11 Nisan 2019 Perşembe

Babasında Bylock olduğu gerekçesiyle kızına 6 yıl 3 ay ceza verildi: FERİHA'NIN SUÇU NE?


11 Nisan 2019 
Baskının mazlumları da susturduğu bir dönemde 24 yaşındaki hemşire kızı Feriha Zeynep Yüce'nin karartılan hayatına anne Şaduman Yüce'nin isyanıdır bu haber. Zulüm, kocasını ve kendisini vursa da kızına yapılanların eşi az bulunur.

Tortum'da hemşirelik yapan Feriha Zeynep Yüce (24) 1 yıl 2 aydır cezaevinde. Bylock kullandığı iddiasıyla 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf mahkemesi kararı 5 günde, Yargıtay 2 ayda onayladı. Yargıtay'daki savcı, 'babasını dinlememişsiniz, bilirkişi raporu yok, bu kararı bozun' demesine ve cep telefonunun incelemesi bitmemesine rağmen bu ceza verildi.

Anne Şaduman Yüce'ye göre baba tutuklu olduğu için kızına bu ceza reva görüldü. Savcının ifade alırken Feriha Zeynep'e söylediği şu sözler hukuk katliamının geldiği noktayı gösteriyor: "Ooo Feriha, baban tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz".

Çocuk bakıcılığı yaparak hem kendine hem de cezaevindeki eşine ve kızına bakmak zorunda kalan evhanımı Şaduman Yüce uğradıkları haksızlıkları ve iki yıldır yaşadıklarını gözyaşları içinde anlattı.

Eşiniz, kızınız tutuklu, neler yaşadınız, yaşıyorsunuz?
Eşim, kızım, oğlum, kendi mahkemem de var... (Ağlıyor) Kesinlikle acizlik için ağlamıyorum. Bu Rabbim'den geldi. Başümün üstüne. Ama annesin, hayatının baharındaki yavrularımın biri bir yere, diğeri öbür yere savruldu. Biraz önce kızımdan haber aldım, onun duygusallığı da var. Kusura bakmayın, amacım kimseyi üzmek değil. Artık duygularımı bastırmaktan da yoruldum gerçekten.

Kızınızın ne diyor, bugün telefon görüşmeniz mi vardı?
Beni aramıyor kızım, kardeşini yani ikizi Furkan Samet'i arıyor. Furkan dil öğrenmeye yurt dışına gitti. Onunla konuşunca çok mutlu oluyor. Sonra babasını arıyor. Önceden her hafta arayabiliyorlardı birbirlerini. Ama her gün yeni bir icat çıkarıyorlar. Her hafta kapalı görüşlere gittiğimizde temiz kıyafet götürüyordum kızıma. Ama şimdi ayda bir getireceksiniz diye yeni bir uygulama çıkardılar. Kızım haber göndermiş, annem gelsin ihtiyaçlarımı söyleyeyim, kotam dolmasın diye. Bu insanların içeride her şeye ihtiyaçları var. İşkence olsun da çile olsun da ne olursa olsun.


Başka ne gibi hak ihlalleriyle karşılaştınız tutuklu yakını olarak.
O kadar incitici şeyler oluyor ki... Belki bunlar pek çok insana basit gelebilir ama biz bunları yaşıyoruz. Erzurum E Tipi Cezaevi'ne kızımı ziyarete gidiyorum. Bizi arayan kadın bir gardiyan var. 'Bu kadar erken nasıl gelebiliyorsunuz' diyor. İçeride benim canım var, gece uyuyamamışım, geç kalmayayım diye. Biz gittikten sonra kızıma ters davranırlar diye bunu bile yüzüne söyleyemiyorum. Susuyoruz hep.

Önce eşiniz Ahmet Yüce mi tutuklandı, kızınız mı?
Önce eşimi aldılar. 9 Ağustos 2016'da tutuklandı. Dün 32. ay bitti, 33. aya döndü. Zaten ikinci mahkemede 6 yıl 3 ay ceza verdiler. Bir yıl Erzurum H Tipi Cezaevi'nde kaldı. İkinci yıla dönerken Ağrı Patnos L Tipi Cezaevi'ne gönderdiler.

Neden oraya gönderildi?
2016'da ceza alan hemen herkesi 2017'de 8'şer, 15'şer kişilik gruplar halinde Ağrı, Patnos ve Erzincan'daki cezaevlerine gönderdiler. Biz Erzurum'da yaşıyoruz. Eşim Erzurum Emniyet Müdürlüğü Çevik Kuvvet'te komiserdi. 2013'te tayinle geldik buraya. Aslen Niğdeliyiz. Yıllardır Kayseri'de yaşıyoruz, ailelerimiz Kayseri'de.


Patnos ne kadar uzaklıkta Erzurum'a?
4 saatte gidiyoruz. 4 saatte geri geliyoruz. Kaç kere trafik kazası tehlikesi geçirdik. Eleşkirt ile Horasan arasında kaldık 33 kişi. Tekerlek patladı, arabamız bozuldu. Eşim tekrar Erzurum'a sevk edilsin diye uğraşıyorum. Boş yer yok diyorlar. Var biliyorum, burada gidip geliyoruz cezaevine. CİMER'e, Saadet Partisi'ne, HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu'na herkese yazdım. Eşimi ihraç ettiler, 2 Eylül 2016'da, kızımı da 15 Mart 2019'da ihraç ettiler. Ben tek başımayım, burası memleketim değil. Hiçbir Allah'ın kulu akrabam yok. Maddi yönden sarsılıyorum. Onlara para yatırmak zorundayım, yanlarına gitmek zorundayım.

NUSAYBİN'E İLK GÖNDERİLEN KAFİLEDEYDİ


15 Temmuz'da neredeydiniz, yapıyordunuz?
Senelik izindeydik. Niğde'ye kız istemeye gittik. Kaynımın nişanı vardı. 14 Temmuz'da nişanımız oldu. Sonra haber geldi, izinler kaldırıldı, görevinizin başına dönün diye. Pazartesi geldik Erzurum'a. Eşim 18 Temmuz 2016 salı sabahı görevine gitti. O anda açığa alındı ve 20 gün açıkta kaldı. 9 Ağustos 2016'da da aldılar zaten. Eşim tutuklanmadan önce Nusaybin'deki operasyonlara gönüllü giden bir komiserdi. İlk giden kafiledeydi. 49 gün orada çadırda yerde yattılar. Giderken davulla zurnayla çiçekle yolladılar. Döndüklerinde de davulla zurnayla karşıladılar. Ondan sonra da çok sürmedi 'sen teröristsin' diye içeri aldılar.

HAKİM EŞİME DİYOR Kİ: GEÇMİŞİN TEMİZ AMA 6 YIL CEZA...

Eşim 25 yıllık polis memuru. Hakim diyor ki, "Geçmişin temiz olduğundan dolayı... şu kanuna göre 6 yıl 3 ay..." dedi. Yani geçmişi temiz olduğu için eşime daha az ceza verdiğini söylemek istiyor. Terörist diye yaftaladıkları adama böyle diyorlar. Eşim 1995'ten beri polis, 2008'den beri de komiser. Şimdi içeride ikinci üniversitesini okuyor. Adalet Meslek Yükseokulu'na kayıt oldu, sınavlarını verdi, ikinci sınıfa geçti.

Eşiniz neden tutuklandı peki?
Bank Asya hesabı var diye alındı. Bank Asya hesabı da benim üzerimeydi. Sonra Bylock dediler, Bank Asya'ya para yatırma dediler, bilgisayarda sohbet dinleme dediler. Ne hakim ne savcı kimse savunmasını dinlemedi. Birinci duruşmada ceza vereceklerdi, ama hakim izinli olduğu için ikinci duruşmada ceza verildi. Eşimin üzerindeki iki telefonda Bylock çıktığını söylediler. İkinci telefondaki Bylock olayını, tutuklandıktan 20 ay sonra kızımı tutuklayarak söylediler. Eşim kaç kez söyledi. 'O telefonlar benim üzerime, neden kızımı aldınız, bir 'suç'tan iki kişiyi tutamazsınız' diye kaç kez itirazda bulunduk ama olmadı.

Kızınız babasının telefonunda çıkan Bylock nedeniyle mi tutuklandı?
Evet. Kızımı 14 Şubat 2018 perşembe günü aldılar. Bir gün gözaltında kaldı. İkinci gün mahkemeye çıkarılarak tutuklandı. İfadesini alan savcı bey "Ooo Feriha, baba tutuklu, annenin mahkemesi devam ediyor. Kardeşinin araması var. Senin işin tesadüf olamaz". Kızımla birlikte gözaltına alınan dört kişiden sadece kızım tutuklandı. Polisler geldi, evi aradılar, Feriha'nın telefonunu aldılar, bir tane ortada duran flaş bellek vardı, onu aldılar. Hala telefonun incelenmesi bitmemiş zaten. Cezayı verdiler, daha telefonu incelenmiş değil.

