insan hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
insan hikayeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Nisan 2019 Çarşamba

Cezaevinde kalp krizi geçirip hayatını kaybeden KHK'lı öğretmen Yusuf Paçacı… ‘Neden izcilik faaliyeti yaptın’ diye sorgulanmış

17 Nisan 2019
KHK'lı tutuklu öğretmen Yusuf Paçacı hayatını kaybetti. Ne dirisini ne ölüsünü ailesine göstermediler. KHK'lı eşi bugün kocasını son yolculuğuna uğurluyor.




20 aydır Batman M Tipi Kapalı Cezaevi'nde bulunan beden eğitim öğretmeni Yusuf Paçacı (39) geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

Olay dün öğlen saatlerinde meydana geldi. Cezaevinde rahatsızlanan Paçacı Batman Devlet Hastanesi'ne kaldırıldı ve hemen ameliyat edildi. Haberi alır almaz eşi, kızı, abisi ve arkadaşları hastaneye geldi. Doktor "Durumu çok kritik, her şeye hazırlıklı olun" demesine rağmen ailesinden hiç kimsenin hastayı son kez görmesine müsaade edilmedi. İzin almak için Batman Adliyesi'ne koşturan aile vefat haberini burada aldı.

Tekrar hastaneye dönüp eşinin cenazesini görmek isteyen Selda Paçacı'ya yine izin verilmedi. "Ne dirisini gösteriyorsunuz, ne ölüsünü, biz ne yapacağız ki..." serzenişlerine rağmen "Savcı gelip görmeden, incelemeden size gösteremeyiz" cevabı verildi.

NEDEN İZCİLİK FAALİYETİ YAPIYORSUN DİYE SORGULANDI


Aslen Erzincanlı olan Yusuf Paçacı, 20 yıldır Batman'da yaşıyor ve Batman Cumhuriyet Lisesi'nde öğretmenlik yapıyordu. Önce ilkokul öğretmeni olan Paçacı sonra branş değiştirip beden eğitimi öğretmeni olmuştu. İzcilik konusunda faal ve uzman bir eğitimciydi. Türkiye İzcilik Federasyonu Batman İl Temsilcisi'ydi. Batman'da gerçekleştirilen tüm izcilik faaliyetlerinde öncülük yapıyor, Batman İzcilik Kulübü'nde ve Batman Valiliği'nin projelerinde görev yapıyordu. Öğrencilerini İstanbul'a, Çanakkale'ye izcilik faaliyetine götürecek kadar idealist bir öğretmendi. Fakat sırf bu etkinliklerden dolayı bile suçlandı. Paçacı ayrıca Avrupa Birliği projeleri konusunda da uzmandı.

672 sayılı KHK ile ihraç edildikten sonra, Hizmet Hareketi'ne yönelik soruşturmalarda 20 ay önce tutuklanan ve 8 yıl 3 ay hapis cezasına çarptırılan Paçacı'nın cezasını istinaf mahkemesi bir haftada onayladı. Dosyası Yargıtay aşamasındaydı. Tutuklanma nedeni ise 'adını veren tanıklar ve valilik çatısı altında gerçekleştirilen Sosyal Destek Projeleri (SODES)'ydi. Mahkeme sırasında bu projeleri neden yaptığı dahi sorgulandı. Yakınları, 14 kişilik koğuşta 28 kişi kalan, stres yaşayan ve ümitsizliğe düşen Paçacı'nın geçirdiği kalp krizini bu duyguların tetiklediğini söylüyor.

'NE ÖLÜSÜNÜ NE DİRİSİNİ GÖSTERİYORSUNUZ, BİZ NE YAPABİLİRİZ Kİ...

Cezaevlerinde hayatını kaybeden insanların ailelerine yapılan insani olmayan uygulamalara aileler isyan ediyor.  Yusuf Paçacı'nın eşi Selda Paçacı, "Kalp krizi geçirdi, ameliyat edildi. Hastanede yoğun bakımda yatıyor. Görmek istedik. Oradaki askerlere, görevlilere yalvardık. 5-10 metre de olsa görmek istiyoruz dedik. Savcılıktan izin almanız gerekli dediler. Savcılıktan hemen izin alınmıyor. Doktor 'durum çok kritik, her şeye hazırlıklı olun' deyince eşi çok kötü oldu. Süreci hızlandırmak için avukatla görüştük. Batman Adliyesi'ne gittik. Savcının yanına çıktık, kimlikleri verdiğimiz anda telefon geldi. Vefat haberini aldık. Ondan sonra da göstermediler. Dirisini göstermediniz, bari ölüsünü gösterin. Vefat etti, neden göstermiyorsunuz diye söyledik, yine savcılık izni gerekli dediler. Yoğun bakım ünitesinden almışlar, morga götürmüşler, morga indik. Orada da yetkililere söyledik. Savcı gelip görmeden, incelemeden size gösteremeyiz dediler. Olay yeri inceleme geldi, savcılık geldi. Bütün işlemler bittikten sonra sadece abisinin görmesine izin verildi." dedi.

GERİDE YETİM BİR KIZ ÇOCUĞU KALDI


Selda-Yusuf Paçacı ve kızları 14 yaşındaki Semranur'un bir açık görüş sırasında çekilen son fotoğraflarından...


KHK'dan ihraç edilen İngilizce öğretmeni Selda Paçaçı ve Yusuf Paçacı çiftinin 14 yaşında bir kız çocukları var. Yusuf Paçacı'nın cenazesi 17 Nisan 2019'da Erzincan Refahiye Kalkancı Köyünde ikindi vaktinde kılınan cenaze namazından sonra defnedildi.







YUSUF PAÇACI CEZAEVİNDE ARKADAŞLARIYLA..

Zeytin çekirdeklerinden tespih yapmak için duvara sürterek şekil veriyorlar. 








GÜLTEN BIÇAKÇI'YA DA EŞİNİ GÖSTERMEDİLER 



Dün bir vefat haberi de Antalya'dan geldi. 34 aydır Isparta E Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan Bekir Bıçakçı, 13 Nisan 2019'da cezaevi banyosunda düşerek beyin kanaması geçirmişti. 74 yaşındaki eğitim gönüllüsü, kaldırıldığı Antalya'daki özel bir hastanede dün (16 Nisan 2019) hayatını kaybetti. Eşi Gülten Bıçakçı'ya da tüm uğraşlarına rağmen eşini son anda görmesine izin verilmedi.

