8 Şubat 2015 Pazar

“İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en büyük beş müzeden biri olacak”

8 Şubat 2015
Müzelerin kaderini değiştiren adam ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin talihsizliği... İstanbul Arkeoloji Müzeleleri'ne her zaman çok üzülürüm. Çünkü çok talihsiz bir müze. (Nedenini aşağıda okuyabilirsiniz) Boris Micka'nın müzenin içini yeniden tasarladığını öğrenince ne yapmış diye merak ettim. Epeyce bir malzeme çıktı bana. Yıllardır tartışılan Topkapı Sarayı bahçesindeki Darphane binalarının artık müzeye dahil edildiğini ve daha neler neler öğrendim. Micka ile bu yıl ilk kez 5-7 Şubat 2015 tarihleri arasında düzenlenen ve çok güzel sunumların yapıldığı Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'ndaki Arnas&Micka standında görüştük. 
Boris Micka (Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman Gazetesi)
İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile.
 
Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz.  

Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk.

“OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”

‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.

Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor.

İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı

1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri yönettiği İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasından 2013'te ayrılarak İstanbul merkezli Arnas & Micka Mimarlık şirketini ortağı Naim Arnas ile birlikte kurdu. Tasarımlarıyla İspanya’daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük eden Micka, Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı.

Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat 2015'te Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




28 Ocak 2015 Çarşamba

Müziğinin kaynağı Hafız, Şems ve Mevlânâ

8 Şubat 2015 
 Türkiye’deki ilk konserini bu akşam Ankara’da verecek olan dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo, sevildiği kadar tartışılan bir müzisyen. 2011’de Malezya’daki konseri iptal edildi. 2009’da ülkesinde yasaklandı, hakkında beş yıllık hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, “Duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor.
Türkiye’ye ilk kez gelen dünyaca ünlü İranlı sanatçı Mohsen Namjoo’nun bu akşam Ankara Congresium’da vereceği konserin biletleri tükenmek üzere. 30 Ocak Cuma akşamı İstanbul Kongre Merkezi’ndeki ikinci konserinin biletleri ise epeydir yok satıyor. Kasım ayının başında satışa çıkan biletler kısa sürede tükendi. Bütün bunlar, Türkiye’deki hayran grubunun onu sahnede canlı izleyebilmek için duyduğu heyecanı gösteriyor. 

Sosyal medyadaki konuşmalarına bakılırsa konserde Namjoo’ya eşlik edebilmek için öncesinde prova yapanlar bile var. Bugüne kadar 6 albüm yayınlayan sanatçının şarkılarını hayranlarının büyük bir kısmı ezbere biliyor, bu telaş yedinci albümü ‘Trust the Tangerine Peel”den (2014) bilmedikleri yeni parçalar için. Hazırlıklar bu kadarla bitmiyor; hep bir ağızdan Toranj, Shirin, Dele Zaram, Zolf Barbad, Sareban ve Nobahari’yi söylemek isteyenler, sahnede ilk hangi şarkısını seslendireceği konusunda iddiaya girenler, bilet bulmak için kulis yapanlar, şafak sayanlar...

Mohsen Namjoo, sadece ülkemizde değil, Avrupa ve Amerika’da da müziği, tarzı, sesi ve besteleriyle sevilen bir sanatçı. Müziğini dinleyenler ona, ‘vicdan azabının sesi’, ‘hüznün babası’, ‘feryat-ü figan eden bir tını’, ‘adaletin sesi’, ‘efsunlu bir ses’ gibi yakıştırmalarda bulunuyor. Haksız sayılmazlar, hakikaten sesi insanın içini dağlıyor ve vicdanınızda bir ağıt gibi yankılanıyor.

Türkiye’de 4-5 sene önce “Ey Sareban” şarkısıyla tanınan Namjoo’nun ülkemizdeki hayran kitlesi oldukça geniş, her kesime hitap ediyor. Sareban’ın klibi sosyal medyada en çok paylaşılan video klipler arasında birinci sırada geliyor. Kendisi reddetse de New York Times gazetesi onu “O İran’ın Bob Dylan’ıdır, müziği ise Acem-Blues’dur.” diye tanımladı. Namjoo, Bob Dylan benzetmesinden hoşlanmıyor, çünkü tarzlarının farklı olduğunu düşünüyor. Rock ve cazı geleneksel İran müziği ile harmanlayan Namjoo, bestelerinde Hafız, Şems, Mevlânâ, Sâdi, Câmi gibi sevdiği ulu şairlerin şiirlerini yorumluyor. Özellikle ilk albümü Toranj’da Mevlânâ ve Hafız’ın etkisi yoğun. İran’ın geleneksel enstrümanlarından setar da çalan Namjoo, şarkı sözlerini yazarken İran edebiyatından etkilendiğini her zaman belirtiyor.

Namjoo sevildiği kadar çok da tartışılan sıra dışı bir müzisyen. Yaklaşık 6 yıldır İran’dan uzakta yaşıyor. 2009’da ülkesinde yasaklı olunca önce Viyana’ya Almanca öğrenmeye ve müzikoloji çalışmaya gitti. Sonra bu fikrinden vazgeçip ABD’de altı şehirde ve birkaç ay sonra Kanada’da solo konserler verdi. Bu konserler sırasında Kuzey Amerika’ya yerleşme kararı aldı ve California’daki Stanford Üniversitesi’nden araştırmacı olarak bir burs kazandı. 2012 yazında eşiyle birlikte New York’a taşındı. İki yıldır yaşadığı New York’u ve ABD’nin doğu sahilini artık evi olarak görüyor. “İran ile ilgili içimde taşıdığım ya da üzerinde çalıştığım tek şey İran müziği ya da daha genel olarak Ortadoğu müziğidir. Bundan bir rahatsızlık duymuyorum, yani müzikal olarak bir İranlı, yurttaş olarak İranlı olmayan... Dürüstçe söyleyebilirim ki duygusal olarak İran’la ilgili birçok şeyi unuttum.” diyor sanatçı.

Peki neden? 1976’da Horasan’da dünyaya gelen, Tahran Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nde tiyatro okuyan, yüksek lisansını müzik üzerine yapan ve 4 oktavlık sesini adeta bir müzik aleti gibi kullanabilen sanatçıya böyle hissettiren ne? Namjoo, 2007’den bugüne 7 albüm yayınladı. Toranj (2007), Geographical Determination (2008), Oy (2010), Useless Kisses (2011), Alaki (2011), 13/8 (2012) ve son albümü Trust the Tangerine Peel (2014). Üçüncü albümü Oy’daki Shams şarkısının sözlerinin büyük bir kısmı Kur’an-ı Kerim’deki Şems, Duha, Müzemmil, Nebe ve Fecr Sûresi’nden oluştuğu için ülkesinde yasaklı müzisyen ilan edildi. 2009’da hakkında 5 yıl hapis kararı çıktı. Olay, sanatçının özür dilemesiyle tatlıya bağlanmış gibi gözükse de Namjoo, müzik, edebiyat ve sanat dışında İran’la bağını koparmış görünüyor. 2011’de Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’da vereceği konser, bu nedenle iptal edilmişti. Oysa Namjoo’nun Shams dışında dinlenilmeyi hak eden ne çok bestesi var.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



 

13 Ocak 2015 Salı

Hüseyin Avni Danyal: "Sanatçıların çoğu kafasını kuma gömdü"

13 Ocak 2015 
Tiyatro ve sinema sanatçısı Hüseyin Avni Danyal, Kadıköy’de PlayStation salonu olan Mustafa Kemal Ekşi Pasajı’nı restore ettirerek tiyatrosunu kurdu. Bu yıl sezonu ‘Öteki’ oyunuyla açan Tiyatro Seyirlik, yıl boyunca üç oyun sahneleyecek. Öteki’de üniversitede tiyatro hocalığı yapan, adalet duygusu yüksek Bay Röpke’yi canlandıran Danyal, “Her an, her insanın başına gelebilecek olan ‘ötekileştirme’ kavramını hatırlatmak istiyoruz.” diyor.



