müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
müze etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Mart 2015 Çarşamba

Buğday ambarından arkeoloji müzesine

5 Mart 2015
Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihî Kale bölgesinde 14 Mart’ta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda oluşturduğu koleksiyonun sergilendiği müzede iki bin eser yer alıyor. Eskiden buğday ambarı olarak kullanılan müze için 12 milyon TL harcandı fakat içindeki eserlerin değeri bundan kat kat fazla.


Müzedeki bazı eserler topraktan çıktığı gibi sergileniyor. Nedeni DNA testi teknolojisinin artık çok ilerlemesi. Araştırma için temizlenmeden izleyici karşısına çıkarılıyor.













Türkiye’de 280 özel müze var, bunların sadece yedisi arkeoloji müzesi. 14 Mart’tan itibaren bu sayı sekiz olacak. Ankara’nın ilk özel arkeoloji ve sanat müzesi Erimtan, tarihi Kale bölgesinde gelecek hafta açılıyor. İşadamı Yüksel Erimtan’ın 55 yılda satın aldığı iki bin tarihî eser koleksiyonunun yer aldığı müzede, Kültepe tabletleri, Urartu kemerleri, Roma camları, Bizans damga mühürleri, Roma ve Helenistik döneme ait sikkelerin yanı sıra, dönemlere ait canlandırmalar da olacak. Üç Ankara evi yeniden yapılandırılarak (restorasyon değil) inşa edilen müzenin mimarlarından Prof. Dr. Ayşen Savaş, “Burası Ankara Kalesi’nin surdışı yapılarıydı. Büyük ihtimalle buğday ambarlarıydı. Ama artık evsizlere ev olmuştu. ‘Üç Ankara evi’ algısı vardı, onu bozmak istemedik.” diyor.

İLK ÇAĞDAŞ SANAT SERGİSİ ALEV EBUZZİYA’NIN
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi’nin koleksiyonu arasında dünyadaki en eski görsel belge niteliği taşıyan Fayum Portreleri bulunuyor. Eski çağ insanlarını resmeden ve dönemin modasından güzellik anlayışına ve sosyal hayatına ışık tutan Fayum Portreleri, üst sınıf Romalılara öykünen Mısırlı kadın, erkek ve çocukların giysi, takı ve eşyalarını resmediyor. Bu portreler, müzede Ana Sergi Salonu’nda sergileniyor. Kültepe tabletlerinden Urartu kemerlerine, Roma camlarından Bizans damga mühürlerine uzanan seçki, koleksiyonun önemli bir bölümünü oluşturuyor. Müze koleksiyonunun bir diğer bölümünde ise farklı dönemlere ait sikkeler bulunuyor. Müzenin başka bir bölümünde ise mühür yüzükleri var. Müze, koleksiyon sergilerinin yanı sıra arkeolojiyle sanatı yan yana getiren özel ve çağdaş sanat sergilerine de yer verecek. Bu sergilerin ilk konuğu dünyaca tanınan seramik sanatçısı Alev Ebuziyya.

HER ŞEY YÜZÜK TAŞLARIYLA BAŞLADI
Yüksel Erimtan (87)
Yüksel Erimtan, 1960’lı yıllarda Mersin’de bir avuç yüzük taşı ile başlayan koleksiyonerlik hikâyesini şöyle anlatıyor: “Josef adında bir kuyumcunun ufacık bir dükkânı vardı. O dükkâna zaman zaman uğrardım. Sahibiyle bir gün dükkânda oturup kahvemizi içiyorduk. İki köylü geldi; ellerinde ufak taşlar vardı. Josef’e ne olduklarını sorunca “yüzük taşı” dedi. Köylüler ören yerlerinde yağmurlardan sonra dolaşırlarmış. Yüzük taşı, yüzük ve bunun gibi şeyler bulurlarmış. Bu yanıt bana evde bir kâsede duran babamdan yadigâr küçük taşları hatırlattı. Bu taşları alıp Josef’e getirdim. Romalılardan beri kullanılan yüzük taşları olduğunu söyledi. Böylece, o yıllardan bugüne kadar devam eden koleksiyonerlik yolculuğum başladı.”