8 Nisan 2019 Pazartesi

Biri PKK’dan, biri KHK’dan, biri de başörtüsünden… Hayatları heba edilen OKUR kardeşler

8 Nisan 2019
Üç kardeşin biri PKK’dan, biri KHK’dan hayatını kaybetti. Diğeri ise 28 Şubat’ın bitmediğini gösteren mağduriyet zinciri içinde.. Bir Kürt ailesinin hikayesi…


Selman Okur ve Ahmet Okur…  İki kardeş… Bugün ikisi de hayatta değil. Bağırsak kanseri tedavisi gören Selman Okur (45), 19 Mart 2019’da Diyarbakır’da bir hastanede vefat etti. Kardeşi Ahmet Okur (49) ise, 24 Haziran 2005’te Bingöl dağlarında çıkan çatışmada vuruldu. Biri Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işinden atılıp ölüme mahkum edildi; diğeri PKK’ya katılıp dağda hayatını kaybetti. Yakınları Ahmet Okur’un öğrenciyken Kürt olduğu için maruz kaldığı haksızlıklardan sonra PKK’ya katıldığını belirtiyor.

İmam olmak için 10 yıldır mücadele eden üçüncü kardeş Ammar Okur’un (40) yaşadıkları ise, her fırsatta 28 Şubat’tan söz eden AKP iktidarı döneminde 28 Şubat’ın devam ettiğini gösteren bir hikaye.
Okur ailesinin yaşadıkları, Türkiye’de benzeri binlerce ailenin yaşadıklarından sadece bir örnek.

ÖNCE ÇÖPÇÜ YAPTILAR, SONRA AÇIĞA ALDILAR




Selman Okur (45) vefat etmeden önce Diyarbakır Sur Belediyesi halkla ilişkiler bölümünde çalışan, evine ekmek götürmekten başka derdi olmayan bir eş ve babaydı. Üç kız bir erkek olmak üzere 4 çocuğu vardı. 2015’te aldığı ev kredisinin taksitlerini ödüyordu. 15 Temmuz’dan sonra terörist ilan edildi. Önce belediyenin temizlik işleri departmanına sürüldü, çöpçülük yapmaya zorlandı. Sonra açığa alındı. 17 Temmuz 2017’de ise 692 sayılı KHK ile işinden atıldı.

İşine geri dönmek için Olağanüstü Hal (OHAL) Komisyonu’na yaptığı müracaat, terör örgütüne üye olduğu gerekçesiyle reddedildi. 2010 yılından bu yana belediyede çalışan, 15 Temmuz’a kadar hakkında herhangi bir soruşturma açılmayan Selman Okur birdenbire terörist ilan edildi.

OHAL Komisyonu’nun incelemesine göre Selman Okur, 1993-2017 yılları arasında PKK/KCK adına düzenlenen eylem ve etkinliklere, yürüyüşlere, basın açıklamalarına katılmakla, kapatılan Tutuklu Hükümlü Aileleri Demokratik Hukuk ve Dayanışma Derneği, Mezopotamya Yakınlarını Kaybeden Ailelerle Yardımlaşma Dayanışma ve Kültür Derneği üye olmakla suçlandı.

Ammar Okur, “Bir abim PKK’ye katıldığı için biz bu muameleyi hep gördük. Bugün de birçok Kürt ailesi aynı muameleye maruz kalıyor.” diyor.

SOSYOLOJİ OKUDU, İMAMLIK SINAVINI KAZANDI

1990 yılında Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Selman Okur, 1992’de Diyarbakır Müftülüğü’nün açtığı imamlık sınavını kazandı ve Diyarbakır’ın Hani ilçesine imam olarak atandı. 18 ay maaş aldı. Fakat abisi Ahmet Okur’dan dolayı 1993’te tutuklandı. Yöneticilikten 10 yıl 6 ay ceza aldı ve bu ceza siciline işlediği için bir daha imamlığa geri dönemedi.

2003’te cezaevinden çıktıktan sonra Açıköğretim Fakültesi Sosyoloji bölümünde okuyan Selman Okur, uğraştı, didindi sonunda Sur Belediyesi’nin 2010’da ‘hükümlüler’ için açtığı sınavı kazandı. Fakat ancak 7 yıl çalışabildi. Ammar Okur’a göre Sur Belediyesi’nin kayyumu, abisinin derneklere gidip gelmesini bahane etti.

Selman Okur’a ihraç olduktan iki ay sonra bağırsak kanseri teşhisi kondu. Bir buçuk yıl tüm aile onun hastalığıyla ilgilendi. Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi, Adana Başkent Hastanesi, Elazığ Devlet Hastanesi, Diyarbakır Memorial arasında gidip geldiler. Kemoterapi uygulandı, radyoterapi yapıldı. Adana’daki doktorlar kanser hücrelerinin vücudundan temizlendiğini söyledi ama tekrar nüksedince Dicle Tıp Fakültesi’nde hayatını kaybetti. Ammar Okur, abisinin çocukları okutma, kredi borcuna ödeme, işine dönememe endişesiyle kanser olduğunu söylüyor.

HAYALİ FUTBOLCU OLMAKTI

1993’te PKK’ya katılan ve 24 Haziran 2005’te Bingöl/Dallıtepe çatışmasında ölen Ahmet Okur’un (solda) ideali ise futbolcu olmaktı. 1,90 boyunda yapılı ve güçlü bir fiziğe sahipti. Lise döneminde Hazro, Hani, Cizre’deki spor kulüplerinde futbol oynuyordu.

Liseden sonra hem para kazanmak hem de okumak için Antalya’ya gitti. Bir yandan taşeron olarak inşaat işleriyle uğraştı, diğer yandan üniversite sınavına hazırlandı. Antalya Akdeniz Üniversitesi Beden Eğitim Bölümü’nün sınavlarına girdi. Rakiplerini geride bırakarak tüm aşamaları başarıyla tamamladı ama sözlü sınavda ‘Kürt’ olduğu için elendi. Ahmet Okur futbolcu olmaktan da, üniversite sınavına girmekten de o gün vazgeçti.


Ammar Okur, “Abim 24-25 yaşlarında gitti kırsala (PKK). Çünkü bir zulme maruz kalıyor. Sözlü sınavda Kürt olduğu için aşağılanıyor. Sınavdaki hocaların ifadeleri, tavırları ağrına gidiyor. Şu anda aynı duruma yine binlerce Kürt çocuğu maruz kalıyor. Ahmet abim Diyarbakır Hazro’da liseyi okurken medresede kalıyordu. Ben ortaokul ikinci sınıftaydım o zaman. En son okuduğu kitap İbn-i Kasım’ın Şafi ilmihalidir. Bugün Diyanet İşleri Başkanlığı’nın hiçbir imamı o kitabı tam bilecek seviyede değildir. Buna benzer binlerce örnek var. Milyonlarca genç bu şekilde harap edildi.” diyor.