Tiyatro Seyirlik, 2013 Aralık ayında açıldı. İstanbul’da tapusunda ‘tiyatro’ yazan tek bina olduğu söyleniyor. Bu doğru mu?
Onu araştırmak lazım. Çünkü Beyoğlu’ndaki Ses Tiyatrosu’nun da tapusunda aynı şey yazıyor olabilir. Bu binanın yapım tarihi, 1966-1967. Ulvi Uraz Tiyatrosu olarak inşa edilmiş. Pasaja adını veren Mustafa Kemal Ekşi de binayı yaparken, burayı tiyatro olarak düşünmüş. 1974’e kadar Ulvi Uraz devam ediyor. 1974-2005 arası sinema olarak kalmış. Ben 2013 Mayıs ayında devreye girdiğimde iki katlı PlayStation salonuydu burası.

Öteki, daha önce Türkiye’de sahnelendi mi?
Ben oyunu ilk kez 1985’te Devlet Tiyatroları’na (DT) girdiğim zaman izlemiştim. ‘Tam Rolünde’ ismiyle bir gençlik oyunu olarak sahnelenmişti. 2000’lerin başında Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde öğrenciler tarafından da oynandı. Geçen yıl, ‘Ya Başaramazsak’ı çalıştığımızda, ‘Öteki’yi de sahneye koyan, okul arkadaşım Gürol Tombul ile konuşurken bu oyun geldi aklıma.

Repertuarı belirlerken önemli olan nedir sizin için?
Türkiye’nin ya da dünyanın hangi sorunuyla ilgili farklı bir bakış açısı ya da gözlem ortaya çıkarabilir ve seyirciye olaylara farklı bir gözle nasıl baktırabiliriz diye düşünerek repertuvar belirliyoruz. Ötekileştirme kavramı Türkiye’de her zaman olan bir şey. Gündeme dair olması adına yerini bulduğunu düşünüyorum.

Gündemdeki hangi konuyla ‘Öteki’yi bağdaştırdınız?
9-10 yıldır, ‘benden ya da benden değil’ cümlesi insanların kulağına çok gelmeye başladı. Ötekileştirme kavramı hümanizma içermiyor. Biri varsa, diğeri mutlaka olacaktır. İnsanları sınıflandırmanın yanlışlığını anlatmaya çalışıyoruz.

Sanatın da böyle bir görevi var zaten…
Evet, sanat muhaliftir. Fakat muhalif olmak, bir şeyin düşmanı olmak demek değildir. Muhalefet lafı bizde yanlış anlaşılıyor. Muhalif olmak, olanın karşısına daha iyi alternatifler çıkarmaktır. Yani A’nın karşısındaki B, A’yı yok etmek için ortaya çıkmaz. A’nın iyi yaptığı şeyler de var, onlara da mı karşı çıkacağız? Muhalif olmak A’yı doğru yönlendirmektir.

Sanat camiasının bahsettiğiniz muhalifliği doğru anladığını düşünüyor musunuz?
Sanat camiasının anladığını düşünüyorum ama politikacıların çok anladığını düşünmüyorum. Onlar siyasetin içindeki muhalefet diye bakıyorlar ama sanattaki muhalefet başka bir şey. Politikada muhalif olmak ile sanatta muhalif olmak aynı şey değil. Politikadaki biraz daha kirlenmiş bir muhalefet anlayışı. Sanattaki öyle değil. Olanın üzerine yeni şeyler koymak, yeni doğrular çıkartmak adına yola çıkılmış bir muhaliflik.

Sizce bu iktidar, sanatçıları neden anlamadı?
Galiba tehlike gördüler. Aslında 3-4 yıldır Türkiye’de sanatın uğradığı zarar karşısında başka bir ülke olsaydı, sanatçılar daha büyük tepki gösterirdi. Ülkemiz sanatçıları çok tepki göstermediler. Çoğu kafasını kumun içine gömdü. Çünkü herkes baskı altında. Elinden onu alıyor, bunu alıyor, şunu alıyor. Yani birçok insan işini yapamaz hale getirildi.

Peki siz korkmuyor musunuz?
Ben siyaset üzerinden tiyatro yapmam.  Beni siyaset ilgilendirmez. Sanatın gücü zaten çok büyük. 1985’ten bu yana profesyonel olarak oyunculuk yapıyorum. Demirel, Özal, Tansu Çiller, İnönü, Recep Tayyip Erdoğan iktidarını gördüm. Hangi biri benim oyunculuk anlayışımı değiştirebildi ki? Hükümetler, partiler gelip geçer, biz işimizi iyi yapalım.

Bu söylediklerinizden dolayı oynadığıınız dizi bitebilir.
Bunlar herkesin bildiği şeyler. Yıpratmak için ya da yanlış bir şey söylemiyorum. Ben işim ve sanatım adına konuşuyorum.  Söylediklerimin arasında bir tane siyaset var mı?

Öyle bakılmıyor ki, kim muhalefet ediyorsa hedefe o konuluyor.
Yok zannetmiyorum, o kadar kıyım durumuna gelmedik.

Emin misiniz gelmediğimize?
Sanki gelmedik gibi geliyor bana, iyi niyetle bakmaya çalışıyorum. İnşallah öyle olmaz. Olursa ne yaparız? İş yapmamız engellenirse gidip evimizde oturacağız. Yine bir şeyler üretmeye çalışacağız.
 
Başrolünde Hüseyin Avni Danyal’ın yer aldığı Öteki, 16 Ocak’ta saat 20.30’da, 18 Ocak’ta saat 18.00’de Tiyatro Seyirlik’te izlenebilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




12 Ocak 2015 Pazartesi

Minyatürden icazetli ressam

12 Ocak 2015 
Fevzi Karakoç'un, 40 yıllık sanat hayatından 100'den fazla eserin yer aldığı ikinci retrospektif sergisi geçtiğimiz hafta İş Sanat Kibele Sanat Galerisi'nde açıldı. "Sanatımın gücü, kültürümüze olan güvenden geliyor.” diyen Karakoç, eserlerinde minyatüre gönderme yapıyor.
Uzun boyunlu, ince ayaklı zarif atlarıyla tanınan ressam Fevzi Karakoç, minyatür dersi almadı, icazeti de yok fakat onun resminin temelini minyatür oluşturuyor. Batı sanatından değil, kültürümüzden yola çıkmaya 1972'de Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu'ndan mezun olduğunda karar vermiş sanatçı. Herkesin bildiği ama itiraf etmekte zorlandığı şu cümleleri, kültürümüze bakışın kodlarını, kompleksleri oldukça net ifade ediyor: 

“Bizim kültürümüz küçümsenecek bir kültür değil. Anadolu'da yaşamış kaç bin yıllık kültürler var. Bunları kenara atıp Amerika ya da Avrupa'dan yararlanmak son derece yapay. Neden, onlar modern diye! Bizde maalesef böyle bir kompleks var. Amerika'da okumuş olmak, Batı'dan icazet almak önemseniyor. Benim sanatımın gücü, kültürümüze olan güvenden geliyor. Bugüne kadar resimlerimin yüzde yetmişini hep yabancılar aldı. Çünkü farklı bir şey arıyorlar. Modern sanatın âlâsı kendilerinde var zaten. Sizinkiler özgün, kendinizi yansıtıyorsunuz, diyorlar.” Fakat Fevzi Karakoç'un resmindeki minyatür, saf minyatür değil. İki boyutlu at ve binici figürleriyle Osmanlı'daki resim tarihine ve minyatür sanatına göndermede bulunan sanatçı, eserlerinin konusunu oluştururken Doğu'dan esinlense de ifade şekliyle Batı'yı yansıtıyor. İşte tam da bu noktada sanat dünyasını ikiye ayıran tartışmadaki yerini belirliyor.