Yüksel Erimtan (87), koleksiyonerliğinin yanı sıra Türkiye Koleksiyonerler Derneği’nin de kurucusu. Başkan yardımcısı, koleksiyoner Turgut Tokuş ile Ankara’da nerede kırık dökük yapı varsa onların restorasyonu için yıllardır koşturuyorlar. Türkiye’de arkeoloji deyince akla ilk önce ‘definecilik’ geliyor, koleksiyonerlere de kaçakçı muamelesi yapılıyor. Böyle bir algının oluşması normal. Çünkü derneğin sadece 36 üyesi var, oysa koleksiyoner sayısı 1700. Onlardan kaçının arkeoloji alanında koleksiyon yaptığı ise bilinmiyor. Tokuş, “İnsanların köylerinde arkeolojik eser bulunca devlet müzesine getirmesi lazım. Ama başına bir şey geleceği korkusundan getirmiyor. Eserler ya kaçakçıların eline düşüyor ya da koleksiyonerlere ulaşıyor. Yüksel Erimtan gibi koleksiyonerler bu eserlerin yurtdışına çıkmasını önlüyor.” diyor.

Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, ‘definecilik’ ve ‘kaçakçılık’tan öteye gidemeyen arkeoloji algısının değişmesi yönünde olumlu adımlarından biri. Fakat ne kadar katkı sağlayacağını zaman gösterecek. Müze, 14 Mart’tan itibaren pazartesi hariç her gün saat 10.00 ve 18.00 arasında ziyaret edilebilir. www.erimtanmuseum.org

ANKARA KALESİ'NE KAPI KOMŞU
Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi, Ankara Kalesi’nin giriş kapısının karşısında yer alıyor. Arsa, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan 25 yıllığına kiralanmış. Bölgede aynı zamanda, Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nin de olduğu Mahmut Paşa Bedesteni ve Kurşunlu Han, tarihî saat kulesi, Çukur Han ve önceki yıllarda yine bir özel müzeye dönüştürülen Çengel Han Rahmi M. Koç Müzesi bulunuyor.

Mimarlar Ayşen Savaş, Can Aker ve Onur Yüncü’nün tasarladığı müzenin mimarisi bölgenin tarihi göz önünde bulundurularak yapılmış. Mesela, pencereler, kale surlarındaki gözetleme kulelerindeki pencere stilinde tasarlanmış. Arkeoloji müzeciliğini 19. yüzyıl kalıplarından çıkararak, çağdaş müzeciliğin amaçlarını yerine getirmeye odaklandıklarını belirten Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi Müdürü Emin Mahir Balcıoğlu, müze ziyaretçilerinin artık sadece seyretmekle ve bilgi almakla yetinmediklerini, katılımcı ve paylaşımcı olmayı istediklerini söylüyor.
Soldan sağa: Müzenin mimarı Can Aker, Erimtan Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Çağrı Erimtan Aker (Yüksel Erimtan'ın kızı), mimar Prof. Dr. Ayşen Savaş ve müze müdürü Emin Mahir Balcıoğlu.






















14 Mart 2015'te açılacak olan Erimtan Arkeoloji ve Sanat Müzesi'ni bugün (4 Mart 2015), kültür sanat gazetecileri gezdi.







 
 


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


8 Şubat 2015 Pazar

“İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en büyük beş müzeden biri olacak”

