14 Temmuz 2014 Pazartesi

‘Türkülere kulak kesilmek artık işimize gelmiyor’

14 Temmuz 2014
Türkü üzerine söylenmiş en etkili dizelerden biri Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun ‘Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım’ dizesidir. Uzun yıllardır TRT Erzurum Radyosu’nda yapımcı olarak çalışan İsmail Bingöl ise türkülerimizle ilgili en orijinal kitaplardan birini yazdı. Atalar Mirası Gönül Yarası (Ülke Edebiyat), Bingöl’ün Anadolu türküleri üzerine yirmi yıldır kaleme aldığı denemelerden oluşuyor. 
Türküler söylenir, dinlenir, hikayeleri anlatılır. ‘Türkü denemeleri’ ne demek?

Bu sorunuza cevap vermem için biraz gerilere gitmem lâzım. Ta çocukluğuma… Öyle ki; yıllardır türkü söyleyen, hani o bilinen tabirle, çocukluğumdan beri türkülerin ve şarkıların meftunu biriyim. Daha henüz ilkokula başlamamışken, ezberimde türküler olduğunu ve büyüklerin beni yakaladıklarında türkü söylettiklerini hatırlıyorum. Bu merak, bu sevgi bugüne kadar devam ediyor olsa da; bazı özel sebeplerden; türkü söylemeyi sanat haline getiremesem de; müziğimizin sürekli icra edildiği bir kurumda, TRT de prodüktör olarak çalışmak nasip oldu ve söyleyenlerin seni duyurmayı, yaptığım programlarda türküler üzerine metinler yazmayı iş edindim. Türkü hikâyeleri türkülerle ilgili alışılagelmiş bir aktarım biçimi olduğundan, serde biraz şairlik ve yazarlık da olduğundan, bundan farklı olarak, dinlediğim türkülerin bende uyandırdığı hisleri, çağrışımları yazıya dönüştürmek suretiyle; deneme biçiminde yazmaya çalıştım bunları. Yıllar içerisinde buna dair okuduklarım ya da şöyle söyleyeyim, bu şekilde yazılmış olanlar, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaydı. Ben; yaptığım programların da etkisiyle, bu yoldaki çabalarımı sürdürdüm ve yaklaşık yirmi yıl sonra böyle bir kitap ortaya çıktı. Türkü üzerine yazılmış ilk deneme kitabı da diyebiliriz belki de… Aslında her insan; bizim olan, bize bizi anlatan, bir anlamda millet olarak Anadolu’ya gelinceye kadar ki serencamımızı gizlediğimiz türkülerimizi dinlediklerinde, yürekleri bir hoş olur, gönül dünyaları dalgalanır ve etkilenirler. Zaten bu coğrafyanın türkülerini dinlerken bunları yaşamayanların, yüreğinden gâh hüzün, gâh sevinç bulutları geçmeyenlerin bizi anlamaları mümkün değildir. Rahmetli Nevzat Kösoğlu büyüyüğümüzün cümleleriyle; "Millî kimliğimize sahip mi olmak istiyorsunuz; farklı olmak, bilinmek, onurlu ve başı dik mi kalmak istiyorsunuz? Türkü dinleyin ve türkü söyleyin. Çünkü, millî kültürümüzün ana sütunlarından biri musikimizdir ve musikimizin kalbi de türkülerimizdir.” Kısacası; işte biz de bunu yapmanın gayreti içerisindeyken, yanında da türkülerimize dair hissettiklerimizi deneme şeklinde kaleme aldık. Sonrasında ise; diğer deneme kitabımız olan “Ey Kelime … Ve Ey Ses”le birlikte; çok değerli insan, kültür dünyamızın değerli şahsiyeti Ezel Erverdi ağabey vasıtasıyla; Mart ayında Dergâh Yayınları Ülke Kitapları’ndan yayınlanarak okuyucuya ulaştı. Teşekkürlerimi ve şükranlarımı arzediyorum sizin aracılığınızla buradan kendilerine ve diğer emeği geçenlere…

“Acaba kaçımız yöremize ait bir türküyü baştan sona söyleyebiliriz?” cümlenizi okuyunca insan kendini teste tabi tutmak istiyor. Sizce bu testi kaçımız geçebiliyoruz?


Sizin de bildiğiniz gibi, millet olmanın ya da bir millet olduğunu iddia etmenin en başta gelen unsuru; kendinize ait kültürel değerlerinizin olması. Ve tabii ki; ardından da onlara sonuna dek sahip çıkmanız. Eğer; çocukluğunuzda kendinize dair bir oyunu oynamamışsanız, bir türküyü sesiniz güzel olmasa da söylemeye çalışmamışsanız, nenenizden, büyüklerinizden bir masalınızı bile olsun dinlememişseniz ve daha bunun benzeri, adına bugün topluca halk kültürü ya da folklor dediğimiz ögelerle zihninizi, millet olma hafızanızı beslememişseniz, millet kavramından, millet olabilmekten sözetmeniz, bunu iddia etmeniz zordur. Küçük bir misalle bunu daha da açayım: Bir arkadaşım; Uzakdoğ'da bir üniversiteye bilimsel çalışma yapmak üzere kırk beş günlüğüne davet edilir. Değişik ülkelerden çok sayıda bilim adamı da vardır orada… Çalışmanın bitiminde bir veda gecesi düzenlerler ve gecede de; herkesin kendi milletine ait bir halk kültürü ögesini sergilemelerini rica ederler. İşte kimi şarkı söyler, kimi dans eder, kimi başka bir şey yapar. Diyor ki arkadaşım; ben de bir şey yapayım diyorum, ülkemin türkülerinden bir tane okuyayım istiyorum ama, ne yazık ki aklımda bir tek türkü bile yok. Ancak yöreme ait bir türkünün iki mısrası var aklımda ve ben de onu söylemeye başladım. Biraz hareketli olan türkü çok beğenildiği için, alkışlar sonucunda aynı sözleri birkaç sefer tekrar ettim ve böylece durumu kurtarmış oldum. Ancak, kimseler anlamasa da bu hale düşmüş olmaktan büyük üzüntü duyduğumu söyleyebilirim. Çünkü; hangi milletten olduğumuzu bağıra çağıra söylesek de, asıl bunun içini doldurmamız gerektiğini orada acı bir şekilde gördüm ve anladım.” İşte biz de, yıllardır büyüklerimizin bizi beslediği gibi, eğer çocuklarımızı, gençlerimizi kültürümüzün kaynaklarından nasiplendirmez, onları kültürel arka plana dayalı böyle bir bilinçle yetiştirmezsek, milliyetleri konusunda her hangi bir aidiyet düşünceleri, inançları kalmaz ve ortada; bu kadar büyük devletler, medeniyetler kurmuş olan “millet” kalmaz. Bunun sonucunun ne olduğunu düşünmek bile istemiyorum, ama ne var ki, gerektiği yerde kullanılmazsa; bugünün dünyasında insanı yalnızlaştıran ve kendinden uzaklaştıran teknolojinin bedelinin çok ağır olacağı da bir gerçek.

Derler ki “Derdi olan türkü söyler.”. Türkü söyleyen bir yana, dinleyen bile ne kadar azaldı... Şimdi kimsenin derdi yok mu? 

