6 Eylül 2014 Cumartesi

Erdoğan, düşünce suçundan hapse girdi şimdi hiçbir düşünceye tahammülü yok

6 Eylül 2014
Düşünce Suçları Müzesi fikrini online olarak hayata geçiren besteci, söz yazarı ve insan hakları savunucusu Şanar Yurdatapan'ın Üsküdar Fethipaşa Korusu'ndaki evine misafir olduk. Ömrü hapishanelerde geçen Said Nursi'den fikirleri nedeniyle ülkesini terk etmek zorunda kalan Nazım Hikmet'e, şiir okuduğu için hapse atılan Recep Tayyip Erdoğan'a kadar herkese müzesinde yer veren Yurdatapan, “Ben Cumhurbaşkanı ile aynı görüşte değilim, bu ayrı bir şeydir. Müzemizde düşüncesinden dolayı hapse giren herkese yer var. Fakat bir zamanlar şiir okuduğu için mahkûm edilen Erdoğan, şimdi hiçbir düşünceye tahammül edemiyor.” diyor. (www.dusuncesuclarimuzesi.net)



Düşünce Suçları Müzesi, online bir müze. Yeni de kuruldu, fakat evveliyatı 1990'lı yıllara uzanıyor öyle değil mi?

Evet, 1995'te Yaşar Kemal'in yargılandığı gün “Düşünce Suçuna Karşı Girişim” adı altında bir imza kampanyası başlattık. Düşüncesinden dolayı yargılanan kim olursa olsun destekleyecektik. O süreçte çeşitli mesleklerden çok ünlü insanlar da bize katıldı, binden fazla imza toplandı.Kampanya metnine ne yazdınız?Her kim ki başı düşüncesinden dolayı belaya girerse, onun düşüncelerine katılsak da katılmasak da imzamızı atalım ve kendimizi ihbar edelim diye yazdık.

'MAHKEMELERDE OYUN TERSİNE DÖNMÜŞTÜ

'Tam olarak ne yapıyordunuz? 


Kim olursa olsun, onun suçuna iştirak edip dava açtırıyorduk kendimize. Bir kitap basıldı, içine on makale konuldu. Bunlar düşünce suçlularının, yargılanan insanların makaleleriydi. Kampanyaya imza veren 1.040 kişi de kitabın yayıncısı olduk. Makaleleri tekrar yayınladığımız için kanuna göre biz de suçluyduk. İki üç günde bir savcıdan randevu alarak bizi yargılamalarını istiyorduk. Her gün kapısına ayrı bir grup diziliyordu. Bir gün yazarlar, bir gün gazeteciler, profesörler, sanatçılar... Bu olay Türkiye'de büyük sansasyon yarattı. Mahkemelerde oyun tersine dönmüştü, tazı kaçıyor, tavşan kovalıyordu.

Ne kadar sürdü bu davalar?

Mahkemeye bizi 30'ar kişi çağırıyorlardı. Bir hesap yaptık. Dava 60 yıl sürecekti neredeyse. Demek ki, kanunları değiştirmek için bu şekilde zorlayamayacaktık. Bu kez, bir iki yapraktan ibaret A5 kâğıdına bir kişinin suçunu yazıyoruz, en fazla beş kişi yayıncı olarak adını yazıyor. Bu yıllarca böyle devam etti. Devlet bizden kurtulmak için zaman zaman bir cümlelik kanunlar çıkarttı. ‘Basın yoluyla işlenen suçlar üç sene için ertelenmiştir, bir daha yaparsa ikisini birden çeker' gibi. Bu arada bir kişi var ki, onun tam beş kere suçuna iştirak ettik ve yargılandık. Kim olduğunu tahmin edersiniz…

Kim?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan. Şiir okuduğu için yargılanan Erdoğan'ın suçunu o dönemde beş kez biz de ortak olduk.

Başka kimlerin suçlarına ortak oldunuz?

15 yılda 80.000'den fazla kişi, 300'den fazla düşünce suçlusunun suç(?)larına katıldık. Necmettin Erbakan yargılanınca onun da suçuna iştirak ettik. Düşünce Suçları Müzesi aslında fiilen o zamanlar açılmıştı fakat adına müze denilemedi. Müze açmanın kanuni prosedürü çok uzun. O zaman yasak kitapları toplayalım ve Basın Müzesi'nde sergileyelim istedik. Fakat Kemalistler ağır bastı orada, her türlü suçlu var ya, işin içinde Kürt meselesi de var, vazgeçtiler kitapları Basın Müzesi'nde sergilemekten.

Vazgeçmemişsinizdir siz...

İzmirli bir grup avukat, İzmir'de bu müzeyi açalım dediler. İçlerinden birinin babadan kalma eski bir evi varmış. Orayı aralarında para topladılar, boyadılar, onardılar. 1997'de açıldı müze ama o yıl bela bir yıl. Devlet müdahalesi olmasın diye Hollandalı parlamenter Türkiye-Avrupa Birliği Ortak Komisyonu Başkanı Pete Dankert'i davet ettik açılışa. O gelince kimse bir şey diyemedi. Fakat hiç ummadığımız bir şey oldu. Cumhuriyet gazetesi bir saldırıya geçti.

Neden?

Çünkü yasaklı kitaplar arasında Nazım Hikmet'in eserleri de var, Necip Fazıl'ın eserleri de. Mızraklı İlmihal de. Yasaklanmış kıyafetler arasında başörtüsü de var, sarık da. Bu saldırının sonucunda avukatlar ikiye bölündü ve öylece kaldı orası. Böyle bir müzeyi Türkiye'de yapmak ayrı bir dert, savunmak ayrı bir dert. Bundan sonra aklıma bu müzeyi internette açmak geldi.

MÜZEDE DÜŞÜNCESİNDEN DOLAYI BAŞI DERDE GİREN HERKES OLACAK

Düşünce Suçları Müzesi'nde neler yapmayı düşünüyorsunuz?

Müzede hiç ayrım yapılmaksızın ifade özgürlüğüne yapılan her türlü saldırı yer alacak. Her koridora sembolik olarak bir-iki oda koyduk. Nazım Hikmet ile Necip Fazıl Kısakürek'in odası yan yana. Düşüncesinden dolayı başı belaya giren insanlar müzemizde yerini alacaklar.

Ömrü hapishanelerde geçen Said Nursi'den Nazım Hikmet'e, Cumhurbaşkanı'na kadar herkese yer vermişsiniz…

Evet tabii, öyle olmak zorunda. Ben şahsen Erdoğan'ı desteklemem ama bu ayrı bir şey, müzede olması ayrı bir konu. Fakat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, bir zamanlar düşünce suçundan hapse girdi ama şimdi kendi hakkındaki karikatürlere bile dayanamıyor. Musa Kart hakkında dava açtırdı. Bazı davaları da kazanıyor. Türkiye'de yargının hali de apayrı bir durumdur.

'Düşüncenin kuduz köpek gibi kovalandığı' şu andaki Türkiye'nin ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Yine ifade özgürlüğünün tehlikede olduğunu görüyorum. Tehlikenin şekli değişiyor. Bir zamanlar, öldürülmekti bu tehlike. Veya hapse atılıyordu insanlar. Şimdi bunlar pek olmuyor ama insanlar düşüncelerini söylediği için mesleklerinden oluyorlar, gazetelerinden atılıyorlar, devlet dairelerinde aynı şey devam ediyor. Maalesef iktidarı elinde tutan, kendi düşüncesinin tek hâkim olmasını istiyor. Acıklı tabii. Yapacak çok işimiz var ne yazık ki.
Şanar Yurdatapan'ın Üsküdar'daki evinde, Kürşat Bayhan fotoğrafını çekerken...


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



3 Eylül 2014 Çarşamba

#şiirsokakta olsun mu, olmasın mı?

3 Eylül 2014
#şiirsokakta HAREKETİ 1 YAŞINDA
Geçen yıl bugün yani 3 Eylül 2013’te sosyal medyada açılan https://twitter.com/siirsokakta ile https://www.facebook.com/ikinciyeni hesaplarıyla #siirsokakta hareketi başlamıştı. Duvarlara, kaldırımlara, otobüslere, köprü altlarına sevdiği dizeleri yazanlar, yaptıkları eylemin fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşarak harekete destek verdiler. En çok dizeleri paylaşılan şairler Turgut Uyar, Özdemir Asaf, İsmet Özel, Edip Cansever, Can Yücel, Cemal Süreya, Ahmet Arif, Didem Madak… Gençlerin çok sevdiği #şiirsokakta giderek büyüdü. Bir yıl içinde birçok benzer hesap açıldı. Hareketi başlatan kişi ise gerçek kimliğini açıklamak istemiyor. Serdal adıyla kendini tanıtıyor. Kısa bir süre önce ise bu hareket, şairler arasında tartışmaya neden oldu. “Bu ‘şiir sokakta’ saçmalığı nedir ya?!” cümlesi ile başlayan tartışmayı sayfamıza taşıdık ve hareketi destekleyen ve desteklemeyen şairlerle konuştuk.


“Esasen bir fanteziden ibarettir” 
 İhsan Deniz (Şair):
“Hiç kuşkusuz şiir sokakta da olsun. Her yerde olsun. Bunun kime, ne zararı var? Ancak, günümüz ortamında sokağa açılacak şiir nasıl bir şiir olacaktır? Kısaca, sokaktaki şiir herhangi bir estetik ölçütü veya donanımı içerebilecek midir? Sözünü ettiğiniz maceranın çıkış noktası, esasen bir fanteziden ibarettir. Sosyal medya denilen ‘illet’, tüm insani değer, ölçüt ve yapıları iğdiş etmeyi, köreltmeyi sürdürüyor, sürdürecek. Şiir de bundan payını alıyor, alacak. Bunu başlatanlar nezdinde, merdivenleri boyamakla sağa-sola dize çiziktirmek arasında bir fark olduğunu sanmıyorum. Yani, örneğin bir ‘varoluş’ kaygusu, hayatın anlamına dair bir soru işareti taşımıyor. Adı üstünde, ‘fantezi’! Sahici bir çaba ve niyet değil. Bugün var, yarın yok. Bugün gözde, yarın gözden düşmüş... Emin olun, ucu soytarılığa kadar açılabilir. Evet, etik ve estetik değerler skalası dahilinde şiir sokağa çıksın, gezinsin, nefes alsın ve versin, sokaktaki insana bir his ve hassasiyet alanı açsın, sağlasın. Ne güzel! Yeter ki sosyal medya bu işe o koca burnunu sokmasın. Ha, bütün bunların dışında ve ötesinde, bana kalırsa şiir kitapta ve dergide güzel. Taş yerinde ağırdır!”