8 Şubat 2015
Müzelerin kaderini değiştiren adam ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin talihsizliği... İstanbul Arkeoloji Müzeleleri'ne her zaman çok üzülürüm. Çünkü çok talihsiz bir müze. (Nedenini aşağıda okuyabilirsiniz) Boris Micka'nın müzenin içini yeniden tasarladığını öğrenince ne yapmış diye merak ettim. Epeyce bir malzeme çıktı bana. Yıllardır tartışılan Topkapı Sarayı bahçesindeki Darphane binalarının artık müzeye dahil edildiğini ve daha neler neler öğrendim. Micka ile bu yıl ilk kez 5-7 Şubat 2015 tarihleri arasında düzenlenen ve çok güzel sunumların yapıldığı Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'ndaki Arnas&Micka standında görüştük. 
Boris Micka (Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman Gazetesi)
İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyaca ünlü müze mimarı Boris Micka tarafından yeniden tasarlandı. Ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen Darphane-i Amire binaları da müzeye dahil edildi. Şu anda bir kısmı kapalı olan müze, 7 bin metrekarelik yeni alanı ve tasarımıyla 2016'da açılacak. Boris Micka, "Yaklaşık 7 bin metrekarelik bir alanı tasarladık. İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyadaki en iyi beş arkeoloji müzesi arasındaydı. Yeni tasarımıyla, dünyadaki üzerindeki en büyük arkeoloji müzelerinden biri olacak.” diyor.

İstanbul Arkeoloji Müzeleri (İAM), ülkemizdeki en talihsiz müzelerden biri. Türkiye'de en çok gezilen iki müze; Topkapı Sarayı ve Ayasofya Müzesi ile dip dibe olmasına rağmen ziyaretçi sayısı onların üçte biri kadar. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz aralık ayında açıkladığı rakamlara göre Topkapı ve Ayasofya'yı 2014'te 3'er milyondan fazla kişi ziyaret etti. İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin ziyaretçi sayısı ise yaklaşık 300 bin. İAM'ın çevresiyle ilişki kuramama gibi bir sorunu da var. Müze, Gülhane Parkı'nın içinden Topkapı Sarayı'na çıkan Osman Hamdi Bey Yokuşu'nda fakat bilhassa yaz aylarında sayıları artan parkın sakinleri, burunlarının dibindeki müzeyi fark etmiyor bile.
 
Bu olumsuzluklar bir yana, İstanbul Arkeoloji Müzesi, dünyanın en iyi 5 arkeoloji müzesinden biri oluyor. 2016'da müzecilik teknolojileri kullanılarak yapılan yeni sergileme tasarımı bitince hem en iyi hem de en büyük müzelerinden biri haline gelecek. Çünkü ne yapılacağına yıllardır karar verilemeyen tartışmalı tarihi binalardan biri olan ve Topkapı Sarayıbirinci avlusundan ta Gülhane Parkı'nın girişine kadar uzanan eğimli ve geniş alandaki Darphane-i Amire binaları artık İstanbul Arkeoloji Müzeleri kullanacak. Böylece müzenin hem metrekaresi büyüyecek hem de depolarda bugüne kadar hiç sergilenmeyen eserler gün yüzüne çıkacak. Tüm bunları, müzenin sergileme alanlarını yeniden tasarlayan Boris Micka'dan öğreniyoruz.  

Dünyaca ünlü müze mimarı ve sergileme tasarımcısı Boris Micka, ‘müzelerin kaderini değiştiren adam' olarak tanınıyor. Müzecilerin yapmak istediklerini o ziyaretçilerin anlayacakları dile çeviriyor. Yaptığı iş, müzeografi olarak tanımlanıyor. Kendisi Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün sona eren Heritage Restorasyon, Arkeoloji, Müzecilik Teknolojileri Fuarı'nda, İAM için nasıl bir tasarım yaptığını anlattı. Micka ile sunumu sonrasında ayrıntıları konuştuk.

“OSMAN HAMDİ BEY GÖRSE MUTLU OLURDU”
İstanbul Arkeoloji Müzesi'nin bir kısmı şu anda kapalı. Depreme karşı sağlamlaştırılıyor ve restore ediliyor. Micka'ya 100 yıl önce kurulan müzede neyi değiştirdiğini soruyoruz. Öncelikle 'derleyip toplayıp temizlik yaptığını' söylüyor ve sözlerine şöyle devam ediyor: “Çok fazla katman, çok fazla yorum vardı. Osman Hamdi Bey, müzeyi kurarken aklında ne varsa, ona geri dönüyoruz. Ama tabii ki 21. yüzyılın teknolojisini kullanarak. Bence Osman Hamdi Bey, yaptığımızı görseydi mutlu olurdu. Hâlâ onun ruhunu koruduğumuzu düşünüyorum.”

