22 Aralık 2014 Pazartesi

Nedim Saban: Sanattan çok korkuyorlar

22 Aralık 2014
Aziz Nesin’in doğumunun 100. yılında, Nedim Saban’ın kurduğu Tiyatrokare, yazarın ünlü romanı Zübük’ü sahneye uyarladı. Bunca yıldır ilk kez Nesin’in eserini sahneye taşıyan Saban, neden Zübük’le işe başladığını ve içimizdeki ‘zübük’leri anlattı.

Aziz Nesin, Zübük’ü 1960’lı yıllarda yazdı. Oyun 2016’da geçiyor, semt ise Beylikeğrisi. Beylikdüzü neden eğri oldu?
Tarih 2016 buçuk aslında. Buçuğu da var. Bugünü değil, geleceği anlatıyoruz. Sahneye bir seçim sandığı koyduk, her karakterin o sandıkla iç hesaplaşmasını izleyiciye yansıtıyoruz. Zübük’ten nefret edip aslında Zübük’le olan hikâyelerini geri dönüşlerle anlatıyor karakterler. Oyunda Zübük’ten ziyade, etrafındaki insanların nasıl Zübükleştiği var. Neden Beylikeğrisi? Çünkü herkeste bir eğrilik var.

22 yıldan bu yana ilk kez Aziz Nesin’in bir oyununu sahneye uyarladınız. Neden Zübük’ten başladınız?
Evet hiç oynamadık, Aziz Nesin’in 100. doğum yılı nedeniyle bir şeyler yapmalıyım diye düşünürken Zübük filmini gördüm. 1980’de çekilen ve başrolünde Kemal Sunal’ın oynadığı film. Çok eğlenceli bir film tabii, kesinlikle bunu sahneye uyarlamalıyım, dedim.

Kemal Sunal’ın oynadığı siyasetçi karakteri mi sizi etkiledi?
Evet ama film ile oyun arasında şöyle bir fark var. Filmdeki Zübük çalıyor, oyunumuzdaki Zübük ise kimsenin cebine el atmıyor. İnsanlar ona zorla rüşvet veriyor, zorla giydiriyorlar. Yani başımıza bir Zübük çıkarıyorlar.

Zübük deyince pek çok insanın aklına aşağı yukarı aynı tip geliyor değil mi?
Aslında böyle bir adam var; Vahit Bozatlı. CHP’den Adalet Partisi’ne geçiyor ve o geçtiği için hükümet düşüyor. Aziz Nesin burada inanılmaz bir önerme yapmış. Din, milliyetçilik, vatan sevgisi gibi duygular iktidar uğruna sömürülüyor. Bu futbolda da var. Böyle ortamlarda Zübük türüyor. Biz de türemesine göz yumuyoruz, işimize geliyor çünkü.

Zübük’ün TDK’da bir anlamı var sanıyorduk, oysa Aziz Nesin’in uydurduğu bir kelimeymiş. Uyduruk bir kelimenin içinin bu kadar dolu olmasını nasıl açıklarsınız?
Tamamen uyduruk bir kelime değil zübük. Dünya tiyatrosunda Kral Übü diye bir efsane vardır. Avangard tiyatronun kurucusu olarak bilinen Fransız oyun yazarı Alfred Jarry’nin yazdığı bir oyundur. Jarry, Kral Übü’yü savaş sonrasında yazıyor ve o yıllarda çok oynanıyor. Bana göre Aziz Nesin, Zübük kelimesini Übü’den türetti. İlginç olan Zübük’ün artık bir kavram olması. Anadolu’da Don Kişot gibi bir efsane.

Siz Türkiye Sanat Kurumu (TÜSAK) yasasına baştan beri karşısınız, ayrıca ödeneği kesilen tiyatrolar arasındasınız. Ne kadar para ödeniyordu size?
22 yıl biz bu ödeneği aldık, iki yıldır kesildi. 70 bin TL civarında para veriliyordu. Biz bakanlığa önerilerde bulunduk. ‘Salon verin, vergiden bizi muaf tutun’ vs. diye. Şu da denilebilirdi: “Ben sana 70 bin TL vermiyorum, ama 20 oyununu satın alıyorum, git bunu Anadolu’da oyna.” Ama görüyoruz ki, burada inanılmaz derece kin üzerine kurulu politika var. Bazı meslektaşlarımızın da buna alet olmasına üzülüyorum.

Kimlerden bahsediyorsunuz?
Bazı tiyatrolar bu ödeneği alıyor, tabii ki alacaklar ama bizim cezalandırılmamıza tavır koymalılar. Yapamıyorlar, ‘Konuşursak gelecek sene bize de vermezler’ diye düşünüyorlar. Bizi birbirimize kırdırdılar. Mesela geçen sene ödenek alamayan 10 tiyatroyduk. Bakanlığı mahkemeye verdik. Dediler ki: ‘Mahkemeye verenlere vermeyeceğiz’. Dolayısıyla bu yıl, mahkemelik olanlara vermediler. Bu ne demektir, ‘sen beni mahkemeye vermezsen sana ödenek veririz’.

Sizden neden kesildiğini düşünüyorsunuz?
Ben özellikle ilk beş gün Gezi’ye destek verdim. Buradan başladı olay. Bir de müthiş bir yolsuzluk var. Ayakkabı kutuları vs. konuşulurken tiyatrodaki 100 bin TL’nin önemi yok belki ama bir tiyatroya 6 farklı isim altında para veriyorlar. Paravan şirketler aracılığıyla. Sadece kendilerini destekliyorlar diye, bir gıda şirketi ödenek alıyor.

22 senedir bu ödeneği aldınız. Biraz da yeni tiyatroların, genç oyuncuların desteklenmesi anlaşılabilir bir durum değil mi? Bakanlık genellikle buna vurgu yapıyor.
Yapılabilir, onlara da verilebilir. Ama bana göre gençleri de desteklemiyor. Mesela Yiğit Sertdemir gibi genç bir tiyatrocu var. Hem mekânını ayakta tutuyor hem de Türk tiyatrosuna yılda üç oyun kazandırıyor. Kimse onu desteklemiyor.  Ayrıca biz 22 yıldır tiyatro yapıyoruz diye kumbaramız dolu değil. Her sene borçlanarak, zor koşullarda oyun çıkarıyoruz. Bazen de oyunlar tutmuyor. Sen 22 sene tiyatro yaptın, senin dünyalığın var gibi bir mantık olabilir mi?

Son bir yıldır ülkemizde yaşanan kaos ortamını, kutuplaşmayı, herkesin birbirine düşman olmasını, gazetecilerin gözaltına alınmasını oyuncu olarak nasıl görüyorsunuz?
Herkesin üzerinde büyük bir baskı var. Sanattan çok korkuyorlar. Ekrem Dumanlı’ya yapılan suçlama çok komik. Maalesef tarih bize acı çektikçe sanat yapmayı öğretti. Sanat muhaliftir. Sanatçının düzene uyması diye bir şey söz konusu olamaz. Muhafazakâr kesimden de bundan sonra daha çok sanatçı çıkacak.