BAŞÖRTÜSÜ EYLEMLERİNE KATILDIĞI İÇİN İMAM OLAMIYOR

1998-1999 Diyarbakır İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Ammar Okur ise Dicle Üniversitesi’nde gerçekleştirilen başörtüsü eylemlerine katıldı. Dönemin partisi DEHAP’ın mitinginde ‘Başörtüye uzanan eller kırılsın’ afişleri dağıttıkları için Diyarbakır TEM tarafından gözaltına alındı. Üç saat içeride kaldı. Dövüldükten sonra serbest bırakıldılar. AKP’nin iktidara geldiği 3 Kasım 2002 seçimlerinden önce 26 Ekim 2002’de tekrar gözaltına alındı.

Ammar Okur, neden tutuklandığını şöyle anlatıyor:

“Seçimden önce insanlara gözdağı vermek amacıyla Diyarbakır, Elazığ, Malatya, Van, Urfa merkezli bir operasyon yapıldı. Bu arada 2001’de AKP, Diyarbakır’da yeni örgütlenmeye çalışırken bize de teklif geldi. Gelin gençlik kollarında görev alın diye. Biz o zaman Milli Gençlik Vakfı’na gidiyorduk. 26 Ekim 2002’de ablamın evindeyim. Gece polis geldi. Seni almamız lazım dediler. Gittik. 30 kişi tutuklandığımızı ben daha sonra mahkemede anladım. O 30 kişiden kimseyi tanımıyorum. Beni sorguya aldılar. İlk soru ‘Ahmet Okur nerede?’ ‘Selman Okur nerede?’ oldu.

Bizim mahalleden bir arkadaşım vardı. O adımı vermiş. Diyarbakır TEM onların evine gidince orada bana ait bir kitabı görüyorlar. Said Havva’nın İslam’da Nefis Tezkiyesi adlı kitabı. Bundan dolayı beni tutukladılar. Suçlama Kürdistan İslami devrim hareketini kurmak. Vay be dedim, biz neler yapıyormuşuz. Bahane çok. 160-170 sayfalık iddianamede benim ifadem 5 satırı geçmez, kimlik bilgiler dahil. Daha sonra serbest kaldık ama mahkememiz devam etti. Savcı hakkımızda 10 yıl ceza istedi. On yıl oldu 5 yıl. Beş yıl oldu 1 yıl. Bir yıl oldu 10 ay. 10 aylık ceza da ertelendi. Ama sicilime işlendi.”

Açıköğretim’de sosyoloji ve ilahiyat, Fırat Üniversitesi’nde mermercilik okuyan Ammar Okur, 2013’te Diyanet İşleri Başkanlığı’nın açtığı imamlık sınavını kazanıp Aydın’a imam olarak atanıyor ama göreve başlayamıyor. 10 aylık cezayı Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesi temizlemesine rağmen, kamuda çalışma haklarını almasına rağmen DİB imamlık vasfını kaybettiğine kanaat getiriyor.

Ammar Okur o günden beri bu haksızlıkla mücadele ediyor. 9 Ocak 2014’te Ankara 7. İdare Mahkemesi’ne dava açıyor. Mahkeme 6 ay sonra red kararı verince dosyasını Danıştay’a götürüyor ve 3 yıl sonuç bekliyor:

“Yani bir karar düzeltme 5 ay sürmesi gerekirken 3 yıl bekledik. Açıktan söylemiyorlar ama Kürt olduğumuz için hep red yiyoruz.” diyen Ammar Okur, 24 Şubat 2019’da dosyasını Anayasa Mahkemesi’ne taşıyor. Şimdi yine beklemede, fakat pek ümitli değil: “Türkiye’de hepten hukuk kalmadı. En az 3 yılı daha gözden çıkardım. Bana herkes ‘sen hukuk mağdurusun’ diyor.”

30 BİN KİŞİ İÇİNDE 6 BİNİNCİ OLDU


İmam olamayınca Diyarbakır’da bir gözlük dükkanında çalışmaya başlayan Ammar Okur, 2018 Şubat’ta tekrar imamlık sınavına giriyor 30 bin kişi içinden 6 bininci oluyor. 20 gün önce katıldığı sözlü sınavdan ise abisinin hastalığıyla ilgilendiği için ancak 60 puan alabilmiş.

Okur, “Avukatıma sordum. Sınavları kazandım, DİB yine sorun çıkartabilir mi diye. Her şey olabilir, her şeye hazırlıklı olun dedi. Abimizden dolayı biz hep bunu yaşadık, baskı gördük. ‘Abisi orada kendisi burada’ gibi ithamlarda bulundular. Neden onun yolundan gidip gitmediğimizi bile sorguladılar. Bugün bazı ortamlara girince, insanlar bana da abilerimden dolayı ‘o’ gözle bakıyorlar. Ben hiçbir siyasi partinin binasından içeri girmiş değilim, hiçbir siyasi parti için çalışmış değilim. Ama maalesef durum böyle.” diyor.

15 TEMMUZ’DAN SONRA AİLEDEKİ HERKES KANSER TEDAVİSİ GÖRDÜ

Okur ailesi, Diyarbakır’ın Hazro ilçesi Dadaş köyünden… Molla ailesi olarak biliniyorlar. Sülaledeki herkes neredeyse imam. Baba, babanın babası, onun babası, amca, amcaoğulları, yeğenler… Silsile böyle devam ediyor. Daha birkaç gün önce ilahiyat mezunları yeğenleri imamlık sınavını kazanmış. Ailede her sene birileri imam oluyor.

1940 doğumlu baba Hayder Okur 1977’de Diyarbakır’ın Hani ilçesine imam olarak tayin oluyor ve 2002’de emekli oluncaya kadar imam olarak görev yapıyor. Saliha Okur ile evlenen Haydar Okur’un yedi çocukları dünyaya geliyor.

Büyükten küçüğe; Mehmet, Ahmet, Mina, Selman, Selime, Ammar ve Abdullah Okur. 15 Temmuz’dan sonra ailedeki herkes stres ve sıkıntı nedeniyle hastalanmış. 79 yaşındaki baba, geçici hafıza kaybı yaşıyor. Şu anda hastanede olan anne yatalak, böbrekleri ve bağırsakları rahatsız. Selman Okur bağırsak kanserinden vefat etti. Diyarbakır Kadın Doğum Hastanesi’nde laborant olarak çalışan Mehmet Okur ve evhanımı Mina Okur’da da kanserleşmemiş tümör tespit edildiği için kansere dönüşme ihtimaline karşı tedavi görmüşler. En küçük kardeş Abdullah da zihinsel engelli. Selime Okur, annesine, kardeşine ve babasına bakıyor. Zor bir hayatları var. Fakat Ammar Okur diyor ki, "Yaşamak direnmektir."