Musiki, bir milletin medeniyet kurma ve medeni olma yolunda meydana getirdiği en esaslı birikimlerindendir. Ahmet Hamdi Tanpınar "Bizim musikimiz kendi içinde değişene kadar hayat karşısında vaziyetimiz değişmez, çünkü onu unutma ihtimali yok." der. Dolayısıyla bir toplumun müziği bozulmuş, sonra da unutulmuşsa, o toplumda pek çok mefhumun da bozulduğuna hükmedilebilir. Buradan hareketle denilebilir ki; bugün de çok derdimiz var ve bu dertler sadece bizimle ilgili değil. Evet; dört bir tarafımızda acının sesi yankılanıyor her dakika… İşte onun için de; bunu kimi türkü söyleyerek dile getirebilir, kimi yazıyla, kimi şiirle… Ancak sesle dile getirmek; acıya sesten bir elbise giydirmek gibidir ve bu da bir çığlık gibi düşer ortalığa… Etkisi büyük olur. Bir ağıt, bir isyan, bir tepki çıkar ortaya ve bakışları daha çok çeker o yana… Bu sesleniş için bir şey yapamayacak olanlar bile başlarını çevirirler oraya doğru en azından ne oluyor diyerek… Türküler; bazılarının dünyasından çıkmış olsa da, birileri bugün farklı müzikler dinlese de, türkülerin sevdalıları yine var ve dertleri seslendirmeye, sevinçlere yoldaş olmaya devam ediyorlar kendilerince… Etmeliler mutlaka… Bir şeylerin yaşaması, bir şeylerin ayakta kalması adına…

Şehir hayatının, şehir insanın türkülerle arası çok açıldı. Anadolu’da bu mesafe ne durumda? 

Aslında türkü dinlemenin şehirle-köyle pek alakası yok. Aranın açılması şehirleşmeden değil de;hayatı anlamanın ve hayat üzerinde düşünmenin uzağındaki koşuşturmacadan, türkülerin dünyasına olan yakınlığımızı kaybetmemizden, türkülerimizin söylediklerine kulak veremeyişimizden kaynaklanıyor. Maddenin, hızın ve birbirini anlamamanın giderek çoğaldığı bir zamanda; sözleriyle, nağmeleriyle bize çok şey söyleyen; ruhumuza, kalbimize insan olmanın derin ve ince taraflarını, erdemini anlatmaya çalışan -ki bu da emek ve ilgi ister-türkülere kulak kesilmek işimize gelmiyor. Onu eski bir eşya gibi kabul edip, saklamaya, bir köşede tutup, sadece meraklılarına göstermeye çalışıyoruz. Oysa; bırakın daha eskiyi, 50 yıl önce yazılmış bir yazının bugünkü nesil bazı yerlerini anlayamasa da, türkülerdeki sesi, sözü; ne kadar eski olsa da anlayabilir, mesajını öğrenebilir. Türkülerin niçin önemli olduğunu buradan da çıkarabiliriz.


Radyonun altın çağını yaşadığı dönemde çocukluğunuzu geçirdiniz. TRT Erzurum Radyosu’nda program yapıyorsunuz. O çağın, sizdeki etkisi devam ediyor galiba? Şimdi hangi çağını sürüyor radyo? Programlarınızın günümüz insanındaki etkisi nedir? Yani kim dinliyor radyoları ve türküleri? 

Çok kapsamlı bir soru ama, gerçek şu ki içinde, bize dair, bana dair bir çok yönü barındırıyor. Radyonun altın çağını yaşadığı zamanlarda; küçücük bir el radyosu en yakın dostlarımdan biriydi. Özellikle de tatil günlerinde, onu koynuma alır, bir arkadaş gibi, anlattıklarını dinler; çalınan türküleri, şarkıları bir bir kaydederdim küçücük defterime... Anlatılmak istenen dünyayı tam olarak kavrayamasam bile; nağmeleri, sözleri, ruhumda bir başkalık meydana getirir, bu duygularla alabildiğine coşardım... Ortam müsaitse eğer, "Sesime ses verin yaralı dağlar" mısraında olduğu gibi, ben de haykırır, olanca sesimle katılırdım radyoda çınlayan seslere... Ne yılların geçişi eksiltti türkülere duyduğum sevgiyi ve ne de yaşadıklarım, gördüklerim... Aradan yıllar geçince; uzun kurslar ve imtihanlar sonucunda, TRT’nin tek olduğu, başka yayın kuruluşunun olmadığı bir dönemde, 1988 yılı nisanında girdim radyoya… Sizin de dediğiniz gibi, bırakın televizyonu, radyo bile hala altın çağını yaşıyordu o yıllarda ve bir yere programa gittiğimizde ilgi üst düzeydeydi. Sonra işte başkaları çıktı meydana ve bugün bile henüz altyapısı oluşturulmamış özel yayıncılık sektöründe ortalığı velveleye verdiler. Sonra da bu alandaki birçok şeyin önemi azaldı. Ama böyle olsa da; bendeki etkisi, sevgisi, itibarı bir kenara, radyo hâlâ çok önemli. Altın çağını çok gerilerde bıraktı belki, fakat sadık dinleyicileri ve yeni oluşturulmaya, bağlantı kurulmaya çalışılanlar, onu dinlemeye devam ediyorlar. Televizyona ve diğer iletişim araçlarına göre bazı avantajlı durumu var ve bu da radyoyu gelecekte de ayakta tutmaya devam edecek. Ulaşma ve dinleme kolaylığı, bilginin hazır olarak sesle aktarılıyor oluşu, bunlardan sadece birkaçı. Programlarımızın etkisini bize yakından hissettiren ve arayan dinleyicilerimizle, yeni programlarda buluşmaya devam ediyoruz. Çünkü bir tutkudur radyo dinlemek ve farklı bir alışkanlıktır; özellikle de eğitim-kültür programlarına kulak vermek. Sosyal medya kendine yeni ve hızlı bir alan açsa da hayatımızda, radyo onların rakibi olmadığından ve hatta radyo programlarının onlarda reklamı, tanıtımı yapılabildiğinden; pozitif bir bakış açısıyla iyi bile olmuştur denebilir bu konuda.

“Şimdi Türkü Söylemek İstiyor Yüreğim” denemenizde, Eşkıya’nın film müzikleri albümüyle ilgili bir düzeltme yapıyorsunuz ve son yıllarda çıkan türkü albümlerinde ‘affedilmez’ hatalar yapıldığından bahsediyorsunuz.

Bugün hâlâ, kendilerine yakınlık gösterenlerin yüreklerini dolduran duyguların en iyi tercümanıdırlar türküler... Geçmişin güçlü seslerinin yeri doldurulamasa bile; günümüzde de bu işi hakkıyla yapmak için gayret edenler var. Yaşatma ve dönüştürme vesilesiyle; Emrahlar, Sümmaniler, Pir Sultanlar, Karacaoğlanlar ve daha niceleri, asırlar ötesinden yankılanan sesleriyle yeniden aramıza döndüler, yeniden girdiler gönül dünyamıza... Yaşadıklarını, eserleriyle bir daha, bir daha ispatlayıp, bir daha duyurdular hepimize... Özellikle de, türkü dostlarının, türkü meraklılarının dışındakilere... Bizim öz müziğimizin motifleri, hafif batı müziği tarzında yapılan müziklerde bile çokça kullanılır oldu artık. Böylece; daha fazla ilgi çekti, daha fazla mal oldu kitlelere türkülerimiz. İnsanımızın doğasından gelen bir ilgiydi bu. Yıllardan beri halkın dilinde ve gönlünde yer etmiş, kolektif şuurun, halk irfanının, halk muhayyilesinin ürünleri; filmlerde, dizilerde de kullanılmaya başlandı. Hatta, bazı dizilerin bu kadar ilgi görmesinin, seyredilmesinin altında yatan sebeplerden biri de, o diziye eşlik eden türkü ya da türkülerdir belki de… Göçle büyük şehirlere gitmiş Anadolu insanının kendini bulduğu müziklerdir bunlar… Ne var ki; Anadolu'nun hemen her köşesinin rengini, kokusunu, güzelliğini taşıyan türkülerin, filmlerde kullanılması, halk kültürümüz adına sevindirici bir olay olsa da; kullanılan müziklerden, anonim olanlar dışındaki türkülerin ve gazellerin sözlerinin kime ait olduğu konusu titizlikle ele alınmalı ve yanlışlık yapılmamalıdır. Zira; üretene ve üretilene saygı bunu gerektirir. Bu konuda bir denetimin olmaması ve çoğu kişinin maddî kaygılarını ön plana çıkararak bu işi yapması, böyle durumlara yol açıyor. Ama yine de; bu tür yanlışlıklara rağmen, bu sahada yapılanların, halk kültürümüzün daha geniş kitlelere duyurulmasına önemli katkı sağladığını da belirtelim.