“Şiirin kaldırımlarda, parklarda boy göstermesi doğrusu pek hoşuma gidiyor”

İbrahim Tenekeci (Şair):
Çok sık duyduğumuz şikâyet yahut sitemlerden biri de, şiirin halktan/halkın şiirden koptuğu yönündeydi. İnsanımız artık şiir okumuyor, şairlerimiz de bunu pek önemsemiyor gibi. Şiirin sokağa inmesi; duvarlarda, kaldırımlarda, parklarda boy göstermesi, doğrusu, pek hoşuma gidiyor. Hele beğendiğim dizeleri görünce, daha bir seviniyorum. Sosyal medya, birçok olumsuzluğun yanı sıra olumlu işlere de vesile oluyor. Bunlardan biri, hiç kuşkusuz, şiirin hızlı bir biçimde dolaşıma girmesi, daha fazla insana ulaşması. Belki, bunun sakıncalarından bahsedilebilir, vasat isimlerin önünün açıldığı vs. söylenebilir. Hayır diyeceğim, çünkü paylaşılan, ilgi uyandıran şiirlerin büyük bir kısmı, ortak kabul görmüş iyi şairlere ait. İsmet Özel’den Cemal Süreya’ya, Edip Cansever’den Turgut Uyar’a kadar. Öte yandan, isterim ki, evlerin, binaların duvarlarına şiirler yazılırken, daha dikkatli olunsun. Malum, kullanılan boya, kolaylıkla çıkmıyor. Bir evin yahut bahçenin duvarına ‘bir şey’ yazılmadan önce, sahibinden izin alınabilir mi? Keşke alınsa ve verilse. Bunu şunun için söylüyorum: Şiiri sevindirmeye çalışırken, birilerini üzmeyelim.

“Şiir, sonunda işgalci yönünü de gösterdi”
 
Haydar Ergülen (Şair):
“Şiirsokakta, bir vurgu. Belli ki gerek duyulmuş bu vurguya. Hem zaten şiir nerede olacaktı ki? Şiir sokaktan başka nerede olabilirdi? Cemal Süreya “Hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka” derken, neyi düşünmüş olabilir ki, akıp giden sokağa sevinip gelen şiirden başka?
Şiirsokakta, evet, Nazım Hikmet’ten, Orhan Veli’lerden, İkinci Yeni’lerden, 60’lardan 70’lerden bu yana, sokak çocuklarıyla arkadaş olan şiir sonunda işgalci yönünü de gösterdi ve yurdu olan sokağa çıktı. İnsan buna, okur olsun, şair olsun ancak sevinir, çünkü bu şiirin yeniden sokağa, yani oyuna ve hayata çağrılması, çıkması demektir.
Sokaklar, parklar, duvarlar, hepsi de şiirin yaprakları, sayfaları sayılırlar. Üstelik şiir her zaman şairden ilerde, ondan cesur ve daima öndedir, böylece şiir, şairini de sokağa davet edecektir.”

“Şiiri, slogana ve aforizmaya dönüştürüyorlar”

Ercan Yılmaz (Şair):
‘Şiir sokakta’ eyleminin (bunun bir eylem olduğundan şüpheliyim), modasının ne zaman ve hangi vesileyle başladığına dair bir bilgim yok. Ama bu ‘eylem’in doğası itibarıyla gelip geçici modaların, kaba ideolojilerin, retorik olanın çok ötesinde olduğunu düşündüğüm ‘şiir’i örseleyici bir yanı olduğunu düşünüyorum. Sosyal medyanın malûliyetlerinden biri de şiiri şiirsizleştirmesi, slogan ya da aforizmaya dönüştürmesinin yanında her bayağılığın ‘şiir’ olarak algılanması tehlikesini barındırmasıdır. Adorno’nun ‘Lirik Şiir ve Toplum’ makalesindeki şiirin o kendine özgü muhalefetinin lirik şiir yoluyla gerçekleşebileceğine ilişkin yorumu şiiri hayatın tam içinde konumlandırıyor zaten. Ama yüksek sesle bağırmak suretiyle değil. ‘Şiir sokakta’ eylemi şiirin bayağılaştırılmasını, ayağa düşürülmesini, itibarsızlaştırılmasını hızlandıran, niteliği değil niceliği öne çıkaran anlayışın ve kitsch’in tezahüründen başka bir şey değil kanaatimce. Tanpınar zevk hezimeti diyordu, çok haklıydı, estetik kaygılardan ziyade modaların egemen olduğu ve yönlendirdiği bir çağın şahidi olmak çok acı. Poetikasını Yahya Kemal’in ‘Mısra benim haysiyetimdir’ ifadesi üzerine kurmuş birinin böyle ‘hareket’lere teveccüh etmesi mümkün değil elbette. Latince deyişle ‘horribile dictu’ (korkunç şaka) olmalı bu!

“Şiir kimindir, şairin mi, okurun mu?” 

Vural Bahadır Bayrıl (Şair):
Hatırlayalım Il Postino’da şiirsever ve âşık ve en asil duyguların insanı postacı Mario, “Şiir onu yazana değil, ihtiyacı olana aittir” der Neruda’ya. Sıkı bir ders. Okur’un şiiri nasıl “alımlayacağı”, nasıl “tüketeceği”, nasıl “kullanacağı” konusu Şair’in tasarrufunda mıdır? Hiçbir çağda olmadı bu. Bugün de mümkün değil. Üstelik “telif hakları kanununa” rağmen. İyi ki de öyle. Zira, eserine bu tür bir tasarruf tarzı, kapitalizmin sanatı ve sanatçısı olan romancılar ve kültür endüstrisinin mütemmim cüz’ü, bir meta olarak roman için geçerlidir. Şair, yazar ve şiirini yeryüzüne bırakır. Sözünü terk eder. Kimin ona ihtiyacı varsa, kim ona ulaşıyor ve sahip çıkıyorsa, o söz artık onundur. Şiir sokağa da çıkabilir göğe de ağabilir. Ağaç kabuğuna da yazılabilir, duvarlara, banklara, metrolara, aklımıza gelen her yere de ... Elbet her şeyde olduğu gibi şiirsokakta’nın da içerdiği bir sürü olumsuz yön var; iyi şairlerin olduğu kadar kötü dizelerin de yayılmasına neden olabiliyor. Ne yapalım? Vitrinler kırılıyor diye gösteri yürüyüşlerini mi yasaklayalım? Ayrıca bir vitrin camını indirmenin, ruha nasıl iyi geldiğini, böyle bir tecrübeden geçmeyenlere anlatmak ne kadar zordur! En iyisi ustamızın ustasına, gönül adamı, o lirik derviş Necatigil’e kulak verelim: “Ve şairler boyuna kimlere yazarlar? / Yıkılmış köprülerin başında/ Ürkmüş boşluktan biri inliyorsa/ ve şairler onlara geldimlere yazarlar”.

Serdal (#şiirsokakta hareketini başlatan ve müstear isim kullanan kişi):
En çok dizeleri paylaşılan şairler Turgut Uyar, Özdemir Asaf, İsmet Özel, Edip Cansever, Can Yücel, Cemal Süreya, Orhan Veli, Ahmet Arif, Didem Madak...
"Şiir Sokakta, ifade olarak çok eskidir aslında. Geçmişi Fransa 68'e kadar uzanır. O dönemin sloganlarından biridir. Özgürlüğün sokakla ve sokakta gerçekleşeceğini işaret eden bir slogan. Bizler bu slogana, 40 küsur sene sonra tarihin tekerrürü gibi 2013 Gezi direnişinde rastladık, Fransız Kültür'ün ahşap kapısına ve Fransızca olarak. Daha sonra aynı slogana Taksim civarında bir duvarda rastlandı. Bu sefer şöyle yazılmıştı: Defteri kapat... Şiir Sokakta!. Ve altında Ece Ayhan'ın bir şirinden alıntı yapılmıştı. ''Düzayak çivit badanalı bir kent...'' Başka yerlerde de rastladık sonra bu slogana ''Şiir Sokaklardadır'' diye yazılmıştı mesela. Bu söylediklerimin hepsi sadece bir sloganın sokaklarda dolaşımını içeriyor. Etkinlik ismini buradan alır, fakat içeriği bambaşkadır, işi edebiyat ve şiirledir. Gezi sürecince sokaklara slogan ve esprili cümleler dışında şiir dizeleri, hatta çoğunlukla İkinci Yeni şiir dizeleri yazıldı. Sprey boya ile ya da fırça ile yapıldı bu ve ayırt etmeksizin her yere yapılabildi. Gezi ile beraber bizim etkinliği başlattığımız tarih olan eylül başına doğru artık her şey dinmişti, şiir bile. İlk ilhamımız bu duvar yazısından gelmiştir (Defteri kapat... Şiir Sokakta! Düzayak çivit badanalı bir kent).


Gezi öncesi sokaklara, banklara, telefon kulübelerine tek tük işlenen ve ilgi alanımıza girmesi sebebiyle dikkatimizi çeken ve sayfada paylaştığımız fotoğraflar vardı. Yöntem ve teknik olarak ise kendini ifade ediş tarzını çok daha önceye dayanan işlerden alır. Çünkü bizler etkinliği başlatırken sadece kalemler sokağa çıkmak istedik ve insanlara kalemle sokağa çıkmalarının daha doğru olacağını söyledik. Çünkü edebiyat şiir herkesi kucaklamalıydı, kimsenin malına zarar vermemeli ve özel alanlarına girmemeliydi insanların. Ve her yere yapılmamalıydı şiir sokakta. Seçici olunmalıydı zarar vermemek ve herkesi kucaklamak adına. Şiirsel naifliği muhafaza edecek yerlere zarar vermeden ve kirletmeden, küçük harflerle, deftere yazar gibi ve sadece ama sadece kalemle yapılmalıydı. Etkinliğin duyurusunu yaptık sayfamızdan. Küçük bir manifesto yazdık. Ve insanları sokakları şiirlemeye davet ettik. Amacımız insanların mutluluk kaynağı olmak, gülümsetmek ansızın, sokakları şiirle güzelleştirmek ve böylece şiiri de havalandırmak, mutlu etmek belki.

