2 Nisan 2014 Çarşamba

Ebruya çağdaş yorum

2 Nisan 2014
Türkiye’de doğup büyüyen Alman asıllı sanatçı Konstantin A. Schmidt’in Nişantaşı’ndaki Paarla City Solutions’ta açtığı “Harald’a Mektup” adlı sergide, geleneksel ebru sanatını günümüz teknolojisiyle buluşturan eserler yer alıyor. Sergi, 30 Nisan’a kadar açık.



Ebru, hat, tezhip, minyatür, çini gibi geleneksel Türk sanatlarında sınırlar nereye kadar gidebilir, zorlanabilir mi, yoksa dünden bugüne yapıldığı gibi yarına aynı şekilde mi kalmalı? Bu sorular, sanat çevrelerinde konuşulan bir konu. ‘Gelenekselciler' ve ‘yenilikçiler' diye iki grup bile oluştu. Bu meselenin bir boyutu. Diğer boyutu ise bir zamanlar toplumsal, siyasal ve ekonomik hayatı yönlendiren geleneksel sanatlarımız, son yıllarda atağa kalkmış gibi görünse de evlerimizin duvarlarını süsleyen ‘nostaljik sanat' kategorisinden öteye gidemiyor. Bugüne bir şey söylemiyor. Genç sanatçıların bir kısmı ‘bu konuda ne yapabiliriz' diye kafa yoruyor, bir kısmı aynen yola devam düşüncesinde.

Türkiye'de doğup büyüyen Alman asıllı sanatçı Konstantin A.Schmidt'in, Nişantaşı'ndaki Paarla City Solutions'ta açtığı “Harald'a Mektup” adlı sergide ebru sanatını günümüz teknolojisiyle buluşturan, gelenekle moderni bir araya getiren şaşırtıcı, merak uyandırıcı, bugüne kadar görmediğimiz işler yer alıyor. Zaten Schmidt, şimdiye kadar böyle bir çalışma ile karşılaşmadığı için bu işe kalkıştığını söylüyor ve ekliyor: “Ben ebru sanatına ve sanatçılarına saygı göstererek ezber bozmaya çalıştım.”

Konstantin A.Schmidt, ebru sanatçısı değil. Teknesi, boyası, fırçası bulunmuyor. Babasının 1960'lı yıllarda Türkiye'de çektiği fotoğraflar ve satın aldığı ebrular sergisinin ana malzemesi. Peki Schmidt ne yapıyor? Dijital ortama aktardığı ebruları kesip birleştirerek, döndürerek, kimi zaman çoğaltarak, renklerini değiştirerek, katman katman maskeler yaparak yeni desenler oluşturuyor. Bu desenleri de bilgisayar ortamında fotoğraflar üzerine uygulayarak farklı ve özgün eserlere dönüştürüyor.

Ali Baba, Eşkıya, Haliç'te Sandal, Haliç'te Mezarlık, Gölde Kayıklar, Boğaz, Moda, Kentsel Dönüşüm, Yüzleri Olmayan Kadınlar adını verdiği bu eserler, kalın ve renkleri çok iyi emen özel ‘art paper' denilen kâğıtlara basılmış. Konstantin A.Schmidt'in ebruya olan ilgisinin, sergiyi ithaf ettiği babası Harald Schmidt'e duyduğu sevginin yanı sıra bizi de yakından ilgilendiren bir hikâyesi var: "Babamın Türkiye'deki görevi nedeniyle geleneksel Türk sanatlarına karşı görsel bilgim ve ilgim oluştu. Özellikle ebru sanatıyla görsel iletişim kurdum.” diyor.

Alman Bauhaus ekolünden gelen Harald Schmidt, Türkiye Güzel Sanatlar Yüksek Okulu, bugünkü adıyla Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi tekstil bölümünde ders vermek üzere 1959'da İstanbul'a gelir ve 2000'de ölene kadar burada yaşar. Yaklaşık 40 yılda Türk sanatları ve Türkiye fotoğraflarından oluşan muazzam bir dia arşivi oluşturan Harald Schmidt, bütün Türkiye'yi dolaşır. 1969'da ailesi ile birlikte İstanbul'dan yola çıkar, Karadeniz sahil bandından Hopa'ya kadar gider, sonra Artvin, Kars, Ardahan'a, oradan İç Anadolu'ya nihayetinde Malatya'dan İstanbul'a geri döner. Oğul Schdmit, “Babam vefat edince arşivi bana kaldı. Türk el sanatları hakkında çok büyük bir arşivi var babamın. Sergide gördüğünüz bazı fotoğraflar 1960'lı yıllarda İstanbul'da çekilmiş. Mesela Ali Baba tablosundaki eşeğin üzerindeki adamın fotoğrafı Eyüp'ten.” Türkiye'ye uzman olarak çağrılan Harald Schmidt hakkında Türkçe bir kaynak bulunmuyor, arşivinin içeriği de araştırılmaya muhtaç.