Evet, sanat çevreleri ikiye ayrılmış durumda. Bir kısım sanatçılar, hat, minyatür, tezhip gibi sanatların aynen olduğu gibi günümüze aktarılarak devamının sağlanmasından ve korunmasından yana. Diğer bir kısım sanatçı ise bu sanatların kendini güncelleyemediğini ve günümüz sanatına dair bir şey söylemediğini, bu yüzden modernize edilmesi gerektiğini savunuyor.

Fevzi Karakoç, ikinci kısım sanatçılar arasında. Minyatürün, ortaya çıktığı dönemde çağdaş resmi temsil ettiğine inanıyor ve ekliyor: “Minyatür o zaman kendi çağını anlatıyordu. O dönemin belgesi, belgeseliydi. Ama bugün aynısının yapılmasının bir değeri yok, tekrarı doğru bulmuyorum. Bizim yapabileceğimiz en iyi şey, o minyatürleri restore etmek, müzelerde en iyi şekilde korumak ve dünyaya göstermek. Aynısını yapmakla minyatüre iyilik etmiş olmayız. Minyatürden yararlanıp günümüz dünya sanatına bir katkı sunabiliyorsanız o zaman güzel. Çağımız başka bir yere gidiyor.” 
Kibele Sanat Galerisi'ndeki sergisini de bu gözle izlemek gerekiyor. Eserlerinde mantık ve duygu kavramlarını ustalıkla harmanlayan Karakoç, 40 yılı aşan sanat hayatında tekdüzeliğe düşmeden sürekli yeninin peşinde. 1968-1990 yılları arasında insanlar ve toplumlar arası ilişkilere odaklanan sanatçı, 1990 sonrası yaptığı eserlerde sıradan objeleri ya da figürleri resmediyor. Tuvallerindeki atlar, biniciler, meyveler farklı kültürler ve hikâyeler arasında bir köprü işlevi görüyor. Fevzi Karakoç'un ikinci retrospektif sergisi 21 Şubat'a kadar açık kalacak.



Günümüz resminin temeli minyatürde var
Fevzi Karakoç: “Osmanlı döneminde savaşlar, güncel olaylar, törenler hep minyatürle anlatılmış. Minyatürün yapım tarzı Avrupa resminden çok farklı. Bizde perspektif yok. Öndeki, arkadaki insanlar hep eşit, aynı dizilir. Bunun nedeni doğayı taklit etmemektir. Daha kurgulanmış resim oluyor o zaman. Günümüzde de resmin temel unsuru bu. Kendini kurgulaması. Yoksa doğadaki aynen alıp tuvale koymak resim olmuyor. Doğada en güzel var zaten, onu aynen aldığınızda taklit etmiş oluyorsunuz. Kurgularsanız daha farklı bir şey yapmış oluyorsunuz.
Bir de mesela, çağdaş sanat fuarı Contemporary İstanbul'a gidiyorum, bakıyorum, resimlerin, çalışmaların çoğu bir yerlerden alıntı. Her biri, yabancı sanatçıların birer şubesi gibi. Neymiş, modern. Çünkü bizde toplum hafızası yok. Dışarıda da ne olduğunu incelemiyorlar. ‘Bu çok iyi, bunu alayım' diyorlar. Patent çalmak gibi bir şey bu. Ülkemiz modern sanatında karakteri oturan sanatçı da var, oturmayan da.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

30 Aralık 2014 Salı

Harflerin Aşkına Dair

30 Aralık 2014
Uğur Derman’ın hazırladığı ‘Harflerin Aşkı’ adlı hat koleksiyonu kitabı, geçtiğimiz hafta Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde tanıtıldı. Programın en önemli özelliği, geleneksel sanatlar camiasında henüz oturmayan ‘galeri, sanatçı ve koleksiyoner’ üçgeni arasındaki bağın yavaş yavaş kurulduğunu göstermesiydi. Zira 2013’te ilki gerçekleştirilen All Arts İstanbul, bu nedenle yapılamıyor.
Tanıtım gecesinde (soldan-sağa) hattat Mehmet Özçay, Uğur Derman ve ekspertiz Bora Keskiner konuşma yaptı.



Modern sanatlarla geleneksel sanatları buluşturmak amacıyla 18-21 Nisan 2013’te ilki düzenlenen All Arts İstanbul, 2014 yılında yapılmadı ya da yapılamadı. Fuarın düzenleyicisi, dokuz yıldır giderek büyüyen modern sanat fuarı Contemporary İstanbul’un (CI) yönetim kurulu başkanı Ali Güreli’ydi. Bu yılki CI’da görüştüğümüz Güreli’ye, 2014’te All Arts’ı neden yapmadıklarını, bundan sonra yapıp yapmayacaklarını sorunca şu cevabı verdi:

“CI’da galeri, sanatçı ve koleksiyonerden oluşan üçgen arasında oturmuş bir bağ var. Müzayedeler ve müzeler de bu bağın tamamlayıcısıdır. İlk All Arts İstanbul tecrübemizde şunu gördük: Geleneksel sanatlar camiasında bu ticari ilişkiler kurulmamış. Henüz oturmuş bir ticari platform yok. Fuarlarımızı ayakta tutan iki şey vardır. Birincisi galerilerin ödediği ücret, ikincisi sponsorların verdiği ücret. İkisi bir araya gelince fuarı gerçekleştirebiliyoruz. All Arts’ta galerileri cezbedemedim, çünkü bu ilişkiler oturmadığı için fuarda ne kadar satış yapacağını tahmin edemediler. Sanatçıların zaten çok fazla gücü yok. 90 sanatçıya bilabedel yer verdik ki, sanatçılar CI’da yaşadığımız heyecanı görsün.”

Peki bundan sonra ne olacak? Güreli’ye göre All Arts’ın tekrar gerçekleşebilmesi için tek yol belediyenin ya devletin destek vermesi. İstanbul Kongre Merkezi’ne fuar için 150 bin Euro kira ödediklerini ve yaklaşık 500 bin TL zarar ettiklerini söyleyen Güreli, “Tüm bunlara rağmen yine de devam kararındaydık fakat ülkemizde Gezi ile başlayan, devamı gelen diğer olaylar da bizi korkuttu.” diyor.

Şu durumda All Arts İstanbul’un akıbeti meçhul fakat, Ali Güreli’nin bahsettiği geleneksel sanatlar camiasındaki galerici, sanatçı ve koleksiyoner arasındaki ilişki yavaş yavaş oturuyor. Bunun en canlı örneğini geçtiğimiz perşembe akşamı Üsküdar Belediyesi’nin Bağlarbaşı Kongre ve Kültür Merkezi’nde düzenlediği “Harflerin Aşkı” adlı hat koleksiyonu kitabının tanıtımında gördük.