Etkinliği başlattıktan bir hafta sonra plan dahilinde kendimizi geri çektik fakat o kadar abuk sabuk sayfa ve hesaplar türedi ki etkinliğin üstüne çöreklenmek isteyen, biz buradayız demek zorunda kaldık daha sonra. Ve insanlara anlatmak gerekliliği doğdu böylece. 3 Eylül 2013 tarihinde sayfamızdan başlatmış olduğumuz şiir sokakta etkinliğinin üzerinden epey zaman geçti. Bu süreçte büyüdük, çoğaldık, sokaklara ve insanlara şiirlerle ulaştık. Kitap ve defterlere sıkışmış şiiri insanların arasına kattık. Nefes aldık ve aldırdık şiire. Şiir kurtaracaktı, şiir değiştirecekti, şiir mutlu edecekti, şiir iyi edecekti, şiir bizi insan edecekti. Buna inandık/inandınız ve sokaklara taşıdınız şiiri. Birden bire bütün grileri mavi yaptınız. Bütün denizler gidildi böylece, bütün dağlar eğildi, bütün çocuklar güldü, akıyordu durdu kan. Ülkemizin dört bir köşesinden, onlarca şehirden katılım oldu Şiir Sokakta etkinliğine.

Birçok şairin etkinliğimizden haberdar olduğunu ve desteklediğini biliyoruz. Kısacası; büyümeye ve bu sevdayı büyütmeye devam ediyoruz, elden ele, aşkla. Ve geldiğimiz noktada, her zaman vurguladığımız gibi, gururla şunu diyebiliyoruz; Şiir Sokakta etkinliği, şiiri ve sokağı özgürleştirme hareketidir. Bir zümreye veya gruba ait değildir. Ardında kişiler değil, sokaklar var, sizler varsınız. #siirsokakta hashtag’i, etiketi çok önemli işlev görmüştür, yaygınlaşma ve iletişimi sağlamak anlamında. Bu hashtag’i etkinlik duyurusunu yapmamızla beraber ilk biz kullandık. Ve insanların bu hashtag ile sokağa çıkmalarını, yazdıkları dizeleri fotoğraflayarak sosyal medyada aynı hashtag ile paylaşmalarını söyledik. Tek çatı altında toplandı böylece. O kadar fazla şiir sokakta temalı hesap ve sayfa açıldı ki, takip edemiyorum artık. Çoğu da şiir algısı çok zayıf ya da olmayan kişilerin idare ettiği sayfalar, çoğu tek derdi takipçi sayısı olan hesaplar, verdiği reklamlarla işi maddi kazanca dönüştüren hesaplar bile mevcut. Şiirin yaygınlaşması için iyi niyetlerle paylaşımlarda bulunanlar da var tabii. Şiir Sokakta'ya dahil olmak için insanların bizi takip etmesine gerek yok. Onun için bize gönderilenlerden çok #siirsokakta etiketi ile kaç paylaşım yapıldığı önemli günde. Ama her yerden, ufacık bir Anadolu kasabasından, köyünden bile şiir fotoğrafları geliyor. Etkinliği anlatırken kullandığımız cümlelerden biridir: "Şiire çay içiriyoruz." Nasıl ki Orhan Veli ve arkadaşları şiiri sokağa çıkarmış, kasket giydirmişti şiire, bizler de şiire çay içiriyoruz. Haydar Ergülen, Bejan Matur, Sunay Akın, Yılmaz Odabaşı ve birçok genç şairin etkinliği desteklediğini biliyorum. Olumsuz tepkiler de gelmiyor değil."

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



1 Eylül 2014 Pazartesi

Türkiye’de sanat izleyicisinin yaşı 28, Avrupa ve Amerika’da 58

1 Eylül 2014
Ray Cullom, Broadway müzikallerini Türkiye’ye getiren Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) şirketinde on yıldan beri çalışıyor. Bir yıldır ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin (PSM) genel müdürü. PSM’nin etkinlikleri geçtiğimiz yıl oldukça ilgi gördü, bu nedenle yeni sezonda 365 günün 300’ünde gösteri olacak. İstanbul’un kültür sanat hayatını değerlendiren Ray Cullom, Avrupa, Amerika ve Türk izleyicisini karşılaştırdı.
FOTOĞRAF: TURGUT ENGİN
Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi bir yıl önce açıldı. Bu sürede İstanbul’un kültür sanat hayatına nasıl bir katkısı oldu?
İstanbul izleyici açısından potansiyeli yüksek bir şehir. Böyle olmasına rağmen, PSM gibi bir gösteri merkezinin şimdiye kadar açılmamış olması çok ilginç. Gelişmekte olan ülkeler denildiği zaman aklımıza Brezilya, Çin, Ortadoğu ülkeleri geliyor. Ama diğerleriyle karşılaştırıldığında İstanbul kadar sofistike bir şehrin böyle bir yere sahip olmaması şaşırtıcıydı.

Türkiye’yi gelişmekte olan ülke kategorisinde mi değerlendiriyorsunuz?
Evet ama bunu pozitif anlamda söylüyorum. Özellikle sanatta yükselen değerleri olan bir ülke. Türkiye’deki diğer sahneleri düşündüğümüz zaman bakıyorsunuz bir gün bir araba fuarı oluyor, diğer gün kongre, başka bir gün tiyatro vs… PSM’de her zaman sanat var, tiyatro, konser vs.

Salonları doldurup dolduramayacağınız konusunda bir endişe yaşadınız mı?
PSM’yi açarken bir hedefimiz vardı. Buraya getirmek istediğimiz sanatçıları belirlemiştik. İlk 2-3 ay istediğimiz hedeflere ulaşıp ulaşamayacağımız konusunda çok endişeliydik ama senenin sonunda istediğimiz rakamlara ulaştık. Cats ve Notre Dame de Paris çok ilgi gördü. Jersey Boys, ilk gösterimizdi. O yüzden onun izleyici sayısı azdı.

PSM’nin operatörlüğünü Broadway şovlarını hazırlayan ve pazarlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment (NWE) yapıyor. Nederlander’ı kim kurdu?
Nederlander, 102 yıllık bir aile şirketi. Ben bu şirkette 10 yıldır çalışıyorum. Şu anki patronumun dedesi, Robert Nederlander kurucusudur. Merkezi New York’ta. Broadway’de 9 tane büyük tiyatroları var. Tüm büyük şovlar bu tiyatrolarda sahneleniyor. Şikago, Detroit, San Francisco, Houstan’ın yanı sıra Çin ve Londra’da da merkezleri bulunuyor.

Broadway, müzikal konusunda nasıl marka oldu?
Broadway, opera, dans, tiyatro gibi sanat dallarının en iyi şekilde temsil edildiği bir merkez. Burada en güzel şarkıyı duyarsınız, en inanılmaz oyunculuğu izlersiniz ve hiç kimsenin yapamadığı dansla karşılaşırsınız. Aynı zamanda çok büyük gösteriler düzenliyoruz, bu da insanları etkiliyor. Yeni sezonda sahnelenecek olan The Phantom of the Opera’nın ekibi 29 TIR ile İstanbul’a gelecek.

İstanbul’un sanat izleyicisi hakkında ne düşünüyorsunuz?
İstanbul’un sanat izleyicisine daha farklı yaklaşmamız gerektiğinin farkındayız. Çünkü Londra’daki izleyici kitlemizin ortalama yaşı 58 iken, Türkiye’de bu rakam 28. Daha bilgilendirici bir pazarlama stratejisi izlememiz gerekiyor.

Amerika’daki izleyicinizin yaşı kaç peki?
Batı Avrupa ve Amerika’nın yaş ortalamasının aynı olduğunu söyleyebilirim. Mesela siz röportaja gelmeden önce bir toplantım vardı ve beni gerçekten şok eden bir rakamla daha karşılaştım. İstanbul’daki sanat izleyicisinin ortalama yaşı 28, PSM’den bilet alanların ise daha çok 36 yaşındaki kadınlar olduğu ortaya çıktı. Amerika’daki sahnelerimizde ise 62 yaşındaki erkekler bilet alıyor. Bu yüzden daha önceki stratejilerimizi burada tamamen değiştirmek zorunda kalıyoruz.

Bu kadar gencin olduğu bir şehirde, tiyatro yapmak ya da gösteri hazırlamak isteyenlere salonlarınızı ücretsiz açmak gibi bir planınız var mı?
Aslında böyle bir imkanı çoktan sunduk. Yaz mevsiminde dışarıda, kışın ise içeride bulunan küçük bir sahnemiz var. Öğrenciler 45 dakikalık randevular alarak bu sahneleri ücretsiz kullanabiliyorlar.

PSM sonuçta AVM’nin içine kurulmuş bir gösteri merkezi. Alışverişe gelenlerin yüzde kaçı, gişelerinizden herhangi bir etkinliğe bilet alıyor. Böyle bir araştırmanız oldu mu?
Daha 10 aylık bir kuruluş olduğumuz için bununla ilgili bir araştırmamız yok. Yalnız şunu söylemeliyim ki sanat ve ticaret arasında her zaman yakın bir ilişki oldu, bunu kabul etmek gerekiyor. Shakespeare para kazanmak için tiyatro yazdı, Mozart para kazanmak için beste yaptı.

Kültür-sanat diye tarif ettiğimiz şey aslında eğlence endüstrisi olarak görülüyor. Siz bu konu hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kesinlikle buna katılmıyorum. Kültür, sanat ve eğlence aslında birbirinden ayrılmaz parçalardır. Shakespeare ve Mozart’ı izlemeye, dinlemeye gelenler, bir peni ödeyerek, çoğu zaman sanatçıların karşısında bir şeyler yiyip içerek eğlenmişlerdir. Hatta oyunu beğenmediklerinde ellerindeki ekmeği sahneye fırlatarak eğlenmişlerdir. Kültür-sanat ve eğlence birbirlerinden ayrı şeyler olarak ortaya çıkmadı. Şu anda insanlar yakalarını ilikleyerek, ciddi bir şekilde opera, tiyatro vs. izliyorlar ama aslında bu böyle değildi. Shakespeare’i bize smokiniyle tanıttılar ama bu bir diktedir. Shakespeare her zaman smokiniyle dolaşmıyordu. O günün dünyasına, insanına hitap eden popüler, eğlenceli şeyler yazıyordu.