Denemelerinizde hep acıdan, hüzünden süzülen türkülerimizden bahsediyorsunuz. Neşeli, umut veren türkülerimiz yok mu?

Tabii ki var, ancak biz millet olarak öyle bir coğrafyada yaşıyoruz ki; yüz yıllar boyunca üzerimizden kötü göz, toprağımızdan düşman ayağı eksik olmamıştır. Sultan Abdulhamid’e ait olduğunu sandığım bir söz şöyledir: “Anadolu; sırtlanların geçiş yeridir”. Onun için de; geçmişte yaşanılan topraklar gibi, elimizden kalanlar da bize çok pahalıya patlamıştır. Dolayısıyla halk müziğimizde hüzün teması oldukça baskındır; ölene, itene, gidene, gidip de gelmeyene yakılan ağıtlar, türküler yanında, sevince vurgu yapanların sayısı daha azdır. Çünkü; şehitlerimizin, daha yakın zamana kadar arkası gelmemiştir. Yani mutlu bir millet olamamışızdır; kahramanlarımızın çokluğu yüzünden… İşte bu sebeple yakılan türkülere ve o türkülerin adına yakıldığı vatana iyi bakmalıyız; birlik ve beraberliğimize ve onların nişaneleri olan değerlerimize gönülden sahip çıkmalıyız.

“Türküleri yakanlar, yasaları yapanlardan daha güçlüdür”. Bu söz kime ait?

Yine bir Anadolulu'ya… MÖ 620 civarında, batı sahillerinde, Milas’ta yaşayan filozof Thales’e… Ki gerçekten öyle değil midir; yüz yıllardır nice yasa yapıcılar ve yaptıkları yasalar kaybolmuştur ama türküler ayaktadır ve onları yakan halk, ozan ve şairler hâlâ bilinmekte ve söylenmektedir.“

Nerede bir köy türküsü duysam/Şairliğimden utanırım” Türkülerimizi anlatan en iyi dize bu sanırım..


Türküler üzerine yazılmış şiirlerin en meşhurlarından olduğu için böyle düşünülebilir. Ya da; bu şiir yazıldığında; diğerleri henüz yazılmamıştı da denebilir. Ancak, “bazı şeyler hariç, her şeyin daha iyisinin ortaya çıkma ihtimali vardır” diye düşünüp, “en” kelimesini kaldırarak ifade edersek; şair Bedri Rahmi Eyüboğlu gerçekten güzel anlatmış bu şiirinde türküleri ve o türkülerin dünyamızda edinmesi gereken yeri… “Atalar Mirası Gönül Yarası Türküler” adlı kitabımızdan kısa bir bölümle son verelim söyleyeceklerimize: “Gönlü yaralının neyi vardır türkülerden başka... Maddiyattan ayrı hiçbir şeyin para etmediği bu zamanda, yalnızca mevkiin, makamın konuştuğu, insanların birbirlerinden selâmı bile esirgediği bu çağda, yüreğindeki sevdasından başka hiçbir şeyi olmayanın yüzüne kim bakar? Hissiyatına türkülerden daha iyi kim tercüman olabilir? Binlerce yıldır kimseye zulmetmemiş, zalimlik nedir bilmemiş bu milletin, kötülüklerden uzak kalmasında, mazluma acımasında, dilden dile, gönlüden gönüle dolaşıp duran türkülerin büyük payı vardır. Ve hâlâ unutulmadıysa türküler... Hâlâ yaşıyorsa... İnsan olduğunu unutmayanlar sebebinedir.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




12 Temmuz 2014 Cumartesi

Yunus Emre hayal perdesinde

12 Temmuz 2014
Karagöz oyunu, Ramazan’dan Ramazan‘a hatırlanıyor ve sadece çocuklara oynanıyor. Alpay Ekler, birkaç yıldır bu algının değişmesi için çabalıyor. Bugün Üsküdar sahilinde ilk kez gösterilecek olan Yunus Emre Hayal Perdesi’nde oyununu bu nedenle yazdı.
Yunus Emre'nin Hacı Bektaş-ı Veli ile karşılaşması.
Gölge sanatı Karagöz’ün toplum nezdindeki algısı çocuk oyunu olmaktan öte geçmiyor. Ramazan’dan ramazana hatırlatılan, eğlencelik, sıradan, hatta basit bir sanat olarak görülüyor. Oysa Karagöz hiciv sanatı. 2008’de kaybettiğimiz Karagöz araştırmacısı Metin And’ın ifadesiyle Karagöz’ün aslı siyasi taşlamaya dayanıyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren ‘aman devlete laf gelmesin’ diye bu yönü törpülendiği için, maalesef günümüzde basit bir içerikle, yılın bir ayında ortaya çıkıyor.

Bu algıdan rahatsız olan ustalar var elbette. Kukla sanatçısı Mahmut Hazım Kısakürek, sırf bu amaçla 2012’de politik bir Karagöz oyunu yazmış ve Bursa’da oynatmıştı. Karagöz deyince akla gelen önemli isimlerden biri olan Alpay Ekler de sözkonusu algıya direniyor. 3-4 yıldır çocuklar için Karagöz oynatmadığını ve eskiden yapıldığı gibi büyükler için oyunlar yazdığını söylüyor. Bugün Üsküdar sahilinde prömiyeri yapılacak olan “Yunus Emre Hayal Perdesinde” oyununu da bu amaçla yazdı ve izlemek isteyen herkese iftardan sonra oynatacak.

2007’den bu yana Kocaeli Üniversitesi Sahne Sanatları bölümünde geleneksel Türk tiyatrosu öğretim görevlisi olarak eğitim veren Ekler’in, Karagöz konusunda günümüzün en yetkin isimlerinden biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Malum, Karagöz 2009’da UNESCO tarafından Türkiye’nin Somut Olmayan Kültürel Mirası Listesi’ne alındı. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın UNESCO’ya sunduğu dosyada tasvir tarihi ve tasvir yapımını Milletlerarası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA) üyesi olan ve şu anda UNIMA İstanbul’un başkanlığını yürüten Alpay Ekler geniş bir makalede anlatmıştı.

70'ten fazla tasvir yapıldı

Bu akşamki oyuna dönersek, Ekler’in ifadesine göre oyun birkaç açıdan önemli. İlk defa gölge oyununda halk şairi Yunus Emre anlatılacak. Ayrıca oyun için Yunus Emre’nin dedesi, ninesi, atı Akkız, Tapduk Emre ve Hacı Bektaş’ın da aralarında bulunduğu 70’ten fazla tasvir yapıldı. Yani Yunus Emre Hayal Perdesi’nde bugüne kadar oynatılan en fazla tasvirli oyun olacak. Yunus Emre’nin eserleri dikkate alınarak 6 ayda 12 kişilik ekip tarafından hazırlanan oyunda dört önemli sahnede bulunuyor: Yunus Emre’nin Taptuk Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, kendi aklı ve nefsiyle karşılaşması.