Uğur Derman’ın kaleme aldığı 444 sayfalık kitapta, finans sektöründe çalışan iki işadamı Kerem Kıyak ve Mustafa Balcı’nın koleksiyonu tanıtılıyor. Programda Uğur Derman, Bora Keskiner ve hattat Mehmet Özçay’ın yaptığı konuşmalar, bu ilişkilerde ne kadar geç kalındığını ve alınan mesafenin hangi kilometresinde olduğunu gösteriyor. 15 yıl önce hat koleksiyonu yapmaya başlayan Kerem Kıyak ve Mustafa Balcı, İstanbul’da Özçay, yurt dışında Keskiner danışmanlığında eser alıyor. Bu dayanışmanın ve bilincin tüm koleksiyoner ve sanatçılar arasında kurulması ve galerilerin de işin içine girerek camianın ayakları yere basan bir ekonomi oluşturması geleneksel sanatların geleceği açısından önemli…

Prof. Uğur Derman: “Şunu samimiyetle itiraf etmeliyim ki; bu yaşıma geldim, bir koleksiyon ve o koleksiyonun kataloğu için böyle bir toplantıyı bizim tarihimiz kaydetmiyor.”

Mehmet Özçay (Hattat): “2008’de ilk defa bir müzayedeye eserimi koymuştum. Aşk-u Meşk adlı eserimi kendisini gıyaben tanıdığım Kerem Kıyak’ın aldığını öğrendim. Bilahare başka bir müzayede salonunda kendisine bizzat görüşmek ve tanışmak fırsatını buldum. Doğrusu Kerem Bey’i, hat sanatına karşı çok aşklı ve şevkli gördüm. Bu aşkla çok güzel eserler aldı. Bunların bir kısmı çok nadide, belki tek denilebilecek eserler. Kerem Bey, müzayede salonlarının en heyecanlı aktörü olarak bilinir. Allah şevkini bozmasın, sayılarını artırsın. Hat koleksiyonerliği hat sanatı ve geleceği için önemli bir husus. Henüz istenen sayıda olmasa bile çok değerli koleksiyonerlerimiz var. Çok güzel koleksiyonlar yapıyorlar. Bu güzel bir gelişme. Hat sanatı bir zamanlar maddi değer itibarıyla yerlerde sürünürken şimdi değer ve itibar görüyor. Bu hakikaten yüreğimize su serpiyor. Bu durum, yeni koleksiyonerlere de teşvik olur diye ümit ediyorum.”

Bora Keskiner (Ekspertiz, sanat danışmanı): “İslam sanatının en yüksek formu olan hat sanatının neşv-ü nema ettiği dünyada merkezler vardır. Bağdat (Abbasi), Kahire (Memluk), Bağdat (Karakoyunlu dönemi), Tebriz (Akkoyunlu  dönemi), Herat (Timur İmp.), Tebriz (Safevi) var. İnanılmaz kıymetli eserler bu merkezlerde üretilmiştir. Bu şehirler İstanbul ile kıyas edildiğinde yıldızın yanındaki güneş gibidirler. İstanbul özellikle 500 yıl boyunca bu sanatın en mühim merkezlerinden biri olmuş ve gerek hattat sayısı, gerek diğer kitap sanatları ve üretilen eser sayısıyla bu saydığım mühim merkezleri fersah fersah geçmiştir. Cumhuriyetle beraber Latin harflerine geçilince bu çok önemli birikimin kıymeti biraz gölgelendi. Bu dönemde bu işi ayakta tutan ve bugünlere getiren insanları rahmetle yâd ediyor ve Kerem Kıyak gibi koleksiyonerler, hocalar ve hattatlar sayesinde bu sanata sahip çıkıldığını ve bu şevkin arttığını günden güne görüyoruz.”

Kerem Kıyak /Hat Koleksiyoneri: “Hüsn-i hat’a ilgim 15 sene önce başladı. İlk zamanlarda finans sektöründe çalışan biri olarak tamamen yatırım maksadıyla hareket ediyordum. Zamanla bulabildiğim bütün kaynakça kitapları ve makaleleri okumaya başladım. Hatta”ların hayatları ve eserlerine dair hikayeleri beni etkiledi ve bu etki zamanla aşka dönüştü. Başlangıçta her koleksiyoner gibi ben de acemice eserler alıyordum Daha sonra hocalarım yardımcı olmuşlardır. Eserleri katalogda toplamak ve sergi fikri 5-6 sene önce oluştu. Koleksiyonumdaki kıt’aların, levlahaların, mushafların ve delailül hayratların her birinin ben de anısı vardır.  Bir yolcu ve hancı misali onları korumayı, gelecek nesillere ulaştırmayı kendime görev edindim. Umarım layık olabilirim.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



24 Aralık 2014 Çarşamba

"Arşivlerimiz ne yazık ki çok darbe yedi"


25 Aralık 2014
2 Haziran 2012'de Sultanahmet'ten Kağıthane'deki dere yatağına taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri etrafındaki tartışmalar devam ediyor. Duayen tarihçiler, sürecin ilk başında Kağıthane'nin doğru bir tercih olmadığını ifade etmişti. Ama şimdi hepsi ‘bizi kimse kaale almadı' diyerek sitemlerini dile getiriyor, konuyla ilgili pek konuşmak istemiyorlar. Olayın peşinde artık genç araştırmacılar ve doktora öğrencileri var. Arşivdeki nem durumunun son fotoğraflarını onlar çekiyor, belgeliyor. Fakat hepsi büyük bir korku içinde. Eğer kimlikleri anlaşılırsa, bir daha arşivlere alınmama ve tezlerini bitirememe endişesi taşıyorlar. Gelinen bu noktayı, üç isme sorduk.  

‘İçim yanarak söylüyorum, büyük ihmal var’
Agah Oktay Güner (Eski Kültür Bakanı-Türkiye Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Vakfı-TESAK Başkanı): Arşivler bir milletin hafızasıdır. Bizim arşivlerimiz ne yazık ki, çok darbe yemiştir. Yeniden kâğıda dönüştürülmesi için Bulgaristan’a gönderilmek istenen arşivlerimizi, Osmanlıca bilen bir demiryolları memuru fark etmiş, amirlerini ikaz etmiş ve o cinayet onun himmetiyle durdurulmuştu. Arşivlerimizde içim yanarak söylüyorum, çok büyük ihmal vardır. Mao karşısında, mağlup olacağını anlayan Chiang Kai Shek, önce karısını kızını değil, arşivleri Formosa’ya (Tayvan) kaçırmıştır. Formosa’ya bir konferansa davetliydim, o vesileyle gördüm. Elyazması bütün eserler, özel ağaçtan yapılmış kutuların içinde saklanıyor. Ve bu kutular bir ayrı bölmede ve odada muhafaza ediliyor. Tabii ki dere yatağına, rutubetli yere arşiv yapılmaz. Ne olacak otelden, AVM’den! Bir millet medeni eserleriyle ayakta kalır. Ama bunun için o millete mensup olmanın şuurunda olmak lazım. Araştırmacıların üzerindeki baskı konusuna hiç girmeyelim, çocukların başı belaya girer.

Arşiv her halükârda sur içinde olmalı
Prof. Dr. Ali Akyıldız (29 Mayıs Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü): Arşiv, sur içinde olmalıdır. Şu anda Kağıthane’deki binaya kimse gidemiyor. Hocaların ayağı oradan kesildi. Oysa, Arşiv bir akademiydi eskiden; öğrenciler hocalarla orada görüşür; sorularına cevap ararlardı. Ben taşındığından bu yana bir kere gittim, o da öğrencilerime Arşiv’i gezdirmek için. Biz ve diğer meslektaşlarımız bu problemleri daha önce dile getirdik, fakat kimse kaale almadı. Yerin belirlenmesi siyasi otoriteye ait bir seçim. Yurt dışında da şehirlerin dışında arşivler var ama ulaşımı kolay olduğu için sorun olmuyor. Altyapıyı hazırlamadan böyle bir şey yaparsanız bu şekilde insanların ayağı çekilir. Genç araştırmacıların yaşadığı baskıyı, korkuyu bilemiyorum ama arşiv her halükârda sur içinde olmalı.