O zaman Batı’da neden bu kadar büyütülüyor Shakespeare, dokunulmazlığı var adeta..
Bence insanların Shakespeare’i böyle göstermesi sanata zarar verdi. Çünkü o aslında bizden/halktan uzak değil, halka çok yakın bir insan ve onu böyle büyütmek sanatı öldüren bir tavırdır.
Ray Cullom'un Zorlu Center PSM'deki odası.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


25 Ağustos 2014 Pazartesi

Çehov’un Vişne Bahçesi ‘rantsal’ dönüşüme karşı

25 Ağustos 2014
Mekâna göre oyun sahneleyen New Brooklyn Theater, Anton Çehov’un ünlü oyunu Vişne Bahçesi’ni tarihi Yedikule bostanlarında sahneliyor. Tiyatro bu sefer amaç değil, araç. Park yapılacağı gerekçesiyle geçen yıl moloz dökülen tarihî bostanlar, iddialara göre bölgede yapılması planlanan Yedikule Konakları’nın değerini artırmak için dönüştürülecek.
1500 yıldan beri tarım alanı olan tarihî Yedikule bostanlarına park yapılacağı gerekçesiyle 6 Temmuz 2013'te moloz dökülmüştü. Önce surların iç kısmındaki dört bostan verimsiz hale getirildi. Bu dönüştürme (!) işlemi devam edecekti, fakat Harvard Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi Başkanı Prof. Dr. Cemal Kafadar'ın öncülüğünde bir grup akademisyen ve tarihçi olaya tepki gösterince moloz dökme işlemine ara verildi. Ancak bostan sahiplerini yıldırma politikası devam ediyor. Mesela çiftçilerden Ahmet Öztürk, dört yılda bir belediyeye ödediği kiralama bedeli olan 27 bin TL'yi bir yıl geciktirince borcu önce 270 bin TL'ye, sonra 330 bine, nihayetinde de 433 bin TL'ye çıkarılmış. Yine de kimse pes etmek istemiyor, işin içine uluslararası tiyatro bile karıştı.

13 Ağustos'tan bu yana, merkezi ABD'de olan New Brooklyn Theater, Harvard Üniversitesi Ortadoğu Çalışmaları Merkezi işbirliği ile Anton Çehov'un Vişne Bahçesi oyununun mekâna özel bir yapımını Türkçe olarak Yedikule bostanlarında sahneliyor. Jonathan Solari'nin yönettiği, sahne tasarımını Courtney Nelson'un yaptığı oyunda Ahmet Öztürk, Yaprak Ünver, Almira, Özgecan Ayhan, Ferit, Canberk Doğalı rol alıyor. Çehov'un oyununda hafızalarda kalan en ünlü sahne, vişne bahçesinin kesildiği, son bölümdür. Molozlardan ve tahta kasalardan yapılan bostan sahnesinde de, 45 dakika gibi kısa bir zamanda sadece bu bölüm sahneleniyor.

Oyunu Türkçeye, Sabancı Üniversitesi Toplumsal ve Siyasal Bilimler bölümünden mezun olduktan sonra New York Stella Adler Stüdyosu'nda oyunculuk okuyan Yaprak Ünver çevirdi. Solari ile üniversiteden arkadaş olan Ünver bu organizasyonun lokomotifi. Oyunda da Varya karakterini canlandıran Ünver, “Belki bu oyunla Afife Jale Tiyatro Ödülü almayacağız ama yaptığımız şeyin faydalı olacağına inanıyorum. Bir de şunu belirtmeliyim. İşin içinde Amerikalılar olunca herkes şüphe ile yaklaşıyor. Soru işaretleri oluyor. Bunların derdi ne, niyeti ne, ABD'nin sorunları bitti de buraya mı geldiler diye. Tiyatro olarak Yedikule'nin veya başka herhangi oturmadığımız bir yerin geleceğiyle ilgili fikir empoze etmek niyetinde değiliz. Çok önem verdiğimiz ve aldığımız tepkilerle de doğru yolda olduğumuza inandığımız şey, bu zemin sağladığımız, oyunun ışığında geçen katılımcı sohbetler. Burası için insanlar genelde park olsun diyor ama tarihi nedeniyle bostan olarak kalmasını isteyen de çok. Eğer AVM olmasını isteyen varsa, onlar da sohbetimize gelip tezlerini savunabilirler.” diyor.

“Amaç, Erdoğan Bayraktar'ın konaklarına rant sağlamak”


45 dakika süren oyun bittikten sonra, seyirci, oyuncular, davetli kamu yöneticileri, arkeologlar, bitki bilimciler ve çeşitli toplulukların temsilcileri arasında söyleşiler gerçekleşiyor. Bostanların durumu konuşuluyor, çözüm önerileri dinleniyor, neler yapılabileceği not ediliyor. Geçtiğimiz haftaki gösterimlerin konuklarından biri, akademisyen-mimar Dr. Gülay Yedekçi Arslan'dı. 2009 yılından bu yana Fatih Belediye Meclis üyesi olan, son seçimlerde ise aday olmayan Arslan, başından beri bostanla yakından ilgileniyor, kendisinin iddiaları şöyle: “Burayı turistik amaçlı yer haline getirmek istiyorlar. Niçin burası diyebilirsiniz. İstanbul'da birçok alan var. Bununla ilgili ölüm tehditleri dahi aldım ama yine de söylemekten çekinmiyorum. Erdoğan Bayraktar'ın (eski Çevre ve Şehircilik Bakanı) sahibi olduğu inşaat şirketi buraya Yedikule Konakları yapacak ve bu bostanları, konakların önüne ön bahçe yapacaklar ki, mesela değeri 300 bin olan konakları 500 bin TL'ye satabilsinler. Yani asıl sebep, Erdoğan Bayraktar'ın villalarına rant kazandırmak. Ama yörenin halkı zannediyor ki, burasını ıslah edecekler ve halka faydalı parklar yapacaklar. Tabii şöyle bir rahatsızlık da söz konusu. Yedikule güvenli bir bölge değil, aydınlatması yok, illegal işler yapılıyor. Haklılar. Bunlar doğru. Ama zaten belediyenin sorumluluğu buraları güvenli hale getirmek. Kendi işini yapmıyor, bunu yapmadığı gibi buradan rant elde etmeye çalışıyor.”

Hastanede sahneledikleri oyunla 7,5 milyon dolar bağış topladılar

New Brooklyn Theater, 2012 Brooklyn'de kurulmuş, dernek statüsünde bir tiyatro. En önemli özelliği, bir sorunu olan ya da değişime uğrayan mekânlara özel oyunlar sahnelemek. Genellikle Amerikalı zenci yazarların yazdığı oyunları sahneliyorlar. Çünkü zenci yazarların oyunları ABD'de daha az oynanıyor. Mesela bu yılın başında, Brooklyn'de kapanması söz konusu olan Interfait Tıp Merkezi'nde, gerçek bir hikâyeden yola çıkılarak yazılan Bessie Smith'in Ölümü adlı oyunu sahnelediler ve hastanenin bir yıl daha açık kalmasını sağlayacak 7,5 milyon dolar bağış topladılar. Ünlü bir şarkıcı olan Bessie Smith, 1950'li yıllarda trafik kazası geçiriyor ve zenci olduğu için hastanelere alınmıyor ve ölüyor. Wall Street Journal tarafından “belki de son 30 yılda şehirde görülmüş en dramatik tiyatro ve sağlık politikası karışımı” olarak tanımlanan oyun, şehirde oldukça ses getirmiş.

New Brooklyn Theater'ın bu başarısından Prof. Dr. Cemal Kafadar ve Aleksander Shopov'un haberi oluyor ve tiyatronun sanat yönetmeni Jonathan Solari ile iletişime geçiyor. Yedikule bostanlarında yaz okulu yürüten Harvard Üniversitesi, bir değişimin eşiğinde olan Yedikule bostanları için oyun sahnelemek adına Solari ve ekibini bu temmuz başında Türkiye'ye davet ediyor.

13 Ağustos'tan beri Yedikule bostanlarında sahnelenen Vişne Bahçesi, bu hafta son kez oynanacak. 27-31 Ağustos tarihleri arasında her akşam 20.00'de ücretsiz izleyebileceğiniz oyun için kurulan sahne, bostanların Yedikule kapısının girişinde solda kalıyor.


23 Ağustos 2014 Cumartesi

Yazar teşvikleri siyasileştirildi

23 Ağustos 2014
Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türk sineması ve tiyatrosu için her yıl verdiği desteği, bu yıldan itibaren edebiyat alanında da verme kararı aldı. Fakat, “Türk edebiyatının gelişimine katkı sağlayacak nitelikteki özgün edebiyat eserlerini üretecek veya bunları yayımlatacak” yazarlara maddi destek sağlamak amacıyla 25 Aralık 2013'te yürürlüğe giren "Edebiyat Eserlerinin Desteklenmesi Hakkında Yönetmelik" tartışmaya neden oldu. Çünkü başvuruda bulunan 290 isim arasından 40 yazara teşvik verildi. Bakanlık, ne yazarları, ne de yazarları seçen kurulu açıkladı. Sır gibi saklanan bu isimler arasından Aykut Ertuğrul, Furkan Çalışkan, Işık Yanar, Mustafa Akar ve Güray Süngü önceki gün sosyal medya hesaplarından ‘olayın üzerindeki gizlilik perdesini kendilerince kaldırmak' için destek aldıklarını açıkladılar. Şimdilik, diğer 35 yazarın kim olduğu bilinmiyor. Daha başlangıçta tartışmalara sebep olan, teşvik alan yazarları da zan altında bırakan uygulamayı yazar ve şairlere sorduk.

DEVLET, YAZININ HAYSİYETİNİ PARAYLA SATIN ALAMAZ

Yılmaz Odabaşı/Şair-yazar: Modern dünyanın her tür kuşatmasında giderek sokakla, hayatla bağları cılızlaşan yazının ve yazarın çehresini devlete döndürmek için atılmış stratejik bir adımdır bu. Yazı, her ne kadar bazen yazarın istenci dışında pazar dolaşımına giren, metalaşan bir şey olsa da, yazarın duruşu, dünya görüşü, siyasal tercihleri, devletin ve bazı kurumların ulaşamayacağı bir yerde durmalıdır. Devlet oraya da el atmamalı, toplumun inanç, ifade ve ibadet özgürlüğünün yazarın bilincine ve yazdıklarına yansıyan boyutu, yazarın hiçbir güdümlülüğü olmadan kendi vicdanında bırakılmalıdır. Yazara ödenek, onu icazetli hale getirir, bu da siyasal olgulara, toplumsal sorunlara bakışında bir otosansür sağlar ki, bir yazarın başına gelebilecek en büyük felaket, yazdıklarını kendisinin otosansüre uğratmasıdır. Yazmakla iştigal etmenin asalet ve edebini bilen bir yazarın, devletle- alışveriş dahil- hiçbir işi olamaz. Zira devlet, masum mekanizma değildir. Devletlerin vicdanı yoktur, yasaları vardır. Oysa yazar, vicdanıyla yazar. Vicdanını devletin ipoteğine sunan bir yazı adamı bağımsızlığını yitirir; bağımsızlığını yitirince nesnelliğini de yitirir; böylelikle yazdıklarının bir gramajı da, geleceği de olamaz. Kendi adıma otuz yıldır yazan ve hayatında devletten bir kuruş almamış ve devletle hiçbir iş yapmamış bir yazı adamı olarak derim ki, devlet, yazının haysiyetini para ile satın alamaz. Haysiyetli bir yazar da kaleminin ucunu devletin eline vermez. Ben böyle bakıyorum.