Gölge oyunlarında alışık olduğumuz komik taklitler Yunus Emre’de yok. Klasik Karagöz oyunlarından Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun’da olduğu gibi bir hikâye anlatacak Hacivat seyirciye. Karagöz de zaman zaman hikâyenin içine -Şeyh Küşteri meydanına- atlayıp biraz muzırlık yapıp hikâyeden çıkacak.

Yunus Emre’nin köyünde başlayıp Tapduk Emre’nin kapısında bitecek oyun için Alpay Ekler, “Yunus Emre’nin 19, 30 ve 40 yaşlarını canlandırıyorum. Oyun, Karagöz ile Hacivat’ın itiş kakışmasıyla başlayacak. Daha sonra Hacivat, Karagöz’e ‘Şimdi sana bir hikâye anlatacağım, dinle’ dedikten sonra Yunus Emre’nin hikâyesinin anlatılacağı bölüme geçilecek. Yunus Emre’nin Turna ile konuştuğu bir sahne var oyunumuzda. Turna, Bektaşi kültüründe çok önemlidir. Hz. Ali’nin sesinin turnada olduğu söylenir. Yani boş bir metnimiz yok. Bilenler anlayacak konuyu. Ayrıca Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’yi de anlatıyoruz.” diyor.

Yunus Emre Hayal Perdesi için bugün Üsküdar sahiline, 1,2 x 4,5 metrelik özel bir sahne kurulacak. Alpay Ekler’in senaryosunu yazıp seslendirdiği ve yönetmenliğini yaptığı oyunun yapımcılığını Volkan Kara üstleniyor. Oyun için Levent Çelik özel müzikler besteledi, bu besteleri canlı olarak Hayal Musiki Topluluğu seslendirecek.
Moğol askeri ve Yunus Emre

Veda
Köln’deki Karagöz koleksiyonu saraydan çalındı

Bugünlerde Karagöz sanatçıları arasında bir tartışma sürüyor. Almanya’da yaşayan Karagöz sanatçısı Ali Köken, 30 Haziran 2014’te milliyet.tv’ye bir açıklama yaptı ve açıklamasında Karagöz oyununa ait nadide koleksiyonlardan birinin Almanya’da Köln Üniversitesi’ne ait olduğunu, toplam 150 parçadan oluşan bu zengin koleksiyonda 200 yıllık figürlerin yer aldığını ayrıca, bir şatoda muhafaza edilen koleksiyonda, Türkiye’de 1936’da basılan, Rahmi Balaban’a ait ilk Karagöz kitabının toplatılarak yakılmasına neden olan domuz figürü de bulunduğu söyledi. UNIMA İstanbul Başkanı Alpay Ekler, bu bilgilerin doğru olmadığını iddia ediyor:

“Açıklamaya göre Türkiye’de eski koleksiyon yok, Karagöz ile ilgili hiçbir şey yapılmamış, Almanlar bizden daha çok sahiplenmiş Karagöz’ü vs. Bunlar doğru değil. Hem Topkapı Sarayı’nda hem Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın koleksiyonunda çok daha eski tasvirler yer alıyor. Köln’deki bu koleksiyon oraya nasıl gitmiş, ne zaman gitmiş, Asar-ı Antika Nizamnamesi’ne göre işlem yapılmış mı, yoksa kaçırılmış mı? Bu konular araştırılırsa bu milletin kültürüne daha çok hizmet edilir. Belki de o koleksiyonun Türkiye’ye geri gelmesine vesile olur. Domuz figüründen dolayı kitap toplatma olayının belgesi de yoktur. Domuz tasvirinin hangi oyunda kullanıldığı bilinmesi gerekir.” diyen Ekler, Avrupa’ya kaçırılan pek çok tarihi eser gibi Köln’deki Karagöz tasvirlerinin de saraydan çalındığını iddia ediyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


7 Temmuz 2014 Pazartesi

Yahya Kemal Beyatlı Oratoryosu 6 yıl gecikmeyle sahneleniyor

7 Temmuz 2014 
Devlet Opera ve Balesi sanatçısı, müzik yönetmeni ve piyanist Dr. Aydın Karlıbel’in, Yahya Kemal’in 12 şiirini bestelediği oratoryosu yeni sezonun repertuarına alındı. Karlıbel, şairin 50. ölüm yıldönümü için yazdığı, fakat altı yıl gecikmeyle seslendirilecek olan bestesinin hikâyesini anlattı.


Yahya Kemal Oratoryosu’nu ne zaman bestelediniz?
2008 yılında, şairin 50. vefat yıldönümünde besteledim. Bu eser üzerinde 6 yıl çalıştım. Ama maalesef o yıl çaldıramadım.

Neden çaldıramadınız?
Çünkü zor bir eser. Muazzam bir kadro gerekiyor. Bakın kadroyu söyleyeyim. Büyük bir orkestra var, Türk sazları (ud, kemençe, yaylı tanbur) var... Böyle bir esere girişirken Yahya Kemal’in felsefesini hesaba katmam gerekiyordu. Eserin kurumda kabul görmesi zaman alıyor. Hazırlık aşaması uzun.

Niye başka bir edebiyatçı değil de Yahya Kemal?
Hepsinin ölüm, doğum yıldönümü gelip geçiyor... Çünkü Yahya Kemal’in şiir dünyasına çok aşinaydım. Çocukken, rahmetli babam, şiirlerini bize ezbere okurdu. Kabataş Lisesi mezunuydu kendisi. Ayrıca hocaların hocası olarak ünlenmiş bir efsanenin, Salim Rıza Kırkpınar beyefendinin yakın dostuydu. Bu arada Aşiyan’dan yansıyan ruhun; Yahya Kemal’i Sevenler Derneği’nin, merhum Eşref Denizhan’ın Saint Michel, Robert Kolej ve Boğaziçi Üniversitesi’ndeki değerli edebiyat hocalarımın bana tuttukları ışık, verdikleri feyiz için şükran borçluyum.

Çocukluğunuz edebiyatçıların arasında mı geçti?
Evet ama devamı var. Babam Büyükada’daki Anadolu Kulübü’nün müdürlüğünü yaptığı sırada da edebiyatçılar hep çevremizdeydi. Orada Faruk Nafiz Çamlıbel, Orhan Seyfi Orhon, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Samet Ağaoğlu, Yusuf Ziya Ortaç’ı tanıdım. Yahya Kemal de daha önceleri Büyükada’da kalırmış. Ama beni ona yaklaştıran küçük bir ayrıntı daha vardır…

Nedir o ayrıntı?
Şairin son yıllarını geçirdiği Park Oteli vardı, Taksim Gümüşsuyu’ndan aşağı inerken. Cemal Reşit Rey hocam, senfoni orkestrasını yönetirken provaları bu otelde yapardı. Provalara beni de götürür, orkestraya katardı. Eserlerinde, çelestay (konsol, piyanoya benzeyen vurmalı orkestra çalgısı) ben çalardım. Orkestranın ses dünyasına girmem için yapardı bunu. Onun sağ koluydum, asistanlığını yaptım. Bana çok şey öğretti. Orada çok güzel anılarımız oldu.

Hocanızla unutamadığınız anılar ve Yahya Kemal’in de orada yaşamış olması mı size ilham verdi?
Bütün bu güzel anıların birikimiyle mümkün olmuştur şüphesiz. Bir de yine hocam derste anlatmıştı. İki dev sanatçı bir gün Fransa Dinard’da karşı karşıya geliyor. Burası med-cezir olaylarıyla ünlü bir sahil beldesi. Nasıl olduysa orada bir gün buluşmuşlar. Yahya Kemal, Cemal hocama Shakespeare’den soneler okumaya başlamış. Fakat bir anda deniz yükseliyor, zor kaçıyorlar.