Sanat ve sanatçı neden muhalif olmak zorunda?
Sanatçı muhalif olmak zorunda değil, gerçekçi olmak zorunda. Şöyle söyleyeyim; bir tez var, bir de antitez. Eğer siz bu ikisini sahnede göstermezseniz bir çatışma olmaz. Şöyle bir oyun olabilir mi: Sabah kalktım, dişimi fırçaladım, otobüse bindim, eve geldim, yattım. Böyle bir oyunu ya da filmi kim seyreder?



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


18 Aralık 2014 Perşembe

Müzayedede ‘bayram sevinci’

18 Aralık 2014


Yıl 1920… İtalyan ressam Leonardo de Mango, fırçasını, şövalesini alıp atölyesini İstanbul’un Kurtuluş semtine kurmuş. Sebebi, mahallede yaşanan Ramazan Bayramı sevincini tuvaline yansıtmak. 1883 yılında İstanbul’a yerleşen De Mango, tablolarını genellikle açık havada ve Beyoğlu’ndaki atölyesinde yaparmış. İstanbul’da saray ressamı, Zonaro, Valeri ve Bello gibi diğer İtalyan sanatçılarla aynı dönemde çalışan De Mango sadece Kurtuluş değil, şehrin Fener, Eyüp, Adalar, Büyükdere, Göksu gibi semtlerine de ziyaretler yapar, günlük yaşamı resmeder ve o eserlerini daha çok Beyoğlu’nda yaşayan Avrupalılara satarmış. İşte o eserlerden, 1920 tarihli Ramazan Bayramı adlı tablo, Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin 20 Aralık Cumartesi günü düzenleyeceği kış müzayedesinde satışa çıkacak.

Saat 15.00’te Conrad İstanbul Hotel’de yapılacak müzayedede de Mango’nun bu eserinin dışında, 1795-1805 yılları arasında İstanbul’da yaşayan Fransız ressam Antoine I. Melling’in sarayda bayram sabahı, Sultan III. Selim portresi, Kağıthane’de cirit oynayanlar, Tophane gibi eserleri de satışa çıkacak.

Türk resminden örnekler, usta hattatlardan Kur’an-ı Kerim’ler, Delail-i Hayrat’lar, Hilye-i Şerif’ler Portakal Kış Müzayedesi’nde öne çıkan diğer eserler arasında. İbrahim Sükûti imzalı Kur’an-ı Kerim, ‘Deli’ Osman imzalı Delail-i Hayrat ve Enam-ı Şerif, Osmanlı hat tarihinde çok az bulunan kadın hattatlardan ünlü Emine Servet’in Hilye-i Şerif ve Osmanlı hat sanatının önemli ustalarından Yahya Hilmi imzalı Hilye-i Şerif, müzayedenin nadide eserleri arasında yer alıyor. (www.rportakal.com)
Fransız ressam Antoine I. Melling’in Sarayda Bayram Sabahı adlı eseri.


16 Aralık 2014 Salı

Savaş Çevik’in 40 yıllık hüsn-i hat yolculuğu

16 Aralık 2016
Hattat Savaş Çevik’in hüsn-i hat sergisi “Denge”, yarın Zeytinburnu Kültür Merkezi’nde açılıyor. Bir ay açık kalacak sergide, son dönemin hat üstatlarından Çevik’in 40 yıllık sanat hayatından eserler yer alıyor.Serginin küratörü Mehmet Lütfi Şen’in ifadesiyle, “Hat sanatımızın geldiği yerde ‘Kur’an İstanbul’da yazıldı’ dedirten zirve bir gelenek vardır. Bu sanat her devirde büyük sanatçıların geleneğe yeni zirve eserler eklemesiyle bütün bir dünyada üst düzey bir saygı ve hayranlık uyandırmaya devam ediyor. Bugün önemli olan bu kadim geleneği kavramak, ona yeni imkânlar kazandırarak geleceğe kaynaklık edecek eserler yaratmaktır.” İşte Çevik’in Denge sergisi, geleceğin sanatçılarına kılavuzluk edecek eserler içeriyor ve sanatçının levhaları bu kadim sanatının geldiği yeri gösteriyor. Hamit Aytaç, Kemal Batanay ve Ali Alparslan’dan dersler alan ve modern çalışmalarıyla öne çıkan Emin Barın’ın uzun yıllar asistanlığını yapan sanatçı, 1976 yılında başladığı sanat yolculuğunda 1000’i aşkın eser ortaya çıkardı. 1986’da İslâm Tarih Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA)düzenlediği Uluslararası Hâmit Aytaç Hat Yarışması’nda birinci oldu. Ayrıca hat ve grafik konularında yurtiçi ve yurtdışında otuz kadar değişik ödülü, Türkiye’de ve diğer ülkelerdeki çeşitli koleksiyonlarda, levha, hilye, tuğra, câmi yazısı, ferman vb. formlarda çeşitli eserleri bulunuyor. Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi, 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.
Bugüne kadar 22 kişisel sergi açan Çevik’in son sergisi Zeytinburnu Kültür ve Sanat Merkezi’nde 12 Ocak 2015’e kadar görülebilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

13 Aralık 2014 Cumartesi

Şov-u arus gecesi!

13 Aralık 2014
Bu  akşam Ataköy Sinan Erdem Spor Salonu'nda Mevlânâ Haftası nedeniyle “Şeb-i Arus İstanbul 2014” töreni yapılacak. Biletix'ten satışa çıkan ve saha içi VIP biletlere 235 TL değer biçilen gecenin konukları; Taşkın Sabah Orkestrası eşliğinde Sami Özer, Yavuz Bingöl, Mustafa Ceceli, Alişan ve Yusuf Güney. İçi boşaltılan Şeb-i Arus'lardan, havaalanlarında, kafelerde, mağaza açılışlarında yapılan sema törenlerinden Mevlevi camiası yıllardır rahatsız. Mevlânâ Celaleddin Rumi'nin ‘düğün gecesi' diye ifade ettiği Şeb-i Arus'un anlamından uzaklaştırılarak şova dönüştürülmesini kimse tasvip etmiyor. Fakat anmaların her geçen yıl ruhunu yitirdiği açık. Gecenin tanıtım metninde yazan şu cümleler sorunun vahametini gösteriyor: “Manevî hazzın doruklara çıktığı anlarda, karşınıza Mevlânâ'yı ve öğretilerini bizlere hissettirecek Mutrib ve Sema Heyeti sahne alacak. Semazenler eşliğinde ayaklarınız yerden kesilip, öze dönüş yolunuzda yine musiki sizi yalnız bırakmayacak.”