1961'de Beşiktaş'ta Valide Çeşme'de doğup büyüyen Konstantin A.Schmidt, Galatasaray'daki Piyer Loti Fransız Lisesi'ni bitirdikten sonra 1980 ihtilali öncesinde Türkiye’den ayrılır. Önce Lozan'da, ardından Berlin'de siyasal bilgiler öğrenimi görür. Ama Türkiye ile bağını koparmaz. Bir süre sinema sektöründe Atıf Yılmaz, Erden Kıral ve 1991'de en iyi yabancı film dalında Oscar alan Umuda Yolculuk filminin yönetmeni Xavier Koller gibi yönetmenlerle birinci asistan olarak çalışır. Schmidt'in sinemacılarla yakın ilişkisi babasından kaynaklanıyor:

“Babamın çok yakın sanatçı, yazar dostları vardı. Odasına Ruhi Su da geliyordu, Zülfü Livaneli de, Yaşar Kemal de. Tezer Özlü Kıral da bizim eve gelir giderdi. Sinemaya onun eşi Erden Kıral ile adım attım. Onun Hakkâri'de Bir Mevsim filminde çalışacaktım asistan olarak ama olmadı. Beni Atıf Yılmaz'a gönderdi.” Başrollerinde Yaman Okay, Tuncel Kurtiz ve Necmettin Çobanoğlu'nun oynadığı Almanya'yı Seviyorum ve Nur Sürer ile Tuncel Kurtiz'in oynadığı ‘Valium 10' adlı iki uzun metrajlı filmin senaryosunu yazan ve yöneten Schmidt, Şerif Gören'in Berlin'de çektiği, başrolünde Kemal Sunal'ın oynadığı Polis filminde de küçük bir rol alır.

“Harald'a Mektup”, Konstantin A.Schmidt'in ikinci kişisel sergisi. Uzun pozlamalardan oluşan ilk fotoğraf sergisini 2004 yılında Almanya'da açtı. İki yıl önce tamamen Türkiye'ye dönen Schmidt, bu süreçte doğup büyüdüğü topraklarla bağlantısını hiç koparmamış, 1993'ten itibaren de reklam sektöründe çalışıyor. Şimdilerde ise kendisini oldukça heyecanlandıran bilgisayarda ebru yapımına imkân veren yazılımla ilgileniyor.

‘Tablo aydınlatma uzmanı'

Sergideki eserler, Paarla City Solutions'un sahibi ve aydınlatma uzmanı olan Gürol Ayan tarafından yapılan özel bir aydınlatma sistemi ile sergileniyor. ‘Resimlerin adeta sahneye konulmasını' sağlayan ‘art&light' konseptli bu sistem, sinemayla ilgilendiğinden Schmidt'in için önemli. (www.paarla.com)


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


17 Mart 2014 Pazartesi

Tezhipte yeni tarz: Osmanî

17 Mart 2014 
Hat ve tezhip sanatkârı Orhan Dağlı, ‘Osmanî’ adını verdiği yeni bir tezhip tarzı geliştirdi. Bu, olağan bir durum değil. Lale Devri’nde gerilemeye başlayan tezhip sanatı adına dikkate değer bir gelişme. Mehmet Özçay’ın yazdığı Yâsîn-i Şerif cüzünü bu tarz ile tezhipleyen Dağlı, “Geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu bu yeni tarzın çiçekleri Yâsin Sûresi’nin aşkı ile açtı.” diyor.
Orhan Dağlı, I. Mahmud’un 1731 tarihli beratındaki (üstte) gibi bozulmuş motifleri ıslah ederek geliştirdiği Osmanî tarzını, Yasîn cüzünde (altta) genişçe kullanıyor.


Prof. Dr. Süheyl Ünver, 50 küsur sene evvel verdiği bir tezhip dersinde toplayabildiği 5-6 hanımefendiye der ki: “Bugünkü dersimiz tezhip. Çok zor bir derstir. Hatta bir yer gelecek, işte orada küfredeceğim, dikkat edin!” Ve hoca dersi anlatmaya başlar. Herkes pür dikkattir… Bir buçuk saat sonra ders biter ve tabii ki hoca küfretmez. Öğrencileri sorar: “Hocam ders bitti, küfretmediniz.” Cevap manidardır: “Küfredeceğimi mi zannettiniz! Dikkatinizi çekmek için öyle söyledim.” Elli yıl evvel geleneksel sanatlarımıza ilgi böyleydi. Bugün durum tam tersi. Anlatmak istediğimiz minyatür, çini, hat, ebru, tezhip kurslarının dolup dolup boşalması değil. Daha da ötesinde, yeni tarzların, üslupların geliştirilmesi.

Orhan Dağlı’nın yaklaşık on yıldır kafa yorduğu ve adına “Osmanî” adını verdiği yeni tezhip tarzının ortaya çıkış hikâyesini anlattığı “Osmanî Tezhîbi ile Yâsin Cüzü” semineri, Süheyl Ünver’in geleneksel sanatlarımızı diriltmek adına gösterdiği sabrın ve çabanın sonuçlarından biri.

İstanbul Tasarım Merkezi’nde geçen hafta çarşamba günü düzenlenen seminere ilgi yoğundu. Tüm sanatseverler Dağlı’yı iki saat boyunca neredeyse soluk almadan dinleyince, bir katılımcı düşüncelerini yukarıdaki hikâyeyi anlatarak ifade etti ve ekledi: “Şimdi siz çok dikkatli öğrencilerle muhatap olduğunuz için Ünver Hoca’nın yaptığını çok değerli buluyorum.”