Oratoryo için Yahya Kemal’in kaç şiirini bestelediniz?
12 şiirini. Şarkı, Bebek Gazeli, Erzurum Gazeli, 1918, Bedri’ye Mısralar, Bir Tepeden, Bir Başka Tepeden (iki ayrı beste), İstanbul’un Fethini Gören Üsküdar, Mahurdan Gazel, Baki’nin Gazeli ve Perestiş.

Baki’nin Gazeli niye var? Şiirleri bestelerken kendinize yakın bulduklarınız oldu mu?
Yahya Kemal, Baki’yi çok severdi, bu nedenle onu besteledim. Babamın adı Bedri olduğu için Bedri’ye Mısraları kendime yakın hissettim. Bir Başka Tepeden’i ise iki kez besteledim. Aynı şiire iki ayrı müzik yazarak başka tepeden/makamdan anlatmak istedim. Üsküdar şiirinin güzelliğini anlatamam, beni çok etkiledi. Eser, iki bölümden oluşuyor. Şiirleri koro okuyor, enstrümantal bölüm var arada. Sonrasında da Perestiş ile sona eriyor.

Perestiş ne demek?
Derin hayranlık demek. Yahya Kemal bu şiiri, muhtemelen Abdülmecit devrinde yaşamış bir güzele ithaf ediyor. Şiirde bir kadına duyulan büyük hayranlık, aşk var. Fakat Perestiş için öyle bir müzik yazdım ki, sevgilinin aşkından ilahi aşka yöneliyor. Yürük semai üslûbunda yazıldı.

Eseri biz ne zaman dinleyebileceğiz?
Yeni sezonun repertuarına alındı (2014-2015 sezonu). Yahya Kemal’in vârisi Sinan Özbalkan beyefedinin ilgisi ve desteği için müteşekkirim. Bestem, şu anda çalınmaya hazır. Provaların tarihi henüz belli değil ama besteci olarak çok heyecanlıyım. Orkestralı, korolu bir eserim icra edilecek.

Cemal Reşit Rey'in Çelebi Operası yayımlanmayı bekliyor
Aydın Karlıbel, 1980’de vefat edene kadar Cemal Reşit Rey’in 19 yıl öğrencisi oldu. Önce Nişantaşı’nda, sonra Beşiktaş Serencebey’deki evine ders için çok gidip geldi. Rey’in 40 yılını verdiği Çelebi Operası’na ve daha birçok bestesinin yazılmasına o evde yakından tanıklık etti. Fakat ünlü besteci vefat ettikten sonra Çelebi Operası ortadan kaybolmuştu. Daha doğrusu Ankara Devlet Opera ve Balesi’nin kütüphanesinin arşivinde unutulmuştu. Hocasının el yazısı ile yazdığı o eseri 2005’te tozlu raflarda bulup ortaya çıkaran Karlıbel, o günden beri eserin notalarının bilgisayara aktarımı için uğraşıyordu. Devamını kendisinden dinleyelim:

“Sekiz yıl boyunca notalarını temize çektim. 430 sayfalık eser oldu. Ayrıca hocamın Fatih Senfonisi ve diğer piyano bestelerini bilgisayara aktardım. En büyük arzum bunların yayınlanması. Yayımlanırsa öncelikle hocamın eseri basılmış olacak. Bugüne kadar hiç yapılmadı bu. Ayrıca Türkiye’deki müziği merak edenlerin işine yarayabilir bu eser. Müzik ansiklopedisi niteliğindedir. Lale Devri’nde yaşayan Çelebi Mehmet Efendi ve Fatma’nın aşkını anlatan opera dört perdelik bir abide. Cemal Reşit Rey burada bütün hünerlerini gösteriyor. Sanatını en mükemmel haliyle temsil eden, bize öğreten, ondan kalan en büyük yadigarlardan. 40 yıldan fazla üzerinde uğraştığı bir eser. Kuyumcu titizliği ile işlemiş.” Aydın Karlıbel’in Yahya Kemal Oratoryosu dışında Eyyubiler ve Piri Reis operaları, Atatürk Senfonisi ve marşları bulunuyor. Karlıbel’e bunlar ne zaman seslendirilecek diye soruyoruz: “Daha büyüklere yer veriliyor; Verdi, Puccini, Rossini gibi. Aslında aziz hocamın Çelebi Operası’nın sahnelenmesi en büyük arzumdur.” diyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



6 Temmuz 2014 Pazar

‘Meşk’ ile bir kez daha!

6 Temmuz 2014
Ramazan'da düzenlenen "Geleneksel Sanatlar Buluşması Meşk V" sergisi, Sefaköy Cennet Kültür Merkezi'nde dün açıldı. İlk başlarda Türkiye genelinde yapılan sergiye artık İslam coğrafyasından sanatçılar katılıyor. Bu yıl, 15 ülkeden 99 sanatçının yaklaşık 150 eseri bir ay boyunca sergilenecek.


Meşk, başlangıç demek. Bir hattatın ya da müzisyenin eserine başlamadan önceki alışma turları anlamına geliyor. Şiirsel bir isim aynı zamanda, açtıkça, içini doldurabileceğiniz bir bohçası var. Sefaköy Cennet Kültür Merkezi'nde dün beşincisi açılan “Meşk” sergilerinin de kaderi böyle. Hat, tezhip, minyatür, çini, ebru, kat'ı ve cilt sanatı dalında üretilen eserleri sergilemek amacıyla bir Ramazan etkinliği olarak yola çıkan Meşk, ulusal ölçekte başladı.

2009'daki ilk sergide 47, ikincisinde 51 sanatçı bir araya geldi. 2012'deki üçüncü sergi, uluslararası boyut kazanınca, yıllara göre sırasıyla 63 ve 67 sanatçı Meşk'te buluştu. Bu yıl ise sayı hayli artmış durumda. Pakistan, Mısır, İran, Suriye, Suudi Arabistan, Yemen, Irak, Özbekistan, Kazakistan, Rusya, Ürdün, Hindistan, Başkırdistan Cumhuriyeti ve Türkiye'den 99 sanatçının yaklaşık 150 eseri Ramazan boyunca sergilenecek.

‘Meşk'e ilginin giderek artmasının “Kur'an-ı Kerim Mekke'de nazil oldu, Kahire'de okundu, İstanbul'da yazıldı.” sözüyle bağlantısı olmalı. Sanatçılardan Yemenli Zeki Ali Hasan Saif, Suriyeli Hisam Alhmada, Başkırdistanlı Said Abuzeroğlu, ünlü hattat Hasan Çelebi'den ders almış, diğerlerinin önemli bir kısmı ülkemizdeki yarışmalara katılmış. Pakistanlı Syed Najam Ul Hassan Kazmi, minyatür dalında Türkiye-Pencap Hükümet Sanat Konseyi'nden altın madalya kazanmış. Kimi de İranlı hattat Azim Bedri Goki gibi artık İstanbul'a yerleşmiş, çalışmalarına merkezde devam ediyor. Sergiye Pakistan'dan yoğun bir katılım olduğu görülüyor. Bazılarının Türkiye muhabbetleri işlerine de yansımış. Hira Zubair'in ‘Büyük Türkiye', ‘Türk Denizi' isimli minyatürleri bunun göstergesi.

Klasik ve modern bir arada

Sergide hem klasik hem de modern tarzda çalışmalar yer alıyor. Azim Bedri'nin renkli hatları ile Saima Fahad'ın kırmızı, mavi ve yeşil renklerle yazdığı Peygamberimiz'in ismi, ülkemiz için oldukça marjinal. Serginin küratörü Erkan Doğanay'a göre böyle bir çalışma Türkiye'de yapılsa tepki çeker fakat sonuçta bu eserler, günümüze ait. Bu dönemin şartlarını, ruhunu ifade ediyor.