DEVLET BİR ŞEY YAPIYORSA, AÇIKLIK ZORUNLU!


Semih Gümüş-Eleştirmen, yazar: Kültür Bakanlığı yazarlara elbette destek verebilir. Bunun bütünüyle reddedilmesi gerekmiyor. Pek çok ülkede de yazarlara çeşitli destekler veriliyor. Asıl sorun, bu desteğin veriliş biçimi. Hem yönetmelikte, sözgelimi "özgünlük" gibi koşullar var hem de bu açıklık, saydamlık sorunu önemli. Belki yazarları mahcup etmemek için adları açıklanmıyor. Bu da olabilir. Ama burası da böyle bir ülke. Devlet bir şey yapıyorsa, açıklık zorunlu. Olmazsa ciddi sorunlar doğar. Şimdi olduğu gibi. Ben de bu işin Kültür Bakanlığı tarafından iyi yönetilmediği kanısındayım. Öte yandan, yazarlara verilen desteklerin doğrudan devlet bürokrasisi tarafından değil de, yerel yönetimler aracılığıyla verilmesinin daha doğru olacağını düşünüyorum.  

GÖLGE ETMESİNLER BAŞKA İHSAN İSTEMEZ

Ahmet Telli/Şair
"Ben kanaatimi tek cümle ile özetleyeyim: Kültür Bakanlığı gölge etmesin, başka ihsan istemez!"

DEVLETİN, YAZARLARI DESTEKLEMESİNİN BAŞKA YOLLARI VAR

Haydar Ergülen/Şair: Devletin yazarları, şairleri, sanatçıları desteklemesi için başka yollar var. Doğrudan kitabın yayımı için para vermek değil ama kağıt fiyatlarından baskı maliyetlerine dek ucuzlatmak, vergiyi azaltmak ya da kaldırmak, kütüphanelere dergi ve kitapların daha çok miktarda alınmasını sağlamak. Yazarlar Okullarda projesini kasabalara dek yaygınlaştırmak ve her görüşten, anlayıştan edebiyatçıyı bu etkinliklere davet etmek, TEDA ve TEÇÇA aracılığıyla gerçekleştirilen edebiyatımızın yabancı dillere çevrilmesi olayını daha da büyütmek, hızlandırmak, belki Hasan Ali Yücel zamanında yapıldığı gibi bir "Tercüme" dergisi çıkararak, çeşitli dünya dillerinde edebiyatçılarımızın, yaşlı-genç demeden okunmasını sağlamak. Daha da önemlisi dünya çapında bir edebiyat ve şiir festivali düzenleyerek, bunu özerk bir yapıya kavuşturup edebiyatçılarımızın dünya edebiyatçılarıyla buluşmasını sağlamak. Yunus Emre Kültür Enstitüleri aracılığıyla yürütülen etkinliklerde edebiyatımızın gerçek temsilcilerine yer vermek, çağdaş edebiyat verimlerimize öncelik tanımak..."

YAZARLARI KARŞI KARŞIYA GETİRDİ BU PROJE


Mustafa Köz/Türkiye Yazarlar Sendikası (TYS) Başkanı: Oluşturdukları kurula TYS'yi bizim haberimiz olmadan yazmışlardı. Sonra niyet ve ne yapmak istedikleri anlaşılınca itirazımız oldu. İtirazlarımızı dillendirmeye başlayınca bizi kuruldan çıkardılar. Zaten bilgimiz olmadan almışlardı. Belli ki toplantılar yapılmış, teşvikle ilgili yönetmelik hazırlanmış. Her şeyden önce yazarın özgünlüğünü bir kurul belirleyemez. Özgünlüğünü belirleyeceğim derken özgürlüğünü elinden alamazsınız, sınırlandıramazsınız. Bunu para ile ölçmeye çalıştığınızda bazı sıkıntılar doğacaktır ki, o sıkıntılar doğdu. İşin bir yanı bu. İkincisi de teşvikler Türkçe eserlere veriliyor. Ülkede başka edebiyatlar da var. Böyle yaptığınızda meseleye edebiyat yönünden değil siyasal yönden de bakmış oluyorsunuz. Irkçı bir yönlendirme ortaya çıkıyor. Sürecin bu hale gelmesi beklenen bir şeydi. Bu, baştan sona yanlış bir projedir. Teşvik alanların gizli gizli itirazları da olduğunu duyuyoruz. ‘Bize para veriyorlar ama biz yine özgürlüğümüzü koruyacağız' diyenler var, ‘İstemem yan cebime koy diyenler' de… Teşvik alanların isimleri açıklandığında sen aldın, ben almadım tartışması bitmeyecek. Yazarları karşı karşıya getirdi bu proje. Üç kuruş için edebiyatın özgürlüğünü ellerine alıyorlar.

ŞAİBE KALDIRACAK BİR KONU DEĞİL

 Müge İplikçi/Yazar
"Yazarlara devlet desteği kötü bir şey değil ancak bunun siyasileştirilmesi ve gündelik politikaya alet edilmesi kötü. Bu konu şaibe kaldıracak konu değil."

YAZIM DESTEĞİNİN ŞEFFAF OLMASINDAN YANAYIM

Furkan Çalışkan/Şair-İtibar Dergisi Yazı İşleri Müdürü: Dünyanın birçok ülkesinde bulunan yazım bursları ya da desteklerin küçük bir uygulaması ülkemizde de başlatıldı ve birçok kültür sanat sitesine haber oldu. Bunun üzerine tasarladığım bir poetik teori kitabı projem ile hiç kimse ile muhatap olmadan, internet üzerinden başvuruda bulundum ve projem destek almaya hak kazandı. Mesele ile ilgili içinde bulunduğum süreç bundan ibaret. Fakat ne yazık ki gizli kapaklı bir iş yürütülüyormuş gibi bir hava oluşturularak meydana getirilen kara propaganda neticesi, açık yüreklilikle destek aldığını açıklayan birkaç yazar arkadaşım ile birlikte lince uğradık. Diğer 36 yazar açıklanmadan ve eserler ortaya çıkmadan verilen hükümlerin adaletsizliği bir tarafa, senelerdir devletin kurum, kuruluş ve fonlarından sonuna kadar yararlanan yüzlerce sanatçıya karşı son derece müşfik olan bir kesimin söz konusu biz olunca bu kadar şedit olması çok ilginç. Elbette bu yazım desteğinin şeffaf olmasından yanayım ve bu doğrultuda zaten destek aldığımı açıkladım. Diğer yazarların en kısa süre içerisinde açıklanacağına inanarak, ortaya zannedildiği ya da zannedilmek istendiği gibi İtibar dergisi eksenli bir liste çıkmayınca, bizleri linç edenlerin özür dileyecek erdemi göstereceklerini umuyorum.

DİĞER 35 YAZAR NEDEN SUSUYOR, ANLAMIŞ DEĞİLİM!

Işık Yanar/Yazar: Kültür Bakanlığının, sinema ve tiyatrodan sonra edebiyat eserlerini desteklemesi, memnuniyet verici bir durumdur. Yurtdışında, çeşitli projelerle, yazarların desteklendiğini duyardık. Bunlardan birisinin, Kültür Bakanlığı tarafından gerçekleştirilmesi, eminim, yazarlar için bir katkı olacaktır. Bakanlığın, böyle bir proje başlattığını, medyadan öğrendim. Başvurdum. Dördüncü romanım için destek aldığımı, bakanlığın gönderdiği e-posta ile öğrendim. Sözleşme gönderdiler. İmzalayıp gönderdim. Sonra, medyada tuhaf bir haber yayılmaya başladı: El altından, gizli gizli bazı yazarlara para veriliyor. Bu haberi, aynı tuhaflıkla yorumlayan yazarlar... İddialar çirkin; bir yazarın ismini böyle iddialarla yan yana getirmek de en az bu iddialar kadar çirkin. Ben Twitter adresimden destek alan yazarlardan biri olduğumu açıkladım. Başka yazarlar da açıkladılar. Bunu yapmamın sebebi, gizli bir şeyin olmadığını göstermekti. Yıllarca devlet desteğinin büyük bir kısmını alan bir kesimin, bu tür iddiaları yaymaya çalıştığını görmek benim için üzüntü verici oldu. Elbette, adaletli davranmak gerekir. Henüz destek aldığını ifade eden dört veya beş yazar vardır. Bir söylentiden yola çıkıp yazarları yaftalamanın bir anlamı yoktur. Diğer taraftan, kalan otuz beş yazar, neden susuyor, bunu da anlamış değilim. Seçici kurul, isimlerini medyadan öğrendiğim kadarıyla, adil bir karar vermiştir. Sözleşmeler onaylandıktan sonra Kültür Bakanlığı, desteklediği eserleri mutlaka açıklayacaktır. Eminim, bizden özür dileme erdemini gösterecekler.




16 Temmuz 2014 Çarşamba

Peygamberimiz’e yazılan piyano konçertosu ortaya çıktı

16 Temmuz 2014
Fransız piyano virtüözü Henry Herz, 85 yılda 200’den fazla beste yaptı, 8 piyano konçertosu yazdı. Bu konçertolardan altıncısı hariç hepsi kaydedildi, notaları korundu. Altıncı konçertosu ise kayıptı. Aşağıda, Peygamberimiz’e yazılan fakat bugüne kadar kimsenin fark etmediği o konçertonun nasıl bulunduğunu okuyacaksınız. 

Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, besteci-piyanist Dr. Aydın Karlıbel, şimdiye kadar klasik müzik alanında beş albüm hazırladı, sayısız araştırmalara imza attı. Geçen yıl bu zamanlarda yeni albümü için yine notaların arasına gömülmüş iken bugüne kadar kimsenin fark etmediği, fark etse de araştırmadığı bir bilgiye ulaştı. Ona kültürümüzü, yakından ilgilendiren bilgiyi veren kişi, Fransız profesör Laura Schnapper’di.

Aydın Karlıbel’in Schnapper’e ulaşmasının nedeni, Alman asıllı Fransız piyano virtüözü Henry Herz’in 1858’de Sultan Abdülmecid’e ithaf ettiği Ulusal Marş’tı. O yıllarda Avrupalı müzisyenler ünlü olmak için, biraz da diplomasi gereği Osmanlı sultanlarına besteler ithaf etmişler. Schnapper ile bir yıl içinde bu nedenle birçok kez iletişim kurduklarını söyleyen Karlıbel, bu görüşmeler sırasında, duyduğumuzda bizi de heyecanlandıran bambaşka bir bilgi ile karşılaşır. 85 yıllık ömründe 200’den fazla beste yapan, 8 konçerto yazan Herz, bu konçertolardan altıncısını Peygamber Efendimiz için bestelenmiştir. Altıncısı hariç diğerleri ülkesinde kaydedilir, notaları korunur. Ulusal Marş ile yine aynı nedenlerle 1858’de bestelenen altıncı konçertonun ise, kaydedilmesi bir yana notaları kaybolur.