Bu akşamki konserle ilgili sosyal medyada, “Üstatlar! İşin kötüsü, organizasyonun içinde bu işin eğrisinin ve doğrusunun nasıl olduğunu veya nasıl olması gerektiğini iyi bilenlerin olması ne garip.” şeklindeki cümleler tartışmayı ve rahatsızlığın boyutunu artırıyor. İlahi performansları ve düetlerle süslenen Şeb-i Arus'un birkaç senedir protokol konuşmalarıyla nutukların atıldığı siyasi arenaya dönüştürülmesi ise işin başka boyutu. Uzun yıllardır yaptığımız gibi, konuyu gündeme getirmek için camianın ileri gelenlerini aradık. Sadece iki kişi konuşmaktan çekinmedi. Görüşme talebimizi reddetmek için, ‘Zaman'ın bugüne kadar Mevleviliğe gerekli ilgiyi göstermediği' bahanesine sığınarak talihsiz açıklamalarda bulunanlara ise sadece gülümsedik.

'Tasvip etmiyorum, gidişat iyi değil'

Dr. Emin Işık (Akademisyen, ilahiyatçı yazar): “Sema ibadettir, zikirdir, folklorik bir hareket değildir. Bu törenlerde yapıldığı zaman folklorik bir hadise, eğlence unsuru oluyor. İbadeti eğlence haline getirmek hiçbir gelenekte yoktur. Bakın Bektaşiler semahı ayağa düşürmüyorlar. Sadece dergahta yapıyorlar. Otel ya da mağaza açılışında semah yaptıklarını hiç gördünüz mü? ‘O bizim ibadetimizdir, ancak dergâhta olur' diyorlar. Ben de aynı şeyi söylüyorum. Sema ibadettir, ancak mevlevihanede, dergâhta olur. Bu gösterileri, konserleri tasvip etmiyorum, beğenmiyorum, gidişat iyi değil. İbadet, zikir kutsal bir şeydir, onu böyle folklorik hale getirerek değerini düşürmek doğru olmaz. Kutsalsa saygı göstermek lazım.”

'Part time Mevlevî sanatçısı olunmaz'

Doç. Dr. Nuri Şimşekler (Selçuk Üniversitesi Mevlânâ Araştırmaları Enstitüsü Müdürü): “Mevlevilik her yıl, her gün ya da kişiye göre değişen bir usul değildir. Mevlevilik yolunun esasları Hz. Mevlana’dan bugüne 700 yıl öncesinden belirlenmiştir. Belli bir usulü, edebi, adabı, vardır. Ve bunlara mutlaka uyulması gerekir. Gelenekte ne ise bugün de o devam ettirilmeli. Gelenekte, 17 Aralık’a tekabül eden Şeb-i Arus töreni, Osmanlı coğrafyasının neresinde mevlevihane –140 adet olduğu biliniyor- varsa o usule göre yapılırdı. Kuran-ı Kerim, Mesnevi Şerif okunur, şerh edilir, sema edilir. Ardından lokma yapılarak tekrar Kuran-ı Kerim’le biterdi. 1925 çıkan Tekke ve Zaviyeler Kanunu ile birlikte bu gelenek devlete emanet edildi. 1950’li yıllardan itibaren Şeb-i Arus törenleri devlet eliyle düzenleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya’da bir sema topluluğu kurdu ve o günden bu yana 7-17 Aralık arasında bu törenler şehrimizde yapılıyor. Biz de Şeb-i Arus’un Konya'da yapılması gerektiğini düşünüyoruz. Ancak üniversite, dernek, vakıf gibi STK’lar ve Mevlevihaneler de kendi bulundukları şehirlerde Şeb-i Arus’la Mevlana’yı anabilir. Ama tabi ki layıkıyla yapılmak şartıyla. Bir şova, bir konsere dönüştürülmemeli. Edebine uygun olmalı. Part time Mevlevilik olmaz, partime Mevlana yazarlığı olmaz, partime Mevlevi sanatçısı olunmaz. Bu işe insanın yıllardır gönlünü vermesi lazım. Adabı, usulü öğrenmesi lazım. İsim vermeyeceğim ama semazen kıyafeti giyip klip çeken sanatçılar oldu maalesef. Onun edep çerçevesinde, rastgele giyilmeyeceğini bilmeli bu sanatçılar. Kaldı ki Şeb-i Arus’da konser diye bir şey olmaz.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ








11 Aralık 2014 Perşembe

Ajandaya sığmayan aile

11 Aralık 2014
Türkiye’nin önemli markalarında Ece Ajandaları, 2009 yılında 100. yıl sergisi açmıştı. Milli Reasürans’ta dün açılan sergi ise, kurucu Mehmet Sadık Kağıtçı’dan bugün şirketin başında bulunan oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, 25 yaşındaki Sedef Günşiray’a uzanan ‘geniş bir aile’ hikâyesi anlatıyor.
Ece Ajandası’nı 1910’da kuran Mehmet Sadık Kağıtçı (oturanlardan sol baştaki), Saatli Maarif Takvimi’nin sahibi Naci Kasım’ın (sağ baştaki) kızı Talat Hanım’la evlenmişti. Akraba olan iki ünlü ailenin hukuku hâlâ devam ediyor.

Türkiye’nin önemli markalarından, 1910’da kurulan Ece Ajandaları, 2009 Kasım ayında “Gün Uzar Yüzyıl Olur” başlıklı 100. yıl sergisi açmıştı. Bülent Ecevit’ten Turgut Özal’a, Arif Mardin’den Yakup KadriKaraosmanoğlu’na ünlü isimlerin kullandığı ajandaların yer aldığı sergi, markanın Cağaloğlu Ankara Caddesi’ndeki tarihi binasında bir ay açık kaldı. Nişantaşı Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde dün açılan “Bir Defterin Arkasındaki Büyük Aile-Muhtıra’dan Ece Ajandası’na Kağıtçı Ailesi” sergisi ise Ece’yi bugüne taşıyan ağıtçı ailesinin hikâyesine odaklanıyor.

Ece Ajandaları, artık Cağaloğlu’ndaki adresinde değil, çok ortaklı olan tarihî bina üç yıl önce satışa çıktı, Ece de 2013’ün başından bu yana Karaköy’deki beş katlı yeni merkezine taşındı. Şirketin başında ise geçtiğimiz mayıs ayına kadar ailenin üçüncü kuşak yöneticilerden Ali Muhsinzade vardı. 27 Mayıs’ta vefat eden Muhsinzade’nin yerine ünlü oyuncu Orhan Günşiray’ın torunu, Ali Murat Günşiray’ın kızı Sedef Günşiray geçti. Amerika’daki tıp eğitimini yarıda bırakarak 2011’de İstanbul’a dönen 25 yaşındaki genç vâris, son serginin açılmasına öncülük ediyor.