‘Bilmem kaçıncı yüzyıldan kalan çanak, çömlek' gibi bir sergileme anlayışı yeni planda yok. 7 bin metrekarelik bir alanı tasarlayan Micka, müzeyi salonlara bölmüş ve her salonda farklı hikâyeler anlatmış. Onun ifadesiyle konuşmayan bütün eserler dile geliyor. Mesela Troya salonuna kentin interaktif bir modeli kurulmuş ve Osman Hamdi Bey'in satın aldığı orijinal vitrinleri kullanarak Troya kazılarının tarihi anlatılmış.

Darphane-i Amire binalarında ise iki ana sergi alanı hazırlanıyor. Birinde, depodan çıkarılan, bugüne kadar hiç sergilememiş sikke koleksiyonu olacak ve mekânın tarihi anlatılacak. Diğerinde İstanbul'un arkeolojik geçmişine uzanılacak. Micka, “Arkeoloji Müzesi'nin inanılmaz bir sikke koleksiyonu var. Tabii ki böyle bir koleksiyonu Darphane'de sergilemek en doğrusu.” diyor. Peki, yeni tasarım İAM'ın kaderini değiştirecek mi? Micka, “Evet… Eğer buna inanmasaydım bu işi yapmazdım. Dünyadaki diğer arkeoloji müzeleri eğitim sistemiyle bağlantılı çalışıyor. Yeni tasarımda buna çok önem verdik. Yerli ziyaretçiler, özellikle küçük ziyaretçilerimiz artacak.” diyor.

İstanbul Kent Müzesi'ni de tasarladı

1962 doğumlu Çek mimar Boris Micka, 1992 yılından beri yönettiği İspanya'nın Seville kentindeki GPD-Museums and Exhibitions firmasından 2013'te ayrılarak İstanbul merkezli Arnas & Micka Mimarlık şirketini ortağı Naim Arnas ile birlikte kurdu. Tasarımlarıyla İspanya’daki tüm müzelerin konseptlerinin değişmesine öncülük eden Micka, Türkiye'de 2010'da Sakıp Sabancı Müzesi'nde sergilenen "Efsane İstanbul: Bizantion'dan İstanbul'a-Bir Başkentin 8000 Yılı" sergisi ve yine Sakıp Sabancı Müzesi koleksiyonlarından derlenerek oluşturulan ve 2014'te Bahreyn'de sergilenen "İslam Hat Sanatının Beş Yüz Yılı" sergisini tasarladı.

Micka, İstanbul Arkeoloji Müzeleri dışında, bir türlü kurulamayan ve sürekli tartışılan İstanbul Kent Müzesi'nin de tasarımcısı. “İstanbul Kent Müzesi'nin tasarımı bitti. Şu anda bu uygulamayı kimin yapacağı ihale aşamasında. Bu kadar büyük bir müzenin yönetimsel prosedürleri uzun sürüyor.” diyor. Micka'nın, 19-21 Şubat 2015'te Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda yapılacak All Design 2015'in konuşmacıları arasında olduğunu belirtelim.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




28 Temmuz 2013 Pazar

Topkapı Sarayı'ndaki el yazmaları çürüyor

29 Temmuz 2013
 İslam tarihinin en değerli eserlerinin yer aldığı Topkapı Sarayı’ndaki ‘El Yazmaları Kütüphanesi’nin durumu içler acısı. Aşağıdaki fotoğraflar 4 Aralık 2009’da çekildi, aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen eserlerle ilgili elle tutulur bir çalışma henüz yapılmadı.