Tezhip sanatı Lale Devri’nde son bir yükseliş gösterse de ‘gerileme’ dönemine giriyor. Dağlı’nın çıkış noktası bu dönem. 1700’lü yıllarda tezhipte tamamen Batı’ya yönelik zevk gelişmeye başlıyor. Dönemin sanatçıları barok ve rokoko ile klasik tarzın arasını bulamadıkları için natüralist çiçeklerle ilgili bir tezhip tarzı geliştirseler de devam ettiremiyorlar. Sonradan padişahların da isteğiyle bütünüyle barok ve rokokoya yöneliyorlar. Fakat barok ve rokokoda bu çiçekler kullanılmadığı için sistem kendini otomatikman geriletiyor. Orhan Dağlı, “I. Mahmud (1731) ile III. Ahmed’e (1722) beratlardaki süslemelere baktığımızda dönemin sanatkarları süslemedeki detayları, klasik manada çiçeğe vukufiyeti o kadar kaybediyorlar ki, çiçek çok basit bir seviyeye geliyor. O görkemli dönemlerin arkasından o çiçeği beğeniyorlar, güzel çizgisi o kadar aşağı iniyor yani. Bir süre barok ve rokokoya dönüyorlar. Daha sonra isteseler de klasik eser kalitesine bir daha ulaşamıyorlar.” diyor. 

Peki Dağlı’nın yaptığı yenilik ne? Dağlı, Lale Devri tezhîbi içinde gördüğü bir pençten yani beş yapraklı çiçekten yola çıkarak, 16. yüzyıl çiçeklerini sistemleştiriyor. Başka bir ifadeyle Lale Devri’ndeki bozulmuş motifleri, 16. yüzyıl çiçekleriyle ıslah ederek Osmanî’yi geliştiriyor. Güzel zevkini, düştüğü seviyeden yukarıya çıkarmaya talip oluyor. Bu tarza da köklerini geçmişten aldığı için Osmanî adını veriyor.

Dağlı, geometrik desen kurgusunun, Karamemi tarzı Haliç işi motiflerle hayat bulduğu Osmanî’yi ilk olarak Mehmed Özçay’ın yazdığı Yâsin cüzüne uyguluyor. Bu cüzün kendisine emanet edilmesinin de hikâyesi manidar: “Koleksiyoner Sami Tokgöz’ün, Mehmet Özçay’ın muhteşem nesîhi ile istinsâh edilmiş bu cüzü bana emanet ettiğinde ne yapacağımı şaşırmış, tasarım üstüne tasarım hayâl etmiştim. Nasip farklı imiş, çıraklık dönemimde bana emanet edilen bu müstesnâ eseri ustalık zamanımda tamamlamak mukaddermiş.”

Orhan Dağlı’nın bir yılda tamamladığı tezhibin başka bir önemi daha bulunuyor. Osmanlı’da döneminde cüz tezhiplemek çok yaygındı. Hattatlara Kur’an-ı Kerim’ler, cüzler yazdırılıyor, sonra da tezhiplettiriliyordu. Fakat bu talep, matbaanın gelişiyle birlikte geriliyor. Cumhuriyet’ten sonra Harf İnkılabı’yla birlikte ‘cüz tezhipletmek’ diye bir şey kalmıyor. Orhan Dağlı’nın günümüzün değerli hocalarından Mehmet Özçay’ın yazdığı Yasîn cüzüne yaptığı tezhip, yaklaşık 1940’lardan bu yana, uzun bir aradan sonra tezhiplendiği için önemli.

Dağlı, Osmanî’den önce iki tarz daha geliştirmişti. 2011’de damlakâri (yaprakların küçük damlalarla ifade edilmesiyle ortaya çıkan tarz) ve 2013’te gevherşah (mücevher etkisini klasik tezhiple sistemleştirerek ortaya çıkarttığı tarz). Bunlarla ilgili sunumları da önümüzdeki aylarda yapacağını söyleyen Dağlı, “Osmanî Tezhîbi ile Yasîn Cüzü” seminerini nisan ayında Üsküdar’daki Klasik Sanatlar Merkezi’nde tekrarlayacak. (0216 650 89 77)
“I. Mahmud (1731) ile III. Ahmed’e (1722) beratlardaki süslemelere baktığımızda dönemin sanatkarları süslemedeki detayları, klasik manada çiçeğe vukufiyeti o kadar kaybediyorlar ki, çiçek çok basit bir seviyeye geliyor."
Orhan Dağlı'nın verdiği “Osmanî Tezhîbi ile Yâsin Cüzü” semineri, Süheyl Ünver’in geleneksel sanatlarımızı diriltmek adına gösterdiği sabrın ve çabanın sonuçlarından biriydi.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


4 Mart 2014 Salı

Şehir Tiyatroları'ndan kimler geldi kimler geçti!