Ece, oldukça geniş bir aile. Edebiyatçı Cahit Uçuk da bu ailenin gelini. 2004’te vefat eden Uçuk, Ece’nin kurucusu Mehmet Sadık Kağıtçı’nın kardeşi Mürteza Kağıtçı ile evliydi. Orhan Günşiray ise yine M.Sadık Kağıtçı’nın en büyük kızı Rubabe Kağıtçı Ar’ın torunu. Aslında Ece’nin, ülkemizin diğer önemli markası Maarif Kitaphanesi’yle de akrabalığı ki, o da ayrı bir hikâye. Kitaphane’nin kurucusu Hacı Kasım Efendi’nin büyük oğlu Naci Kasım, bugün de varlığını sürdüren ünlü Saatli Maarif Takvimi’ni çıkarmaya başlar ve o yıllarda kızı Talat Hanım, M.Sadık Kağıtçı ile evlenir. İki ünlü ailenin, bugün dünyanın her yerine dağılmış efradı, yaz tatili için İstanbul’a geldiğinde mutlaka bir akşam yemeğinde buluştuğunu Ali Muhsinzade, 2009’da yaptığımız görüşmede ifade etmişti. Bu gelenek hâlâ devam ediyor mu bilemiyoruz ama sergide o yemeklerden birinde çekilmiş bir kare var.

Bülent Erkmen’in küratörlüğünde hazırlanan sergide Kağıtçı ailesinin soyağacı çıkarılmış,kim kimin kardeşi, amcası, halası, teyzesi, torunu hepsini kronolojik olarak öğreniyoruz. Bunun yanı sıra Altan Erbulak, Yakup Kadri Karaosmanoğlu gibi isimlerin ajandalarını ve taş baskıları görmek mümkün. Yakup Kadri’nin günlük işlerini planlamak için kullandığı birkaç ajandası vardır. Bu ajandalardan birini çantasında, diğerini evdeki masasında bulundurur. 1959 tarihli ajandasında ise Ruşen
Eşref Ünaydın, Abdülhak Şinasi, Hamdullah Suphi, Hasan Âli Yücel, Vedat Tör gibi dönemin önemli isimlerinin telefon numaraları kayıtlı. Sergi, 31 Ocak 2015’e kadar açık kalacak.

‘Muhtıra’ neden‘Ece’ oldu?

Ece Ajandaları, 1932 yılına kadar ‘Muhtıra’ adıyla basılıyor. Her ne kadar muhtıra, hafızamıza ülkemizin darbelerle dolu tarihi nedeniyle kazınsa da kelimenin sözlükteki ilk anlamı herhangi bir şeyi hatırlatmak, uyarmak amacıyla yazılan yazı’ demek. M.Sadık Kağıtçı, bu amaçla markasına verdiği ismi, 1932’de Keriman Halis Türkiye’nin ilk güzellik kraliçesi seçilince değiştiriyor.
Çünkü Halis’e kraliçe anlamına gelen Ece lakabını Atatürk takmıştı, Atatürk’e duyduğu sevgisiyle bilinen Kağıtçı, bundan ilhamla ajandanın Muhtıra olan adını Ece yapıyor.

Sedef Günşiray

Ece Ajandaları'nın Cağaloğlu'ndaki yeri.
 
Sergi açılışında ailenin eski ve yeni kuşakları bir araya geldi.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


8 Aralık 2014 Pazartesi

Polonya’nın imdadına Karagöz yetişti

8 Aralık 2014
İki ay önce İstanbul'a gelen Polonya kültür bakanı, milli şairleri Adam Mickiewicz'in Tarlabaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor?
Bu yıl, Türkiye ile Polonya diplomatik ilişkilerinin 600. yıldönümü kutlanıyor. Polonya Kültür ve Ulusal Miras Bakanlığı Türkiye'de, bizim Kültür ve Turizm Bakanlığı ise Polonya'da çeşitli etkinlikler yapıyor. Ömer Çelik, Polonya'ya sergiler götürüp açılışlara katılıyor mu bilemiyoruz ama Polonya'nın bakanı Prof. Dr. Malgorzata Omilanowska 31 Ekim'de Pera Müzesi'nde açılan “Polonya Sanatında Oryantalizm” sergisinin açılışına bizzat gelmiş ve Sultan Abdülaziz'in resim hocası Çelebovski'yi anlatmıştı. Hatta kendisine Varşova'daki Krakov Ulusal Müzesi'nin koleksiyonunda yer alan Sultan Abdülaziz'in eskizlerini Türkiye'ye getirip getirmeyeceklerini sorunca, “Krakov'da böyle bir koleksiyon olduğuna emin misiniz?” diye cevap vererek bizi şaşırtmış, kararlılığımızı görünce sözlerine şöyle devam etmişti: “Türkiye'den böyle bir talep gelirse eskizleri seve seve veririz. Eğer konservasyon açısından bir sorun yoksa tabii ki. Bakan olarak böyle bir serginin hayata geçirilmesinden memnuniyet duyarım.”

Evet, Krakov Ulusal Müzesi'nde böyle bir koleksiyon var. Geçen yıl ekim ayında o müzeden alınan eskizlerin tıpkıbasımları Lütfi Şen küratörlüğünde Dolmabahçe Sanat Galerisi'nde sergilenmişti. Diplomatik ilişkilerin kutlandığı 2014'e, en çok yakışan sergilerden biri elbette Sultan'ın eskizlerinin orijinalini Türkiye'de görmek olurdu. Fakat kimsenin henüz böyle bir girişimde bulunmadığı ortada.

Başa dönersek, bakan Malgorzata Omilanowska, Pera'daki sergiden sonra, Polonyalı şair Adam Mickiewicz'in Tarlaşbaşı'ndaki müzesini ziyaret ediyor ve çok üzülüyor. Beyoğlu gibi merkezi bir bölgede kimsenin uğramadığı müzeyi ve milli şairleri Mickiewicz'i Türklere nasıl tanıtabiliriz diye düşünüyor. Ve tam o sırada karşısına bakın kim çıkıyor? Geçtiğimiz nisanda kaybettiğimiz Karagöz ustası Tacettin Diker'in öğrencisi Umut Nebioğlu. Polonyalı bakan müzede, şairin “Mürted” adlı şiirinden yola çıkılarak hazırlanan Karagöz oyununun videosunu izleyince bu fikrin sahibi, dört yıldır Polonya'da yaşayan Umut Nebioğlu'nu ve 2012'de kurduğu Teatr Ka'yı İstanbul'a gönderiyor. Umut Nebioğlu, Albert Kwiatkowski ve drama eğitmeni Monika Wyrzykowska'dan oluşan Teatr Ka, geçtiğimiz hafta şiirle aynı adı taşıyan “Mürted”i Tarlabaşı'ndaki kahvehanelerde sahneledi. Barış Kıraathanesi, Esnaf Kıraathanesi, Klarnetçi Erol'un Müzisyenler Kahvesi, Yeni Şehir Esnaf Kıraathanesi bir hafta boyunca Karagöz oyunuyla şenlendi. Oyuna, Tacettin Diker'in kızı Gülderen Diker'in yanı sıra Öznur Apaydın da eşlik etti. Nebioğlu, son gün olan 6 Aralık cumartesi ise çocuklara yine şairi anlatan bir atölye çalışması yaptı. Hep beraber sokaklarda şairin izlerini aradılar ve sonra da müzeyi gezerek günü noktaladılar. Polonya'daki Adam Mickiewicz Enstitüsü ve Culturel.pl sitesinin de destelediği Mürted, bundan sonra Polonya'da sahnelenecek. Polonya'daki kültür evleri, müzeler ve okullarda dört yıldır Karagöz oynatan Nebioğlu, “UNESCO mirasındaki Karagöz'e Polonyalılar ilgi gösteriyor. Teatr Ka olarak İstanbul'a daha sık gelmek isteriz." diyor.