Topkapı Sarayı'nın arşivi iki bölümden oluşuyor. İlki; Osmanlı'dan kalan belgelerin yer aldığı belge arşivi, diğeri “El Yazmaları Kütüphanesi.” Toplam 22 bin eserin yer aldığı arşivlerin tamamı çok kıymetli. Minyatürlerle süslenmiş 3 bin civarındaki el yazmaları var ki, onlar daha da değerli. Ama maalesef İslam tarihinin ve coğrafyasının en mutena varlıklarının yer aldığı saraydaki eserlerin durumunun iyi olmadığını gösteren fotoğraflar ortaya çıktı. Gördüğünüz kareler inanılması zor ama Topkapı Sarayı Silahtarağa Ocağı Koğuşu'nda 4 Aralık 2009'da çekildi.

8 Aralık 2009'da İl Kültür Müdürlüğü'ne iletilen tutanakta eserlerin bu hale nasıl geldiği şöyle ifade ediliyor: “Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü bünyesindeki Yazma Eser Kütüphanesi restorasyon amacıyla uzun süredir kapalı olup söz konusu kütüphaneye ait eserler müzedeki Hazine Koğuşu adlı bölümde koliler içinde muhafaza edilmektedir. Yazma Eser Kütüphanesi'ne ait bu eserlerden basma niteliğinde olanlar bir süredir müze bünyesindeki Yeni Kütüphane'ye nakledilmektedir. 4 Aralık 2009 Cuma günü saat 11.00 civarında söz konusu nakil işleminin devam ettiği esnada basma eserlerin muhafaza edildiği kolilerden yere temas etmiş olanlarından bazılarının rutubetten etkilendiği ve koli içindeki eserlerin zarar gördüğü Güvenlik Görevlisi Ömer Gür tarafından tespit ve tarafımızca da teyit edilmiştir. Konu ivedilikle Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden ve aynı zamanda vekâleten Müze Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Gülendam Nakipoğlu'na bildirilmiştir. 7 Aralık 2009 Pazartesi günü söz konusu koliler Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden Zeynep Akbaş'ın emriyle müze temizlik görevlileri tarafından bulundukları yerden kaldırılıp zarar gören eserler tamir edilmek için ayrılmıştır. Tamir edilmek üzere ayrılan eserlerin envanter kayıtları tutanak metnine yazılmak amacıyla Zeynep Atbaş'tan istenildiği halde tarafımıza bildirilmemiştir.”

Hünkar Mescidi depo olarak kullanılmış

Sarayın içindeki Revan, Bağdat ve Harem gibi birkaç köşkten toplanan el yazması eserler, kütüphane binası olarak yapılan Enderun'un ortasındaki III. Ahmet Kütüphanesi'ne sığmayınca Hünkar Mescidi'ne yığılıyor. Sarayın içinde 10 mescit var, bunlardan biri merkez camii olarak bilinen Hünkar Mescidi. Padişah burada namaza katıldığı için mimari tarzı diğerlerinden farklı. Uzun yıllar bu mescit kitap deposu olarak kullanılıyor. Daha sonra restorasyon ve iklimlendirme yapılmak üzere tamir ve bakıma alınıyor, eserler de Silahtarağa Ocağı Koğuşu'na taşınıyor. Gördüğünüz fotoğraflar bu esnada çekildi.

Sadece 1 restoratör var

Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkiliden öğrendiğimize göre aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen kitapların durumunda bir değişiklik yok. Sarayın halihazırda zaten bir restoratörü bulunuyor. O da kuruma bir ay önce atandı.

Mesele sadece restorasyon, konservasyon değil. Türkiye'nin kültür varlıkları arasında en sembolik anlamı bulunan Topkapı Sarayı'nın arşivlerinin bu durumda olması... Bugüne kadar belgelerin tasnif edilememesi, belgelerle birlikte el yazması kitapların dijitale aktarılamaması ve pek çok  akademisyenin her fırsatta dile getirdiği gibi eserlerin araştırmacıların kullanımına açılamaması...

Topkapı Sarayı’ndaki el yazması eserleri, Süleymaniye El Yazması Kütüphanesi; Osmanlı belgelerini ise Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri, tasnif işlemlerini yapmak ve dijitalleştirmek üzere istemiş, kurumlar arasında protokol de imzalanmış. Fakat bu protokoller, ‘hangi kurum bunların kullanma hakkını elde edecek’ sorusu nedeniyle hayata geçirilemiyor.