29 Mart 2019 Cuma

İsim benzerliği nedeniyle tutuklandı, çocukları yolunu gözlüyor

29 Mart 2019 
Türkiye’de artık hiç kimsenin yargı sistemine, adalete, hukuka inancı kalmadı. Uzun zamandır durum böyle ama mahkeme kayıtları ortaya çıktıkça fotoğraf daha netleşiyor. Şanlıurfa’da bir hakim, sanık ve itirafçı arasında yaşanan aşağıdaki diyalog, mahkemelerdeki durumu bir kez daha göstermesi bakımından ibretlik…

İtirafçının ifadesine rağmen tutuklanan Ayşe Demir'in, biri 14 aylık 3 çocuğu var. Eşi de cezaevinde.


– Yer: Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi.
– Tarih: 11 Kasım 2018.
– Hakim Ali Kara, itirafçı Büşra Demirdal’a soruyor.
– Ayşe Demir’i tanıyor musunuz?
– El cevap: Hayır, benim dediğim Ayşe Demir bu değil. Adını verdiğim Ayşe Demir eczacı bir bayandı. 40-45’lı yaşlarındaydı. Ben bu kadını tanımıyorum.
– Hakim: Ayşe Demir’in tutuklanmasına… (karşısındaki kadını kast ederek) 

Gözaltındayken Ayşe Demir’in adını veren Büşra Demirdal, mahkemede adını verdiği kadınla karşılaşınca yanlış kişi olduğunu ifade ediyor. Ama buna rağmen sonuç değişmiyor. Hukuksuzluklar dağ gibi. Hayatı mahvolan bunca insan ne yapacak, nası bir çıkış yolu bulacak...

ANNE VE BABA AYNI GÜN, ÇOCUKLARININ GÖZÜ ÖNÜNDE TUTUKLANDILAR 


Türkçe öğretmeni Ayşe Demir ve fizik öğretmeni eşi Beytullah Demir, 12 Eylül 2018’de, üç çocuklarının gözleri önünde Urfa’daki evlerinde tutuklandılar. 10 gün gözaltında kaldıktan sonra Şanlıurfa Sulh Ceza Mahkemesi Ayşe Demir’i adli kontrolle serbest bıraktı. Beytullah Demir ise ‘örgüt üyeliği’ suçlamasıyla Diyarbakır Cezaevi’ne gönderildi.

Ayşe Demir bir ay boyunca hiçbir yere kaçmadan, gizlenmeden imzasını attı. Bir ayın sonunda ise yeni bir gelişme oldu. İstanbul Silivri Cezaevi’nde tutuklu bulunan Büşra Demirdal adlı genç bir kız itirafçı olmuş, Ayşe Demir adlı birinin adını vermiş, Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi'nde de hakkında dava açmıştı. Ayşe Demir, Ceylanpınar doğumlu olduğu için ifadesinin alınması için Ceylanpınar Asliye Mahkemesi’ne talimat verildi.

Fakat Şanlıurfa merkezde yaşayan Ayşe Demir, ‘ben kendim hakim karşısına çıkıp, savunmamı yapayım’ diye 11 Kasım 2018’de Şanlıurfa 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davaya gitti. Kendi ayağıyla gittiği mahkemede maalesef tutuklandı. Hakim Ali Kara, mahkemeye SEGBİS ile bağlanan Büşra Demirdal’ın yukarıdaki ifadesine rağmen, ‘ben bu kadını tanımıyorum’ demesine rağmen, genç anneyi üç çocuğundan ayırdı. Ve 32 yaşındaki Demir, 12 Aralık 2018’de terör örgüne üyelik suçlamasıyla 5 yıl 18 ay 22 gün hapis cezasına çarptırıldı. İstinaf mahkemesi de on gün önce kararı onayladı. Dava şu anda Yargıtay aşamasında.

Bir itirafçının adını vermesiyle Hilvan 2 No’lu T Tipi Kapalı Cezaevi’ne gönderilen Ayşe Demir Türkçe öğretmeniydi. Eşi de kendisi de Dicle Üniversitesi’nden mezun oldu. 2011-2014 yılları arasında Diyarbakır’daki Kültür Özel Eğitim ve Nehir Özel Eğitim kurumlarında ücretli öğretmen olarak çalıştılar.

Ayşe Demir, Hümeyra’ya hamile kalınca okuldan ayrıldı. Çalıştıkları kurum kapatıldıktan sonra da Şanlıurfa’ya yerleştiler. Bu arada çocuklarının sayısı 3 oldu. Şimdi 1,5 yaşında olan Taha Bera, annesi tutuklandığında henüz sütten kesilmemişti. En büyük oğulları Osman 7, Hümeyra ise 2 yaşında.

20 gün önce mahkemesi olan Beytullah Demir ise iki ay sonra tekrar hakim karşısına çıkıp savunmasını yapacak ve ‘terörist’ olmadığını kanıtlamaya çalışacak!

ÜÇ TORUNUMA, 80 YAŞINDAKİ FELÇLİ BABAMA BAKIYORUM

Ayşe Demir’in babası emekli Şeref Atay, hem torunlarına, hem de beyin kanaması nedeniyle hastanede yatan kendi babasına bakıyor. İki ayağı bir pabuca girmiş, bir oraya bir buraya koşturuyor. Telefonla görüştüğümüz Şeref Atay, çaresiz bir baba ve dede olarak tüm mağdurların sesi olarak 6 aydır yaşadıklarını anlattı:

“Yandaş olman lazım, yoksa başka çaresi yok. Kızıma sordum, sen Büşra’yı tanıyor muydun diye. Vallahi billahi tanımıyorum baba, diyor. Biz Büşra Demirdal’ı mahkemede gördük, kimdir bilmiyoruz. Daha önce Diyarbakır’da bulunmuş galiba. Büşra Demirdal’ın o tarihlerde kızımı tanıması mümkün değil. Kızım o tarihlerde üniversite okuyordu. Evlenmemişti, benim soyadımı taşıyordu… Ben perişan oldum. Torunlarıma bakıyorum. 80 yaşındaki babam beyin kanaması geçirdi, felç oldu, hastanede yatıyor. Üç çocuk bize kalmış, bunları bezleri var, üstleri var. Taha Bera daha süt emiyor. Sabah akşam cezaevine götürüyorum. Ben emekli bir insanım. Artık psikolojimiz bozuldu. Eve gidiyorum, çocuklar başlıyor; dede annem ne zaman gelecek demeye. Ne yapacağımı bilmiyorum.