4 Mart 2014
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları bu yıl 100. yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. City’s Nişantaşı Alışveriş Merkezi’nde bugün saat 18.00’de açılacak “Alnında Işığı İlk Hissedenler-Darülbedayi’den Şehir Tiyatroları’na 100 Yıl” adlı sergi, yüz yıllık sanat kurumunun tarihini fotoğraflarla anlatıyor.
Moskova Sanat Tiyatrosu’nun 1902’de sahnelediği Ayaktakımı Arasında (1901) adlı oyun, ünlü Rus yazar Maksim Gorki’nin adından söz ettirmesini sağlayan en önemli eserlerinden biri olarak biliniyor. Türkçesi Vala Nurettin’e ait olan eser, Türkiye’de ilk kez 1936-1937 sezonunda Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendi. Daha sonra Ankara Devlet Tiyatrosu başta olmak üzere başka tiyatrolarda da pek çok kez oynandı, ödüller kazandı. Ötelenen insanların hikayelerini anlatan oyunu, en son Devlet Tiyatrosu 19 Nisan 2005’te izleyici ile buluşturdu.
İstanbul Şehir Tiyatroları'nda 1950'li yıllarda sahnelenen Oniki Öfkeli Adam'da rol alan oyuncular arasında Kani Kıpçak ve Hadi Hün de var.
Amerikalı Reginald Rose’un yazdığı, iki kez filmi çekilen On Öfkeli Adam adlı tiyatro oyunu da Şehir Tiyatroları’nın sahnelediği oyunlar arasında yer alıyor. 1957’de ABD’de ilk filmi yapıldığında başrolde Henry Fonda vardı, diğer tüm oyuncular ise pek de ünlü olmayan tiyatro sanatçılarıydı. 12 Öfkeli Adam, yıllar içinde Şehir Tiyatroları tarafından birkaç kez sahneye taşındı.

Türk edebiyatında tiyatro alanında ilk yazılı eserlerin verilmeye başladığı II. Meşrutiyet döneminde yetişen Musahipzade Celal’in Bir Kavuk Devrildi oyunu da 1930’da yazıldı, aynı yıl sahnelendi, 1936’da ise yayımlandı. Musahipzade Celal, 1927’de Darülbedayi’de (Şehir Tiyatroları’nın ilk adı, 1914) sahnelenen Fermanlı Deli Hazretleri adlı eseriyle tanındı, fakat akıllara en çok Bir Kavuk Devrildi ile kazındı. Tekrar tekrar sahnelenen oyun, politik bir eleştiriydi. Yazar oyunda, yabancı yatırımların ekonomiyi iflasa sürüklemesini, bilgisiz yöneticilerin halkı sömürmesini; Balaban Ağa’da yetişmekte olan yükseköğrenim gençliğinin kendi sorunlarıyla baş başa bırakılmasını yeriyordu.

Kısaca bu üç oyundan bahsetmemizin nedeni bugün City’s Nişantaşı Alışveriş Merkezi’nde açılacak “Alnında Işığı İlk Hissedenler-Darülbedayi’den Şehir Tiyatroları’na 100 Yıl” adlı fotoğraf sergisi. Ayaktakımı Arasında, 12 Öfkeli Adam ve Bir Kavruk Devrildi ve daha pek çok oyunda rol alanlar, ülkemiz sınırlarında sahne tozunu ilk yutan ve ‘alnında ışığı ilk hisseden’ oyunculardı. Türk tiyatrosunun gelişmesine en çok onlar emek verdi. Sergide dünden bugüne Şehir Tiyatroları’nda sahnelenen oyunlardan kareler ve başta Muhsin Ertuğrul olmak üzere Cahide Sonku’dan Bedia Muvahhit’e, Vasfi Rıza Zobu’dan Kemal Gürmen’e Şehir Tiyatroları’nın efsane sanatçılarının portreleri yer alıyor.

Sergide şimdilik sadece 30 fotoğraf bulunuyor, aslında bu yıl 100. yaşını kutlayan Şehir Tiyatroları’nın tarihini 30 fotoğrafla anlatmak elbette zor. Neden bu kadar az fotoğrafa yer verildiğini fotoğraf seçimine katkıda bulunan Şehir Tiyatroları emektar oyuncusu Engin Uludağ şöyle açıklıyor: “Arşivimizde çok fotoğraf var. Fakat eski fotoğraflar iyi değil. Basılabilir ve büyütülebilir olanları seçtik. Bu sergi, çok büyük bir serginin küçük bir parçası. Daha sonraki sergilerde Şehir Tiyatroları’nın tarihini kronolojik bir akış içinde sergileyeceğiz.” 31 Mart’a kadar devam edecek sergi, daha sonra İstanbul’un çeşitli mekânlarında gezilebilecek.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


23 Şubat 2014 Pazar

‘Bağlama Takımı’ yeniden sahnede

23 Şubat 2014 
Halk müziğinin usta ismi Muzaffer Sarısözen tarafından Ankara Radyosu bünyesinde kurulan Bağlama Takımı’nı bugün kaç kişi hatırlıyor bilinmez, fakat İTÜ Devlet Konservatuarı Öğretim Üyesi Şafak Gürler, bu grubu tekrar canlandırmak için iki yıldır uğraşıyor. Üstatlardan oluşan yeni Bağlama Takımı, yarın akşam sahnede.