Arşivin sahibi bu millet ama ülkede tuhaf şeyler yapılıyor
Semavi Eyice (Sanat tarihçisi): Arşiv’in Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşındığını birkaç ay önce öğrendim. Açıkçası hayret ettim. Gülhane’deki eski askerî hastane restore edilip aslında oraya taşınacaktı. Öyle bir düşünce vardı, bir türlü bu uygulanmadı diye düşünüyordum ki çoktan taşınmış. Vallahi Kağıthane’de olmasına ben de pek taraftar değilim. Niye orası tercih edildi, kimin aklına geldi bilmiyorum? Bizim memlekette birçok şey ‘ben yaptım oldu’, oluyor. Genç araştırmacıların yaşadığı korkuya ben karışmam, Arşiv’in sahiplerinin bileceği bir şey. Arşiv’in sahipleri bu millet tabii ama ülkemizde tuhaf şeyler yapılıyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

Araştırmacılar, Osmanlı Arşivi’ne dava açıyor

24 Aralık 2014
Toplantıya katılan araştırmacılar, objektifimize sırtı dönük poz verdi. Çünkü hepsi, yüzleri görünürse arşiv binasına bir daha alınmama korkusu yaşıyorlar ve duayen tarihçilerin bu konuda elini taşın altına koymalarını talep ediyorlar.
İki yıl önce Sultanahmet’ten Kağıthane’ye taşınan Başbakanlık Osmanlı Arşivleri’nde sular durulmuyor. Nemlenmiş tarihi belgelerin ve depo duvarlarının görüntülerinin ortaya çıkmasından sonra şimdi de bir grup araştırmacı, TMMOB Mimarlar Odası’nın öncülüğünde Başbakanlık Devlet Arşivleri Osmanlı Daire Başkanlığı’na dava açmaya hazırlanıyor. Çoğu doktora öğrencisi olan araştırmacılar, önceki akşam TMMOB Mimarlar Odası’nın Karaköy’deki İstanbul Büyükkent Şubesi’nde bir araya geldi. Toplantının amacı, Osmanlı belgelerinin muhafaza edildiği Kağıthane’deki bina ve burada aldıkları hizmete ilişkin son bir senedir yaptıkları gözlemleri paylaşmak, belgelerde vuku bulan deformasyon, binadaki çatlak, su sızıntıları vs. gibi endişe verici gelişmeler karşısında atılabilecek adımları tartışmaktı. Tezleri için yılın 4-5 ayını arşivin okuma salonlarında geçiren araştırmacılar, Osmanlı Arşivleri’nde nemli hatta bazen su kabarcıkları birikmiş tarihi belgelerin önlerine getirilmesinden, su damlayan okuma salonlarından, kanalizasyon borusu geçen depolardan ve nemden kabarmış duvarları görmekten rahatsız.

Araştırmacılar, Mimarlar Odası’ndaki bu toplantıların ilkini geçtiğimiz temmuzda yapmış ve burada aldıkları karara göre Mimarlar Odası yetkilileri ile birlikte binanın her yerini görmek istediklerini İstanbul Valiliği ile Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı’na iletmişlerdi. Süreci, Mimarlar Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Sekreteri Ali Hacıalioğlu şöyle anlatıyor: 

“İstanbul Valiliği’ne ve Başbakanlık Osmanlı Arşivi Genel Müdürlüğü’ne bir yazı yazıp konuyla ilgili bilirkişi heyeti oluşturulması ve onların belirleyeceği tarihte, onların da istediği kişilerle birlikte arşivi ziyaret etmek istediğimizi söyledik. Amacımız, arşivin durumuyla ilgili kamuoyunu aydınlatmak ve iddiaların doğru olup olmadığını yerinde görmekti. Cevap gelmedi. İsteğimizi tekrarladık. Bu kez Valilik cevap verdi ve Devlet Arşivleri’ne ‘konuyla ilgili ne yapıyorsunuz, bana ve ilgililerine cevap verin’ diye bir yazı gönderdi. Bunun üzerine arşivden bize, ‘Kağıthane ilçesinde inşa edilen arşiv sitemizde belge muhafazası için her türlü modern tedbir alınmış ve otomasyon sistemiyle kontrol edilmektedir. Sistemde nem alma ve nem verme dünya standartlarına göre yapılmaktadır. Belgeler üzerinde olumsuz durum oluşturacak herhangi bir durum bulunmamaktadır.’ diye iki ay önce bir cevap verdi.”

Standartlara uygun değil
Araştırmacıların iddialarına göre, arşivde dünya standardına uygunluk söz konusu değil. Adını vermek istemeyen bir araştırmacı, “Uluslararası Arşiv Konseyi’nin (International Council on Archives-ICA) standartlarına göre arşiv binası yapılması düşünülen yerin seçiminde en önemli kriterlerden biri, o mahalde en az 100 yıl öncesine kadar sel ve su baskını yaşanmamış olması şartı var. Kağıthane’de daha geçtiğimiz temmuz ayında sel oldu. Daha eski tarihlere gidilirse Milliyet gazetesinin 19.12.1963 tarihli sayısındaki habere göre Kağıthane’de halk selden dama çıkmış ve insanlar sandallarla kurtarılmış. Fotoğraflarıyla birlikte görebilirsiniz. Bu olayın üzerinden 100 yıl geçmedi.” diyor. Önceki gün alınan karara göre, araştırmacılar ve Mimarlar Odası, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’ne tekrar dilekçe gönderecek ve bilirkişi heyeti ile birlikte arşivi ziyaret taleplerini yineleyecek. Eğer olumsuz cevap alırlarsa bu kez -önümüzdeki ocak ayının sonuna doğru- yargı yoluna başvurulacak.

Toplantı sonunda katılımcıların fotoğraflarını çekmek istedik. Eğer yüzleri görünürse bir daha arşivlere alınmayacakları ve tezlerini tamamlayama korkusu yaşayan araştırmacılar, objektifimize sırtı dönük poz verdi. Bir yanda şakır şakır Osmanlıcaları ile tarihi belgeleri okuyabilmek için çırpınan araştırmacılar, diğer yanda Osmanlıca zorunlu mu yoksa seçmeli mi ders olsun tartışmaları... Yaşananlar oldukça ironik değil mi?

Olup biteni anlatan fotoğraf
Adını vermek istemeyen bir araştırmacı: “Bu fotoğraflar geçtiğimiz eylül ayında, bina kompleksinin depoya paralel yeraltı katlarında çekildi. Görüntünün alındığı duvarın dibinde kutu kutu boyalar bulunmaktaydı, çünkü yer altından sızan suyun basıncıyla sürekli çatlayan, kabaran duvarlar sık sık boyanıyor, izler üstten kapatılıyor. Depoda ideal nem oranının yüzde 65’i aşmaması gerekirken duvarların hali bu. Sizce arşiv deposunun durumu ne halde olabilir?” Arşivin müdavimleri sürekli gözlem halinde, birçoğu gördüklerini fotoğraflıyor, belgeliyor. Fakat yalana, iftiraya, okullarında mobbinge maruz kalmamak için bunları yaygınlaştıramıyor. 