ÇALMADIĞIM KAPI KALMADI

Böyle hukuksuzluk olmaz. Benim kızım suçluysa cezasını verin çeksin! Ama yok, bana bir gerekçe gösterin! Suçlamalardan birine de gaybubet evinde yaşıyor diye yazmışlar. Üç çocuğuyla kendi evinde yaşayan bir anne, nasıl gaybubet evinde yaşıyor! Emlakçı belli, biz tutup yerleştirdik kızımı oraya. Allah’tan korkun, neyin terör örgütü. Silah mı sıkmış, silah mı kullanmış, kaçakçılık mı yapmış anlamadım. Öyle bir hayat yaşadık ki, anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan geldi. Çalmadığım kapı kalmadı. Kimseye, hiçbir şeye inancım kalmadı artık. Çok doluyum…”

Ayşe Demir’e isnat edilen akıl almaz üç suç var. 2011-2014 yılları arasında Diyarbakır’daki Kültür Özel Eğitim ve Nehir Özel Eğitim kurumlarında ücretli öğretmen olarak çalışması olması. Tanımadığı, adını dahi bilmediği Büşra Demirdal’ın adını vermesi ve gaybubet evinde kaldığı iddiası. Ayşe Demir’in avukatı, iddiaları çürütmelerine rağmen bir sonuca varamadıklarını ifade ediyor.

Ayşe Demir, Büşra Demirdal ifadeleri ile avukat Abdülhamit Tapışık’ın savunması:


24 Mart 2019 Pazar

Hakan bebek ve annesi Zeynep öğretmen tutuklandı, baba da aynı cezaevinde

24 Mart 2019 
 Bir anne ve bebek daha cezaevine girdi. 2,5 yaşındaki Hakan bebek ve annesi iki gün önce tutuklandı. Devlet üniversitesinin düzenlediği geziye katılmakla suçlanan baba ise 15 aydır tutuklu. Şimdi üçü birlikte Osmaniye Toprakkale Cezaevi’nde…

Tutuklu bebeklere bir yenisi daha eklendi. Zeynep Zeyfeoğlu ve 2,5 yaşındaki oğlu Hakan 21 Mart perşembe sabahı tutuklandı. Öğretmen Zeynep ve oğlunun tutuklanmasından sonra Türkiye hapishanelerindeki çekirdek ailelerin sayısı da artmış oldu. 2014 yılında kurulan Zeyfeoğlu ailesinin üç üyesi de artık Osmaniye Toprakkale Cezaevi'nde bulunuyor.

DEVLET ÜNİVERSİTESİNİN DÜZENLEDİĞİ GEZİYE KATILMAK SUÇ SAYILDI



Önce tarih öğretmeni olan baba Sercan Zeyfeoğlu 29 Aralık 2017'de gözaltına alındı, 3 Ocak 2018'de tutuklandı. Emlakçı bir arkadaşının adını vermesi üzerine 'silahlı terör örgütüne üye olmak' suçundan gözaltına alınan ve 'güleç' yüzüyle tanınan Zeyfeoğlu, çıkarıldığı ilk mahkemede ifadesi okunurken gülümsediği için tutuklanmasına karar verildi. Daha sonra iddianamesine Bylock kullanıcısı olduğu yazıldı. Atfedilen en trajikomik suç ise Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi rektörlüğünün düzenlediği geziye katılmak. Üniversitenin tarih bölümünden 2011 yılında mezun olan Sercan Zeyfeoğlu, rektörlüğün gezisine gitmekle suçlanıyor.

ÖNCE 'BYLOCK YOK', SONRA 'VAR' DEDİLER

Eşi Zeynep Zeyfeoğlu'na atfedilen suç ise Bylock kullanmak. Oysa Sercan Zeyfeoğlu gözaltına alındığında her ikisinin de telefonuna el koyan polis, önce 'telefonlarınız temiz' dedi. Daha sonra Sercan Zeyfeoğlu'nunkini geri alıp Bylock tespit etti! Bir buçuk yıldır eşini cezaevine ziyarete gidip gelen Zeynep Zeyfeoğlu da aradan geçen zaman zarfında birdenbire Bylock kullanıcısı ilan edildi!

Zeyfeoğlu ailesinden telefonla görüştüğümüz S. Zeyfeoğlu, "Zeynep'i perşembe günü gözaltına aldılar, aynı gün tutukladılar. Tutuklanma kağıdına da 'hakkındaki delillerin tespit edilmesi' yazdılar. Bunu tutuksuz da yapabilirlerdi. Denetimli serbestlikle de yapabilirlerdi. Bu olayın hiçbir yerinde mantık yok. Hakimin, savcının amacı baskı kurarak etkin pişmanlıktan yararlandırmak, isim söyletmek. Yani bu ülkede tutuklanmadık insan kalmayacak. Rektörün düzenlediği geziye katılmak suç sayıldı. Bu yasal değilmiş, devletin üniversitesinin düzenlediği bir gezi." diyor.

İlk mahkemesine Kasım 2018'de çıkarılan Sercan Zeyfeoğlu'nun ikinci mahkemesi geçtiğimiz ocak ayında yapıldı. Üçüncü mahkemesi 9 Nisan'da görülecek. S. Zeyfeoğlu ve avukatın düşüncesine göre Zeynep Zeyfeoğlu'nun tutuklanmasının nedeni, karar duruşmasından önce aileye baskı kurmak, isim söyletmek.

 


HER İKİSİ DE AİLELERİNİN OKUYAN TEK ÇOCUKLARI

Biri 14 kardeşli bir ailenin okumuş tek kızı, diğeri 6 kardeşli ailenin okumuş tek oğlu... Siirt Pervari doğumlu olan 29 yaşındaki Zeynep Zeyfeoğlu, köyün üniversite okuyan iki kızından biri. Kızların okumasına iyi gözle bakılmayan Doğanköy'de verdiği mücadele köydeki diğer kızlara umut olmuş, önlerini açmıştı. Doğanköy'de şimdi epeyce kız üniversite mezunu.

Ailesindeki herkes 'o okusun' diye üzerine titrediği 31 yaşındaki Sercan Zeyfeoğlu ise Osmaniye'de büyümüş. Zeynep Zeyfeoğlu Erzurum Atatürk Üniversitesi, Sercan Zeyfeoğlu Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi mezunu. Biri tarih öğretmeni, diğeri matematik öğretmeni.

2014 yılında Van'daki Çağlayan dershanesinde çalışırlarken evlenen Zeyfeoğlu çiftinin oğulları Hakan, Ekim 2016'da dünyaya geldi. Şimdi tüm hakları elinden alınmmış halde, annesiyle birlikte 40 metrekarelik bir koğuşta yaşıyor. İki yıl önce Osmaniye'ye dönen Zeyfeoğlu çifti, burada yeni bir hayat kurma telaşınday, kendi dünyalarında yaşayıp giden yurdum insanıydılar... MAHKEMELERDEKİ HAVAYI, DİYALOGLARI BİR GÖRSENİZ...