Bağlama Takımı, 1940’lı yılların sonunda, Türk halk müziğinin önemli ismi Muzaffer Sarısözen tarafından Ankara Radyosu’nda kurulan 5-6 kişilik bir gruptu. Birlikte hem bağlama çalıp hem türkü söyleyen grubu Sarısözen, “Şimdi bağlama takımını dinleyeceksiniz.” diye anons ederdi. Sadece bağlama ve bağlama ailesine mensup farklı ebatlardaki enstrümanları ustaca çalanlardan meydana gelen grup, geleneğe bağlı icra prensibi ile hareket eden ve notalı çalma geleneğini sürdüren, nadide müzik topluluklarından biriydi. Tavırları, üslupları o kadar sevildi ki, zamanla diğer bölge radyolarında da bağlama takımları kurulmaya başlandı.

İstanbul Radyosu’nda 1954’te stajyer olarak göreve başlayan Yücel Paşmakçı ve arkadaşları da benzer bir takım kurdular. TRT İstanbul Radyosu sanatçılarından oluşan bu grubun sayısı da ilk zamanlarda çok azdı, fakat zamanla on beş kişiye çıktı. Çekirdek kadrosunda Hamdi Özbay, Adnan Ataman, Metin Özyürek, Yücel Paşmakçı, Zekai Beşgül, Ali Ekber Çiçek, Tuncer İnan, Orhan Dağlı, Mustafa Günaydın, Münir Bulduk, Ömer Akpınar, Erhan Kutsal ve Yavuz Top bulunan grup, beğenilince 1974-75 yılları arasında İstanbul Plak’tan bir Long Play’leri (45’liklerden daha yavaş dönen plak) bile yayınladı. Sanatçılar albümün A yüzünde; Fidayda, Misket, Çiçek Dağı oyun havası, Harman Dalı zeybeği, Çaktım Çaktım Yanmadı, Şu Dalmadan Geçtin mi türküleri ile B yüzünde Ham Meyveyi Kopardılar Dalından, Gesi Bağları, Gökte Uçan Huma Kuşu, İzmir’in Kavakları, Karyolamın Demiri, Süpürgesi Yoncadan türkülerini çalıp söylediler. Yücel Paşmakçı’nın ifadesiyle ‘bir ses sanatçısı kadar iyi bir sese sahip olmasalar da türküleri mükemmel bir uyum’ içinde okudular.








O yıllarda kendi çapında bir popülerlik kazanan Bağlama Takımı’nı bugün kaç kişi biliyor, hatırlıyor kim bilir, fakat İTÜ Devlet Konservatuarı Öğretim Üyesi Şafak Gürler, iki yıldır bu grubu canlandırmak için uğraşıyor. Hem Bağlama Takımı’nın eski üyelerinden bir kısmının hem de Türkiye’nin farklı kuşaklardan önemli üstatların bir araya geldiği 30 kişilik yeni Bağlama Takımı, ilk konserini geçen yıl 29 Nisan’da İTÜ Maçka Kampüsü Mustafa Kemal Amfisi’nde vermişti. Aynı grup, ikinci konserini Yücel Paşmakçı şefliğinde yine aynı mekânda yarın akşam saat 19.00’da verecek. Paşmakçı, “Grubumuz tekrar canlanırsa benim temennim şudur; bağlamaya hevesli çok genç var. Onlar bu işi çoğaltarak devam ettirsin.” diyor.

Eskilerden Hamdi Özbay, Mehmet Erenler, Mustafa Hisarlı, Yavuz Top ve Arif Sağ’ın yer aldığı yeni grupta Afşin Emiralioğlu, Ali Turgut, Arif Sağ, Arif Yanmaz, Asım Kırca, Cengiz Özkan, Cihan Akdeniz, Cihan Orhan, Cihangir Terzi, Çetin Akdeniz, Deniz Güneş, Engin Şafak Gürler, Erdal Erzincan, Erdoğan Eskimez, Ergin Değirmenci, Erol Parlak, Hüseyin Akpınar, İrfan Kurt, Kenan M.Durul, Kudret Dağlı, Necmi Berbergil, Nedim Çiçek, Orhan Hakalmaz, Şendoğan Karadeli, Uğur Dedek, Uğur Kaya ve Yiğit Atkı bulunuyor.

Bağlama Takımı’nın yarın akşamki konseri, Burdur’un Serenler zeybeği ile başlayıp Urfa semahı ile devam edecek. Afyon’dan ‘Kara Koçun Boynuzu’, Rumeli’den ‘Be Gemici Gemici’, Kütahya’dan ‘Ben Kendimi Gülün Dibinde Buldum’ okunacak diğer türküler arasında yer alıyor.