Karlıbel, olayın peşine düşer. Paris, İtalya ve Belçika’daki müzik okulları ve enstitüler ile bağlantıya geçer, arar, sorar, soruşturur. Fakat oralardan bir şey çıkmaz. 7-8 sekiz ay önce Uluslararası Müzik Notaları Kütüphanesi Projesi www.imslp.org’da esere ulaşır. Ulaşır ama konçerto bu haliyle de eksiktir. Çalınması ve kaydedilmesi şimdilik mümkün değil. Nedenini Karlıbel şöyle anlatıyor: “Eserin notalarını buldum ama orkestra materyali olmadığı için (şef partisyonu da deniyor) şimdilik çalamıyoruz. Piyano ile çalınabilir ama orkestrasyonunu yapmam gerekir. Bu da çok uzun ve emek isteyen bir iş.”
Aydın Karlıbel
Henry Herz, 1803 yılında Viyana’da doğar, 1842’de Paris Konservatuarı’na öğretmen olarak atanır, 1888’de Paris’te hayata veda eder. Yaşadığı yıllarda devrin tüm piyanistlerinden daha ünlü olan Herz adına Paris’te konser salonu inşa edilir. Bu salon çok önemlidir, büyük bestelerin prömiyerleri burada yapılır. Fransız sanatçının notaları ile piyano eğitimine başlayan Karlıbel, “Henry Herz’in romantik devirde virtuozite kelimesini yeniden tanımlamış olan sayılı efsanelerinden biri olduğunu daha sonra öğrendim. Dönemin zirve isimleri Liszt ve Chopin’in yanı sıra Thalberg, Moscheles, Kalkbrenner ve Herz gibi virtüözler sayısız kompozisyon ve didaktik eser kaleme alıp turnelerle değişen müzik tarzlarını Avrupa ve Amerika’ya tanıttılar. Herz, Paris’in kültür hayatına damgasını vurmuş biri” diyor. Karlıbel’e “Peki niye kaydedilmemiş bu eser, bununla ilgili herhangi bir bilgiye ulaştınız mı?” diye soruyoruz. “Belki Müslümanlıkla ilgisi var diye yapmamış olabilir, bilemiyorum. Ama buna benzer başka bestelerin kayıtlarını yapmışlar.” cevabını veriyor.

156 yıl önce bestelendi

Korolu konçerto da denilen 6. Konçerto, üç bölümden oluşuyor. İlk iki bölümde piyano çalıyor, orkestra ona eşlik ediyor. “Rondo Oriental” adındaki üçüncü bölümde ise koro, kimin yazdığı henüz bilinmeyen aşağıdaki sözleri, Herz’in bestesiyle seslendiriyor. Besteciler, genellikle son bölümde kullandıkları temaları ilk iki bölümden alıyorlar. Yani konçertor baştan sona Peygamberimiz için 1858’de bestelenmiş. Hollanda Kralı’na ithaf edilmesi ise oldukça manidar. Hz. Muhammed (sas)’e yakarış ve Allah’a şükürle son bulan, şairi meçhul koronun sözlerini belgesel önemi nedeniyle, Aydın Karlıbel’in Türkçe tercümesiyle yayınlıyoruz:

Rondo Oriental*

Peygamberin ahfadı, ey uyanın,
Ufukta güneş doğarken
Tatlı meltemle tan ağarıyor
Mağfiret dolu göklerden bize hayır vaad ediyor
Bir yılan gibi kıvrılan uzun kervan
Çölde geçip gidiyor
Meşum ve karanlık, yukarıda akbabalar süzülüyor
Bizden kanlı bir ziyafet çekmeyi umuyor
Ey yüce Peygamberimiz Muhammed, sana yakarışımızı işit.
Başımızdan bütün tehlike savuşsun
Sana secde eder, senden yardım dileriz
Ey Muhammed bizi esirge!

Fakat tehlike ve felaketi unutalım.
Yok, bu aldatıcı serap değil!
Sığındığımız bu vaha bizi koruyacak bir yerdir.
Haydi o esintiyi, o serin gölgeye, bir adım sonra varacağız!
Evet yolculuğumuz sona eriyor.
Peygamber'e hamd ü sena
Allah'a şükürler, Allah'a şükürler olsun.

(*Rondo canlı müzik demek. Rondo Oriental, ‘Doğu tarzında rondo' olarak okunabilir)


HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

 

Bu ödülü almak onur verici

16 Nisan 2014
Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü'nü alan Zeliha Berksoy:
Bu ödülü almak onur verici
Sabancı Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı Devlet Tiyatroları işbirliğiyle düzenlenen 16. Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali, önceki gün Seyhan Nehri kıyısında yapılan açılış töreniyle başladı. Tiyatro sanatının gelişmesine katkıda bulunan ustalara saygı duymak amacıyla 2005’ten bu yana her yıl verilen “Sakıp Sabancı Yaşam Boyu Başarı Ödülü”nün bu yılki sahibi, tiyatro ve sinema sanatçısı Prof. Zeliha Berksoy oldu. Berksoy'a ödülü Sabancı Vakfı Mütevelli Heyet Başkan Güler Sabancı tarafından takdim edildi.

Berksoy, ödülünü aldıktan sonra “Yaşam boyu onur ödülü almak tabii ki çok büyük bir onur. Değerli işadamı Sakıp Sabancı'nın ölümünün 10. yılında böyle bir ödülün bana denk gelmesi de ayrıca bir onur. Geriye dönüp baktığımda arkamda 49 yıl var. Onun ağırlığı ile insan kendini daha bir yükselmiş ve hazmetmiş gibi hissediyor. İçiniz rahatlıyor, vicdanınız rahatlıyor. Ben bunu hak ettim, diyorsunuz. Hatırlanmak insanı çok mutlu ediyor.” dedi.
Zeliha Berksoy’a ödülü, Sabancı Vakfı Mütevelli Heyet Başkanı Güler Sabancı tarafından takdim edildi. Açılış gecesi, Fransız Ilotopie’nin gösterisiyle sona erdi.
Son beş yılda Seyhan Nehri'nde düzenlenen görkemli gösterilerle açılan Adana Tiyatro Festivali, bu yıl Fransız şov tiyatrosu Ilotopie'nin masal gibi gösterisine şahitlik etti. Ateş şovu ve havai fişekler eşliğinde başlayan gösteride “Rüya” ve “Lunapark” temalı iki farklı geçit seremonisinde rengarenk karakterler, Seyhan Nehri'nde geçiş yaptı. Rüya seremonisinde; mitolojik figürler, şövalyeler, palyaçolar boy gösterirken, Lunapark seremonisinde ise günlük yaşamdan komik ve eğlenceli kesitler sunuldu. Havai fişekler eşliğinde biten gösteriyi, Seyhan Nehri kıyılarını dolduran binlerce izleyici coşkuyla izledi. 16 Mayıs'ta sona erecek 16. Sabancı Uluslararası Adana Tiyatro Festivali'nin oyun programına www. adanadt.gov.tr'den ulaşılabilir.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ





14 Temmuz 2014 Pazartesi

‘Türkülere kulak kesilmek artık işimize gelmiyor’

14 Temmuz 2014
Türkü üzerine söylenmiş en etkili dizelerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım’ dizesidir. Uzun yıllardır TRT Erzurum Radyosu’nda yapımcı olarak çalışan İsmail Bingöl ise türkülerimizle ilgili en orijinal kitaplardan birini yazdı. Atalar Mirası Gönül Yarası (Ülke Edebiyat), Bingöl’ün Anadolu türküleri üzerine yirmi yıldır kaleme aldığı denemelerden oluşuyor. 
Türküler söylenir, dinlenir, hikayeleri anlatılır. ‘Türkü denemeleri’ ne demek?

Bu sorunuza cevap vermem için biraz gerilere gitmem lâzım. Ta çocukluğuma… Öyle ki; yıllardır türkü söyleyen, hani o bilinen tabirle, çocukluğumdan beri türkülerin ve şarkıların meftunu biriyim. Daha henüz ilkokula başlamamışken, ezberimde türküler olduğunu ve büyüklerin beni yakaladıklarında türkü söylettiklerini hatırlıyorum. Bu merak, bu sevgi bugüne kadar devam ediyor olsa da; bazı özel sebeplerden; türkü söylemeyi sanat haline getiremesem de; müziğimizin sürekli icra edildiği bir kurumda, TRT de prodüktör olarak çalışmak nasip oldu ve söyleyenlerin seni duyurmayı, yaptığım programlarda türküler üzerine metinler yazmayı iş edindim. Türkü hikâyeleri türkülerle ilgili alışılagelmiş bir aktarım biçimi olduğundan, serde biraz şairlik ve yazarlık da olduğundan, bundan farklı olarak, dinlediğim türkülerin bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları yazıya dönüştürmek suretiyle; deneme biçiminde yazmaya çalıştım bunları. Yıllar içerisinde buna dair okuduklarım ya da şöyle söyleyeyim, bu şekilde yazılmış olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. Ben; yaptığım programların da etkisiyle, bu yoldaki çabalarımı sürdürdüm ve yaklaşık yirmi yıl sonra böyle bir kitap ortaya çıktı. Türkü üzerine yazılmış ilk deneme kitabı da diyebiliriz belki de… Aslında her insan; bizim olan, bize bizi anlatan, bir anlamda millet olarak Anadolu’ya gelinceye kadar ki serencamımızı gizlediğimiz türkülerimizi dinlediklerinde, yürekleri bir hoş olur, gönül dünyaları dalgalanır ve etkilenirler. Zaten bu coğrafyanın türkülerini dinlerken bunları yaşamayanların, yüreğinden gâh hüzün, gâh sevinç bulutları geçmeyenlerin bizi anlamaları mümkün değildir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu büyüyüğümüzün cümleleriyle; "Millî kimliğimize sahip mi olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü, millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.” Kısacası; işte biz de bunu yapmanın gayreti içerisindeyken, yanında da türkülerimize dair hissettiklerimizi deneme şeklinde kaleme aldık. Sonrasında ise; diğer deneme kitabımız olan “Ey Kelime … Ve Ey Ses”le birlikte; çok değerli insan, kültür dünyamızın değerli şahsiyeti Ezel Erverdi ağabey vasıtasıyla; Mart ayında Dergâh Yayınları Ülke Kitapları’ndan yayınlanarak okuyucuya ulaştı. Teşekkürlerimi ve şükranlarımı arzediyorum sizin aracılığınızla buradan kendilerine ve diğer emeği geçenlere…

“Acaba kaçımız yöremize ait bir türküyü baştan sona söyleyebiliriz?” cümlenizi okuyunca insan kendini teste tabi tutmak istiyor. Sizce bu testi kaçımız geçebiliyoruz?