22 Aralık 2014 Pazartesi

Nedim Saban: Sanattan çok korkuyorlar

22 Aralık 2014
Aziz Nesin’in doğumunun 100. yılında, Nedim Saban’ın kurduğu Tiyatrokare, yazarın ünlü romanı Zübük’ü sahneye uyarladı. Bunca yıldır ilk kez Nesin’in eserini sahneye taşıyan Saban, neden Zübük’le işe başladığını ve içimizdeki ‘zübük’leri anlattı.

Aziz Nesin, Zübük’ü 1960’lı yıllarda yazdı. Oyun 2016’da geçiyor, semt ise Beylikeğrisi. Beylikdüzü neden eğri oldu?
Tarih 2016 buçuk aslında. Buçuğu da var. Bugünü değil, geleceği anlatıyoruz. Sahneye bir seçim sandığı koyduk, her karakterin o sandıkla iç hesaplaşmasını izleyiciye yansıtıyoruz. Zübük’ten nefret edip aslında Zübük’le olan hikâyelerini geri dönüşlerle anlatıyor karakterler. Oyunda Zübük’ten ziyade, etrafındaki insanların nasıl Zübükleştiği var. Neden Beylikeğrisi? Çünkü herkeste bir eğrilik var.

22 yıldan bu yana ilk kez Aziz Nesin’in bir oyununu sahneye uyarladınız. Neden Zübük’ten başladınız?
Evet hiç oynamadık, Aziz Nesin’in 100. doğum yılı nedeniyle bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken Zübük filmini gördüm. 1980’de çekilen ve başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film. Çok eğlenceli bir film tabii, kesinlikle bunu sahneye uyarlamalıyım, dedim.

Kemal Sunal’ın oynadığı siyasetçi karakteri mi sizi etkiledi?
Evet ama film ile oyun arasında şöyle bir fark var. Filmdeki Zübük çalıyor, oyunumuzdaki Zübük ise kimsenin cebine el atmıyor. İnsanlar ona zorla rüşvet veriyor, zorla giydiriyorlar. Yani başımıza bir Zübük çıkarıyorlar.

Zübük deyince pek çok insanın aklına aşağı yukarı aynı tip geliyor değil mi?
Aslında böyle bir adam var; Vahit Bozatlı. CHP’den Adalet Partisi’ne geçiyor ve o geçtiği için hükümet düşüyor. Aziz Nesin burada inanılmaz bir önerme yapmış. Din, milliyetçilik, vatan sevgisi gibi duygular iktidar uğruna sömürülüyor. Bu futbolda da var. Böyle ortamlarda Zübük türüyor. Biz de türemesine göz yumuyoruz, işimize geliyor çünkü.

Zübük’ün TDK’da bir anlamı var sanıyorduk, oysa Aziz Nesin’in uydurduğu bir kelimeymiş. Uyduruk bir kelimenin içinin bu kadar dolu olmasını nasıl açıklarsınız?
Tamamen uyduruk bir kelime değil zübük. Dünya tiyatrosunda Kral Übü diye bir efsane vardır. Avangard tiyatronun kurucusu olarak bilinen Fransız oyun yazarı Alfred Jarry’nin yazdığı bir oyundur. Jarry, Kral Übü’yü savaş sonrasında yazıyor ve o yıllarda çok oynanıyor. Bana göre Aziz Nesin, Zübük kelimesini Übü’den türetti. İlginç olan Zübük’ün artık bir kavram olması. Anadolu’da Don Kişot gibi bir efsane.

Siz Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasasına baştan beri karşısınız, ayrıca ödeneği kesilen tiyatrolar arasındasınız. Ne kadar para ödeniyordu size?
22 yıl biz bu ödeneği aldık, iki yıldır kesildi. 70 bin TL civarında para veriliyordu. Biz bakanlığa önerilerde bulunduk. ‘Salon verin, vergiden bizi muaf tutun’ vs. diye. Şu da denilebilirdi: “Ben sana 70 bin TL vermiyorum, ama 20 oyununu satın alıyorum, git bunu Anadolu’da oyna.” Ama görüyoruz ki, burada inanılmaz derece kin üzerine kurulu politika var. Bazı meslektaşlarımızın da buna alet olmasına üzülüyorum.

Kimlerden bahsediyorsunuz?
Bazı tiyatrolar bu ödeneği alıyor, tabii ki alacaklar ama bizim cezalandırılmamıza tavır koymalılar. Yapamıyorlar, ‘Konuşursak gelecek sene bize de vermezler’ diye düşünüyorlar. Bizi birbirimize kırdırdılar. Mesela geçen sene ödenek alamayan 10 tiyatroyduk. Bakanlığı mahkemeye verdik. Dediler ki: ‘Mahkemeye verenlere vermeyeceğiz’. Dolayısıyla bu yıl, mahkemelik olanlara vermediler. Bu ne demektir, ‘sen beni mahkemeye vermezsen sana ödenek veririz’.

Sizden neden kesildiğini düşünüyorsunuz?
Ben özellikle ilk beş gün Gezi’ye destek verdim. Buradan başladı olay. Bir de müthiş bir yolsuzluk var. Ayakkabı kutuları vs. konuşulurken tiyatrodaki 100 bin TL’nin önemi yok belki ama bir tiyatroya 6 farklı isim altında para veriyorlar. Paravan şirketler aracılığıyla. Sadece kendilerini destekliyorlar diye, bir gıda şirketi ödenek alıyor.

22 senedir bu ödeneği aldınız. Biraz da yeni tiyatroların, genç oyuncuların desteklenmesi anlaşılabilir bir durum değil mi? Bakanlık genellikle buna vurgu yapıyor.
Yapılabilir, onlara da verilebilir. Ama bana göre gençleri de desteklemiyor. Mesela Yiğit Sertdemir gibi genç bir tiyatrocu var. Hem mekânını ayakta tutuyor hem de Türk tiyatrosuna yılda üç oyun kazandırıyor. Kimse onu desteklemiyor.  Ayrıca biz 22 yıldır tiyatro yapıyoruz diye kumbaramız dolu değil. Her sene borçlanarak, zor koşullarda oyun çıkarıyoruz. Bazen de oyunlar tutmuyor. Sen 22 sene tiyatro yaptın, senin dünyalığın var gibi bir mantık olabilir mi?

Son bir yıldır ülkemizde yaşanan kaos ortamını, kutuplaşmayı, herkesin birbirine düşman olmasını, gazetecilerin gözaltına alınmasını oyuncu olarak nasıl görüyorsunuz?
Herkesin üzerinde büyük bir baskı var. Sanattan çok korkuyorlar. Ekrem Dumanlı’ya yapılan suçlama çok komik. Maalesef tarih bize acı çektikçe sanat yapmayı öğretti. Sanat muhaliftir. Sanatçının düzene uyması diye bir şey söz konusu olamaz. Muhafazakâr kesimden de bundan sonra daha çok sanatçı çıkacak.

Sanat ve sanatçı neden muhalif olmak zorunda?
Sanatçı muhalif olmak zorunda değil, gerçekçi olmak zorunda. Şöyle söyleyeyim; bir tez var, bir de antitez. Eğer siz bu ikisini sahnede göstermezseniz bir çatışma olmaz. Şöyle bir oyun olabilir mi: Sabah kalktım, dişimi fırçaladım, otobüse bindim, eve geldim, yattım. Böyle bir oyunu ya da filmi kim seyreder?