“Eğlendirici değil, birleştirici yönü var”
 
2000 yılında İTÜ’den emekli olan ve halen Haliç Üniversitesi Konservatuarı’nda ders veren Yücel Paşmakçı, bu tür programların eğlendirici yönünden ziyade birleştirici tarafına dikkat çekiyor: “Böyle programların eğlendirici tarafından daha kıymetli olan birleştirici yönüdür. Üzülerek duyuyorum ki, devlet radyolarında Türk ve halk müziği icra eden topluluklardan emekli olan sanatçıların yerine artık kimse alınmıyor. Devlet koroları biterse iyi olmaz. Devlet, örnek olabilecek bu çalışmaları himaye etmelidir. Senede bir milyon adet bağlama satıldığını biliyoruz. Azımsanacak bir rakam değil. Bu işin yaşadığını gösterir, o bakımdan sahip çıkmak, türküleri gençlere doğru şekilde aktarmak gerekir.”




22 Şubat 2014 Cumartesi

Enver Paşa’nın ölmeden önce hediye ettiği Mushaf-ı Şerif, müzayedeye çıkıyor

22 Şubat 2014
İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucu ve önderleri arasında bulunan Enver Paşa’nın elyazması Mushaf’ı, bugün müzayedeye çıkıyor. İç sayfaları gül motifleri ile tezhipli, sanatçı imzası sayfasının alt kısmında Allah, Hz. Muhammed (sas) ve dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu bu nadide Mushaf’ın açılış fiyatı olarak 160 bin TL belirlendi.

Asar-ı Atika Müzayede’nin bugün Grand Hyatt Hotel Taksim’deki 15. müzayedesinde iki önemli Mushaf-ı Şerif müzayedeye çıkıyor. İlki, Enver Paşa’nın Rusya bozkırlarında savaş cephesindeyken yanında bulunan el yazması Mushaf’ı. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucu ve önderleri arasında bulunan Enver Paşa, bu Mushaf-ı Şerif’i, 4 Ağustos 1922 günü Tacikistan’da, Duşanbe yakınlarında öldürülmeden 18 gün önce eşi Naciye Sultan’a hediye olarak göndermiş ve iç sayfasına şöyle bir not düşmüş: “Enver Paşa’dan Naciye Sultan’a... Gönderdiğim şu hediyeyi sevgili sultanım, efendiciğim Naciye’me gönderiyorum. Hüda penahinde hıfz eylesin. Amin. 12 Temmuz 1922."

Ser lehvaları klasik Pers üslubunda tezhiplenmiş, her bir sayfası altın cetvelli Mushaf’ın açılış fiyatı 60 bin TL. Diğer Mushaf, Osmanlı döneminde yaşayan en önemli tezhip sanatçılarından ‘Âta yolu’ diye bilinen metodu kuran Seyyid Ahmet Ataullah Hezargradzade’nin tezhiplediği Mushaf-ı Şerif. Üzerinde Mekke ve Medine minyatürleri bulunan, iç sayfaları gül motifleri ile tezhipli, ketebe (sanatçı imzası) sayfasının alt kısmında Allah, Hz. Muhammed (sas) ve dört halifenin isimlerinin yazılı olduğu bu nadide Mushaf’ın açılış fiyatı ise 160 bin TL.





Prof. Dr. Çiçek Derman, bir makalesinde belirttiğine göre Seyyid Ahmet Ataullah Hezargradzade, 19. yüzyılın ilk yarısında yaşamış bir sanatçı, fakat doğum yeri ve tarihi hakkında bilgi bilinmiyor. II. Mahmud devrinde saray sermücellidi olduğu, tezhiplediği eserlerden anlaşılıyor. Hezargradzade’nin pesend tarzı da denilen ve son derece dikkat ve sabır isteyen çalışma sonucunda ortaya çıkan çok az sayıdaki tezhipleri oldukça değerli. Müzayedede ayrıca Mübin Orhon’un en sevdiği çalışmalar arasında yer alan Kainat adlı soyut resmi, Jean Portet imzalı Sultan Abdülmecid portresi, Sultan III. Selim Han dönemi, Beykoz Fabrika-ı Hümayunu tarafından imal edilmiş, kapak üzerinde eski Türkçe “Bismillahirrahmanirrahim” yazılı, Beykoz Sakal-ı Şerif kutusu da satılacak. Danışma Kurulu’nda Agop Egoyan, Avni Baturer, Bayram Karşit, Prof. Dr. Erdinç Bakla, Güner Liman, Garo Kürkman, Doç. Dr. Hüseyin Gündüz gibi isimlerin yer aldığı Asar-ı Atika Müzayedesi, yarın saat 14.30’da başlayacak. (atikaart.com)











13 Şubat 2014 Perşembe

Dedektif gibi çalışıp Edirne Sarayı’nın çinilerini belgeledi

13 Şubat 2014
Süheyl Ünver Atölyesi'nin sanatçıları, 1878 Rus istilasından sonra tüm dünyaya dağılan Edirne Sarayı’nın çinilerini resimledi. 14 sanatçı, 'Edirne’de Osmanlı Kültüründen Dekoratif Örnekler' sergisinde yer alan o çinilerin fotoğraflarını acaba nasıl bulmuş  olabilir? Serginin kahramanı, 20 yıldır çinileri gizlice belgeleyen ve atölyenin istifadesine sunan Azade Akar.
Azade Akar

Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver Sanat Atölyesi’nin sanatçıları, bir buçuk yıllık çini, kalemişi, Edirnekâri dallarına ait minyatürlü ve tezyini çalışmalarını yarın Dolmabahçe Sanat Galerisi’nde açılacak “Edirne’de Osmanlı Kültüründen Dekoratif Örnekler” sergisinde sergileyecek. 28 Şubat’a kadar açık kalacak sergide Edirne’deki Selimiye, Üç Şerefeli ve Muradiye camileri, Sultan II. Beyazıd Camii ve Külliyesi ile Eski Cami’nin süslemeleri ve bunlara ait minyatürler yer alacak. Ayrıca Edirne’ye ait sivil mimari örnekleri, Edirne’ye özgü süsleme üslubu Edirnekâri ve Edirne mezar taşlarına ait zengin desen çalışmaları da sergilenecek eserler arasında. Bu vesileyle, şehre kültürel anlamda büyük hizmetleri bulunan Prof. Dr. Süheyl Ünver de vefatının 28. yılında yâd edilecek. Edirne Valiliği’nin katkılarıyla hazırlanan serginin, 1878’deki Rus istilasında yanan ve günümüze çok küçük bir bölümü kalan Osmanlı Devleti’nin en önemli ikinci sarayı olan Edirne Sarayı’nı ilgilendiren bir öyküsü var.

Tunca Nehri’nin batısına geniş bir araziye inşa edilen ve Fatih Sultan Mehmet devrinde tamamlanan Edirne Sarayı, Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim devrinde çinilerle süsleniyor. Fakat bu çinilerin büyük bir kısmı yangından sonra çil yavrusu gibi dünyanın her yerine dağılıyor. Saray yanmıştır ama harem, mutfak ve hamamdakiler başta olmak üzere çinilerin kimi sağlam kimi perişan, çoğu kırık dökük halde kalmıştır. O yıllarda önce İngiliz sefiri, Sultan II. Abdülhamid’den yeni kurulan Victoria Müzesi için bu çinilerden hatıra almak için izin ister, sonra Almanlardan isteyenler olur.
 Memleketinin selameti için endişelenen ve bu nedenle herkesle iyi geçinme derdinde olan Sultan’dan izin çıkınca toplamda koca koca 105 sandık çinilerle doldurularak Avrupa’nın yolunu tutar. Fakat çiniler ne müzeye verilir, ne de kraliçeye hediye edilir. Avrupa’da başlayan oryantalizm modasının etkisiyle 1881’de piyasada müthiş bir çini pazarı oluşur ve türeyen antikacılar yüzünden yurtdışına kaçırılmaya başlayan çiniler de elden ele satılır. Bugün dünyaca ünlü British Museum, Victoria ve Albert ile Louvre gibi müzeler çini koleksiyonlarını, daha sonra şahsi koleksiyonlardan satın alarak oluşturur.

Edirne Sarayı’nın çinilerini bulmak üzere 20 küsur yıldır Avrupa’dan Amerika’ya gitmediği ülke, Louvre’dan Victoria Albert’e, Lizbon’daki Gülbenkyan Müzesi’nden Rusya’daki Hermitage’a kadar gezmediği müze, girmediği depo kalmayan, Süheyl Ünver’in 25 yıl asistanlığını yapan ve hocasıyla yaptığı gezilerden 25 defter biriktiren Azade Akar, bu hikâyenin, dolayısıyla yarın açılacak serginin başkahramanı. Çünkü sergide, atölye sanatçıları, artık mevcut olmayan Edirne Sarayı’nın çinilerini Akar’ın yapboz parçaları gibi oradan buradan toplayıp bir araya getirdiği arşivi sayesinde orijinaline yakın canlandırdılar. Akar, “Ta Kanada’da buldum bazı çinileri. Bir kısmına Eyüp Sultan’da rast geldim. Arkadaşlarımız o çinileri yeniden çalıştı. Şimdilik16. yüzyıl çinilerine sergide yer verdik.” diyor.

1960 ve 1970’li yıllarda Tercüman gazetesinde sanat yazıları yazan ve artık Frankfurt’ta yaşayan Akar, sergi için hazırlanan “Edirne Osmanlı Kültüründen Dekoratif Örnekler ve Edirne Sarayı İznik Çinileri” adlı kitapta çinilerin eski ve yeni hallerini yan yana koyarak karşılaştırıyor ve bulunma hikâyelerini anlatıyor. Eserler arasında Şermin Ciddi’nin hazırladığı Edirne Sarayı’nın ilk hali ve yangın anının minyatürü dikkat çekici.

‘Rusya’daki çinili ocağı çok zor fotoğrafladım’

Azade Akar:
“En önemlisi de Rusya’daki ocağın resimlerini getirdik buraya. 17. yüzyılda Osmanlı sarayında dört metre boyunda ocaklar var. Ruslar 1829’daki ilk işgalde Edirne Sarayı’nda üç ay kalıyor, giderken çinilerle süslenmiş bu ocakları söküp götürüyorlar. Ocaklardan biri Rusya’daki Hermitage Müzesi’nde teşhirde. Yalnız Ruslar ne fotoğraf çektiriyor, ne de detaylı bir şekilde müzeyi gezmeye izin veriyorlar. 2004 yılında yanıma Rusya’dan bir sanat tarihçisi alarak müzedeki o ocakları fotoğraflamayı başardım ama az kalsın çektiklerime el koyacaklardı. Sanatçı arkadaşlarımız bir buçuk metre boyunda ocağın minyatürünü de yaptılar.