Telefonu incelenmeden mi cezası onaylandı?
Evet, zaten hemen hemen herkese aynısını yaptılar. Kızım 1 yıl 2 aydır cezaevinde. Hemen ilk mahkemede 6 yıl 3 ay verdiler. Kararı istinaf mahkemesi 5 günde, Yargıtay 2 ayda onadı. Yargıtay'daki savcı, 'bu çocuğun babasını dinlememişsiniz, bilirkişi raporu yok, bu kararı bozun'. dedi. Ama Yargıtay'daki hakimler bozmadı, yine de onayladılar. 9 ayda bütün işlemlerini bitirdiler.
Bu gencecik çocuğu niye tutuyorlar. Her şeyine mal oldunuz! Kızım lise mezunu, üniversite değil. Dershaneye gitmemiş, yurtta kalmamış... KPPS sınavına çalıştı, girdi, kazandı. 7 ocak 2014'te ilk atandığı yer zaten Tortum. Sağlık Bakanlığı her şeyini araştırdı, bir şey yoktu o zaman...

Kaç yaşında kızınız, ne yapıyordu Erzurum'da?


1995 doğumlu. Tortum İlçe Devlet Hastanesi'nde Acil Tıp Teknisyeni idi. Yani acilde çalışan bir hemşireydi. Araştırdılar. Hiçbir derneğe, sendikaya da üye değil. Bunu Sağlık Bakanlığı da söylüyor. Bu kararın verilmesinin nedeni babasının Bylock çıkan telefonun şifresinde kızımın adı ve doğum tarihi yazması. Kızım liseyi daha yeni bitirmiş, ne bir telefon, ne başka bir şey var. Sırf devlet memuru diye, ihraç etmek için... Bir ay önce görevinden de ihraç ettiler zaten.

İhraç sebebi olarak ne gösteriyorlar?
Birkaç gün önce geldi ihraç kağıdı. Sebep olarak şunu yazmışlar: "Devlet memurları kanuna göre 1 yıl cezaevinde kaldığınız için, kanunu ihlal ettiğinizden dolayı ihracınıza..." Haksız, hukuksuz yere kızımı cezaevine koydular. Şimdi de bunu ihraç sebebi olarak gösteriyorlar. Eşime de diyorum, hiçbir hakkımdan vazgeçmeyeceğim. Eşimin kızıma nasihatı: Kızım evden abdestsiz çıkma, hastalara güler yüzlü davran, hoşgeldin de, iğnelerini yaparken Besmele çek. Biz çocuklarımızı böyle yetiştirdik.

Sizin davanız ne zaman ve neden açıldı?


10 Ağustos 2017'de gözaltına alındım. 4 gün gözaltında kaldım. 5. gün savcıya ifade verdim. Hem terör şubede hem de adliyede. Üzerime kayıtlı bir telefonda Bylock kullandı diye aldılar ama sonra kullanmadığım ortaya çıkınca, hani dükkana girmişken boş çıkmayayım diye Bank Asya'da hesabım olduğundan dolayı dava açıldı. Bir defa duruşmam oldu. İkinci duruşma 2 Temmuz 2019'a ertelendi. Şartlı tahliye ile bıraktılar. Bir yıl 3 ay haftada bir gün imza attım.

Ne kadar para yatırdınız?
1000 TL ve biraz altınlarım vardı. Zaten belgeler ellerinde. Eşim tanık olarak katıldı davama. Birinci katta oturduğumuzdan dolayı, eşim sürekli görevde olduğu için yatırdık Bank Asya'ya paramızı. 'Eğer ben herhangi bir yerden talimat alsaydım, o parayı ve altınları talimat verildiğini iddia ettikleri tarihlerde bankadan çekip ev satın almazdık. Tam tersine orada kalırdı' dedik ama nafile... Ben artık dibi gördüm. Büyüklerimiz hep söylerdi. Ağlamak ile gülmek kardeştir diye. Bunların ne demek olduğunu yaşadım. İçin cayır cayır yanarken karşındaki evladına gülmek zorundasın. Eşimin her yanına gittiğimde ona kötü bir haber vermek zorunda kaldım. Ahmet ben gözaltına alındım, Ahmet kızın tutuklandı, ihraç edildi...










8 Nisan 2019 Pazartesi

Biri PKK’dan, biri KHK’dan, biri de başörtüsünden… Hayatları heba edilen OKUR kardeşler

8 Nisan 2019
Üç kardeşin biri PKK’dan, biri KHK’dan hayatını kaybetti. Diğeri ise 28 Şubat’ın bitmediğini gösteren mağduriyet zinciri içinde.. Bir Kürt ailesinin hikayesi…


Selman Okur ve Ahmet Okur…  İki kardeş… Bugün ikisi de hayatta değil. Bağırsak kanseri tedavisi gören Selman Okur (45), 19 Mart 2019’da Diyarbakır’da bir hastanede vefat etti. Kardeşi Ahmet Okur (49) ise, 24 Haziran 2005’te Bingöl dağlarında çıkan çatışmada vuruldu. Biri Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden atılıp ölüme mahkum edildi; diğeri PKK’ya katılıp dağda hayatını kaybetti. Yakınları Ahmet Okur’un öğrenciyken Kürt olduğu için maruz kaldığı haksızlıklardan sonra PKK’ya katıldığını belirtiyor.

İmam olmak için 10 yıldır mücadele eden üçüncü kardeş Ammar Okur’un (40) yaşadıkları ise, her fırsatta 28 Şubat’tan söz eden AKP iktidarı döneminde 28 Şubat’ın devam ettiğini gösteren bir hikaye.
Okur ailesinin yaşadıkları, Türkiye’de benzeri binlerce ailenin yaşadıklarından sadece bir örnek.

ÖNCE ÇÖPÇÜ YAPTILAR, SONRA AÇIĞA ALDILAR




Selman Okur (45) vefat etmeden önce Diyarbakır Sur Belediyesi halkla ilişkiler bölümünde çalışan, evine ekmek götürmekten başka derdi olmayan bir eş ve babaydı. Üç kız bir erkek olmak üzere 4 çocuğu vardı. 2015’te aldığı ev kredisinin taksitlerini ödüyordu. 15 Temmuz’dan sonra terörist ilan edildi. Önce belediyenin temizlik işleri departmanına sürüldü, çöpçülük yapmaya zorlandı. Sonra açığa alındı. 17 Temmuz 2017’de ise 692 sayılı KHK ile işinden atıldı.

İşine geri dönmek için Olağanüstü Hal (OHAL) Komisyonu’na yaptığı müracaat, terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle reddedildi. 2010 yılından bu yana belediyede çalışan, 15 Temmuz’a kadar hakkında herhangi bir soruşturma açılmayan Selman Okur birdenbire terörist ilan edildi.

OHAL Komisyonu’nun incelemesine göre Selman Okur, 1993-2017 yılları arasında PKK/KCK adına düzenlenen eylem ve etkinliklere, yürüyüşlere, basın açıklamalarına katılmakla, kapatılan Tutuklu Hükümlü Aileleri Demokratik Hukuk ve Dayanışma Derneği, Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma ve Kültür Derneği üye olmakla suçlandı.

Ammar Okur, “Bir abim PKK’ye katıldığı için biz bu muameleyi hep gördük. Bugün de birçok Kürt ailesi aynı muameleye maruz kalıyor.” diyor.

SOSYOLOJİ OKUDU, İMAMLIK SINAVINI KAZANDI

1990 yılında Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Selman Okur, 1992’de Diyarbakır Müftülüğü’nün açtığı imamlık sınavını kazandı ve Diyarbakır’ın Hani ilçesine imam olarak atandı. 18 ay maaş aldı. Fakat abisi Ahmet Okur’dan dolayı 1993’te tutuklandı. Yöneticilikten 10 yıl 6 ay ceza aldı ve bu ceza siciline işlediği için bir daha imamlığa geri dönemedi.

2003’te cezaevinden çıktıktan sonra Açıköğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünde okuyan Selman Okur, uğraştı, didindi sonunda Sur Belediyesi’nin 2010’da ‘hükümlüler’ için açtığı sınavı kazandı. Fakat ancak 7 yıl çalışabildi. Ammar Okur’a göre Sur Belediyesi’nin kayyumu, abisinin derneklere gidip gelmesini bahane etti.