Parkinson hastası olan, aynı zamanda kalp yetmezliği bulunan Sercan Zeyfeoğlu'nun babası Selman Zeyfeoğlu'na ise 2018 Kurban Bayramı'ndan sonra akciğer kanseri teşhisi konuldu. Yaşadıkları sıkıntıların bu hastalığı tetiklediğini ifade eden S. Zeyfeoğlu, "Sercan'ı okutabilmek için çok çabaladık. Öğretmen oldu diye düşünürken devlet ona terörist damgası vurdu. Mahkemelerdeki havayı, diyalogları bir görseniz olayın iç yüzünü daha iyi anlarsınız. Orada tamaman bir tiyatro gibi mahkemecilik oynanıyor. Adın nedir, soyadın nedir, ifadene itirazın var mı, otur, öbürüne geç... O kadar çaresiz ki insanlar, ölüm kadar çaresizler..." diyor.


Sercan Zeyfeoğlu'nun, akciğer kanseri teşhisi konulan babası Selman Zeyfeoğlu "Ben yaşacağımı yaşadım, dünya gözüyle oğlumun çıktığını göreyim" diyor.

20 Mart 2019 Çarşamba

Tutuklu Deniz Hakan Şen’in adım adım öldürülüşünün belgeleri ve vahim hikayesi

20 Mart 2019
 Geçen yıl mart ayında hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen'in cezaevi yönetimine yazdığı yaklaşık 40 dilekçeden 4'ü ile hastane fotoğraflarına ulaştım. Belgeler, Şen’in cezaevi-hastane-doktor üçgeninde, ölüme nasıl sürüklendiğini kanıtlıyor. Eşine söylenen ise: “Tecavüzcü olsaydı daha kolay olurdu”
42 yaşındaki tıbbı mümessil Deniz Hakan Şen’in vefatı üzerinden bir yıl geçti. Ne eşi Hüsna Şen, ne iki çocuğu yaşatılan acıları ve travmayı atlatabilmiş değil. Ona ve ailesine yaşatılanlar, hasta tutuklulara yapılanların ulaştığı akıl almaz boyutu gösteriyor. Şen’in hikayesi, açık yasa hükümlerine rağmen cezaevlerinde bulunan yüzlerce hasta tutuklunun durumuna ışık tutuyor.
Geçen yıl mart ayında hayatını kaybeden Deniz Hakan Şen’in cezaevi yönetimine yazdığı yaklaşık 40 dilekçeden 4’ü ile hastanedeki fotoğraflarına ulaştık.
“TECAVÜZCÜ OLSAYDI DAHA İYİ OLURDU” DEDİLER
Telefonla görüştüğümüz Deniz Hakan Şen’in eşi Hüsna Şen, mide kanseri teşhisi konulan ve bir sürgün gibi hastane hastane dolaştırılan eşi için “Kendi başına dönemeyen eşimi yatağa kelepçelediler. İdrar torbasını bile ona boşalttırdılar. Türlü bahanelerle o hastaneden bu hastaneye sürüklediler. Tedavisini geciktirdiler. Refakatçi izni almak için adliyeye gittiğimde ‘eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Ömrüm vefa ettiği müddetçe bu işin peşini bırakmayacağım. Bu benim, eşime son vefa borcum.” diyor.
42 yaşındaki tıbbi mümessil Deniz Hakan Şen 1 Ekim 2017’de tutuklandı ve Silivri Cezaevi’ne gönderildi. Daha önce birlikte çalıştığı Muğla Dalyan’da bir otelin sahibi olan Taner Özkaradeniz tarafından Hizmet Hareketi’yle ilişkili olduğu gerekçesiyle ihbar edilmişti. Bylock kullanmadığı halde, Bylock kullanıcısı olduğu, iptal ettirdiği Digiturk aboneliği iddianamesine yazıldı.
Deniz Hakan Şen’in cezaevine girdiği ilk zamanlar herhangi bir hastalığı yoktu. Bir koğuştan diğerine yeri değiştirilerek psikolojik ve bedensel yıpranmalara maruz bırakıldı. Ocak 2018’den itibaren cezaevi yönetimine, hasta olduğuna dair dilekçeler yazmaya başladı. Avukatının verdiği bilgiye göre yaklaşık 40 dilekçe kaleme aldı. Vefat ettiğinde ailesine teslim eşyalarının arasından çıkan deftere yazdığı dilekçelerin 4’ünü tarih sırasıyla aşağıda sunuyoruz. (Hüsna Şen’in ifadesine göre eşi dilekçeleri önce defterine yazıyordu.)



Deniz Hakan Şen’in tedavi edilmek için adeta yalvardığı, acıdan kıvrandığı birkaç kuruma birden yazdığı dilekçelerine cevap verilmedi. Hastalığı ilerledi ve 8 Şubat 2018 perşembe günü, koğuşunda namaz kılarken düşüp bayıldı. Bir saat kendine gelemeyince ‘elimizde kalmasın’ diye Silivri Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı. O gün görüş günüydü. Hüsna Şen, görüşe çıkmayan eşinin hastaneye kaldırıldığını öğrendi. Deniz Hakan Şen aynı gün Silivri Devlet Hastanesi’nden ‘bir şeyi yok’ diye taburcu edildi. Cezaevi arabasında tekrar bayılınca geri götürüldü. Eşinin hastaneye yatırıldığını ertesi günü öğrenen Hüsna Şen, hastaneye koştu fakat hasta eşini ne görebildi, ne de konuşabildi.






KANSER TEŞHİSİ KONDU, SERUM DAHİ TAKILMADI
Deniz Hakan Şen’e, Silivri Devlet Hastanesi’nde üç gün kaldıktan sonra endoskopi yapıldı. Kanser bulgularına rastlanınca, 12 Şubat 2018 Pazartesi Halkalı Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne sevk edildi. İleri derece mide kanseri teşhisi bu hastanede konuldu. Şen iki gün Halkalı’daki hastanede yattı. Fakat zamanında müdahale edilmediği için sarılığı ilerlemişti. Vücutta biriken sıvının boşaltılması ve sarılığın düşürülmesi için PTK adı verilen işlemin yapılması gerekiyordu. Hastane yetkilileri, ‘doktor radyasyona maruz kalacak’ diye bu işlemi yapamayacaklarını söyledi. Hüsna Şen tutuklu odasında bekletilen eşi için “Bana izin verilmediği için yanına giremedim ama avukatımız iki kez gördü ve bir serum bile bağlanmadığını söyledi.” diyor.
Bir hafta içinde üç hastane değiştiren Deniz Hakan Şen, 13 Şubat 2018’de Halkalı’dan Okmeydanı Devlet Hastanesi’ne gönderildi. Burada yaşadıkları ise daha vahim. Yoğun bakımda yatması gerekirken 6 gün hiçbir tedavisi yapılmadan yine tutuklu odasında bekletildi. Acil yapılması gereken PTK işlemi geciktirildi. Yatakta kendi başına dönebilecek gücü kuvveti yokken yatağa kelepçelendi. Başında bekleyen polisler idrar torbasını bile kendisine boşalttırdılar.
“BOŞUNA UĞRAŞMAYIN ZATEN ÖLECEK”
Hüsna Şen ve avukatı, mahkemeden binbir güçlükle alabildikleri tahliye kararını 19 Şubat’ta Okmeydanı yönetimine sundular. Deniz Hakan Şen, hemen o gün tutuklu odasından çıkarılıp, yoğun bakıma alındı ve PTK işlemleri yapıldı. Hüsna Şen, ‘Neden bekliyorsunuz, neden tedavisini yapmıyorsunuz’ diye sordukları doktordan şu cevabı aldıklarını ifade ediyor:
“Biz top sayıyoruz. Siz tahliyesini alana kadar o zaten ölecek. Boşuna uğraşmayın.” Hüsna Şen, “O doktorun adını özellikle veriyorum, Şeraceddin Eğin. Cerrah. Eşimi yoğun bakıma alınırken idrar torbasını kendisinin boşalttığını söyledi. Keşke videoya çekseydim o anı ama nereden bileyim böyle olacağını” diyor.