Victoria ve Albert Müzesi deposundaki 16. yüzyıl çinilerini (üstte), Gülbin Ünver Mesera resimledi (altta).

RESİMLENEN ÇİNİLERDEN...
Frankfurt Kunst und Gewerbe Müzesi'ndeki çiniyi resimleyen Nebahat Pektaş.

Gümülcine Defterdar Ahmet Ağa Camii çinilerini resimleyen Nebahat Pektaş.
Eyüp Sultan Türbesi'nde bulunan çiniyi resimleyen Ayşenur Arvas.

Azade  Akar, Gülbin Mesera ve ben. Kocamustafapaşa Hekimoğlu Ali Paşa Kütüphanesi.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

11 Şubat 2014 Salı

Şevket Dağ’ın 40 eseri müzayedeye çıkıyor

11 Şubat 2014
Türk resminin önemli isimlerinden Şevket Dağ'a ait 40 eser ile Ayasofya Müzesi'nin restorasyonunu gerçekleştiren Gaspare Fossati'ye ait Ayasofya konulu 7 suluboya eser 1 Mart'ta Artı Mezat'ta satışa çıkıyor.

Son Osmanlı halifesi II. Abdülmecid'in en yakın dostu olan, yurtdışında “Türk Ressam” lakabıyla bilinen Şevket Dağ'ın (1876-1944) interiyör (ev içi), natürmort, peyzaj konulu yağlıboya 40 eseri Teşvikiye'deki Artı Mezat Sanat Galerisi'nde 1 Mart'ta düzenlenecek müzayede ile satışa çıkıyor. Artı Mezat'ın sahibi Jale Tantekin yönetiminde saat 15.00'te yapılacak müzayedede, sanatçının eserlerinin yanı sıra resim çalışmaları sırasında kullandığı palet, fırça ve boyalarından oluşan şahsi eşyaları da yer alacak. Ressam Sırrı Eldem'e ait böyle bir koleksiyonun ilk kez gün yüzüne çıktığını ve yine ilk kez bu kadar çok Şevket Dağ eserinin bir arada olmasının önemli olduğunu belirten Artı Mezat Sanat Galerisi sahibi Jale Tantekin, “Şevket Dağ'ın bu özel çalışmalarının ilgi görmesini bekliyoruz. Türk resminin önemli isimlerinden biri Dağ, 50 yılı aşan sanat hayatında cami tabloları ile ünlendi.” dedi.

Müzayedede ayrıca Sırrı Eldem'in Şevket Dağ hakkında 1945 yılında yazdığı, ancak maddi imkânsızlıklar sebebiyle yayınlanamamış biyografik eser de orijinal haliyle ve yayın hakkıyla satılacak. Sanay-i Nefise Mektebi'ni (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) 1897 yılında birincilikle bitiren Şevket Dağ, Türk resim sanatında asker ressamlar kuşağının yetiştirdiği ilk sivil ressamlar arasında yer alıyor. 1919 yılında arkadaşları İbrahim Çallı ve Hikmet Onat'la birlikte Türk Ressamlar Cemiyeti'ni kuran Dağ, Mahmudiye Rüştiyesi, Vefa, Galata, Nişantaşı ve Galatasaray Liseleri'nde resim öğretmenliği yaptı. Ünlü ressam Fikret Mualla'nın da hocası.

Yurtdışında “Türk Ressamı” olarak bilinen Dağ'ın en ünlü resimlerinden biri, Japon Büyükelçisi tarafından satın alınarak Tokyo Müzesi'ne gönderilmişti. Ayrıca ressam, 1909'da Münih Sergisi'nde altın madalya kazanmış ve Paris'te “Salon des Artistes Français”de üç tablosu sergilenmişti. Şevket Dağ'ın “Ayasofya” isimli bir çalışması, daha önce 2 milyon 150 bin liralıya alıcı bulmuştu.


Şevket Dağ'ın boya kutusu.

 
 Ayasofya'nın restoratörü Fossati'nin tabloları

Müzayedede, yine özel bir koleksiyonda bulunan önemli bir seri de satılacak. Ayasofya Müzesi'nin restorasyonunu yapan İtalyan mimar Gaspare Fossati'ye (1809-1893) ait Ayasofya konulu 7 adet suluboya eser satışa sunulacak. Ayrıca, saray ressamı Fausto Zonaro, Brindesi, Thomas Allom gibi ünlü oryantalist ressamlardan İstanbul peyzajları, Türk resminin duayenlerinden İbrahim Çallı'dan peyzaj ve natürmort konulu yağlıboya eseri ve Hikmet Onat'ın çok nadir olarak resmettiği 40x60 cm ölçülerindeki yağlıboya “natürmort”u da müzayedede yer alacak. Eserler müzayede öncesi Teşvikiye'de Artı Mezat Sanat Galerisi'nde ve www.artimezat.com.tr adresinde görülebilir. (0212) 233 70 37)


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