Selman Okur’a ihraç olduktan iki ay sonra bağırsak kanseri teşhisi kondu. Bir buçuk yıl tüm aile onun hastalığıyla ilgilendi. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Adana Başkent Hastanesi, Elazığ Devlet Hastanesi, Diyarbakır Memorial arasında gidip geldiler. Kemoterapi uygulandı, radyoterapi yapıldı. Adana’daki doktorlar kanser hücrelerinin vücudundan temizlendiğini söyledi ama tekrar nüksedince Dicle Tıp Fakültesi’nde hayatını kaybetti. Ammar Okur, abisinin çocukları okutma, kredi borcuna ödeme, işine dönememe endişesiyle kanser olduğunu söylüyor.

HAYALİ FUTBOLCU OLMAKTI

1993’te PKK’ya katılan ve 24 Haziran 2005’te Bingöl/Dallıtepe çatışmasında ölen Ahmet Okur’un (solda) ideali ise futbolcu olmaktı. 1,90 boyunda yapılı ve güçlü bir fiziğe sahipti. Lise döneminde Hazro, Hani, Cizre’deki spor kulüplerinde futbol oynuyordu.

Liseden sonra hem para kazanmak hem de okumak için Antalya’ya gitti. Bir yandan taşeron olarak inşaat işleriyle uğraştı, diğer yandan üniversite sınavına hazırlandı. Antalya Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitim Bölümü’nün sınavlarına girdi. Rakiplerini geride bırakarak tüm aşamaları başarıyla tamamladı ama sözlü sınavda ‘Kürt’ olduğu için elendi. Ahmet Okur futbolcu olmaktan da, üniversite sınavına girmekten de o gün vazgeçti.


Ammar Okur, “Abim 24-25 yaşlarında gitti kırsala (PKK). Çünkü bir zulme maruz kalıyor. Sözlü sınavda Kürt olduğu için aşağılanıyor. Sınavdaki hocaların ifadeleri, tavırları ağrına gidiyor. Şu anda aynı duruma yine binlerce Kürt çocuğu maruz kalıyor. Ahmet abim Diyarbakır Hazro’da liseyi okurken medresede kalıyordu. Ben ortaokul ikinci sınıftaydım o zaman. En son okuduğu kitap İbn-i Kasım’ın Şafi ilmihalidir. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hiçbir imamı o kitabı tam bilecek seviyede değildir. Buna benzer binlerce örnek var. Milyonlarca genç bu şekilde harap edildi.” diyor.

BAŞÖRTÜSÜ EYLEMLERİNE KATILDIĞI İÇİN İMAM OLAMIYOR

1998-1999 Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Ammar Okur ise Dicle Üniversitesi’nde gerçekleştirilen başörtüsü eylemlerine katıldı. Dönemin partisi DEHAP’ın mitinginde ‘Başörtüye uzanan eller kırılsın’ afişleri dağıttıkları için Diyarbakır TEM tarafından gözaltına alındı. Üç saat içeride kaldı. Dövüldükten sonra serbest bırakıldılar. AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 26 Ekim 2002’de tekrar gözaltına alındı.

Ammar Okur, neden tutuklandığını şöyle anlatıyor:

“Seçimden önce insanlara gözdağı vermek amacıyla Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Van, Urfa merkezli bir operasyon yapıldı. Bu arada 2001’de AKP, Diyarbakır’da yeni örgütlenmeye çalışırken bize de teklif geldi. Gelin gençlik kollarında görev alın diye. Biz o zaman Milli Gençlik Vakfı’na gidiyorduk. 26 Ekim 2002’de ablamın evindeyim. Gece polis geldi. Seni almamız lazım dediler. Gittik. 30 kişi tutuklandığımızı ben daha sonra mahkemede anladım. O 30 kişiden kimseyi tanımıyorum. Beni sorguya aldılar. İlk soru ‘Ahmet Okur nerede?’ ‘Selman Okur nerede?’ oldu.

Bizim mahalleden bir arkadaşım vardı. O adımı vermiş. Diyarbakır TEM onların evine gidince orada bana ait bir kitabı görüyorlar. Said Havva’nın İslam’da Nefis Tezkiyesi adlı kitabı. Bundan dolayı beni tutukladılar. Suçlama Kürdistan İslami devrim hareketini kurmak. Vay be dedim, biz neler yapıyormuşuz. Bahane çok. 160-170 sayfalık iddianamede benim ifadem 5 satırı geçmez, kimlik bilgiler dahil. Daha sonra serbest kaldık ama mahkememiz devam etti. Savcı hakkımızda 10 yıl ceza istedi. On yıl oldu 5 yıl. Beş yıl oldu 1 yıl. Bir yıl oldu 10 ay. 10 aylık ceza da ertelendi. Ama sicilime işlendi.”

Açıköğretim’de sosyoloji ve ilahiyat, Fırat Üniversitesi’nde mermercilik okuyan Ammar Okur, 2013’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imamlık sınavını kazanıp Aydın’a imam olarak atanıyor ama göreve başlayamıyor. 10 aylık cezayı Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi temizlemesine rağmen, kamuda çalışma haklarını almasına rağmen DİB imamlık vasfını kaybettiğine kanaat getiriyor.

Ammar Okur o günden beri bu haksızlıkla mücadele ediyor. 9 Ocak 2014’te Ankara 7. İdare Mahkemesi’ne dava açıyor. Mahkeme 6 ay sonra red kararı verince dosyasını Danıştay’a götürüyor ve 3 yıl sonuç bekliyor:

“Yani bir karar düzeltme 5 ay sürmesi gerekirken 3 yıl bekledik. Açıktan söylemiyorlar ama Kürt olduğumuz için hep red yiyoruz.” diyen Ammar Okur, 24 Şubat 2019’da dosyasını Anayasa Mahkemesi’ne taşıyor. Şimdi yine beklemede, fakat pek ümitli değil: “Türkiye’de hepten hukuk kalmadı. En az 3 yılı daha gözden çıkardım. Bana herkes ‘sen hukuk mağdurusun’ diyor.”

30 BİN KİŞİ İÇİNDE 6 BİNİNCİ OLDU


İmam olamayınca Diyarbakır’da bir gözlük dükkanında çalışmaya başlayan Ammar Okur, 2018 Şubat’ta tekrar imamlık sınavına giriyor 30 bin kişi içinden 6 bininci oluyor. 20 gün önce katıldığı sözlü sınavdan ise abisinin hastalığıyla ilgilendiği için ancak 60 puan alabilmiş.

Okur, “Avukatıma sordum. Sınavları kazandım, DİB yine sorun çıkartabilir mi diye. Her şey olabilir, her şeye hazırlıklı olun dedi. Abimizden dolayı biz hep bunu yaşadık, baskı gördük. ‘Abisi orada kendisi burada’ gibi ithamlarda bulundular. Neden onun yolundan gidip gitmediğimizi bile sorguladılar. Bugün bazı ortamlara girince, insanlar bana da abilerimden dolayı ‘o’ gözle bakıyorlar. Ben hiçbir siyasi partinin binasından içeri girmiş değilim, hiçbir siyasi parti için çalışmış değilim. Ama maalesef durum böyle.” diyor.

15 TEMMUZ’DAN SONRA AİLEDEKİ HERKES KANSER TEDAVİSİ GÖRDÜ

Okur ailesi, Diyarbakır’ın Hazro ilçesi Dadaş köyünden… Molla ailesi olarak biliniyorlar. Sülaledeki herkes neredeyse imam. Baba, babanın babası, onun babası, amca, amcaoğulları, yeğenler… Silsile böyle devam ediyor. Daha birkaç gün önce ilahiyat mezunları yeğenleri imamlık sınavını kazanmış. Ailede her sene birileri imam oluyor.

1940 doğumlu baba Hayder Okur 1977’de Diyarbakır’ın Hani ilçesine imam olarak tayin oluyor ve 2002’de emekli oluncaya kadar imam olarak görev yapıyor. Saliha Okur ile evlenen Haydar Okur’un yedi çocukları dünyaya geliyor.

Büyükten küçüğe; Mehmet, Ahmet, Mina, Selman, Selime, Ammar ve Abdullah Okur. 15 Temmuz’dan sonra ailedeki herkes stres ve sıkıntı nedeniyle hastalanmış. 79 yaşındaki baba, geçici hafıza kaybı yaşıyor. Şu anda hastanede olan anne yatalak, böbrekleri ve bağırsakları rahatsız. Selman Okur bağırsak kanserinden vefat etti. Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi’nde laborant olarak çalışan Mehmet Okur ve evhanımı Mina Okur’da da kanserleşmemiş tümör tespit edildiği için kansere dönüşme ihtimaline karşı tedavi görmüşler. En küçük kardeş Abdullah da zihinsel engelli. Selime Okur, annesine, kardeşine ve babasına bakıyor. Zor bir hayatları var. Fakat Ammar Okur diyor ki, "Yaşamak direnmektir."