Sizin de bildiğiniz gibi, millet olmanın ya da bir millet olduğunu iddia etmenin en başta gelen unsuru; kendinize ait kültürel değerlerinizin olması. Ve tabii ki; ardından da onlara sonuna dek sahip çıkmanız. Eğer; çocukluğunuzda kendinize dair bir oyunu oynamamışsanız, bir türküyü sesiniz güzel olmasa da söylemeye çalışmamışsanız, nenenizden, büyüklerinizden bir masalınızı bile olsun dinlememişseniz ve daha bunun benzeri, adına bugün topluca halk kültürü ya da folklor dediğimiz ögelerle zihninizi, millet olma hafızanızı beslememişseniz, millet kavramından, millet olabilmekten sözetmeniz, bunu iddia etmeniz zordur. Küçük bir misalle bunu daha da açayım: Bir arkadaşım; Uzakdoğ'da bir üniversiteye bilimsel çalışma yapmak üzere kırk beş günlüğüne davet edilir. Değişik ülkelerden çok sayıda bilim adamı da vardır orada… Çalışmanın bitiminde bir veda gecesi düzenlerler ve gecede de; herkesin kendi milletine ait bir halk kültürü ögesini sergilemelerini rica ederler. İşte kimi şarkı söyler, kimi dans eder, kimi başka bir şey yapar. Diyor ki arkadaşım; ben de bir şey yapayım diyorum, ülkemin türkülerinden bir tane okuyayım istiyorum ama, ne yazık ki aklımda bir tek türkü bile yok. Ancak yöreme ait bir türkünün iki mısrası var aklımda ve ben de onu söylemeye başladım. Biraz hareketli olan türkü çok beğenildiği için, alkışlar sonucunda aynı sözleri birkaç sefer tekrar ettim ve böylece durumu kurtarmış oldum. Ancak, kimseler anlamasa da bu hale düşmüş olmaktan büyük üzüntü duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü; hangi milletten olduğumuzu bağıra çağıra söylesek de, asıl bunun içini doldurmamız gerektiğini orada acı bir şekilde gördüm ve anladım.” İşte biz de, yıllardır büyüklerimizin bizi beslediği gibi, eğer çocuklarımızı, gençlerimizi kültürümüzün kaynaklarından nasiplendirmez, onları kültürel arka plana dayalı böyle bir bilinçle yetiştirmezsek, milliyetleri konusunda her hangi bir aidiyet düşünceleri, inançları kalmaz ve ortada; bu kadar büyük devletler, medeniyetler kurmuş olan “millet” kalmaz. Bunun sonucunun ne olduğunu düşünmek bile istemiyorum, ama ne var ki, gerektiği yerde kullanılmazsa; bugünün dünyasında insanı yalnızlaştıran ve kendinden uzaklaştıran teknolojinin bedelinin çok ağır olacağı da bir gerçek.

Derler ki “Derdi olan türkü söyler.”. Türkü söyleyen bir yana, dinleyen bile ne kadar azaldı... Şimdi kimsenin derdi yok mu? 

Musiki, bir milletin medeniyet kurma ve medeni olma yolunda meydana getirdiği en esaslı birikimlerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar "Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez, çünkü onu unutma ihtimali yok." der. Dolayısıyla bir toplumun müziği bozulmuş, sonra da unutulmuşsa, o toplumda pek çok mefhumun da bozulduğuna hükmedilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki; bugün de çok derdimiz var ve bu dertler sadece bizimle ilgili değil. Evet; dört bir tarafımızda acının sesi yankılanıyor her dakika… İşte onun için de; bunu kimi türkü söyleyerek dile getirebilir, kimi yazıyla, kimi şiirle… Ancak sesle dile getirmek; acıya sesten bir elbise giydirmek gibidir ve bu da bir çığlık gibi düşer ortalığa… Etkisi büyük olur. Bir ağıt, bir isyan, bir tepki çıkar ortaya ve bakışları daha çok çeker o yana… Bu sesleniş için bir şey yapamayacak olanlar bile başlarını çevirirler oraya doğru en azından ne oluyor diyerek… Türküler; bazılarının dünyasından çıkmış olsa da, birileri bugün farklı müzikler dinlese de, türkülerin sevdalıları yine var ve dertleri seslendirmeye, sevinçlere yoldaş olmaya devam ediyorlar kendilerince… Etmeliler mutlaka… Bir şeylerin yaşaması, bir şeylerin ayakta kalması adına…

Şehir hayatının, şehir insanın türkülerle arası çok açıldı. Anadolu’da bu mesafe ne durumda? 

Aslında türkü dinlemenin şehirle-köyle pek alakası yok. Aranın açılması şehirleşmeden değil de;hayatı anlamanın ve hayat üzerinde düşünmenin uzağındaki koşuşturmacadan, türkülerin dünyasına olan yakınlığımızı kaybetmemizden, türkülerimizin söylediklerine kulak veremeyişimizden kaynaklanıyor. Maddenin, hızın ve birbirini anlamamanın giderek çoğaldığı bir zamanda; sözleriyle, nağmeleriyle bize çok şey söyleyen; ruhumuza, kalbimize insan olmanın derin ve ince taraflarını, erdemini anlatmaya çalışan -ki bu da emek ve ilgi ister-türkülere kulak kesilmek işimize gelmiyor. Onu eski bir eşya gibi kabul edip, saklamaya, bir köşede tutup, sadece meraklılarına göstermeye çalışıyoruz. Oysa; bırakın daha eskiyi, 50 yıl önce yazılmış bir yazının bugünkü nesil bazı yerlerini anlayamasa da, türkülerdeki sesi, sözü; ne kadar eski olsa da anlayabilir, mesajını öğrenebilir. Türkülerin niçin önemli olduğunu buradan da çıkarabiliriz.


Radyonun altın çağını yaşadığı dönemde çocukluğunuzu geçirdiniz. TRT Erzurum Radyosu’nda program yapıyorsunuz. O çağın, sizdeki etkisi devam ediyor galiba? Şimdi hangi çağını sürüyor radyo? Programlarınızın günümüz insanındaki etkisi nedir? Yani kim dinliyor radyoları ve türküleri? 

Çok kapsamlı bir soru ama, gerçek şu ki içinde, bize dair, bana dair bir çok yönü barındırıyor. Radyonun altın çağını yaşadığı zamanlarda; küçücük bir el radyosu en yakın dostlarımdan biriydi. Özellikle de tatil günlerinde, onu koynuma alır, bir arkadaş gibi, anlattıklarını dinler; çalınan türküleri, şarkıları bir bir kaydederdim küçücük defterime... Anlatılmak istenen dünyayı tam olarak kavrayamasam bile; nağmeleri, sözleri, ruhumda bir başkalık meydana getirir, bu duygularla alabildiğine coşardım... Ortam müsaitse eğer, "Sesime ses verin yaralı dağlar" mısraında olduğu gibi, ben de haykırır, olanca sesimle katılırdım radyoda çınlayan seslere... Ne yılların geçişi eksiltti türkülere duyduğum sevgiyi ve ne de yaşadıklarım, gördüklerim... Aradan yıllar geçince; uzun kurslar ve imtihanlar sonucunda, TRT’nin tek olduğu, başka yayın kuruluşunun olmadığı bir dönemde, 1988 yılı nisanında girdim radyoya… Sizin de dediğiniz gibi, bırakın televizyonu, radyo bile hala altın çağını yaşıyordu o yıllarda ve bir yere programa gittiğimizde ilgi üst düzeydeydi. Sonra işte başkaları çıktı meydana ve bugün bile henüz altyapısı oluşturulmamış özel yayıncılık sektöründe ortalığı velveleye verdiler. Sonra da bu alandaki birçok şeyin önemi azaldı. Ama böyle olsa da; bendeki etkisi, sevgisi, itibarı bir kenara, radyo hâlâ çok önemli. Altın çağını çok gerilerde bıraktı belki, fakat sadık dinleyicileri ve yeni oluşturulmaya, bağlantı kurulmaya çalışılanlar, onu dinlemeye devam ediyorlar. Televizyona ve diğer iletişim araçlarına göre bazı avantajlı durumu var ve bu da radyoyu gelecekte de ayakta tutmaya devam edecek. Ulaşma ve dinleme kolaylığı, bilginin hazır olarak sesle aktarılıyor oluşu, bunlardan sadece birkaçı. Programlarımızın etkisini bize yakından hissettiren ve arayan dinleyicilerimizle, yeni programlarda buluşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir tutkudur radyo dinlemek ve farklı bir alışkanlıktır; özellikle de eğitim-kültür programlarına kulak vermek. Sosyal medya kendine yeni ve hızlı bir alan açsa da hayatımızda, radyo onların rakibi olmadığından ve hatta radyo programlarının onlarda reklamı, tanıtımı yapılabildiğinden; pozitif bir bakış açısıyla iyi bile olmuştur denebilir bu konuda.

“Şimdi Türkü Söylemek İstiyor Yüreğim” denemenizde, Eşkıya’nın film müzikleri albümüyle ilgili bir düzeltme yapıyorsunuz ve son yıllarda çıkan türkü albümlerinde ‘affedilmez’ hatalar yapıldığından bahsediyorsunuz.

Bugün hâlâ, kendilerine yakınlık gösterenlerin yüreklerini dolduran duyguların en iyi tercümanıdırlar türküler... Geçmişin güçlü seslerinin yeri doldurulamasa bile; günümüzde de bu işi hakkıyla yapmak için gayret edenler var. Yaşatma ve dönüştürme vesilesiyle; Emrahlar, Sümmaniler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar ve daha niceleri, asırlar ötesinden yankılanan sesleriyle yeniden aramıza döndüler, yeniden girdiler gönül dünyamıza... Yaşadıklarını, eserleriyle bir daha, bir daha ispatlayıp, bir daha duyurdular hepimize... Özellikle de, türkü dostlarının, türkü meraklılarının dışındakilere... Bizim öz müziğimizin motifleri, hafif batı müziği tarzında yapılan müziklerde bile çokça kullanılır oldu artık. Böylece; daha fazla ilgi çekti, daha fazla mal oldu kitlelere türkülerimiz. İnsanımızın doğasından gelen bir ilgiydi bu. Yıllardan beri halkın dilinde ve gönlünde yer etmiş, kolektif şuurun, halk irfanının, halk muhayyilesinin ürünleri; filmlerde, dizilerde de kullanılmaya başlandı. Hatta, bazı dizilerin bu kadar ilgi görmesinin, seyredilmesinin altında yatan sebeplerden biri de, o diziye eşlik eden türkü ya da türkülerdir belki de… Göçle büyük şehirlere gitmiş Anadolu insanının kendini bulduğu müziklerdir bunlar… Ne var ki; Anadolu'nun hemen her köşesinin rengini, kokusunu, güzelliğini taşıyan türkülerin, filmlerde kullanılması, halk kültürümüz adına sevindirici bir olay olsa da; kullanılan müziklerden, anonim olanlar dışındaki türkülerin ve gazellerin sözlerinin kime ait olduğu konusu titizlikle ele alınmalı ve yanlışlık yapılmamalıdır. Zira; üretene ve üretilene saygı bunu gerektirir. Bu konuda bir denetimin olmaması ve çoğu kişinin maddî kaygılarını ön plana çıkararak bu işi yapması, böyle durumlara yol açıyor. Ama yine de; bu tür yanlışlıklara rağmen, bu sahada yapılanların, halk kültürümüzün daha geniş kitlelere duyurulmasına önemli katkı sağladığını da belirtelim.