“Karagöz, Mickiewicz'den Anlatıyor-Mürted” projesinin amacı, şairin eserlerini ve müzesini tanıtmaktı. Fakat Polonya bakanının ilgilenmesi gereken başka bir konu daha var. Şairin Türkçede yayınlanmış şiir kitabı bulunmuyor. Sadece bazı şiirleri çeşitli vesilelerle dilimize çevrilmiş. Çünkü yazdığı dil, Osmanlı Türkçesi gibi Polonya'da eskiden kullanılan ağır bir dil. Paşa olmak için din değiştiren bir adamı ve aşkını anlatan Mürted'in oyunda kullanılan çevirisini ise Ankara Üniversitesi Leh Dili ve Edebiyatı bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Neşe Yüce yapmış. Herhalde Polonya dili ve edebiyatı bölümümüz, bu ‘ağır dil' nedeniyle bugüne kadar Mickiewicz'in şiirlerini yayınlamayı düşünmedi…  

Mill şair 

Romantik şiirlerin şairi 24 Aralık 1798'te doğan Adam Mickiewicz, kolera nedeniyle 26 Aralık 1855'te İstanbul'da şu anda müze olan evde öldü. Naaşı, iç organları tahnit edilerek Polonya'ya götürüldü. Tarlabaşı, Tatlı Badem Sokak'taki Adam Mickiewicz Müzesi, şairin ölümünün 100. yılında (1955) açıldı. Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürlüğü'ne bağlı olan müzede, şairin hayatına dair fotoğraflar, gravürler, eşyalar ile Polonya'nın özgürlük mücadelesini anlatan belgeler sergileniyor. İstanbul'a 1855'te gelen Mickiewicz'in amacı Rusya ile yapılmakta olan Kırım Savaşı`nda, Türk hizmetinde çalışan Polonyalılarla ilişkileri arttırmak, onları güçlendirmekti. Polonya'nın milli şairi olan Mickiewicz, romantik şiirleriyle Polonya halkının milli mücadelesine önemli katkıları bulunuyor. Paşa olmak için din değiştiren Polonyalı bir adamı ve aşkını anlatan Mürted (din değiştiren), Polonya henüz kurulmadığı bir dönemde yazıldığı için aslında şairin vatan özlemini anlatıyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ





1 Aralık 2014 Pazartesi

‘Şehrimizde yılda 100 bin kişi tiyatro izliyor'

1 Aralık 2014
Eskişehir Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmeni Emre Basalak, Türkiye'deki en genç sanat yönetmenlerinden. 38 yaşındaki yönetmen, altı ay önce göreve geldi ve kısa sürede, biletleri 40 gün öncesinden biten oyunlar çıkarmayı başardı. Bunda tabii ki, Eskişehir'in kültür sanat şehri olarak tanınmasının etkisi büyük.


Eskişehir Şehir Tiyatroları ne zaman kuruldu?
2001'de Yılmaz Büyükerşen'in öncülüğünde kuruldu. 14 yılda gün geçtikçe büyüdü. Şehrin uzak mahalleri ve merkezinde toplam 6 sahnemiz var. Yaklaşık 100 çalışanıyla ülkemizin en büyük bölge tiyatrosu olduğumuzu söyleyebilirim. Sanatçı kadromuz 43 kişiden oluşuyor. Her sene yeni 7 civarında oyun çıkarıyoruz. Eski oyunlarımızı kolay kolay kaldırmayız. Biz repertuar tiyatrosuyuz.

Çok genç bir sanat yönetmenisiniz. Neler yapmayı düşünüyorsunuz?
Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuarı Tiyatro bölümünden mezun oldum. 1977 doğumluyum. 13 yıldır Eskişehir'de yaşıyorum. 1 Haziran'da göreve geldim. Ama biz de görev değişikliği öyle büyük olaylar şeklinde olmaz. Bayrak teslimidir. 13 senedir hep hayal ettiğimiz bir şey vardı. Bir gençlik sahnesi kurmak. Bunu kurduk. 18-25 yaş arasındaki gençlere kurs verilecek ve bir ya da iki oyun çalışılacak. Bu beni çok heyecanlandırıyor ve umutlandırıyor.

Yeni sezonda hangi oyunlar izleyiciyi bekliyor?
Lüküs Hayat, Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü ve çocuk oyunu Şimdi Okullu Olduk'u sahnelemeye başladık. Gölge Ustası adlı sıcak bir aile oyunu var sırada. Arkasından da Eugene Ionesco'nun ünlü oyunu Gergedanlar'ını sahneleyeceğiz. Melih Cevdet Anday'ın doğumunun 100. yılı nedeniyle bir oyun düşündük ama tam karar veremedik. Şimdi bütçe dolayısıyla fazla oyun çıkaramama ihtimali oluştu. Belediye meclisi, 2015 yılında kültür sanata ayrılan bütçeden 10 Bin TL'yi Fen İşleri'ne ayırmış.

Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen buna neden izin verdi ki?
Bütçelere meclis üyeleri karar veriyor. Meclis üye çoğunluğu da CHP'de değil, AK Parti'de. Yoksa Yılmaz Hoca, kendini tiyatroya siper etmiş durumda. Yılmaz hocaya rağmen bunlar oluyor. Biliyorsunuz 2013'te Eskişehir Türk dünyası kültür başkenti seçildi.

Neden seçildi?
Şehrimizdeki kültür dinamizminden dolayı. Bunun ötesinde Eskişehir, Türkiye'de kültür ve sanat şehri olarak tanınıyor.

Şehirde kültür sanatın bu kadar hareketli olmasını neye bağlıyorsunuz?
Şehrin bu kimliğinin oluşmasında sanatçı bir belediye başkanının olmasının etkisi tabii ki büyük. Heykeltıraş kendisi biliyorsunuz. Ayrıca Yılmaz Büyükerşen ve arkadaşları, 1960'lı yıllarda kanlarını satarak tiyatro yapmışlar. Haller sahnesindeki fuayede eski afişler vardı, dikkatinizi çekmiştir. 1960'lı yıllardan kalma. İşte onlar Yılmaz hocanın oynadığı, yönettiği oyunların afişleri. Ayrıca Eskişehir'de sosyal ve kültürel hayatı dinamik tutan iki kurum var. Biri Eskişehir Şehir Tiyatroları, diğeri de Eskişehir Senfoni Orkestrası. Merkezde 680 bin kişi yaşıyor. Yılda 100 bin seyirci oyun izlemeye geliyor. Sadece Şehir Tiyatroları'na gelen izleyici sayısı bu. Demek ki şehrimizde 7 kişiden biri tiyatro izliyor. 
Lüküs Hayat, Eskişehir’de her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynanıyor ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor.