4 Nisan 2019 Perşembe

Karaciğer nakli yapılan tutuklu öğretmen Engin Kara'nın eşi Olcay Kara: Eşimin durumu kritik, cezasının ertelenmesini istiyoruz

4 Nisan 2019 
Karaciğer nakli yapılan tutuklu öğretmen Engin Kara için kritik dönem başladı. Eşi Olcay Kara endişeli: Temiz, stressiz, hijyenik bir ortamda tedavisine devam edilmezse ölümle sonuçlanabilir. 20 kişilik koğuşta 44 kişi kalıyorlar. Eşim cezaevine dönmemeli.



5 Şubat 2017'de tutuklanan, 22 yıllık öğretmen Engin Kara'ya önceki gün Malatya Turgut Özal Tıp Merkezi'nde karaciğer nakli yapıldı. Oğlundan alınan karaciğerin yüzde 70'i babaya nakledildi. Doktorların ifadesine göre ameliyat başarıyla gerçekleştirildi fakat karaciğerin uyum süreci kritik bir dönem. 6 yıl 10 ay hapis cezasına çarptırılan Engin Kara'nın mikrop kapmaması için tedavisine hijyenik ve sağlıklı bir ortamda devam edilmesi gerekiyor. Oysa Ordu E Tipi Cezaevi'nde 20 kişilik koğuşta 44 kişi kalıyorlar. TC. Anayasası'na göre hasta tutukluların cezalarının ertelenmesi kanunda açıkça belirtiliyor. Engin Kara'nın eşi Olcay Kara bu talebi yetkililere ilettiklerini söylüyor. Telefonda görüştüğüm Olcay Kara yaşadıkları süreci anlattı:

BİR İTİRAFÇI ADINI VERDİ DİYE...

Benim eşim 22 yıllık öğretmen. Türkiye'nin birçok yerinde görev yaptı. Dershane öğretmeniydi. Genel müdürdü bir taraftan. Onu sevmeyen, yardımının dokunmadığı, işini halletmediği kimse yoktu. Ordu'dan bir itirafçının ismini vermesiyle içeri alındı. Oğlunu Gülen Cemaati'nin okullarına gönderdiği için, Bank Asya'da parası olduğu için tutuklandı. Bunlar 2,5 yıl önce Türkiye'de suç değildi. 26 aydır haksız bir şekilde cezaevinde eşim.

ÖNCE KOLUNDA BİR ÇATLAMA OLUYOR

Ordu E Tipi Cezaevi'ne ilk girdiği günlerde tahliye olan biri, sevincini paylaşmak üzere eşimin boynuna atlayınca yere düşüyorlar ve kolunda bir çatlama oluyor. Revire gitmişler aslında, ama çok üstünde durulmamış. Eşim de zaten pek ilgilenilmiyor diye 16 ay kadar hiç revire gitmemiş. O süreçte bacaklarında şişmeler, yüzünde sarılık-beyazlık oluyor. Hapiste güneş görmüyorlar, hareket edemiyorlar, D vitamini eksikliği diye düşünmüştük. Aklımıza başka bir ihtimal gelmemişti.


SİROZ TEŞHİSİ KONULDU, OĞLUMUN KARACİĞERİ NAKLEDİLDİ

Son dönemde vücudunda benek benek yaralar çıktı, anlayamadık çok durumu. Oysa bunların hepsi karaciğer hastalığının belirtisiymiş. Kaşıntı ve yaralar artınca doktora tekrar çıkıyor. Ordu Devlet Hastanesi'nde bir bayan doktorun dikkatiyle önce kemik kanserinden şüpheleniyorlar. Sonra siroz teşhisi konuluyor. Zaten sirozun üç evresi varmış. İlk iki evre enjektör tedavisiyle iyileşebiliyor. Üçüncü evre nakil gerektiriyor. Eşimin karaciğeri o durumdaydı. Bir hafta kadar Ordu Devlet Hastanesi'nde kaldı. İş ciddiye binince Ordu'da nakil imkanı olmadığı için Malatya Turgut Özal Tıp Merkezi'ne sevk edildi. Burası nakil konusunda çok başarılı bir hastane. İyi ki gelmişiz, ameliyat başarılı geçti.

NAKİL OLUP ENFEKSİYON KAPAN HASTALAR VAR 

Vücudunun vereceği tepkiye göre, karaciğerin uyup sağlayıp sağlamamasına göre eşimin bir ay mı olur, iki ay mı olur artık hastanede kalması gerekiyor. Çünkü hastanede karaciğer nakli yapılmış ve sonra enfeksiyon kapmış hastalar var. Eşim şu an kritik bir dönem geçiriyor. Bakım çok önemli. Karaciğeri ölmüştü eşimin.

CEZA ERTELEME DİLEKÇESİ VERDİK, ÜMİTLE BEKLİYORUZ

Savcılığa ceza erteleme dilekçesi verdim. Eşim hükümlü olduğu için cezasının infazı için 1 yıl erteleme istedik. İnfaz koruma dilekçesinin de işleme konulduğunu söylediler. Ordu Cezaevi hastaneden, dilekçeden dolayı hasta bildirim raporu istedi. Bir ay içinde cevabın elimize ulaşmasını bekliyoruz. Doktorların ifadesine göre eşimin enfeksiyon kapma riski çok yüksek ve en ufak bir komplikasyon ölümle sonuçlanabilir. Ameliyatın tekrarlanma tehlikesi doğabilir. Bu yüzden cezasının ertelenmesi gerektiğini ifade ediyorlar. Daha önce karaciğer nakli yapılan ve tekrar cezaevine gönderilen bir hasta ihmaller sonucu hastalığı kansere dönüştü. Ailesi korku içinde. Son günlerini yaşadığını söyledikleri başka bir vaka daha var. Bu durumların göz önünde bulundurulmasını istiyoruz.

Bize bekleyin ve gelişmeleri takip edin dendi. Biz de endişeli ama ümitli bir şekilde bekliyoruz. Bu ameliyat bitmiş bir ciğere bir operasyon için yapıldığından daha da önem arz ediyor. Temiz, stressiz, steril bir ortamda devam etmezse ölümle sonuçlanabilir. Eşim cezaevine dönmemeli. Yoğun bakım ana girişinde her gün 4 jandarma bekliyor. Onlar da işlerini yapıyor. Kimseden şikayetim yok.

20 KİŞİLİK KOĞUŞTA 44 KİŞİ KALIYORLAR

Eşim 2 yıldır Ordu E Tipi Cezaevi'nde bulunuyordu. 5 Şubat 2017'de tutuklandı. 6 yıl 10 ay hapis cezası verildi. 20 kişilik koğuşta 44 kişi kalıyorlar. Dört kişinin yatağı yok. Gecenin bir yarısına kadar biri yatıyor, sonra o kalkıyor, diğeri yatıyor. 44 kişilik yerde 2 tuvalet var. Sıraya giriyorlar. 1,5 saat sonra sıra geliyor bir kişiye. Sonra günlük suları kesiliyor. Günde 5 saat su veriyorlar. Farklı farklı zamanlarda. Gün içinde 10 dakika sıcak su veriliyor. Genelde tavuk yemeği çıkıyormuş, eşim onu yiyemiyor. Cezaevi şartları hastalar, ameliyatlı insanlar için uygun değil. Eşimin cezasını ertelenmesi gerekiyor. Zaten TC. Anayasası'nda hasta tutuklularla ilgili kanun var. Bunun uygulanmasını istiyoruz.

1 Nisan 2019 Pazartesi

Zeyfeoğlu ailesi yeni bir hak ihlali ile karşı karşıya

1 Nisan 2019 
Osmaniye’de tutuklu bulunan Zeyfeoğlu ailesi yeni bir hak ihlali ile karşı karşıya. Babasının cenazesine katılmasına izin verilmeyen Sercan Zeyfeoğlu’ndan şimdi de bir tercih yapması istendi: Ya hapisteki ailenle görüşebilirsin ya da dışarıdakilerle!




Sercan Zeyfeoğlu bir yıl önce tutuklandı. Ardından eşi Zeynep Zeyfeoğlu ve 2,5 yaşındaki oğlu Hakan 21 Mart 2019’da Osmaniye Toprakkale Cezaevi’ne konuldu. Anne, baba ve çocuk artık aynı cezaevinde kalıyor.

