İşte bu sebeple yakılan türkülere ve o türkülerin adına yakıldığı vatana iyi bakmalıyız; birlik ve beraberliğimize ve onların nişaneleri olan değerlerimize gönülden sahip çıkmalıyız.

“Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür”. Bu söz kime ait?

Yine bir Anadolulu'ya… MÖ 620 civarında, batı sahillerinde, Milas’ta yaşayan filozof Thales’e… Ki gerçekten öyle değil midir; yüz yıllardır nice yasa yapıcılar ve yaptıkları yasalar kaybolmuştur ama türküler ayaktadır ve onları yakan halk, ozan ve şairler hâlâ bilinmekte ve söylenmektedir.“

Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım” Türkülerimizi anlatan en iyi dize bu sanırım..


Türküler üzerine yazılmış şiirlerin en meşhurlarından olduğu için böyle düşünülebilir. Ya da; bu şiir yazıldığında; diğerleri henüz yazılmamıştı da denebilir. Ancak, “bazı şeyler hariç, her şeyin daha iyisinin ortaya çıkma ihtimali vardır” diye düşünüp, “en” kelimesini kaldırarak ifade edersek; şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gerçekten güzel anlatmış bu şiirinde türküleri ve o türkülerin dünyamızda edinmesi gereken yeri… “Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler” adlı kitabımızdan kısa bir bölümle son verelim söyleyeceklerimize: “Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka... Maddiyattan ayrı hiçbir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiçbir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir? Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönlüden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır. Ve hâlâ unutulmadıysa türküler... Hâlâ yaşıyorsa... İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