Arşivlerin durumuyla ilgili iddiaları saray yetkililerine de sorduk, fakat onların anlattıkları da arşivlerde bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor. Sarayın, ilk avlusundaki Darphane-i Amire binasının, kütüphaneyi de içine alan araştırma laboratuarı yapılacağına dair iyi niyetli bir fikir var, fakat ortada somut bir adım yok.






















 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


15 Haziran 2013 Cumartesi

'Bir hat levhasını restore ettirmeyi rüyamızda bile göremezdik'

15 Haziran 2013
Zübeyde Cihan Özsayıner, 28 Ekim 1984'te açılan Beyazıt Meydanı'ndaki Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nin 30 yıldan bu yana müdürü. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi bölümünden mezun olan, master ve doktorasını da aynı okulda yapan Özsayıner, 1982'de Vakıflar Genel Müdürlüğü'nde çalışmaya başladı. 2008-2011 yılları arasında ise Anıtlar Kurulu'nda sanat tarihçisi olarak görev yaptı. Özsayıner'in verdiği rakama göre Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'nde 2 bin 674 hat levhası bulunuyor. Müze iki yıldır restorasyonda olduğu için ziyarete kapalı, eserler de depolarda muhafaza ediliyor. Nisan ayında Ayasofya Müzesi'nde açılan ‘Hattın Sultanları' sergisinde yer alan padişah hatlarının bir kısmı buradan gitti. Hepsi yeni restore edilmişti. Geleneksel sanatlarla ilgilenen çevrelerde bu aralar, özellikle hat mirasımızın daha iyi şartlarda korunup sergilenmesi konuşuluyor. Müzenin envanterinde bulunan ve konservasyonları yeni başlayan Kanuni Sultan Süleyman'ın Kızı Mihrimah Sultan'ın vakfiyesi Kur'an-ı Kerim'lerin (aşağıda) nemden perişan olmuş hali yapılan çalışmaların önemini anlatmaya yetiyor. Özsayıner ile müzedeki eserlerin durumunu ve dünden bugüne Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi'ni konuşmak üzere buluştuk.
Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi Müdürü Zübeyde Cihan Özsayıner. Fotoğraf: Sevinç Özarslan.


Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi ne zamandan beri Beyazıt'ta?
İlk hat müzesi, 1968'de Vatan Caddesi'nde, Yavuz Sultan Selim Medresesi'nde açılmış. Fakat orası Sultanahmet gibi bir turizm merkezi olmadığı için kapanmış, on yıl kapalı kalmış.

On yıl orada kapalı kalan eserlere bir şey olmamış mı?

Vallahi benden evvelkiler için bir şey diyemem. Ben burada göreve başladım. Oradaki eserler, 1983 yılında Beyazıt Meydanı'ndaki II. Beyazıt Medresesi'ne taşınmış. Burası 28 Ekim 1984'te açıldı. 30 yıldır açık. Yapının kendisi anıt müze. Bu anıtın içinde tekrar tarihi eser sergiliyorsunuz. Bu hem zor hem de iddialı bir durum.

İki senedir burası kapalı, neler yapılıyor müzede?
Anıtlar Kurulu'ndan müzenin restorasyon, restitüsyon ve rölöveleri çıktı. Hem tarihi yapının kendisi hem de içindeki hat, levha, şamdan, rahle gibi eserler elden geçiyor. Buradaki eserler, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu kapsamındaki taşınabilir eserler. Bu eserleri zaten zaman yormuş, konservasyonları yapılıyor.

Konservasyonun restorasyondan farkı ne?
Tarihi eseri olduğu gibi, yapıldığı yüzyıldaki gibi muhafaza etmek. Hat levhaları, el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, şamdan, rahle gibi eserleri restore ediyoruz. Eserlerde kurt yeniği var mı, asit etkilemiş mi.. Bunlara bakıyoruz. Restorasyonda ise esere müdahale söz konusu.