28 Mart 2019’da Sercan Zeyfeoğlu’nun, akciğer kanseri babası Süleyman Zeyfeoğlu hayatını kaybetti. Babanın ölmeden önce tek söylediği dünya gözüyle oğlunun çıktığını görmekti. Oğlunun tahliyesini göremeden gelini ve torunundan da haksız, hukuksuz yere mahrum bırakıldı.

Abla Sibel Zeyfeoğlu, kardeşinin cenazeye katılması belgeleri hazırlayıp cezaevi yönetimine teslim etti. Ama savcılık Sercan Zeyfeoğlu’nun babasına son görevini yapmasına izin vermedi.

İki gün önce, 30 Mart Cumartesi ise yeni bir gelişme oldu. Abla Sibel Zeyfeoğlu yaşadıklarını gözyaşlarıyla anlatıyor:

“Her şey üst üste geldi. Babam vefat etti, savcılık kardeşim Sercan’ın cenazeye katılmasına izin vermedi. Ölüm günü kendi acımı unuttum, adliye ile cezaevi arasında koşturup durdum, belgeleri hazırlayıp teslim etmeme rağmen izin çıkmadı. Şimdi ise cezaevi kardeşime ve gelinimize bir tercih yapmalarını söylemiş. Görüş günlerinde ya dışarıdaki ailelerinizle görüşebilirsiniz ya da buradaki eşinle. İkisinden birini tercih et diyorlar. Yani bizimle görüşecekler ya da birbirleriyle. İtiraz etmişler, biz de itiraz edeceğiz. Daha ne kadar zulüm yapılabilir, daha ne kadar bir insana işkence edilebilir bilmiyorum…”

http://sevincozarslan.blogspot.com/2019/03/24-mart-2019-bir-anne-ve-bebek-daha.html

29 Mart 2019 Cuma

İsim benzerliği nedeniyle tutuklandı, çocukları yolunu gözlüyor

29 Mart 2019 
Türkiye’de artık hiç kimsenin yargı sistemine, adalete, hukuka inancı kalmadı. Uzun zamandır durum böyle ama mahkeme kayıtları ortaya çıktıkça fotoğraf daha netleşiyor. Şanlıurfa’da bir hakim, sanık ve itirafçı arasında yaşanan aşağıdaki diyalog, mahkemelerdeki durumu bir kez daha göstermesi bakımından ibretlik…

İtirafçının ifadesine rağmen tutuklanan Ayşe Demir'in, biri 14 aylık 3 çocuğu var. Eşi de cezaevinde.


– Yer: Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi.
– Tarih: 11 Kasım 2018.
– Hakim Ali Kara, itirafçı Büşra Demirdal’a soruyor.
– Ayşe Demir’i tanıyor musunuz?
– El cevap: Hayır, benim dediğim Ayşe Demir bu değil. Adını verdiğim Ayşe Demir eczacı bir bayandı. 40-45’lı yaşlarındaydı. Ben bu kadını tanımıyorum.
– Hakim: Ayşe Demir’in tutuklanmasına… (karşısındaki kadını kast ederek) 

Gözaltındayken Ayşe Demir’in adını veren Büşra Demirdal, mahkemede adını verdiği kadınla karşılaşınca yanlış kişi olduğunu ifade ediyor. Ama buna rağmen sonuç değişmiyor. Hukuksuzluklar dağ gibi. Hayatı mahvolan bunca insan ne yapacak, nası bir çıkış yolu bulacak...

ANNE VE BABA AYNI GÜN, ÇOCUKLARININ GÖZÜ ÖNÜNDE TUTUKLANDILAR 


Türkçe öğretmeni Ayşe Demir ve fizik öğretmeni eşi Beytullah Demir, 12 Eylül 2018’de, üç çocuklarının gözleri önünde Urfa’daki evlerinde tutuklandılar. 10 gün gözaltında kaldıktan sonra Şanlıurfa Sulh Ceza Mahkemesi Ayşe Demir’i adli kontrolle serbest bıraktı. Beytullah Demir ise ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi.

Ayşe Demir bir ay boyunca hiçbir yere kaçmadan, gizlenmeden imzasını attı. Bir ayın sonunda ise yeni bir gelişme oldu. İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Büşra Demirdal adlı genç bir kız itirafçı olmuş, Ayşe Demir adlı birinin adını vermiş, Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde de hakkında dava açmıştı. Ayşe Demir, Ceylanpınar doğumlu olduğu için ifadesinin alınması için Ceylanpınar Asliye Mahkemesi’ne talimat verildi.

Fakat Şanlıurfa merkezde yaşayan Ayşe Demir, ‘ben kendim hakim karşısına çıkıp, savunmamı yapayım’ diye 11 Kasım 2018’de Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya gitti. Kendi ayağıyla gittiği mahkemede maalesef tutuklandı. Hakim Ali Kara, mahkemeye SEGBİS ile bağlanan Büşra Demirdal’ın yukarıdaki ifadesine rağmen, ‘ben bu kadını tanımıyorum’ demesine rağmen, genç anneyi üç çocuğundan ayırdı. Ve 32 yaşındaki Demir, 12 Aralık 2018’de terör örgüne üyelik suçlamasıyla 5 yıl 18 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf mahkemesi de on gün önce kararı onayladı. Dava şu anda Yargıtay aşamasında.

Bir itirafçının adını vermesiyle Hilvan 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Ayşe Demir Türkçe öğretmeniydi. Eşi de kendisi de Dicle Üniversitesi’nden mezun oldu. 2011-2014 yılları arasında Diyarbakır’daki Kültür Özel Eğitim ve Nehir Özel Eğitim kurumlarında ücretli öğretmen olarak çalıştılar.

Ayşe Demir, Hümeyra’ya hamile kalınca okuldan ayrıldı. Çalıştıkları kurum kapatıldıktan sonra da Şanlıurfa’ya yerleştiler. Bu arada çocuklarının sayısı 3 oldu. Şimdi 1,5 yaşında olan Taha Bera, annesi tutuklandığında henüz sütten kesilmemişti. En büyük oğulları Osman 7, Hümeyra ise 2 yaşında.

20 gün önce mahkemesi olan Beytullah Demir ise iki ay sonra tekrar hakim karşısına çıkıp savunmasını yapacak ve ‘terörist’ olmadığını kanıtlamaya çalışacak!

ÜÇ TORUNUMA, 80 YAŞINDAKİ FELÇLİ BABAMA BAKIYORUM

Ayşe Demir’in babası emekli Şeref Atay, hem torunlarına, hem de beyin kanaması nedeniyle hastanede yatan kendi babasına bakıyor. İki ayağı bir pabuca girmiş, bir oraya bir buraya koşturuyor. Telefonla görüştüğümüz Şeref Atay, çaresiz bir baba ve dede olarak tüm mağdurların sesi olarak 6 aydır yaşadıklarını anlattı:

“Yandaş olman lazım, yoksa başka çaresi yok. Kızıma sordum, sen Büşra’yı tanıyor muydun diye. Vallahi billahi tanımıyorum baba, diyor. Biz Büşra Demirdal’ı mahkemede gördük, kimdir bilmiyoruz. Daha önce Diyarbakır’da bulunmuş galiba. Büşra Demirdal’ın o tarihlerde kızımı tanıması mümkün değil. Kızım o tarihlerde üniversite okuyordu. Evlenmemişti, benim soyadımı taşıyordu… Ben perişan oldum. Torunlarıma bakıyorum. 80 yaşındaki babam beyin kanaması geçirdi, felç oldu, hastanede yatıyor. Üç çocuk bize kalmış, bunları bezleri var, üstleri var. Taha Bera daha süt emiyor. Sabah akşam cezaevine götürüyorum. Ben emekli bir insanım. Artık psikolojimiz bozuldu. Eve gidiyorum, çocuklar başlıyor; dede annem ne zaman gelecek demeye. Ne yapacağımı bilmiyorum.

ÇALMADIĞIM KAPI KALMADI

Böyle hukuksuzluk olmaz. Benim kızım suçluysa cezasını verin çeksin! Ama yok, bana bir gerekçe gösterin! Suçlamalardan birine de gaybubet evinde yaşıyor diye yazmışlar. Üç çocuğuyla kendi evinde yaşayan bir anne, nasıl gaybubet evinde yaşıyor! Emlakçı belli, biz tutup yerleştirdik kızımı oraya. Allah’tan korkun, neyin terör örgütü. Silah mı sıkmış, silah mı kullanmış, kaçakçılık mı yapmış anlamadım. Öyle bir hayat yaşadık ki, anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Çalmadığım kapı kalmadı. Kimseye, hiçbir şeye inancım kalmadı artık. Çok doluyum…”

Ayşe Demir’e isnat edilen akıl almaz üç suç var. 2011-2014 yılları arasında Diyarbakır’daki Kültür Özel Eğitim ve Nehir Özel Eğitim kurumlarında ücretli öğretmen olarak çalışması olması. Tanımadığı, adını dahi bilmediği Büşra Demirdal’ın adını vermesi ve gaybubet evinde kaldığı iddiası. Ayşe Demir’in avukatı, iddiaları çürütmelerine rağmen bir sonuca varamadıklarını ifade ediyor.