Denemelerinizde hep acıdan, hüzünden süzülen türkülerimizden bahsediyorsunuz. Neşeli, umut veren türkülerimiz yok mu?

Tabii ki var, ancak biz millet olarak öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; yüz yıllar boyunca üzerimizden kötü göz, toprağımızdan düşman ayağı eksik olmamıştır. Sultan Abdulhamid’e ait olduğunu sandığım bir söz şöyledir: “Anadolu; sırtlanların geçiş yeridir”. Onun için de; geçmişte yaşanılan topraklar gibi, elimizden kalanlar da bize çok pahalıya patlamıştır. Dolayısıyla halk müziğimizde hüzün teması oldukça baskındır; ölene, itene, gidene, gidip de gelmeyene yakılan ağıtlar, türküler yanında, sevince vurgu yapanların sayısı daha azdır. Çünkü; şehitlerimizin, daha yakın zamana kadar arkası gelmemiştir. Yani mutlu bir millet olamamışızdır; kahramanlarımızın çokluğu yüzünden… İşte bu sebeple yakılan türkülere ve o türkülerin adına yakıldığı vatana iyi bakmalıyız; birlik ve beraberliğimize ve onların nişaneleri olan değerlerimize gönülden sahip çıkmalıyız.

“Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür”. Bu söz kime ait?

Yine bir Anadolulu'ya… MÖ 620 civarında, batı sahillerinde, Milas’ta yaşayan filozof Thales’e… Ki gerçekten öyle değil midir; yüz yıllardır nice yasa yapıcılar ve yaptıkları yasalar kaybolmuştur ama türküler ayaktadır ve onları yakan halk, ozan ve şairler hâlâ bilinmekte ve söylenmektedir.“

Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım” Türkülerimizi anlatan en iyi dize bu sanırım..


Türküler üzerine yazılmış şiirlerin en meşhurlarından olduğu için böyle düşünülebilir. Ya da; bu şiir yazıldığında; diğerleri henüz yazılmamıştı da denebilir. Ancak, “bazı şeyler hariç, her şeyin daha iyisinin ortaya çıkma ihtimali vardır” diye düşünüp, “en” kelimesini kaldırarak ifade edersek; şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gerçekten güzel anlatmış bu şiirinde türküleri ve o türkülerin dünyamızda edinmesi gereken yeri… “Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler” adlı kitabımızdan kısa bir bölümle son verelim söyleyeceklerimize: “Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka... Maddiyattan ayrı hiçbir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiçbir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir? Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönlüden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır. Ve hâlâ unutulmadıysa türküler... Hâlâ yaşıyorsa... İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




12 Temmuz 2014 Cumartesi

Yunus Emre hayal perdesinde

12 Temmuz 2014
Karagöz oyunu, Ramazan’dan Ramazan‘a hatırlanıyor ve sadece çocuklara oynanıyor. Alpay Ekler, birkaç yıldır bu algının değişmesi için çabalıyor. Bugün Üsküdar sahilinde ilk kez gösterilecek olan Yunus Emre Hayal Perdesi’nde oyununu bu nedenle yazdı.
Yunus Emre'nin Hacı Bektaş-ı Veli ile karşılaşması.
Gölge sanatı Karagöz’ün toplum nezdindeki algısı çocuk oyunu olmaktan öte geçmiyor. Ramazan’dan ramazana hatırlatılan, eğlencelik, sıradan, hatta basit bir sanat olarak görülüyor. Oysa Karagöz hiciv sanatı. 2008’de kaybettiğimiz Karagöz araştırmacısı Metin And’ın ifadesiyle Karagöz’ün aslı siyasi taşlamaya dayanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘aman devlete laf gelmesin’ diye bu yönü törpülendiği için, maalesef günümüzde basit bir içerikle, yılın bir ayında ortaya çıkıyor.

Bu algıdan rahatsız olan ustalar var elbette. Kukla sanatçısı Mahmut Hazım Kısakürek, sırf bu amaçla 2012’de politik bir Karagöz oyunu yazmış ve Bursa’da oynatmıştı. Karagöz deyince akla gelen önemli isimlerden biri olan Alpay Ekler de sözkonusu algıya direniyor. 3-4 yıldır çocuklar için Karagöz oynatmadığını ve eskiden yapıldığı gibi büyükler için oyunlar yazdığını söylüyor. Bugün Üsküdar sahilinde prömiyeri yapılacak olan “Yunus Emre Hayal Perdesinde” oyununu da bu amaçla yazdı ve izlemek isteyen herkese iftardan sonra oynatacak.

2007’den bu yana Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde geleneksel Türk tiyatrosu öğretim görevlisi olarak eğitim veren Ekler’in, Karagöz konusunda günümüzün en yetkin isimlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Malum, Karagöz 2009’da UNESCO tarafından Türkiye’nin Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya sunduğu dosyada tasvir tarihi ve tasvir yapımını Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) üyesi olan ve şu anda UNIMA İstanbul’un başkanlığını yürüten Alpay Ekler geniş bir makalede anlatmıştı.

70'ten fazla tasvir yapıldı

Bu akşamki oyuna dönersek, Ekler’in ifadesine göre oyun birkaç açıdan önemli. İlk defa gölge oyununda halk şairi Yunus Emre anlatılacak. Ayrıca oyun için Yunus Emre’nin dedesi, ninesi, atı Akkız, Tapduk Emre ve Hacı Bektaş’ın da aralarında bulunduğu 70’ten fazla tasvir yapıldı. Yani Yunus Emre Hayal Perdesi’nde bugüne kadar oynatılan en fazla tasvirli oyun olacak. Yunus Emre’nin eserleri dikkate alınarak 6 ayda 12 kişilik ekip tarafından hazırlanan oyunda dört önemli sahnede bulunuyor: Yunus Emre’nin Taptuk Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, kendi aklı ve nefsiyle karşılaşması.

Gölge oyunlarında alışık olduğumuz komik taklitler Yunus Emre’de yok. Klasik Karagöz oyunlarından Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun’da olduğu gibi bir hikâye anlatacak Hacivat seyirciye. Karagöz de zaman zaman hikâyenin içine -Şeyh Küşteri meydanına- atlayıp biraz muzırlık yapıp hikâyeden çıkacak.

Yunus Emre’nin köyünde başlayıp Tapduk Emre’nin kapısında bitecek oyun için Alpay Ekler, “Yunus Emre’nin 19, 30 ve 40 yaşlarını canlandırıyorum. Oyun, Karagöz ile Hacivat’ın itiş kakışmasıyla başlayacak. Daha sonra Hacivat, Karagöz’e ‘Şimdi sana bir hikâye anlatacağım, dinle’ dedikten sonra Yunus Emre’nin hikâyesinin anlatılacağı bölüme geçilecek. Yunus Emre’nin Turna ile konuştuğu bir sahne var oyunumuzda. Turna, Bektaşi kültüründe çok önemlidir. Hz. Ali’nin sesinin turnada olduğu söylenir. Yani boş bir metnimiz yok. Bilenler anlayacak konuyu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’yi de anlatıyoruz.” diyor.

Yunus Emre Hayal Perdesi için bugün Üsküdar sahiline, 1,2 x 4,5 metrelik özel bir sahne kurulacak. Alpay Ekler’in senaryosunu yazıp seslendirdiği ve yönetmenliğini yaptığı oyunun yapımcılığını Volkan Kara üstleniyor. Oyun için Levent Çelik özel müzikler besteledi, bu besteleri canlı olarak Hayal Musiki Topluluğu seslendirecek.
Moğol askeri ve Yunus Emre

Veda
Köln’deki Karagöz koleksiyonu saraydan çalındı

Bugünlerde Karagöz sanatçıları arasında bir tartışma sürüyor. Almanya’da yaşayan Karagöz sanatçısı Ali Köken, 30 Haziran 2014’te milliyet.tv’ye bir açıklama yaptı ve açıklamasında Karagöz oyununa ait nadide koleksiyonlardan birinin Almanya’da Köln Üniversitesi’ne ait olduğunu, toplam 150 parçadan oluşan bu zengin koleksiyonda 200 yıllık figürlerin yer aldığını ayrıca, bir şatoda muhafaza edilen koleksiyonda, Türkiye’de 1936’da basılan, Rahmi Balaban’a ait ilk Karagöz kitabının toplatılarak yakılmasına neden olan domuz figürü de bulunduğu söyledi. UNIMA İstanbul Başkanı Alpay Ekler, bu bilgilerin doğru olmadığını iddia ediyor:

“Açıklamaya göre Türkiye’de eski koleksiyon yok, Karagöz ile ilgili hiçbir şey yapılmamış, Almanlar bizden daha çok sahiplenmiş Karagöz’ü vs. Bunlar doğru değil. Hem Topkapı Sarayı’nda hem Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koleksiyonunda çok daha eski tasvirler yer alıyor. Köln’deki bu koleksiyon oraya nasıl gitmiş, ne zaman gitmiş, Asar-ı Antika Nizamnamesi’ne göre işlem yapılmış mı, yoksa kaçırılmış mı? Bu konular araştırılırsa bu milletin kültürüne daha çok hizmet edilir. Belki de o koleksiyonun Türkiye’ye geri gelmesine vesile olur. Domuz figüründen dolayı kitap toplatma olayının belgesi de yoktur. Domuz tasvirinin hangi oyunda kullanıldığı bilinmesi gerekir.” diyen Ekler, Avrupa’ya kaçırılan pek çok tarihi eser gibi Köln’deki Karagöz tasvirlerinin de saraydan çalındığını iddia ediyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