Böyle bir hastanede elbette kimse eşini bırakmak istemez. Hüsna Şen aynı gün onu Okmeydanı Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nden çıkarıp Bahçelievler Medicana Hastanesi’ne getirdi. 2 ay içinde 85 kilodan 45 kiloya düşen Deniz Hakan Şen, 15 gün sonra, 6 Mart 2018’de hayatını kaybetti. Eğer yaşasaydı 10 Nisan 2018’de Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen davasında kendini savunacak, kullanmadığı Bylock iddiasını -kullanmak suç olmasa da- çürütecekti.

DOKTORLAR VE HASTANELER HAKKINDA SORUŞTURMA BAŞLATILDI
17 yıllık eşini kaybeden Hüsna Şen, adı geçen üç hastane ve bir doktor hakkında dava açıldığını, soruşturma başlatıldığını söylüyor:
“Bir yıl çok sancılı geçti. Normal bir ölüm olmadığı için acımız çok katmerliydi. Çok çektirdiler eşime. O kadar işkence ettiler, en son bana ‘sakın onlara bir şey deme, onlar da emir kulu’ dedi. Böyle bir insandı. 6 Mart’ta ben sanki eşimi o gün yeniden toprağa koymuş gibiydim. İki çocuğumuz var. Biri 2002, diğer 2003’lü. Onlar da çok yıprandılar. Çocuklarımın bunları duymaması için elimden geleni yapıyorum ama elbette bir şekilde duyuyorlar. Şu an mesela başa döndüler.
Eşimin koğuşundan çıkanlarla bizzat görüştüm. Onu adeta ölüme terk ettiler. Hukuksal mücadelemizi başlattık. Eşimi şikayet eden Taner Özkaradeniz, Silivri’deki doktor ve üç hastane hakkında dava açıldı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne de başvuracağız. Ne kadar bir ömrüm var bilmiyorum ama kendimi bu işe adadım. Asla vazgeçmeyeceğim. Kendime çok kızıyorum. Keşke içerideyken durumunu daha çabuk fark edip elimden geleni yapsaydım. O da üzülmeyeyim diye her şeyi benden gizlemiş.
AMACIM İNTİKAM DEĞİL, DAHA FAZLA KİMSENİN CANI YANMASIN

Eşimin yanına beni hiç almadılar. Burnunun ucunu göstermediler. İzin almak için Bakırköy Adliyesi’ne defalarca gittim. ‘Fetö suçlaması ise gelmeyin’ dediler. Zülkarneyn diye bir savcı bakıyordu Bakırköy’e o zaman, adını hiç unutmuyorum. ‘Eşin tecavüzcü ya da katil olsaydı daha kolay olurdu’ dediler. Okmeydanı’ndaki doktor, ‘ben izin vermem, refakatçiye ihtiyacı yoktur derim’ dedi. Hastalığını öğrenir öğrenmez Çağlayan Adliyesi 37. Ağır Ceza Mahkemesi’ne tahliyesi için başvurduk. Onlar da aynı gün teslim edilmek üzere hastaneden hayati tehlikesinin olduğuna dair rapor istediler. Fakat Seraceddin Eğin bizi oyaladı. Raporu vermedi. Patoloji sonucu olmadan bir şey yazmam dedi. Mahkemenin kararına aykırı davrandı.


O BENİM ÇOCUKLUK ARKADAŞIMDI
Eşim çocukluk arkadaşımdı. Kaderde evlenmek de varmış. O yüzden benim için çok daha zor ve acı. Amacım kimseden intikam almak değil, ama en azından bazı şeyler su yüzüne çıksın ki haksızlıklar tekerrür etmesin istiyorum. Hem de kızımla oğlumun yüreği biraz ferahlar. Tek amacım bu inanın. Elbette ona ve bize yapılan haksızlıkları tüm dünyanın da öğrenmesini istiyorum. Bunlar eşimi geri getirmeyecek biliyorum ama umarım birilerinin canı daha fazla yazmaz.”

Deniz Hakan Şen'in bu kareleri Bahçevlievler Medicana Hastanesi'ne getirildiğinde çekildi.

Deniz Hakan Şen, Silivri Cezaevi'ndeki doktora ilk 15 Ocak 2018'de görünüyor. Doktor tanı bölümüne Miyalji yani kas romatizması yazıp gönderiyor.

22 Ocak 2018'de tekrar görünüyor. Reçeteye yine Miyalji yazılıyor ve genel tıbbi muayene notu düşülüyor.
 5 Şubat 2018'deki reçeteye ise gastrist, tanımlanmamış yazılıyor.

DENİZ HAKAN ŞEN'İN TUTUKLANMADAN ÖNCEKİ SON FOTOĞRAFLARI...








18 Eylül 2010 Cumartesi

Yes please... Önce Antep sonra Kilis, çaylar filiz!

18 Eylül 2010
İhsan Aknur sıra dışı bir taksi şoförü. İstanbul’da onun gibi taksiciler olsa Kültür Bakanlığı’nın işi çok daha kolay olur. En son Basketbol Şampiyonası’nı takip eden Sırp bir gazeteci, ‘tuzlu’ taksi macerasını yazınca İhsan Aknur’u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında taksisine binen hiç kimse memnuniyetsiz ayrılmamış İstanbul’dan. Nitekim onu yine tanıtım işinde, Galata Köpsüsü’nde çekilen bir reklam filminde yakaladık.



Taksinin kapısı, şoförün ağzı açılır: “Yes please, önce Antep, sonra Kilis, çaylar filiz...” Turist kızcağız bir ayağı takside, öteki dışarıda “What... What...?” diye kalakalır. Şoför: “Hi... Where are going to now?” diye ikinci cümlesini kurar bu kez. Şaşkın turist, doğru taksiyi bulduğu için sevinir, koltuğa yerleşir ve özlemle beklediği İstanbul turu başlar... İhsan Aknur, kimi zaman ‘please, filiz’ diyerek kimi zaman da “Of course, my hourse” “No many, no honey” gibi kendi uydurduğu İngilizce deyimlerle karşılıyor müşterilerini...