Ramazan'da yapılan kültür sanat etkinlikleri yıllardır amatör çizgiden kurtulamıyor. Tiyatroyu çadır, İslam sanatlarını süsleme sanatı olarak algılayan bir yaklaşım hakim. Beş sene önce Ramazan etkinliği olarak planlanan, daha sonra hem İslam coğrafyasının sanatçılarını bir araya getirme amacına evrilen, hem de İslam sanatlarının gelişmesine katkıda bulunan, aynı zamanda ülkemizin hoca ve öğrencilerini buluşturan ‘Meşk' sergileri, bu anlayıştan farklı bir yerde duruyor.

Hoca-öğrenci demişken, Mamure Öz (tezhip), Semih İrteş (tezhip), Savaş Çevik (hat), Dürdane Ünver (kat'ı), Taner Alakuş (minyatür), Alparslan Babaoğlu (ebru), Süleyman Berk (hat), Sadrettin Özçimi (ebru) gibi günümüzün ustalarının eserleri, Meşk'te öğrencileriyle birlikte sergileniyor. “Uluslararası Geleneksel Sanat Buluşmaları-Meşk V” sergisi, temmuz sonuna kadar görülebilir.

‘Sergi, bir enstitüye dönüştü’

 

Erkan Doğanay (Küratör): “Sergimiz iki açıdan önemli. Birincisi, İslam coğrafyasından eserlerin birbiriyle ilişkisini, ilintisini ve eleştirisini yan yana koyduğunuz zaman görebiliyorsunuz. İkincisi Meşk, giderek tüm ülkeler arasında ortak bir enstitüye dönüştü. 'Ortak dil yakalayabilir miyiz?' diye yönümüzü İslam ülkelerine döndürdük. Üç yılda zincir genişledi. Sanatın zaten birleştirici yönü var. Sergimiz güzel şeylere de vesile oluyor. Cezayir'de her sene minyatür festivali düzenlenir. Cezayirli sanatçı, hem sergimize katılmak hem de Türk minyatür sanatçılarını tanımak için buradaki, ülkesindeki festivale sanatçılarımızı davet etmek istiyor.”


Azim Bedri Goki

Fatih Özkafa


Cilt sanatçısı İslam Seçen'in bir çalışması.







Sergi hazırlanırken...
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



25 Haziran 2014 Çarşamba

Dur yolcu! Çanakkale’de sanat var

25 Haziran 2014
Eylül ayında dördüncü kez düzenlenecek olan Uluslararası Çanakkale Bienali’nin teması, 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı nedeniyle ‘Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür’ olarak açıklandı. 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan bienalde, savaşa katılan ülkelerin sanatçıları, savaş karşıtı işleriyle Çanakkale’de buluşacak.
JAKOB GAUTEL (FR)
Çanakkale Kahramanları (2012) Fotoğraf serisi. (Sanatçının izniyle.)

Birinci Dünya Savaşı’nın başlangıcından bu yana 100 sene geçti. Savaşa tüm ülkelerden yaklaşık 65 milyon asker katıldı, 8 milyon insan öldü, 21 milyon kişi yaralandı, 7 milyon kişi ise kayboldu. Gelin görün ki, dünyada ne değişti? Hâlâ masum insanlar ölüyor, insanlar savaşın yıkıcılığından kurtulmak için evlerini, ülkelerini terk etmek zorunda kalıyor. Bu yıl 27 Eylül-2 Kasım tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 4. Uluslararası Çanakkale Bienali’nin kavramsal çerçevesi bu nedenle 1. Dünya Savaşı’nın 100. yılı üstüne yapılandırıldı ve bienalin üst başlığı dün İstanbul’da düzenlenen basın toplantısında “Savaşın Sonunu Yalnız Ölüler Görür!” olarak açıklandı.

Bienalde, geçmişte savaşmak üzere karşı karşıya gelen ülkelerin sanatçıları ve onların eserleri bir araya gelip, Çanakkale’den tüm dünyaya barış mesajı gönderecekler. 1. Dünya Savaşı’nın günümüze kadar gelen siyasal, toplumsal, kültürel etkilerini irdelemeyi ve yorumlamayı amaçlayan bienal, düzenlendiği sergilerle bunu kentin tarihsel, kültürel ve doğal özellikleriyle de birleştirecek. Sergiler, 1914’teki siyasal travmaya, insan trajedisine ve sonuçlarına olduğu kadar, yüzyıl boyunca savaşların yarattığı temel değişimlere görsel sanatlar yoluyla odaklanacak.


Galatasaray’daki toplantıda konuşan bienalin Genel Sanat Yönetmeni Beral Madra, bienalde irdelenecek konuları şöyle anlattı: “Yeni sınırlar ve göç hareketleri, Osmanlı ve Rus coğrafyasındaki kültürlerin birbirinden kopuşu ve bu kültürlerin yeni süreçle dönüşümleri, yeni ekonomik sistemlerin ve modernizmlerin ortaya çıkışı, Avrupa’nın ve Sovyetler’in kültür kolonizasyonu, bu savaşla başlayan sürecin doğurduğu iki kutuplu dünyadan, küresel dünyaya geçişteki kopuşlar ve oluşumlar.” Madra ayrıca, temmuzda Berlin’de yapılacak Bienaller Vakfı toplantısına katılacaklarını ve burada Çanakkale Bienali’nin geniş çapta tanıtımını yapacakları söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: “Özellikle de Türkiye’nin kuzey ve güneyindeki bölgesel kanlı savaşların gündeminde bu bienali yapıyor olmamız yeterli bir ilgi konusudur.” Toplantıda Bienal’e hangi sanatçıların katılacağı açıklanmadı fakat savaşa katılan ve savaşın sonucundan etkilenen bütün ülkelerde etkinlikler yapılacağı belirtildi.

Savaş mı, zafer şehri mi?

Çanakkale Belediye Başkanı Ülgür Gökhan, Çanakkale’nin Troya’dan 1. Dünya Savaşı’na kadar uzanan süreçte savaşlarla anılan bir kent olduğunu anlattı ve “Biz bunu değiştirip barışın ve özgürlüklerin kenti olmak istiyoruz. ‘Barış kültürümüz olsun’ vizyonunu ulusal ve uluslararası bağlamlarda görünür ve duyulur kılmayı hedefliyoruz.” dedi.

18 Mart 1915’te Çanakkale’de 1. Dünya Savaşı’nın en zor çarpışması yaşandı. Türk, Kürt, Ermeni, İngiliz, Yeni Zelandalı binlerce genç öldü. Savaşın yıkıcılığı, ölümler, kayıplar elbette kutsanamaz ama kentin adıyla ‘savaş’tan daha çok bütünleşen Çanakkale ‘zafer’inin bienalde nasıl konumlandırılacağı da merak konusu.

Uluslararası Çanakkale Bienali, önceki yıllarda olduğu gibi Eski Ermeni Kilisesi, Korfmann Kütüphanesi, Er Hamamı (Seramik Müzesi), Çinemlik Kalesi, Arkeoloji Müzesi, Yahudi (Palamut) Depoları gibi kentin tarihî ve anlamlı mekânlarının yanı sıra çarşı caddesi, kordon ve iskele bölgesi, halk bahçesi gibi kamusal alanlara da yayılacak. Çanakkale Belediyesi’nin ana destekçi olduğu bienal, Çanakkale Bienali İnisiyatifi Sivil Toplum Girişimi (CABININ) tarafından düzenleniyor. Bienal’in Genel Sanat Yönetmenliğini Beral Madra, Genel Direktörlüğünü Seyhan Boztepe üstleniyor. CABININ’in Yönetici Küratörü ise Deniz Erbaş.