Müzede ne kadar hat levhası var?
3 binden fazla hat levhası var. Hat levhası deyip geçmeyin. Birkaç anabilim dalında uzmanlık gerekiyor. Bütün restorasyon raporları tutuldu. Önce nasıldı, sonra nasıl oldu? Konservasyon ilkeleri açısından neler uygulandı, hepsi belgelendi. Esere müdahale edildiğinde 2863 sayılı kanun kapsamından çıkıyor eser. Bizim yaptığımız tüm müdahaleler geriye dönük.

Geriye dönük müdahale ne demek?
Teknoloji gelişiyor, 22. yüzyıla geldiğimizde yeni bir konservasyon ilkesi çıkarsa, eski müdahaleler çıkarılıp yeni gelişmelerle esere yeniden müdahale edilebiliyor.

Şimdiye kadar kaç eser restore edildi müzede?
Yüzlerce hat, yüzlerce el yazması Kur'an-ı Kerim'ler, şamdanlar... Müze tekrar ziyarete açıldığında sergilenecek tüm eserler elden geçmiş olacak. Zaten elden geçenleri Ayasofya Müzesi'nde sergiledik. Pırıl pırıldı hepsi.

Ayasofya Müzesi'nde açılan Hatların Sultanı sergisine kaç eser verdiniz?
29 eser verdik. Ankara'daki sergiye 41 eser gönderdik.

Yüzlerce eser onarıldı, dediniz. Müze restorasyonda olduğuna göre restore edilen diğer eserleri nerede muhafaza ediyorsunuz?
Depolarda…

Depoların durumu nasıl?  Eserlerin buralarda oldukça tahrip olduğunu, hatta çürüdüğünü iddia edenler var?
Niye çürüsün kardeşim! Çürüse biz burada niye varız! Odacı mıyız, kapıcı mıyız, bilim insanı olarak burada görev yapıyoruz. Onu söyleyen gelsin, cevabını verelim. Neyi çürütmüşüz burada?

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan'ın Kuran'ı Kerim'i.
Çok sinirlendirdik sizi sanırım…
Yazık, kul hakkı doğuyor, bunları kim söylüyorsa? Lütfen söyleyenler gelsinler buraya, arkadan konuşmasınlar, mert olsunlar… Her bir eserin teker teker tozunu alıp ilaçlamaktan faranjit olduk. Camilerden müzelere gelen eserlerin, durumu elbette kötü oluyor. Çünkü oralarda korunaklı bir ortamı yok. Onların bakımı yapılıyor. Tarihi eser tabii ki etkilenecek o kadar, ben bile romatizma oldum burada, kemiklerim ağrıyor.

3 bin eserin hepsi camilerden mi?
E tabii ki. Bunların hepsi vakıf eserleri. Aslında bu eserlerin camilerde olması gerekiyor fakat geçtiğimiz yıllarda o kadar çok hırsızlık oldu ki, 2003 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün emriyle onlar müzelere toplandı. O dönemde her hafta bir çalıntı duyurusu yapıyorduk. Özellikle Üsküdar ve Fatih'ten çok eser çalınıyordu.

Şimdi var mı hırsızlık?
Şimdi yok. 2002'de kurulan kaçakçılık birimi İnterpol'le bağlantılı çalıştığı için kayıp eserler takip edilebiliyor. Şu anda camilerde toplanmamış epey eser var. Bunların da zaman içinde toplanması gerekiyor.

Burada nasıl korunuyor hatlar?

Bütün sanat eserlerinin, dünya müzecilik ilkelerine göre 20 derece sıcaklık ve yüzde 45 rutubet derecesinde saklanması şart. Üzerine düşen ışık şiddeti 50 nüksü geçmeyecek. Geçtiği an eserde dağılmalar, parçalanmalar, etkiler, tepkiler oluşuyor. Şu anda tüm makineler çalışıyor.

30 sene içinde eserlerin bakımı nasıl yapıldı?
Her mayıs ayında teker teker tozları alınıyor, ilaçlanıyor. Rutubet çekici cihazlar var. Odanın 45 derece nemli olması için onlar çalışıyor. Şu andaki Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün müzelere bakış açısı çok güzel.