“Google'da Robert de Niro'dan sonra en ünlü benim” diye hava atmasını hoş karşılıyoruz dolayısıyla. İnanmazsanız Google'a ‘İhsan Aknur taxidriver' yazıp sorabilirsiniz. Neden taxidriver? Çünkü İhsan Bey'i dünyaca ünlü yapan www.besttaxidriver.com adlı sitesi, Robert De Niro’nun adını Hollywood tarihine altın harflerle yazdırdığı filmi 1976 yapımı Taxi Driver.

Sadede gelirsek… Taksicilerin İstanbul'a gelen turistleri kazıklamasından bıktık. En son Basketbol Şampiyonası'nı (2010 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası 28 Ağustos-12 Eylül tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştirildi) takip eden Sırp bir gazeteci, bol sıfırlı tuzlu taksi macerasını yazınca İhsan Aknur'u yoklamak düştü aklımıza. Çünkü 40 yıllık iş hayatında onun taksisine binen kimse memnuniyetsiz ayrılmamış şu güzelim şehirden. Giden yerine yeni birini ya da birilerini göndermiş. Bunlar arasında hatırı sayılır uluslararası televizyoncular ve programcılar var. İhsan Aknur'un sayısı 22 olan anı defterine yazılanları okuyunca bize hak vereceksiniz.

Kültür Bakanlığı, yıllardır ülkemizin tanıtımı için çabalayıp dursun ama taksiciler bu çabayı bir çırpıda yok etsin! Olacak şey mi! İşe yaramayan kültür projeleri üretileceğine İhsan Aknur gibi taksiciler yetiştirilse çok daha anlamlı olur. (İşe yaramayan projelerden birine geçen haftalarda Adalar'da düzenlenen İstanbul Denizini Özlüyor başlıklı etkinliği örnek gösterebiliriz mesela. Denizimizi özlüyoruz ama balıklarımıza ve denize sahip çıkmak için sonucu fos olan etkinliklere ihtiyacımız yok.)

İhsan Bey'e, “Sizde şeytan tüyü mü var? Neden diğerleri gibi turistleri kazıklamıyorsunuz?” diye sormadan önce onun klasik özgeçmişine bir göz atalım. Züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi 58 yaşındaki Aknur, sıra dışı bir taksi şoförü. Ününü duymayan yok. Hikâyesi bugüne kadar Türk ve dünya basınına 90 kez konu oldu. Doğal olarak röportaj teklifimizi duyunca nazlanıyor. “Konuşuyoruz, konuşuyoruz, bir şey olmuyor ki!” diye sitem ediyor. Daha ne olsun diye biz de basıyoruz sitemi. Bizim belgeselimizi yapmıyor Discovery Channel. Hem bu eski bir hikâye. Ta 2001 yılında keşfetmişlerdi onu.   
Uzun yıllar Sultanahmet'te çalışan Aknur, arabasına binen yabancıların dillerini anlamamak zoruna gidince İngilizce kursuna yazılmaya karar verir. Turistlerden de pratik yapmak için yardım ister. Ama hayatı 2001 yılında bir web tasarımcısının taksisine binmesiyle değişir. 155 bin kişinin ziyaret ettiği www.besttaxidriver. com sitesi böylece ortaya çıkar. Sitenin dili sadece İngilizce. Türklerle işi yok. Bundan sonra her şey çorap söküğü gibi gelir. Amerika'dan Avrupa'ya birçok e-mail almaya başlar. Herkes İhsan Aknur'la İstanbul turu yapmak için rezervasyon yaptırır.

İhsan Bey, misafirlerini havaalanında karşılar, gündüz turistik yerleri gezdirir, bir rehber gibi bilgiler verir, gece eğlence mekanlarına götürür. Otellerini ayarlar, ucuz restoranları öğretir. Aknur, “Biriktirdiğim defterler çok işime yaradı. Turistler buradaki güzel yazıları okuyunca bana daha çok güvendiler. Taksiciler, turistlerin bu ülkede karşılaştıkları ilk kişiler. Bu yüzden bana önemli bir görevin düştüğünü düşündüm. Müşteriyi istediği yere bırakmak ve fazla para almak kolay. Ama o insanları benimle yaptıkları turdan mutlu bir şekilde uğurlamak beni de mutlu etti. Çünkü işimi seviyorum. En önemlisi size güvendikleri ve onları kazıklamak gibi bir niyetinizin olmadığını anlayınca daha bonkör davranıyorlar.” diyor.

Aknur kendini geliştirmeye ise hâlâ devam ediyor. İstanbul'un tarihini kitaplardan öğrenmiş. Bugünlerde Bizans tarihiyle iştigal. Sebebi rehberler. “Onları kıskandım, kafama Bizans tarihini taktım.” diyor. Arabasında ilginç bir Bizans haritası var. Hangi eser nerede, özelliği nedir, surların ilk ve son halleri, hepsini not almış. Torpido gözünde ise Robert Mantran'ın yazdığı İstanbul Tarihi kitabı duruyor. Para durumu nasıl mı? Hâlâ züğürt turizm seyahat acentesinin en kıdemli üyesi. 1990’dan beri plakasının borcunu ödüyor.

Bu fotoğraflar, geçen yıl Ramazan ayında çekilmiş. Anthony Bordean, Travel Chanel’da No Reservation adlı bir program hazırlıyor. Amerika’da yayınlanan yapım oldukça popüler. Programda rezervasyon yaptırmadan bir mekana gidiliyor ve değerlendiriliyor. Yurt dışı da olabiliyor. Programın iletişim sayfalarında büyük bir hayran kitlesi var. Bordean rotasını İstanbul’a çevirince yolları İhsan Aknur’la birleşmiş. Birlikte bir buçuk gün geçirmişler. Eyüp’te iftar, Sultanahmet’te sahur yapmışlar.


Bu fotoğraf ise 15 Eylül 2010 çarşamba günü Galata Köprüsü’nde çekildi. ABD’de de satılmaya başlanan ve artık Ford’un ilk global ürünü olan Fiesta için, satışa sunulduğu pazarları kapsayan bir ‘Fiesta Dünya Turu’na çıkılmış. Amerika’dan Avustralya’ya uzanan bir rota belirlemişler. Turda pilotluk yapan Amerikalı gazeteciler, 57 günde 4 kıtanın 20 ülkesini geçip 25 bin kilometre yol kat edecekleri yolculuğun 24’üncü gününde İstanbul’a ulaştı. Mavi renkli arabaları için çektikleri küçük filmde İhsan Aknur’a rol verdiler.