 

23 Haziran 2014 Pazartesi

Ötüken’in yarım asırlık uzun hikâyesi

23 Haziran 2014
Ötüken Yayınları, bu sene iki sevinç yaşıyor. 50. yıl ve 1000. kitap! Yarım asır önce bir bodrum katında öğrenci harçlıklarıyla kurulan yayınevi, 1000. kitabını yayımladı. Üstad’ın Reis Bey’i ile yayıncılığa adım atan ve bininci kitap olarak yine bu eserin özel basımını okurlarına sunan Ötüken’in uzun hikâyesini yaşayanlardan dinledik.
Sağdan sola: Uğur İnan, Necati Fazıloğlu, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel (yayınevinin ortaklarından), Ahmet İyioldu (yayınevinin ortaklarından), Senail Özkan, İzzet Tanju, Şerafettin Yılmaz (Türk Kültürüne Hizmet Vakfı Başkanı), Prof. Dr. Zeki Kuşoğlu, Prof. Dr. Suphi Saatçi ve ...


Öğrenci harçlıklarıyla kurulan kaç yayınevi var ülkemizde? Hem harçlıklar birleştirilsin hem de 50 sene hırgür çıkmadan ortaklığa devam edilsin. Üstelik bu yayınevi, Üstad'lara ilham olsun. Sezai Karakoç Diriliş Yayınları'nı (1968), Necip Fazıl Kısakürek de Büyük Doğu Yayınları'nı (1973), Ötüken'den sonra kurmaya karar verdiğini ancak işin içindekiler, biraz da meraklıları bilir. Aslında sağ camiada yayıncılığın başlangıcının Ötüken ile inkişaf ettiğini bilen de azdır. O yıllarda sağ görüşlü yazarların eserlerini basan bir ya da iki yayınevi vardır. Onlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşreder.

Ötüken'in fikir babaları, akrabalarından aldıkları 3-5 bin lira ile 1964'te yayınevini kurarlar. Yazar Mehmed Niyazi'nin, Sakarya'nın ileri gelen esnaflarından olan manifaturacı babasının Ötüken'e emeği az değil. Gençlere her sıkıştıklarında yardım eli uzatmış. Çoğu hukuk okuyan gençler de okullarını bitirip yedek subay olduklarında asker maaşlarını bile yayınevine yatırmışlar. Öyle bir heyecan, öyle bir inanmışlık... Hiçbirinin para kazanmak, kâr elde etmek gibi bir gayesi yok. Tek dertleri, ‘bizim de bir yayınevimiz olsun, büyüklerimizin kitaplarını yayınlayalım…'

Önce Türk kültürüne hizmet eden yazarların eserleriyle başlarlar işe. Peyami Safa'nın "Yalnızız" romanını matbaaya verirler fakat telifinde problem çıkınca Necip Fazıl'ın "Reis Bey"i ilk yayımladıkları eser olur. Ardından Kısakürek'in Benim Gözümde Adnan Menderes, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sezai Karakoç'un İslam'ın Ekonomi Strüktürü ve İslam'ın Dirilişi gelir.

Reis Bey, çok satmasa da yayıncılık hayatına renk, üniversite öğrencilerine de şans getirir. Kitabın kapağı o kadar beğenilir ki, başta İnkılap Kitabevi (1927) olmak üzere bütün kitapçılar vitrinlerini kırmızı kapaklı Reis Bey ile donatır. Üstad'ın bugün dahi tüm kitaplarında kullanılan ‘imzalı kapak tasarımı' fikrinin onlara ait olduğunu belirtelim. Mehmed Niyazi'nin aynı yıllarda yayımlanan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı "Var Olma Kavgası" da okurdan epeyce ilgi görür. Eser 5 bin adet satılır, ki bu rakam o yıllar için çok iyidir. Peyami Safa, Cemil Meriç, Fuad Köprülü, Erol Güngör, Nihal Atsız, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun ve Tarık Buğra'nın eserleriyle hemhal olmak da yine onlara nasip olur. 1971'de Abdülhak Şinasi Hisar'ın tüm eserlerini yeniden yayımlarlar.

Peki, kimdir bu insanlar? O günün idealist gençleri, bugünün her biri tanınmış birer fikir adamı olan bu gözü kara yayıncılar kimlerdir? Azmi, sabrı, disiplinli çalışması ile Ötüken Yayınları'nın fikir babalarından biri olan ve yayınevine büyük emeği geçen Nevzat Kösoğlu (1940-2013) dışında hepsi hayatta. Dr. Mehmed Niyazi, Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Prof. Dr. H.Fehim Üçışık, Özer Ravanoğlu, Mustafa Yıldırım, Ahmet İyioldu ve Nurhan Alpay.

Laleli Büyük Reşit Paşa Caddesi'ndeki Yaprak Kitabevi'nin içinde kurulan, daha sonra Nuruosmaniye'de bir apartmana taşınan Ötüken Neşriyat, yayıncılık hayatına 20 yıldır İstiklal Caddesi 65 numarada devam ediyor. Yayınevi, bu sene iki sevinç birden yaşıyor. Hem 50 yılı geride bıraktı hem de 1000. kitabını okurlarına sundu.

Akla ilk gelen “50 yılda 1000 kitap az değil mi?” sorusu oluyor. 1984'teki büyük Cağaloğlu yangını Ötüken'i maddi olarak sıfıra düşürüyor. Bütün kitaplar, makineler, emekler yok olup gidiyor. 1990'a kadar küçük kitap hiç yayınlamıyorlar. Ayağa kalkmak için farklı bir yayıncılık faaliyetine başlıyorlar. Telif ansiklopediler, 14 cilt çıkan Büyük Türk Klasikleri, 17 ciltlik Sahih-i Buhari ve Tercümesi bu dönemde basılıyor. Bininci kitabın bu kadar gecikmesinin sebebi, böyle acı bir olay.

Ötüken'in, öncü bir kurum olduğunu belirtmiştik. 1973'te açılan Anda Dağıtım şirketi ile 1978'de Bilecik Bayır köyünde kurulan defter fabrikası -ömürleri kısa olsa da- bu öncülüğün tescilli diğer kurumları. Anda, yangından sonra kapanıyor. 140 ortaklı defter fabrikası ise -ortaklarından biri de Hayrettin Karaman- döviz sıkıntısı nedeniyle Almanya'dan gelen makinelerin parası ödenemediği için iflas ediyor. Ama Ötüken Yayınları, o günden bu yana çizgisini değiştirmeden, ticaret endişelerini ikinci planda tutarak, kendi yağıyla kavrulmaya ve kulvarında yürümeye devam ediyor.

Yayınevinde emeği olanlar haklarını bugün vârislerine ve evlatlarına devrederek köşelerine çekilmiş, ortaklık sayısı da 8’den 18'e çıkmış durumda. Yayın yönetmenliği ise 1978'de Ötüken'e editör olarak giren Erol Kılınç'a teslim edilmiş. Mehmed Niyazi'ye göre Ötüken'in banisi 1968'den beri kurumda yöneticilik yapan Nurhan Alpay. Kapıdan girdiğinizde içinize ferahlık veren beyaz boyalı odasında, babacan tavrıyla gençlere manevi destek olmaya devam eden Alpay, bugüne kadar hep geride durmayı tercih etti, yine öyle yapıyor.