 Ne açıdan güzel?
Şu anda Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün tavrı destekleyici. Biz ne istersek alınıyor. Cihazdı, doğrudan hizmetti vs. Bir eseri onaracağım zaman onun doğrudan satın alımını yapıyorum, bu işi piyasada en iyi kim yapıyor, tespit ediyoruz, hemen komisyonlar kuruluyor.

İşleriniz daha mı kolaylaştı, yoksa paranız mı arttı?
Daha evvel ödeneğimiz yoktu. Vakıflar Kanunu çıktıktan sonra ödeneklerimiz oldu. Daha evvelki kültürel politikalarda devletin kültüre, müzelere ayırdığı küçük bir pay vardı. O küçük payla siz eserinizi nasıl onaracaktınız?

O kadar mı kötüydü durumunuz?
Müzenin en küçük ihtiyacı bile alamayacak durumdaydık. Eskiden bir eserin restorasyonunu, konservasyonunu yaptıracağımızı rüyamızda bile göremezdik.

Bugüne kadar ihmal edildiği için şimdi toparlamak zor oluyor herhalde?

İhmal etmek değil. Maalesef biz ülke olarak, bir İngiltere, Amerika değiliz. Bu ülkelerin müzelere ayırdığı payla bizimki aynı değil. Yurtdışındaki pek çok müzeyi de gezdim. İnsan hakikaten gördükçe üzülüyor. Eski politikalar yüzünden bunlara para ayrılamıyordu.

Para ayırmak öncelikli değil miydi acaba?
Yoktu ki, nasıl ayırsınlar! Paranız yoksa ne yapabilirsiniz? Eğer bir hükümet kültür varlıklarına zaman ve ödenek ayıramazsa şahsi olarak ya da bürokrat olarak bir şey yapamazsınız.Ben de onu söylemek istiyorum. Ayrılması gerekirdi.Demek ki yok, ayıramadılar.

Ne kadar iyimsersiniz…
Ben Vakıflar için konuşuyorum. Vakıflar Kanunu çıkmadan önce bizim ödeneklerimizin hepsi devletin hazinesine gidiyordu. Türkiye'nin çoğu vakıf eseri kiradadır. Buralardan gelen gelirle her yapıyı, bütün eserlerimizin bakımını ve onarımını yaptıracak durumdaydık ama devletin hazinesine gittiği için bize çay kaşığı kadar bir şey kalıyordu.

Bakın siz söylediniz, para varmış fakat ayrılmıyordu. Şimdi o gelirleri siz mi alıyorsunuz?
Evet, şimdi o gelirleri alıyoruz. Şimdi istediğimiz caminin projesini de çizdiriyoruz, restorasyonunu da yaptırıyoruz. O kanun çıkmadan önce bunlar mümkün değildi.

Asistanlığın adımları bu medresede atıldı 

Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Beyazıt Meydanı.
"Beyazıt Meydanı'ndaki II. Beyazıt Külliyesi, o dönemde üniversite eğitimi yapan bir merkez. Eğitim tarihi açısından önemli bir mekan. 16. yüzyılda o kadar çok medrese var ki, müderrisler yani profesörler, medreselere ders vermeye yetişemez olmuşlar. İlk defa derse vekalet sistemi yani şimdiki asistanlık müessesesi Beyazıt Medresesi'nde ortaya çıkıyor. II. Beyazıt Medresesi'nin Türk Vakıf Hat Müzesi olması da tesadüf değil. II. Beyazıt, hat sanatına saygı duyan bir sultan. Kendisi de hattat olduğu için o devrin önemli hattatlarından Şeyh Hamdullah'ı Amasya'dan getiriyor, ona maddi ve manevi imkanlar tanıyor, pek çok caminin yazılarını yazdırıyor. Ve asıl ilginç olan, Şeyh Hamdullah o yazıları yazarken, Sultan, hokkasını ayakta durarak, elinde tutuyor. Hoca da batırıp yazısını yazıyor."

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