Bu ciddi bir rakam. Diğer şehirlerde durum nasıl acaba?
Bildiğim kadarıyla Eskişehir bu konuda birinci sırada. İstanbul'daki bu rakam, 100-150 kişide 1 kişi şeklinde. Biz de bu sene yola çıkarken, bu iki kurum bir araya gelse ne üretebilir, her kesimden insanın izleyebileceği ne yapabiliriz diye düşündük ve Lüküs Hayat'ta karar kıldık. Lüküs Hayat'ı Haldun Dormen yönetiyor, tiyatromuzun 35 oyuncusu rol alıyor. 35 kişilik Senfoni Orkestrası çalıyor. Her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynuyoruz Lüküs Hayat'ı ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor. Geçen ayın biletleri satışa çıkar çıkmaz 4 saatte bitti mesela.

Lüküs Hayat'ın sevilmesi, marka olması da bunda etkilidir…

Tabii etkilidir ama diğer oyunlarımızda da aşağı yukarı aynı ivme var. Biri dört saatte bitiyorsa, diğeri 10 saatte tükeniyor. Ve seyircimiz oyunun gününe ve saatine sadıktır. Ertelemez, vazgeçmez mutlaka o gün oyuna gelir. Eskişehir'de artık böyle bir kültür oluştu. Kentin yerlisi de, Türkiye'nin dört bir yanından gelen öğrenciler de müthiş ilgi gösteriyor oyunlara. Lüküs Hayat'la birlikte ilginç bir seyirci kitlemiz de oluştu. Bursa, Antalya ve Ankara'dan otobüslerle Eskişehir'e seyirci geliyor.

Ne kadar bilet fiyatları?
Öğrenci 3, tam bilet 5 TL. Şimdi bütçe kısıtlamasından dolayı 5 ve 7,5 TL olacak. Eskişehir'de dört kişilik bir aile, Lüküs Hayat gibi bir prodüksiyonu Eskişehir'de 20 TL'ye izleyebiliyordu. Bütçemizin yüzde 40 oranında azaltılması büyük prodüksiyonların yapılmasını engelleyebilir. Lüküs Hayat, Eskişehir’de her ayın, son cuma, cumartesi ve pazar günü oynanıyor ve 1200 kişilik Eskişehir Kongre Merkezi tamamen doluyor. Biletler 40 gün öncesinden bitiyor.

Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü
Avrupa'da bu kadar sahnelenmiyor

Eskişehir Şehir Tiyatroları, yeni sezona ülkemizde en çok oynanan iki oyunla başladı. Haldun Dormen'in yönettiği Lüküs Hayat ve Yunus Emre Bozdoğan'ın yönettiği Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü. İki oyunu da İstanbul'dan bir grup gazeteci ve eleştirmenle birlikte geçtiğimiz hafta sonu Eskişehir'de izledik. Lüküs Hayat, malum klasik. Fakat günümüz Bulgar yazarı Stefan Tsanev'in yazdığı, tanrı, insan ve iktidar ilişkisini anlatan Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü'nün ülkemizde bu kadar sevilmesine Tsanev'in kendisi bile şaşkınmış. Çünkü oyun Bulgaristan'da sadece bir kez oynanmış, Fransa'da (Jeanne d'Arc bir Fransız azizesi) 2-3 kez. Ülkemizde ise pek çok özel ve devlet tiyatrosu sahneledi. Oyunun çevirmeni ve Ankara Üniversitesi Bulgar Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Hüseyin Mevsim, oyun ve yazarla ilgili sorularımızı cevapladı:

Stefan Tsanev, bu oyunu ne zaman yazdı?

Stefan Tsanev Jeanne d'Arc'ın Öteki Ölümü adlı oyununu, Doğu Avrupa'da büyük toplumsal sarsıntı ve değişimlerin yaşandığı 1989-90 yıllarında kaleme aldı. Oyunu ilk kez Türkçeye ben 2005 yılında çevirdim. Şu ana kadar ikinci bir Türkçe çevirisi yapılmadı. Aynı yazarın Sokrates'in Son Gecesi ve Bütün Çılgınlar Sever Beni piyeslerini de Türk tiyatro camiası yakından bilir ve sever. Oyunun çevirisini iki hafta gibi kısa bir sürede tamamladığımı hatırlıyorum.

Siz ülkemizde sahnelenen bütün oyunları izlediniz mi?
Jeanne d'ArcÖteki Ölümü Tsanev'in Türk sahnelerinde en çok oynanan oyunu. İlk önce Oyun Atölyesi'nde oynadı, daha sonra İzmir Devlet Tiyatrosu'nda birkaç sezon başarıyla sahnelendi, geçen yıl Ankara Halk Tiyatrosu'nda seyirciyle buluştu, bu arada birkaç küçük çaplı tiyatroda da oynandıktan sonra şimdi Eskişehir'de sahneleniyor. Neredeyse hepsini izleme imkânı buldum. Her yönetmenin oyuna ve her oyuncunun rolüne yeni ve değişik bir şey katarak zenginleştirdiğini görüyorum. Stefan Tsanev'in başarısı, geçmişten aldığı kişi ve olayları bugünü okumak ve yorumlamak için kullanmasında yatar. Mesajlarını tabii ki Esopos dili ve şaşırtıcı metaforlarla iletir.

Yazar Türkiye'yi ne kadar tanıyor. Ülkemize hiç geldi mi?
Türkiye'yi yakından izlediğini ve iyi tanıdığını söyleyebiliriz. Ülkemize birkaç defa geldi. İzmir Devlet Tiyatrosu'ndaki Sokrates'in Son Gecesi'nin ilk gösterimine geldi. Son olarak ocak ayında, büyük bir sinema ve tiyatro oyuncusu olan eşi Doroteya Tonçeva ve Finlandiya'da ve Fransa'da yaşayan kızlarıyla İstanbul'a, Moda Sahnesi'nde oynayan (ve halen devam eden) Bütün Çılgınlar Sever Beni adlı oyununu izlemek için geldi. Oyundan sonra kendisi seyircilerle soru-cevap şeklinde çok ilginç bir sohbet gerçekleştirdi.

Şu anda ne yapıyor?
Hayatı boyunca hep tiyatronun içinde yer alan yazar son olarak Sofya Tiyatrosu'nun dramaturgluğunu yaptı. Şu anda emekli; yılın yarısını Karadeniz kıyısındaki Balçık kasabasında, öteki yarısını da Sofya'da geçiriyor. Yeni oyunlar yazmaya devam ediyor, ayrıca kendisi çok büyük bir şairdir. 1960'lı yıllarda Bulgar şiirine büyük yenilikler kattı ve birçok kişi için halen şairliği oyun yazarlığının önünde gelir. Son on yıldır da şiirsel bir dille, dört ciltlik bir Bulgar tarihi yazdı. Tabii, her defasında tarihçi olmadığının altını çiziyor, ama ezelden beri tarihçilerin tarihi ne denli kuru ve sıkıcı yazdığını görünce, okunabilir ve akılda kalır bir Bulgar tarihi yazmaya karar verdiğini söylüyor. Eserin ulaştığı baskı sayısını ve tirajı gördükten sonra, Tsanev'in başarısını kabul etmemek imkânsız.