Ayşe Demir, Büşra Demirdal ifadeleri ile avukat Abdülhamit Tapışık’ın savunması:


24 Mart 2019 Pazar

Hakan bebek ve annesi Zeynep öğretmen tutuklandı, baba da aynı cezaevinde

24 Mart 2019 
 Bir anne ve bebek daha cezaevine girdi. 2,5 yaşındaki Hakan bebek ve annesi iki gün önce tutuklandı. Devlet üniversitesinin düzenlediği geziye katılmakla suçlanan baba ise 15 aydır tutuklu. Şimdi üçü birlikte Osmaniye Toprakkale Cezaevi’nde…

Tutuklu bebeklere bir yenisi daha eklendi. Zeynep Zeyfeoğlu ve 2,5 yaşındaki oğlu Hakan 21 Mart perşembe sabahı tutuklandı. Öğretmen Zeynep ve oğlunun tutuklanmasından sonra Türkiye hapishanelerindeki çekirdek ailelerin sayısı da artmış oldu. 2014 yılında kurulan Zeyfeoğlu ailesinin üç üyesi de artık Osmaniye Toprakkale Cezaevi'nde bulunuyor.

DEVLET ÜNİVERSİTESİNİN DÜZENLEDİĞİ GEZİYE KATILMAK SUÇ SAYILDI



Önce tarih öğretmeni olan baba Sercan Zeyfeoğlu 29 Aralık 2017'de gözaltına alındı, 3 Ocak 2018'de tutuklandı. Emlakçı bir arkadaşının adını vermesi üzerine 'silahlı terör örgütüne üye olmak' suçundan gözaltına alınan ve 'güleç' yüzüyle tanınan Zeyfeoğlu, çıkarıldığı ilk mahkemede ifadesi okunurken gülümsediği için tutuklanmasına karar verildi. Daha sonra iddianamesine Bylock kullanıcısı olduğu yazıldı. Atfedilen en trajikomik suç ise Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörlüğünün düzenlediği geziye katılmak. Üniversitenin tarih bölümünden 2011 yılında mezun olan Sercan Zeyfeoğlu, rektörlüğün gezisine gitmekle suçlanıyor.

ÖNCE 'BYLOCK YOK', SONRA 'VAR' DEDİLER

Eşi Zeynep Zeyfeoğlu'na atfedilen suç ise Bylock kullanmak. Oysa Sercan Zeyfeoğlu gözaltına alındığında her ikisinin de telefonuna el koyan polis, önce 'telefonlarınız temiz' dedi. Daha sonra Sercan Zeyfeoğlu'nunkini geri alıp Bylock tespit etti! Bir buçuk yıldır eşini cezaevine ziyarete gidip gelen Zeynep Zeyfeoğlu da aradan geçen zaman zarfında birdenbire Bylock kullanıcısı ilan edildi!

Zeyfeoğlu ailesinden telefonla görüştüğümüz S. Zeyfeoğlu, "Zeynep'i perşembe günü gözaltına aldılar, aynı gün tutukladılar. Tutuklanma kağıdına da 'hakkındaki delillerin tespit edilmesi' yazdılar. Bunu tutuksuz da yapabilirlerdi. Denetimli serbestlikle de yapabilirlerdi. Bu olayın hiçbir yerinde mantık yok. Hakimin, savcının amacı baskı kurarak etkin pişmanlıktan yararlandırmak, isim söyletmek. Yani bu ülkede tutuklanmadık insan kalmayacak. Rektörün düzenlediği geziye katılmak suç sayıldı. Bu yasal değilmiş, devletin üniversitesinin düzenlediği bir gezi." diyor.

İlk mahkemesine Kasım 2018'de çıkarılan Sercan Zeyfeoğlu'nun ikinci mahkemesi geçtiğimiz ocak ayında yapıldı. Üçüncü mahkemesi 9 Nisan'da görülecek. S. Zeyfeoğlu ve avukatın düşüncesine göre Zeynep Zeyfeoğlu'nun tutuklanmasının nedeni, karar duruşmasından önce aileye baskı kurmak, isim söyletmek.

 


HER İKİSİ DE AİLELERİNİN OKUYAN TEK ÇOCUKLARI

Biri 14 kardeşli bir ailenin okumuş tek kızı, diğeri 6 kardeşli ailenin okumuş tek oğlu... Siirt Pervari doğumlu olan 29 yaşındaki Zeynep Zeyfeoğlu, köyün üniversite okuyan iki kızından biri. Kızların okumasına iyi gözle bakılmayan Doğanköy'de verdiği mücadele köydeki diğer kızlara umut olmuş, önlerini açmıştı. Doğanköy'de şimdi epeyce kız üniversite mezunu.

Ailesindeki herkes 'o okusun' diye üzerine titrediği 31 yaşındaki Sercan Zeyfeoğlu ise Osmaniye'de büyümüş. Zeynep Zeyfeoğlu Erzurum Atatürk Üniversitesi, Sercan Zeyfeoğlu Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi mezunu. Biri tarih öğretmeni, diğeri matematik öğretmeni.

2014 yılında Van'daki Çağlayan dershanesinde çalışırlarken evlenen Zeyfeoğlu çiftinin oğulları Hakan, Ekim 2016'da dünyaya geldi. Şimdi tüm hakları elinden alınmmış halde, annesiyle birlikte 40 metrekarelik bir koğuşta yaşıyor. İki yıl önce Osmaniye'ye dönen Zeyfeoğlu çifti, burada yeni bir hayat kurma telaşınday, kendi dünyalarında yaşayıp giden yurdum insanıydılar... MAHKEMELERDEKİ HAVAYI, DİYALOGLARI BİR GÖRSENİZ...

Parkinson hastası olan, aynı zamanda kalp yetmezliği bulunan Sercan Zeyfeoğlu'nun babası Selman Zeyfeoğlu'na ise 2018 Kurban Bayramı'ndan sonra akciğer kanseri teşhisi konuldu. Yaşadıkları sıkıntıların bu hastalığı tetiklediğini ifade eden S. Zeyfeoğlu, "Sercan'ı okutabilmek için çok çabaladık. Öğretmen oldu diye düşünürken devlet ona terörist damgası vurdu. Mahkemelerdeki havayı, diyalogları bir görseniz olayın iç yüzünü daha iyi anlarsınız. Orada tamaman bir tiyatro gibi mahkemecilik oynanıyor. Adın nedir, soyadın nedir, ifadene itirazın var mı, otur, öbürüne geç... O kadar çaresiz ki insanlar, ölüm kadar çaresizler..." diyor.


Sercan Zeyfeoğlu'nun, akciğer kanseri teşhisi konulan babası Selman Zeyfeoğlu "Ben yaşacağımı yaşadım, dünya gözüyle oğlumun çıktığını göreyim" diyor.