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


18 Aralık 2014 Perşembe

Müzayedede ‘bayram sevinci’

18 Aralık 2014


Yıl 1920… İtalyan ressam Leonardo de Mango, fırçasını, şövalesini alıp atölyesini İstanbul’un Kurtuluş semtine kurmuş. Sebebi, mahallede yaşanan Ramazan Bayramı sevincini tuvaline yansıtmak. 1883 yılında İstanbul’a yerleşen De Mango, tablolarını genellikle açık havada ve Beyoğlu’ndaki atölyesinde yaparmış. İstanbul’da saray ressamı, Zonaro, Valeri ve Bello gibi diğer İtalyan sanatçılarla aynı dönemde çalışan De Mango sadece Kurtuluş değil, şehrin Fener, Eyüp, Adalar, Büyükdere, Göksu gibi semtlerine de ziyaretler yapar, günlük yaşamı resmeder ve o eserlerini daha çok Beyoğlu’nda yaşayan Avrupalılara satarmış. İşte o eserlerden, 1920 tarihli Ramazan Bayramı adlı tablo, Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin 20 Aralık Cumartesi günü düzenleyeceği kış müzayedesinde satışa çıkacak.

Saat 15.00’te Conrad İstanbul Hotel’de yapılacak müzayedede de Mango’nun bu eserinin dışında, 1795-1805 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Fransız ressam Antoine I. Melling’in sarayda bayram sabahı, Sultan III. Selim portresi, Kağıthane’de cirit oynayanlar, Tophane gibi eserleri de satışa çıkacak.

Türk resminden örnekler, usta hattatlardan Kur’an-ı Kerim’ler, Delail-i Hayrat’lar, Hilye-i Şerif’ler Portakal Kış Müzayedesi’nde öne çıkan diğer eserler arasında. İbrahim Sükûti imzalı Kur’an-ı Kerim, ‘Deli’ Osman imzalı Delail-i Hayrat ve Enam-ı Şerif, Osmanlı hat tarihinde çok az bulunan kadın hattatlardan ünlü Emine Servet’in Hilye-i Şerif ve Osmanlı hat sanatının önemli ustalarından Yahya Hilmi imzalı Hilye-i Şerif, müzayedenin nadide eserleri arasında yer alıyor. (www.rportakal.com)
Fransız ressam Antoine I. Melling’in Sarayda Bayram Sabahı adlı eseri.


16 Aralık 2014 Salı

Savaş Çevik’in 40 yıllık hüsn-i hat yolculuğu

16 Aralık 2016
Hattat Savaş Çevik’in hüsn-i hat sergisi “Denge”, yarın Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde açılıyor. Bir ay açık kalacak sergide, son dönemin hat üstatlarından Çevik’in 40 yıllık sanat hayatından eserler yer alıyor.Serginin küratörü Mehmet Lütfi Şen’in ifadesiyle, “Hat sanatımızın geldiği yerde ‘Kur’an İstanbul’da yazıldı’ dedirten zirve bir gelenek vardır. Bu sanat her devirde büyük sanatçıların geleneğe yeni zirve eserler eklemesiyle bütün bir dünyada üst düzey bir saygı ve hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Bugün önemli olan bu kadim geleneği kavramak, ona yeni imkânlar kazandırarak geleceğe kaynaklık edecek eserler yaratmaktır.” İşte Çevik’in Denge sergisi, geleceğin sanatçılarına kılavuzluk edecek eserler içeriyor ve sanatçının levhaları bu kadim sanatının geldiği yeri gösteriyor. Hamit Aytaç, Kemal Batanay ve Ali Alparslan’dan dersler alan ve modern çalışmalarıyla öne çıkan Emin Barın’ın uzun yıllar asistanlığını yapan sanatçı, 1976 yılında başladığı sanat yolculuğunda 1000’i aşkın eser ortaya çıkardı. 1986’da İslâm Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA)düzenlediği Uluslararası Hâmit Aytaç Hat Yarışması’nda birinci oldu. Ayrıca hat ve grafik konularında yurtiçi ve yurtdışında otuz kadar değişik ödülü, Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki çeşitli koleksiyonlarda, levha, hilye, tuğra, câmi yazısı, ferman vb. formlarda çeşitli eserleri bulunuyor. Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi, 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.
Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

13 Aralık 2014 Cumartesi

Şov-u arus gecesi!

13 Aralık 2014
Bu  akşam Ataköy Sinan Erdem Spor Salonu'nda Mevlânâ Haftası nedeniyle “Şeb-i Arus İstanbul 2014” töreni yapılacak. Biletix'ten satışa çıkan ve saha içi VIP biletlere 235 TL değer biçilen gecenin konukları; Taşkın Sabah Orkestrası eşliğinde Sami Özer, Yavuz Bingöl, Mustafa Ceceli, Alişan ve Yusuf Güney. İçi boşaltılan Şeb-i Arus'lardan, havaalanlarında, kafelerde, mağaza açılışlarında yapılan sema törenlerinden Mevlevi camiası yıllardır rahatsız. Mevlânâ Celaleddin Rumi'nin ‘düğün gecesi' diye ifade ettiği Şeb-i Arus'un anlamından uzaklaştırılarak şova dönüştürülmesini kimse tasvip etmiyor. Fakat anmaların her geçen yıl ruhunu yitirdiği açık. Gecenin tanıtım metninde yazan şu cümleler sorunun vahametini gösteriyor: “Manevî hazzın doruklara çıktığı anlarda, karşınıza Mevlânâ'yı ve öğretilerini bizlere hissettirecek Mutrib ve Sema Heyeti sahne alacak. Semazenler eşliğinde ayaklarınız yerden kesilip, öze dönüş yolunuzda yine musiki sizi yalnız bırakmayacak.”

Bu akşamki konserle ilgili sosyal medyada, “Üstatlar! İşin kötüsü, organizasyonun içinde bu işin eğrisinin ve doğrusunun nasıl olduğunu veya nasıl olması gerektiğini iyi bilenlerin olması ne garip.” şeklindeki cümleler tartışmayı ve rahatsızlığın boyutunu artırıyor. İlahi performansları ve düetlerle süslenen Şeb-i Arus'un birkaç senedir protokol konuşmalarıyla nutukların atıldığı siyasi arenaya dönüştürülmesi ise işin başka boyutu. Uzun yıllardır yaptığımız gibi, konuyu gündeme getirmek için camianın ileri gelenlerini aradık. Sadece iki kişi konuşmaktan çekinmedi. Görüşme talebimizi reddetmek için, ‘Zaman'ın bugüne kadar Mevleviliğe gerekli ilgiyi göstermediği' bahanesine sığınarak talihsiz açıklamalarda bulunanlara ise sadece gülümsedik.

'Tasvip etmiyorum, gidişat iyi değil'

Dr. Emin Işık (Akademisyen, ilahiyatçı yazar): “Sema ibadettir, zikirdir, folklorik bir hareket değildir. Bu törenlerde yapıldığı zaman folklorik bir hadise, eğlence unsuru oluyor. İbadeti eğlence haline getirmek hiçbir gelenekte yoktur. Bakın Bektaşiler semahı ayağa düşürmüyorlar. Sadece dergahta yapıyorlar. Otel ya da mağaza açılışında semah yaptıklarını hiç gördünüz mü? ‘O bizim ibadetimizdir, ancak dergâhta olur' diyorlar. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Sema ibadettir, ancak mevlevihanede, dergâhta olur. Bu gösterileri, konserleri tasvip etmiyorum, beğenmiyorum, gidişat iyi değil. İbadet, zikir kutsal bir şeydir, onu böyle folklorik hale getirerek değerini düşürmek doğru olmaz. Kutsalsa saygı göstermek lazım.”