Stefan Tsanev, oyununun Türkiye'de bu kadar oynanması konusunda ne düşünüyor?

Stefan Tsanev, başka ülke sahnelerinde ilgi görmeyen oyununun Türkiye'de bu denli yaygın olmasını, metinde işlediği konunun Türkiye için güncel olmasıyla açıklıyor. Türkiye'de de çok iyi tanınan günümüz Bulgar oyun yazarı Hristo Boyçev, Avrupa'da oyun yazarlığının kısır döngüye girdiğini ve hep bilindik konular etrafında döndüğünü, aynı şeyleri tekrarladığını söylüyor. Bu bağlamda, Balkan ve genel olarak eski Doğu Bloku ülkelerinden yazarların, özgün konu bulma ve çarpıcı çözümler sunma konusunda adeta birer maden ocağı oldukları görülür.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



24 Kasım 2014 Pazartesi

Kâğıt toplayıcısı iki sanatçı

24 Kasım 2014
1950’li yıllarda Paris’e giden ressam ve yazarların sefalet içinde yaşadıkları hep anlatılırdı. Yandaki fotoğraf, kağıt toplayıcılığına kadar düştüklerinin en çarpıcı belgelerinden. 1940’lı yılların sonunda çekilen bu kareyle, son romanı Yaban Gülleri’ni yayımlayan Osman Necmi Gürmen’in (87) evinde karşılaştık.
Osman Necmi Gürmen (gözlüklü) ve Türk resminin önemli isimlerinden Mübin Orhon.
1950’li yıllarda Paris’e giden pek çok ressam ve yazarımızın sefalet içinde yaşadıkları, çektikleri zorluklar hep anlatılır. Zaten o yıllar Paris’in zor dönemleridir. Savaş sonrasıdır, açlık ve sefalet tüm şehirde hüküm sürmektedir. ‘Paris ekolü’ ressamları olarak bilinen bu sanatçılar içinde, hayat şartları en zor olanlardan biri Mübin Orhon’dur (1924-1981). Kendisinin kan kusarak öldüğü biliniyor. Yukarıdaki fotoğraf, anlatılagelenleri doğrulayan karelerin belki de en çarpıcısı. Türk resminin ustalarından Mübin Orhon ile yazar Osman Necmi Gürmen’i kâğıt toplarken belgeleyen fotoğraf, 1940’lı yıllara ait. Bir çadırın önünde gazete kâğıtları toplayan iki gençten, gözlüklü olan Osman Necmi Gürmen, kıvırcık saçları ve mütebessim çehresiyle objektife bakan ise Mübin Orhon.

Bu tarihî kareyle, altı ay Türkiye’de, altı ay Paris’te yaşayan Osman Necmi Gürmen’in Mecidiyeköy’deki evinin fotoğraf arşivinde karşılaştık. Onunla buluşmamızın nedeni ise yeni çıkan romanı Yaban Gülleri’ydi (Gölgeler Kitap). 2006’da yayımlanan ve çok satanlar listesine giren Rana romanı ile Türkiye’de tanınan Gürmen, son romanında 13 yaşında vefat eden kız kardeşi Nesteren’in hayatı üzerinden 1930’lu yılların Türkiye’sini anlatıyor.


 Gürmen’in hayatı da ressamlarınki gibi sefaletle geçmiş fakat o diğerlerinden daha şanslı. Az da olsa aşiret mensubu olmanın güzelliklerini yaşamış. Siverek’ten Paris’e uzanan, filmlere konu olacak bir hayatı var. Hayatının belgesel filmi (Kurşun Kalem, yön. Mustafa Ünlü, 2009) çekildi aslında, yakında ise Ömer Çakır’ın yazdığı otobiyografisi yayımlanacak.

1927, İstanbul doğumlu olan Gürmen, Şanlıurfalı Bucak aşireti reisi Osman Paşa’nın torunu. Saint Joseph’i bitirdikten sonra yükseköğrenim için Fransa’ya gidiyor. O dönemde orkestrada davulculuktan kâğıt toplayıcılığına, şoförlüğe kadar geçinmek için yapmadığı iş kalmıyor. Fikret Mualla, Mübin Orhon, Selim Turan, Avni Arbaş başta olmak üzere ünlü ressamlarla o dönemde tanışıyor. Orhon, tabii ki en yakın arkadaşı. “Mübin en çok samimi olduğum arkadaşımdı. Fikret Mualla, havalarda olan bir adamdı. On parası yok. Hatta gelir, benden 10 Frank alır, suluboya bir resim verirdi. Taşınırken kaybettim bütün resimlerini. Birçok resmi vardı.” diye anlatıyor gençlik yıllarını.

Ressamlarla - 1949 Selim Turan, Osman Necmi Gürmen, Emin Sümen, Ahmet Ramazanoğlu, oturan Avni Arbaş.



Sabahattin Eyüboğlu, Avni Arbaş, Selim Turan, Cahit Irgat. Schola Cantarum 1948. 

Yaşar Kemal ile.
Gürmen, okulu bitirdikten sonra babası, aşiretin başına geçmesini ister. O da babasını kırmayarak bir anda Paris’ten Siverek’e dönüp Bucak aşiretinin başına geçer. İyi eğitim almış bir İstanbul beyefendisi olarak aşirette süren kan davasının ortasına düşer. İnsancıl yaklaşımı, aşiretin sert kurallarını aşamaz. Elinde hiç olmazsa siyasi bir kuvvet olması için Adalet Partisi Siverek ilçe başkanı olur. İşin içinden çıkamayınca memleketini terk ederek Bodrum’a yerleşir. Burada ilk ticarî mavi yolculuğu başlatır. Bu sefer arazi mafyası Gürmen’i rahatsız edince işin içine yine aşiret, silah girer. Gürmen artık bıkmıştır, her şeyi bırakıp Fransa’ya döner ve kitaplarını yazmaya başlar.