20 Mart 2019 Çarşamba

Tutuklu Deniz Hakan Şen’in adım adım öldürülüşünün belgeleri ve vahim hikayesi

20 Mart 2019
 Geçen yıl mart ayında hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen'in cezaevi yönetimine yazdığı yaklaşık 40 dilekçeden 4'ü ile hastane fotoğraflarına ulaştım. Belgeler, Şen’in cezaevi-hastane-doktor üçgeninde, ölüme nasıl sürüklendiğini kanıtlıyor. Eşine söylenen ise: “Tecavüzcü olsaydı daha kolay olurdu”
42 yaşındaki tıbbı mümessil Deniz Hakan Şen’in vefatı üzerinden bir yıl geçti. Ne eşi Hüsna Şen, ne iki çocuğu yaşatılan acıları ve travmayı atlatabilmiş değil. Ona ve ailesine yaşatılanlar, hasta tutuklulara yapılanların ulaştığı akıl almaz boyutu gösteriyor. Şen’in hikayesi, açık yasa hükümlerine rağmen cezaevlerinde bulunan yüzlerce hasta tutuklunun durumuna ışık tutuyor.
Geçen yıl mart ayında hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen’in cezaevi yönetimine yazdığı yaklaşık 40 dilekçeden 4’ü ile hastanedeki fotoğraflarına ulaştık.
“TECAVÜZCÜ OLSAYDI DAHA İYİ OLURDU” DEDİLER
Telefonla görüştüğümüz Deniz Hakan Şen’in eşi Hüsna Şen, mide kanseri teşhisi konulan ve bir sürgün gibi hastane hastane dolaştırılan eşi için “Kendi başına dönemeyen eşimi yatağa kelepçelediler. İdrar torbasını bile ona boşalttırdılar. Türlü bahanelerle o hastaneden bu hastaneye sürüklediler. Tedavisini geciktirdiler. Refakatçi izni almak için adliyeye gittiğimde ‘eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Ömrüm vefa ettiği müddetçe bu işin peşini bırakmayacağım. Bu benim, eşime son vefa borcum.” diyor.
42 yaşındaki tıbbi mümessil Deniz Hakan Şen 1 Ekim 2017’de tutuklandı ve Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Daha önce birlikte çalıştığı Muğla Dalyan’da bir otelin sahibi olan Taner Özkaradeniz tarafından Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle ihbar edilmişti. Bylock kullanmadığı halde, Bylock kullanıcısı olduğu, iptal ettirdiği Digiturk aboneliği iddianamesine yazıldı.
Deniz Hakan Şen’in cezaevine girdiği ilk zamanlar herhangi bir hastalığı yoktu. Bir koğuştan diğerine yeri değiştirilerek psikolojik ve bedensel yıpranmalara maruz bırakıldı. Ocak 2018’den itibaren cezaevi yönetimine, hasta olduğuna dair dilekçeler yazmaya başladı. Avukatının verdiği bilgiye göre yaklaşık 40 dilekçe kaleme aldı. Vefat ettiğinde ailesine teslim eşyalarının arasından çıkan deftere yazdığı dilekçelerin 4’ünü tarih sırasıyla aşağıda sunuyoruz. (Hüsna Şen’in ifadesine göre eşi dilekçeleri önce defterine yazıyordu.)



Deniz Hakan Şen’in tedavi edilmek için adeta yalvardığı, acıdan kıvrandığı birkaç kuruma birden yazdığı dilekçelerine cevap verilmedi. Hastalığı ilerledi ve 8 Şubat 2018 perşembe günü, koğuşunda namaz kılarken düşüp bayıldı. Bir saat kendine gelemeyince ‘elimizde kalmasın’ diye Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. O gün görüş günüydü. Hüsna Şen, görüşe çıkmayan eşinin hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Deniz Hakan Şen aynı gün Silivri Devlet Hastanesi’nden ‘bir şeyi yok’ diye taburcu edildi. Cezaevi arabasında tekrar bayılınca geri götürüldü. Eşinin hastaneye yatırıldığını ertesi günü öğrenen Hüsna Şen, hastaneye koştu fakat hasta eşini ne görebildi, ne de konuşabildi.






KANSER TEŞHİSİ KONDU, SERUM DAHİ TAKILMADI
Deniz Hakan Şen’e, Silivri Devlet Hastanesi’nde üç gün kaldıktan sonra endoskopi yapıldı. Kanser bulgularına rastlanınca, 12 Şubat 2018 Pazartesi Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. İleri derece mide kanseri teşhisi bu hastanede konuldu. Şen iki gün Halkalı’daki hastanede yattı. Fakat zamanında müdahale edilmediği için sarılığı ilerlemişti. Vücutta biriken sıvının boşaltılması ve sarılığın düşürülmesi için PTK adı verilen işlemin yapılması gerekiyordu. Hastane yetkilileri, ‘doktor radyasyona maruz kalacak’ diye bu işlemi yapamayacaklarını söyledi. Hüsna Şen tutuklu odasında bekletilen eşi için “Bana izin verilmediği için yanına giremedim ama avukatımız iki kez gördü ve bir serum bile bağlanmadığını söyledi.” diyor.
Bir hafta içinde üç hastane değiştiren Deniz Hakan Şen, 13 Şubat 2018’de Halkalı’dan Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne gönderildi. Burada yaşadıkları ise daha vahim. Yoğun bakımda yatması gerekirken 6 gün hiçbir tedavisi yapılmadan yine tutuklu odasında bekletildi. Acil yapılması gereken PTK işlemi geciktirildi. Yatakta kendi başına dönebilecek gücü kuvveti yokken yatağa kelepçelendi. Başında bekleyen polisler idrar torbasını bile kendisine boşalttırdılar.
“BOŞUNA UĞRAŞMAYIN ZATEN ÖLECEK”
Hüsna Şen ve avukatı, mahkemeden binbir güçlükle alabildikleri tahliye kararını 19 Şubat’ta Okmeydanı yönetimine sundular. Deniz Hakan Şen, hemen o gün tutuklu odasından çıkarılıp, yoğun bakıma alındı ve PTK işlemleri yapıldı. Hüsna Şen, ‘Neden bekliyorsunuz, neden tedavisini yapmıyorsunuz’ diye sordukları doktordan şu cevabı aldıklarını ifade ediyor:
“Biz top sayıyoruz. Siz tahliyesini alana kadar o zaten ölecek. Boşuna uğraşmayın.” Hüsna Şen, “O doktorun adını özellikle veriyorum, Şeraceddin Eğin. Cerrah. Eşimi yoğun bakıma alınırken idrar torbasını kendisinin boşalttığını söyledi. Keşke videoya çekseydim o anı ama nereden bileyim böyle olacağını” diyor.


Böyle bir hastanede elbette kimse eşini bırakmak istemez. Hüsna Şen aynı gün onu Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden çıkarıp Bahçelievler Medicana Hastanesi’ne getirdi. 2 ay içinde 85 kilodan 45 kiloya düşen Deniz Hakan Şen, 15 gün sonra, 6 Mart 2018’de hayatını kaybetti. Eğer yaşasaydı 10 Nisan 2018’de Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davasında kendini savunacak, kullanmadığı Bylock iddiasını -kullanmak suç olmasa da- çürütecekti.

DOKTORLAR VE HASTANELER HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILDI
17 yıllık eşini kaybeden Hüsna Şen, adı geçen üç hastane ve bir doktor hakkında dava açıldığını, soruşturma başlatıldığını söylüyor:
“Bir yıl çok sancılı geçti. Normal bir ölüm olmadığı için acımız çok katmerliydi. Çok çektirdiler eşime. O kadar işkence ettiler, en son bana ‘sakın onlara bir şey deme, onlar da emir kulu’ dedi. Böyle bir insandı. 6 Mart’ta ben sanki eşimi o gün yeniden toprağa koymuş gibiydim. İki çocuğumuz var. Biri 2002, diğer 2003’lü. Onlar da çok yıprandılar. Çocuklarımın bunları duymaması için elimden geleni yapıyorum ama elbette bir şekilde duyuyorlar. Şu an mesela başa döndüler.
Eşimin koğuşundan çıkanlarla bizzat görüştüm. Onu adeta ölüme terk ettiler. Hukuksal mücadelemizi başlattık. Eşimi şikayet eden Taner Özkaradeniz, Silivri’deki doktor ve üç hastane hakkında dava açıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracağız. Ne kadar bir ömrüm var bilmiyorum ama kendimi bu işe adadım. Asla vazgeçmeyeceğim. Kendime çok kızıyorum. Keşke içerideyken durumunu daha çabuk fark edip elimden geleni yapsaydım. O da üzülmeyeyim diye her şeyi benden gizlemiş.
AMACIM İNTİKAM DEĞİL, DAHA FAZLA KİMSENİN CANI YANMASIN

Eşimin yanına beni hiç almadılar. Burnunun ucunu göstermediler. İzin almak için Bakırköy Adliyesi’ne defalarca gittim. ‘Fetö suçlaması ise gelmeyin’ dediler. Zülkarneyn diye bir savcı bakıyordu Bakırköy’e o zaman, adını hiç unutmuyorum. ‘Eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Okmeydanı’ndaki doktor, ‘ben izin vermem, refakatçiye ihtiyacı yoktur derim’ dedi. Hastalığını öğrenir öğrenmez Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tahliyesi için başvurduk. Onlar da aynı gün teslim edilmek üzere hastaneden hayati tehlikesinin olduğuna dair rapor istediler. Fakat Seraceddin Eğin bizi oyaladı. Raporu vermedi. Patoloji sonucu olmadan bir şey yazmam dedi. Mahkemenin kararına aykırı davrandı.


O BENİM ÇOCUKLUK ARKADAŞIMDI
Eşim çocukluk arkadaşımdı. Kaderde evlenmek de varmış. O yüzden benim için çok daha zor ve acı. Amacım kimseden intikam almak değil, ama en azından bazı şeyler su yüzüne çıksın ki haksızlıklar tekerrür etmesin istiyorum. Hem de kızımla oğlumun yüreği biraz ferahlar. Tek amacım bu inanın. Elbette ona ve bize yapılan haksızlıkları tüm dünyanın da öğrenmesini istiyorum. Bunlar eşimi geri getirmeyecek biliyorum ama umarım birilerinin canı daha fazla yazmaz.”