'Part time Mevlevî sanatçısı olunmaz'

Doç. Dr. Nuri Şimşekler (Selçuk Üniversitesi Mevlânâ Araştırmaları Enstitüsü Müdürü): “Mevlevilik her yıl, her gün ya da kişiye göre değişen bir usul değildir. Mevlevilik yolunun esasları Hz. Mevlana’dan bugüne 700 yıl öncesinden belirlenmiştir. Belli bir usulü, edebi, adabı, vardır. Ve bunlara mutlaka uyulması gerekir. Gelenekte ne ise bugün de o devam ettirilmeli. Gelenekte, 17 Aralık’a tekabül eden Şeb-i Arus töreni, Osmanlı coğrafyasının neresinde mevlevihane –140 adet olduğu biliniyor- varsa o usule göre yapılırdı. Kuran-ı Kerim, Mesnevi Şerif okunur, şerh edilir, sema edilir. Ardından lokma yapılarak tekrar Kuran-ı Kerim’le biterdi. 1925 çıkan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte bu gelenek devlete emanet edildi. 1950’li yıllardan itibaren Şeb-i Arus törenleri devlet eliyle düzenleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya’da bir sema topluluğu kurdu ve o günden bu yana 7-17 Aralık arasında bu törenler şehrimizde yapılıyor. Biz de Şeb-i Arus’un Konya'da yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak üniversite, dernek, vakıf gibi STK’lar ve Mevlevihaneler de kendi bulundukları şehirlerde Şeb-i Arus’la Mevlana’yı anabilir. Ama tabi ki layıkıyla yapılmak şartıyla. Bir şova, bir konsere dönüştürülmemeli. Edebine uygun olmalı. Part time Mevlevilik olmaz, partime Mevlana yazarlığı olmaz, partime Mevlevi sanatçısı olunmaz. Bu işe insanın yıllardır gönlünü vermesi lazım. Adabı, usulü öğrenmesi lazım. İsim vermeyeceğim ama semazen kıyafeti giyip klip çeken sanatçılar oldu maalesef. Onun edep çerçevesinde, rastgele giyilmeyeceğini bilmeli bu sanatçılar. Kaldı ki Şeb-i Arus’da konser diye bir şey olmaz.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ








11 Aralık 2014 Perşembe

Ajandaya sığmayan aile

11 Aralık 2014
Türkiye’nin önemli markalarında Ece Ajandaları, 2009 yılında 100. yıl sergisi açmıştı. Milli Reasürans’ta dün açılan sergi ise, kurucu Mehmet Sadık Kağıtçı’dan bugün şirketin başında bulunan oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, 25 yaşındaki Sedef Günşiray’a uzanan ‘geniş bir aile’ hikâyesi anlatıyor.
Ece Ajandası’nı 1910’da kuran Mehmet Sadık Kağıtçı (oturanlardan sol baştaki), Saatli Maarif Takvimi’nin sahibi Naci Kasım’ın (sağ baştaki) kızı Talat Hanım’la evlenmişti. Akraba olan iki ünlü ailenin hukuku hâlâ devam ediyor.

Türkiye’nin önemli markalarından, 1910’da kurulan Ece Ajandaları, 2009 Kasım ayında “Gün Uzar Yüzyıl Olur” başlıklı 100. yıl sergisi açmıştı. Bülent Ecevit’ten Turgut Özal’a, Arif Mardin’den Yakup KadriKaraosmanoğlu’na ünlü isimlerin kullandığı ajandaların yer aldığı sergi, markanın Cağaloğlu Ankara Caddesi’ndeki tarihi binasında bir ay açık kaldı. Nişantaşı Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan “Bir Defterin Arkasındaki Büyük Aile-Muhtıra’dan Ece Ajandası’na Kağıtçı Ailesi” sergisi ise Ece’yi bugüne taşıyan ağıtçı ailesinin hikâyesine odaklanıyor.

Ece Ajandaları, artık Cağaloğlu’ndaki adresinde değil, çok ortaklı olan tarihî bina üç yıl önce satışa çıktı, Ece de 2013’ün başından bu yana Karaköy’deki beş katlı yeni merkezine taşındı. Şirketin başında ise geçtiğimiz mayıs ayına kadar ailenin üçüncü kuşak yöneticilerden Ali Muhsinzade vardı. 27 Mayıs’ta vefat eden Muhsinzade’nin yerine ünlü oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, Ali Murat Günşiray’ın kızı Sedef Günşiray geçti. Amerika’daki tıp eğitimini yarıda bırakarak 2011’de İstanbul’a dönen 25 yaşındaki genç vâris, son serginin açılmasına öncülük ediyor.

Ece, oldukça geniş bir aile. Edebiyatçı Cahit Uçuk da bu ailenin gelini. 2004’te vefat eden Uçuk, Ece’nin kurucusu Mehmet Sadık Kağıtçı’nın kardeşi Mürteza Kağıtçı ile evliydi. Orhan Günşiray ise yine M.Sadık Kağıtçı’nın en büyük kızı Rubabe Kağıtçı Ar’ın torunu. Aslında Ece’nin, ülkemizin diğer önemli markası Maarif Kitaphanesi’yle de akrabalığı ki, o da ayrı bir hikâye. Kitaphane’nin kurucusu Hacı Kasım Efendi’nin büyük oğlu Naci Kasım, bugün de varlığını sürdüren ünlü Saatli Maarif Takvimi’ni çıkarmaya başlar ve o yıllarda kızı Talat Hanım, M.Sadık Kağıtçı ile evlenir. İki ünlü ailenin, bugün dünyanın her yerine dağılmış efradı, yaz tatili için İstanbul’a geldiğinde mutlaka bir akşam yemeğinde buluştuğunu Ali Muhsinzade, 2009’da yaptığımız görüşmede ifade etmişti. Bu gelenek hâlâ devam ediyor mu bilemiyoruz ama sergide o yemeklerden birinde çekilmiş bir kare var.

Bülent Erkmen’in küratörlüğünde hazırlanan sergide Kağıtçı ailesinin soyağacı çıkarılmış,kim kimin kardeşi, amcası, halası, teyzesi, torunu hepsini kronolojik olarak öğreniyoruz. Bunun yanı sıra Altan Erbulak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin ajandalarını ve taş baskıları görmek mümkün. Yakup Kadri’nin günlük işlerini planlamak için kullandığı birkaç ajandası vardır. Bu ajandalardan birini çantasında, diğerini evdeki masasında bulundurur. 1959 tarihli ajandasında ise Ruşen
Eşref Ünaydın, Abdülhak Şinasi, Hamdullah Suphi, Hasan Âli Yücel, Vedat Tör gibi dönemin önemli isimlerinin telefon numaraları kayıtlı. Sergi, 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak.

‘Muhtıra’ neden‘Ece’ oldu?

Ece Ajandaları, 1932 yılına kadar ‘Muhtıra’ adıyla basılıyor. Her ne kadar muhtıra, hafızamıza ülkemizin darbelerle dolu tarihi nedeniyle kazınsa da kelimenin sözlükteki ilk anlamı herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı’ demek. M.Sadık Kağıtçı, bu amaçla markasına verdiği ismi, 1932’de Keriman Halis Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi seçilince değiştiriyor.
Çünkü Halis’e kraliçe anlamına gelen Ece lakabını Atatürk takmıştı, Atatürk’e duyduğu sevgisiyle bilinen Kağıtçı, bundan ilhamla ajandanın Muhtıra olan adını Ece yapıyor.

Sedef Günşiray

Ece Ajandaları'nın Cağaloğlu'ndaki yeri.
 
Sergi açılışında ailenin eski ve yeni kuşakları bir araya geldi.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