“Romanlarımda içimde kalan ukdeleri anlatıyorum”

Ebem Kuşağı (Delibozuklar Çiftliği adıyla da yayımlandı), Kılıç Uykuda Vurulur, Rana, Mühtedi, Ah Vre Sevda, Saint Michel’in Develeri, Neydi Suçun Zeliha adlı eserleri bulunan Osman Necmi Gürmen, “Ben romanlarımı içimde kalan ukdeleri anlatmak için yazıyorum. Rana’yı yazdığım zaman ukde olarak annem vardı içimde. Biliyorsunuz annem, akıl hastasıydı. Ben annesiz büyüdüm. Niçin bir kadın; hem de akıllı bir kadın aklını kaybeder? Fransızca konuşan, piyano çalan, Almanca bilen bir kadın neden bu hale gelir? Bu merak, bir problem olarak içime işlemişti. Onu açığa vurmak, nedenlerini aramak için yazdım belki. Son romanımda kız kardeşim Nesteren var. Kalp hastasıydı. 13 yaşında vefat etti. 1942, savaş yıllarıydı. O zamanın ünlü doktorlarından Neşet Ömer Bey, ‘Büluğ çağını atlatırsa ondan sonra uzun yıllar yaşar.’ demişti ama kız kardeşim atlatamadı. Rana 1905’te başlar 1928’de biter, Yaban Gülleri 1930’da başlar 1940’ta biter. Osmanlı’nın son yılları, Cumhuriyet’in ise ilk dönemidir. Bundan sonraki romanım ise harp yıllarında başlayacak, -başlatabilirsem- nereye kadar giderse.” diyor. İstanbul’un değişen yönü, dünya siyasetinde kararan ufuklar, ikisi Türk, diğeri Yahudi üç komşu aile ve tüm bunlar arasında yol alan iki genç kız; Nesteren ve Ester’in hikayesi Yaban Gülleri’nde…
Osman Necmi Gürmen, 30 Haziran 2015'te Paris'te hayatını kaybetti.
 
Osman Necmi Gürmen, eşi ve ben. Mecidiyeköy'deki evleri. Kasım 2014.




22 Kasım 2014 Cumartesi

‘Kemanımla size Kasap havası çalacağım’

22 Kasım 2014
Hollandalı kemancı, besteci, orkestra şefi Andre Rieu, İstanbul’a ilk kez geçen sene gelmiş, Sinan Erdem Spor Salonu’nda 11 bin kişiye konser vermişti. Klasik müziğin Madonna’sı ve olimpiyat statlarını dolduran dünyadaki tek kemancı olarak tanınan sanatçı, İstanbul’u o kadar sevmiş ki, 27 Kasım’da Sinan Erdem Spor Salonu’nda, 29 Kasım’da ise Ülker Sports Arena’da olmak üzere iki konser daha verecek. Rieu’nin bu yıl da İstanbul izleyicisi için sürprizleri var.

Bir yıl aradan sonra ikinci kez, hem de iki konser için İstanbul’a geleceksiniz. İstanbul izleyicisini nasıl buldunuz?

İlk kez İstanbul’a gelmiştim ve doğrusu ben de orkestram da ilk kez Türkiye’deydik. Türkiye’nin misafirperverliği, Türk insanının arkadaşlığı, sıcakkanlı ve samimi olduğuna dair çok şey duyduk. Duyduklarımız bize çok ilginç geldi. Ve bu yıl bir değil, iki konser vermek için geldik.

Klasik müziğin şöyle bir imajı var: Ciddi izleyiciler gelip, büyük bir sessizlik içinde o muhteşem konçertoları vs. dinleyip yine sessizce salondan ayrılır. Sizin konserlerinizde kahkaha eksik olmuyor. Bir klasik müzik konserini şova dönüştürmeyi nasıl başarıyorsunuz?

Ben gençken babamın orkestrasındaydım. Klasik senfoni orkestrasıydı. Dünyadaki bütün orkestralar gibi, herkes siyah giyerdi. Müzik de müzisyenler de ciddiydi. Oyun yoktu, her gün çaldıkları bu harika müziğe dair heyecan hissi de yoktu orkestra üyeleri arasında. Dinleyiciler bazen uyuyorlardı. Ama bizim konserlerimiz farklı. Biz kalbimizle çalıyoruz, gülüyoruz, sahnede eğleniyoruz. Ve dinleyenleri de eğlendirmek istiyoruz. Konserlerimde bir kişi bile uyumaz. Tam tersine herkes dans eder.

Şovunuz güzel ama bazıları da sizi eleştiriyor. Sadece şova odaklandığınız söyleniyor. Bu konuda ne dersiniz?

Klasik müzik konserleri büyük bir sahne güzel elbiseler ve elbette dinleyenlerle doğrudan iletişim sayesinde şov olur. Ben konserime gelenlerle çok konuşurum. Onların ilgili hale gelmesini sağlarım. Ama elbette büyük lojistik var bu şovun arkasında. Kostüm, enstrüman ve sahne ekiplerimiz. 120 çalışanım var. 60’ı orkestra ve koro üyeleri.

Geçen seneki konserinizin sonunda Katibim’i, Hatırla Sevgili’yi ve Kasap havasını çaldınız. Bu yıl da sürprizleriniz olacak mı?
Evet, bu yıl da size Kasap havasını, Katibim’i, Hatırla’yı çalacağım. Hadi gelin, hep birlikte oynayalım. Bir de şunu söyleyebilirim, bu yılın konserleri bir müzikal yolculuğu ve yeni bir şov olacak. En çok bilinen ve sevilen şarkılardan Dark Eyes, Granada, Carmina Burana’dan O Fortuna, Astar Piazzola’dan the Libertango, You Never Walk Alone, Shostakovich’in ünlü Second Waltz’ı ve elbette klasikler, The Beautiful Blue Danube ve Franz Lehars’ın güzel valsi Gold and Silver’ını çalacağız.

Yeni albümünüz ‘Venedik’te Aşk’ 3 Kasım’da çıktı. Neler var albümde?

Italy like Volare, Azzurro, Santa Lucia, O sole mio, Mamma, Ai Marie gibi en popüler ve romantik şarkıları kapsayan ve kalbime yakın hissettiğim parçaları seçmeye büyük bir hassasiyetle dikkat ettim. Yeni bestelerimi de bulacaksınız. Venedik’te Aşk, La Gondola ve Bella Tarantella gibi Venedik’e ithaf ettiğim şarkılar. Eşim Marjoire ve ben İtalya’yı çok seviyoruz ve hemen hemen her yıl gidiyoruz. Bu yönüyle çok özel, umarım sizler de beğeneceksiniz.

Sahneye balon ve kar yağdırmıştı

Üstteki kare Andre Riue’nin geçen yıl Sinan Erdem Spor Salonu’nda verdiği ve ağzına kadar dolan ilk konserinden. ‘Valslerin Kralı’ olarak da bilinen Rieu, izleyicileri “Merhaba İstanbul” diyerek selamlamış ve 2 saat süren konserinde hakikaten bir şov yapmıştı. 80 kişilik Johann Strauss Orkestrası’yla sahneye çıkan sanatçı, konserin ortasında sahneye balon ve Snow Walts’ı (kar valsi) çalarken de kar yağdırınca ortaya ilginç görüntüler çıkmıştı. Şaşkınlığa uğrayan dinleyicilerin komik halleri salondaki büyük ekranlara yansıyınca kahkahalar alıp başını gitmişti. Rieu’nun bu yıl Anadolu ve Avrupa yakasında olmak üzere iki konser vermesinin nedeni, aslında bir özür mahiyetinde. Çünkü geçen yıl Anadolu yakasından gelen dinleyiciler, trafik nedeniyle konserin ikinci yarısına yetişmişti.
 


Yılda 100 civarında konser veren Andre Rieuve kendisininkurduğu Johann Strauss Orkestrası, 120 kişilik büyük bir ekipten oluşuyor.