Deniz Hakan Şen'in bu kareleri Bahçevlievler Medicana Hastanesi'ne getirildiğinde çekildi.

Deniz Hakan Şen, Silivri Cezaevi'ndeki doktora ilk 15 Ocak 2018'de görünüyor. Doktor tanı bölümüne Miyalji yani kas romatizması yazıp gönderiyor.

22 Ocak 2018'de tekrar görünüyor. Reçeteye yine Miyalji yazılıyor ve genel tıbbi muayene notu düşülüyor.
 5 Şubat 2018'deki reçeteye ise gastrist, tanımlanmamış yazılıyor.

DENİZ HAKAN ŞEN'İN TUTUKLANMADAN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAFLARI...








19 Mart 2019 Salı

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a hukuksuzluğa direnen bir ailenin öyküsü..

18 Mart 2019
28 Şubat mağduru bir eş, aile engellemesine rağmen engelliyle yapılan evlilik, 15 Temmuz’da ihraç. Ve şimdi engelli eşinin cezaevinde kötüleşen sağlığı için mücadele…





Ortopedik engelli Yavuz Selim Burgu, Eylül 2016’da Bylock suçlaması nedeniyle gözaltına alındı. Sağlık durumu nedeniyle adli kontrolle serbest bırakıldı. Nisan 2017’de, içeriğinde yine Bylock’tan başka bir şey olmayan ‘mahrem imam operasyonu’yla tekrar gözaltına alındı ve bu kez tutuklandı. Tutuklandıktan 10 ay sonra ilk mahkemesine çıkan Burgu, 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı ve tutukluluğunun devamına karar verildi. Dosyası şu an Yargıtay aşamasında.

5275 sayılı Ceza İnfaz Kanununa göre, cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen tutukluların cezası ne olursa olsun hasta iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekiyor. Fakat bu yasa, iki yıldır Kayseri Bünyan Cezaevi’nde bulunan Yavuz Selim Burgu için uygulanmadı. Özellikle ‘Cemaat operasyonları’ kapsamında tutuklananlara hiç uygulanmıyor. Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 1154 hasta ve engelli tutuklu bulunuyor.

Cezaevlerindeki imkansızlıklar engelli ve hasta tutukluların durumunu daha da ağırlaştırıyor. Nitekim Burgu da iki yıl cezaevinde kalınca geçtiğimiz hafta Kayseri Devlet Hastanesi’nde böbrek ameliyatı olmak zorunda kaldı.

Eşi Rukiye Burgu, “Böbreğinde taş vardı fakat herkeste olduğu gibi ciddi bir şey değildi. Ama iki yıldır cezaevinde kaldığı için taş büyüdü. Çünkü orada hareket etmekte zorlanıyor. Koğuşlar iki katlı. İki koltuk değneğiyle iki katlı bir koğuşta yaşamak eşim için kolay değil. Sürekli su içmesi gerekiyordu, yapamadı. Böylelikle taş büyüyünce doktor alma kararı verdi” diyor.

Ameliyattan birkaç gün sonra, 15 Mart 2019’da tekrar cezaevine gönderilen Yavuz Selim Burgu, sürekli fizik tedavi olmak zorunda olan bir engelli. Sol bacağında his kaybı var ve bu nedenle sol bacağını kullanamıyor. Tüm vücut sağlam bacağına yüklendiği için sağ bacağında da zaman içinde problem başladı ve ameliyat edildi. Sağlam bacağını kaybetmesi demek tekerlekli sandalyeye mahkum olması anlamına geliyor. Ayrıca bir kulağında işitme kaybı bulunuyor.

SAKAT OĞLUNA BAKICI MI ARIYORSUN!”

1976 Kayseri doğumlu olan Yavuz Selim Burgu, ilkokulu annesinin sırtında okula gidip gelerek okumuş bir matematik öğretmeni. Burgu 2 yaşındayken çocuk felci geçiriyor ve uzun bir süre yürüyemiyor. Annesi oğlunu kayıt için, Kayseri merkezdeki ilkokula götürünce müdür yardımcısı ‘sen sakat oğluna bakıcı mı arıyorsun, niye buraya getirdin. Nasıl okuyacak bu halde?’ diye annesini azarlıyor. Oysa kayıt yaptırılmayan Yavuz Selim Burgu, o sırada okumayı kendine kendine öğrenmiş, üç basamaklı çarpma işlemlerini yapabilen bir çocuk. Okuma yazması olmayan annesi, öğretmen komşularına yalvararak kayıt yaptırabiliyor.

Başarılı bir eğitim hayatının ardından Sakarya Fen Edebiyat Fakültesi Matematik bölümünü bitiren Burgu, yüksek lisansını Cumhuriyet Üniversitesi Tarih bölümünde tamamlıyor. Anadolu Selçukluları adlı bir kitabı da var. Bankacı, daha sonra da devlet memuru olan eşi Rukiye Burgu ile 12 sene önce yaptıkları evlilikten 9 yaşında bir çocukları bulunuyor.

EŞİMLE EVLENMEK İÇİN ÜÇ YIL MÜCADELE ETTİM

“Eşimi tanıdığım ve onunla evli olduğum için çok mutluyum.” diyen Rukiye Burgu, eşiyle evlenebilmek için üç yıl mücadele ettiğini ifade ediyor. İstanbul’da yaşayan ve bankada çalışan bir genç kızı ailesi Kayseri’ye, üstelik engelli! birine vermek istememiş. Ama sonra ‘annem benden daha çok sevdi damadını’ diye anlatıyor Rukiye Burgu: “Eşimle ben Sivas Cumhuriyet Üniversitesi’nde İşletme okurken tanıştık. Biz İstanbul’da yaşıyorduk, evlenmek istediğimi ailemle paylaştım, ailem 3 yıl hayır dedi, engelli olduğu için ama ben vazgeçmedim.”

EŞİ DE KHK İLE İHRAÇ

Kayseri Tapu Kadastro Müdürlüğü’nde memur olarak çalışan Rukiye Burgu da KHK ile ihraç bir kamu personeli. Burgu ailesi, 15 Temmuz yaşandığında biri öğretmen, diğeri memur olan bir aileydi. O gece Kayseri’de fuar alanında piknik yapıyorlardı. Rukiye Burgu, “Bu ülkede birilerinin canı çok yandı, hiç hak etmediği bir şekilde. Bunu birileri okusun istiyorum. Benim eşim vatanını, milletini seven bir adam. Şimdi vatan haini suçlamasıyla içeride.” diyor.

28 ŞUBAT’TA DA HAKSIZLIĞA UĞRADIM ŞİMDİ DE 

Rukiye Burgu, 28 Şubat’ı en ağır yaşayan öğrencilerden biri. Bugün 28 Şubat’ı sadece bazı başörtülü kadınların sahiplenmesinden de rahatsız:

“Ben İmam Hatip mezunuyum ve 28 Şubat’ın silindir gibi üzerinden geçtiği öğrencilerden biriyim. Bugün bazı başörtülü kadınlar çıkıp sadece 28 Şubat’ı kendileri yaşamış gibi anlatıyor. Okul birincisiyken, o kontenjana alınmamış biriyim. Milli Güvenlik dersine giremediğim için okul birinciliğim elimden alındı. Sonra da katsayı geldi ve ben Cumhuriyet Üniversitesi’nde işletme okudum. Oysa tıp okuyabilecek bir puan almıştım. Şimdi 28 Şubat’ı bazıları sahipleniyor, biz bu işin mağduruyuz diyor. Hayır çok mağdur var. Ve ben şimdi ikinci bir mağduriyet yaşıyorum. Hakkımız, hukukumuz çiğneniyor. Ben Hizmet’e hiçbir şekilde aidiyet duymadım. Eşim ne kadar duyuyor, o kendisiyle ilgili. İnsan haklı tarafta olmalı. Ben 28 Şubat’ta doğru şeyi yaptım. Okuduğum liseyi değiştirmedim, değiştirebilirdim, çünkü kolej sınavlarını da kazanmıştım. ÖNDER’in bursuyla dershaneye gittim. İlim Yayma Cemiyeti’nin yurtlarında kaldım. Şimdi ezmeye çalıştıkları tarafın dershanelerinde okumadım. Bunlar asla suç demek istemiyorum. Şunu demek istiyorum. ‘Biz 28 Şubat’ı yaşadık, şimdi de siz yaşayın’ gibi bir bakış açısı var. E ben 28 Şubat’ı da yaşadım. Doğru yerde olmak lazım. Bunun da her zaman bedeli oluyor.”