Reis Bey'in telifi ve Üstad'ın bonkörlüğü

Mehmed Niyazi: “O yıllarda Sirkeci'de Meserret Kahvehanesi vardı. Necip Fazıl, her sabah ajans dinlemeye gelir, öğlen ikiye kadar Meserret'te vakit geçirirdi. Reis Bey'in ilk telifini ödemek üzere Üstad ile orada buluşmak üzere sözleştik. Meserret diğer kahvelere göre biraz pahalıydı. Her yerde çay bir lira ise orada beş lira. Neyse çaylarımızı içtik, Üstad'a içinde 5 bin lira olan zarfı takdim ettik, kalkıp gideceğiz. Kalkarken çayların parasını o ödemek istedi. Zarfın içindeki 5 bin liranın, bin lirasını çıkarıp çaycıya uzattı. Çaycı da 'Bozuk para yok muydu?' diye sordu. Üstad'ın cevabı, 'Bozuk para kullanmıyorum, üstü kalsın.' oldu. Biz tabii şaştık kaldık. Kahveden çıkmak üzereyken ben geri döndüm, çaycıya 'Sen şu beş lirayı al, bin lirayı bana geri ver.' dedim. Parayı Üstad'a fark ettirmeden tekrar geri koydum. Üstad öyle bir adamdı.”

Ötüken'in hikâyesini Mehmed Niyazi, Bağlarbaşı'ndaki İSAM'da anlatmıştı. O günün hatırası...
 


14 Haziran 2014 Cumartesi

1000 güzel kitaba veda

14 Haziran 2014
Denizler Kitabevi'nin sahibi Turgay Erol. Fotoğraf: Sevinç Özarslan

Yirmi yıl önce İstiklal Caddesi 199 numarada açılan Denizler Kitabevi'ne gidenler bilir. İki katlı dükkanın birinci katında denizcilik ile ilgili aklınıza gelebilecek her eser vardır. Kendisi de kaptan olan kitabevinin sahibi Turgay Erol'un kişisel arşivi gibidir burası. İkinci katta ise nadir eserlerden, tarihi belgelerden oluşan arşiv mevcuttur. Sahaf dükkanının kasası gibidir üst kat. Raflar dolup dolup boşalır. Turgay Erol, başta nadide kitaplar olmak üzere, gravür, harita, fotoğraf ve efemeranın yer aldığı 1000 eserlik özel koleksiyonunu bugün müzayedeye çıkarıyor. “1000 Güzel Kitap” müzayedesi Point Hotel Barbaros'ta saat 14.00'te başlayacak.

Erol'un müzayedeyi düzenlemekteki ilk amacı kitap satıp para kazanmak değil. Son bir yıldır dostlarla yapılan siyasi tartışmalardan, günübirlik gündemlerle meşgul olmaktan, konuşmalardan o kadar bunalmış ki, ‘eskisi gibi kitap üzerine
konuşalım, tartışalım, kitap yorumları yapalım' diyerek, kitap dostlarını bir araya getirmek istediğini söylüyor. Kendi ifadesiyle onlarınki müzayede değil, sosyal faaliyet.

1000 Güzel Kitap Müzayedesi'nde konuşulabilecek kitaplar arasında neler var peki? En eski kitap 1578 tarihli bir seyyahın anıları. Müzayedede İstanbul ile ilgili çok eser bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman döneminin gelenek ve göreneklerini, ordu düzenini, sosyal hayatı, dini ve sosyal törenleri tüm teşrifat detaylarıyla anlatan eser 1578 tarihli eser bunlardan biri. İkinci önemli eser 1711 tarihli Anselmo Banduri'nin “Imperium Orientale, sive Antiquitates Constantinopolitane” adlı kitabı. İstanbul'un bilinen en eski haritası ile fetihten önce yazılan bir kehaneti anlatan eser, 467 lot numarası ile www.denizlerkitabevi.com adresinden incelenebilir. Kitapta bahsi geçen kehanetin, İstanbul fethedildikten sonra, bir mezarın üzerindeki sanduka kapağında yazdığı tespit edilmiş ve Banduri tarafından kitaba alınmış. Tablette yazan kehanetin ilginç yanı, yan yana dizili Yunanca sözcüklerin tüm olarak okunduğunda hiçbir anlamı olmamasına rağmen, aralarına sesli harfler yerleştirildiğinde ne ifade ettiğinin ortaya çıkması. Kenahet, “Mohameth adıyla anılan İsmail'in kavmi Palaelogların soyunu yok edecektir. Mahometh yedi tepe üzerine kurulu Konstantinapolis kentini fethedecek ve ahalisine
hükmedecektir…” diye başlıyor ve Fatih Sultan Mehmet'in kazanacağı diğer savaşları anlatıyor.

Alman imparatorluk sarayı ciltçisi G. Collin’in II. Abdülhamit için yaptığı tuğralı cilt, 1885 tarihli, 3,5 metre boyundaki İstanbul’a ait nadir panorama, Mehmet Âkif Ersoy imzalı 11 adet belge, Reşad Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin 11 cildi, Osman Hamdi Bey’in resim yaparken görüntülendiği ve bugüne kadar bilinmeyen fotoğrafı, Ömer Seyfettin’in hiçbir yerde görülmemiş cemiyet fotoğrafı, Osmanlı mimarisi üzerine en temel eserlerden biri olan Ethem Usul-ü Mimari’si müzayedenin tartışılacak kitapları arasında.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



7 Haziran 2014 Cumartesi

Ben bilmem, ‘Sabit Bilir’!

7 Haziran 2014
Teknisyen, radyocu, fotoğrafçı, kısa filmci, seramikçi... Sabit Karamani, meşhur adıyla Sabit Bilir, bütün yönleriyle bir sergide anılıyor. Kızı Arzu Karamani’nin küratörlüğünde hazırlanan sergi, bugün sona erse de geriye Türkiye'nin radyo tarihini, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini anlatan bir arşiv bırakıyor.
Adı Sabit, soyadı Karamani. Fakat herkes onu Sabit Bilir diye tanır, başkasına anlatmak için de sadece bu iki kelimeyi kullanırmış. 1950’lilerden itibaren o kadar çok söylenir olmuş ki bu cümle, şimdi “Sabit Bilir” önermesinden oluşan bir sergi ile muhatabız. Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde 14 Mayıs’ta açılan “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisi bugün sona eriyor ancak geriye Türkiye’nin radyo tarihini, radyo reklamcılığını, fotoğraf ve seramik sanatının gelişimini, o yılların cemiyet hayatını anlatan bir kitap ve henüz çekimleri devam eden belgesel bırakıyor. 1916 İstanbul doğumlu Sabit Karamani’nin efsane bir radyo teknisyeni olması gençlik yıllarına dayanıyor. İlk radyosunu yaptığında 13 yaşındadır. Radyo macerasından önce Merkez Bankası’ndan Islahiye’deki krom madenlerine uzanan bir iş hayatı olur. Profesyonel radyoculuğa ise 1945’te Ankara Radyosu’nda adım atar. Bir yıl sonra, 6 arkadaşı ile birlikte Basın Yayın Genel Müdürlüğü tarafından eğitim görmek üzere ABD’ye gönderilirler. Sergideki, 8 mm ile kendisinin çektiği kısa film o döneme ait. (Sabit Karamani’nin otoportresi. 1948 yılında Islahiye’de kömür madenlerinde çalıştığı dönemde çektiği fotoğraf.)

ABD’den döndüğünde İstanbul Radyosu’nda çalışmaya başlayan Sabit Karamani, adı ile müsemma değil, yerinde duramayan zeki, çevik, atak ve pratik biri, aynı zamanda titiz çalışmasıyla akıllarda yer etmiş bir kişilik. 1950’li yılların Türkiye’sinin bulunmaz teknik adamları arasında. Hızır gibi her yere yetişiyor, bir plak kayıt stüdyosunda, bir Ümraniye’deki radyo verici kulesinde... Türk televizyonculuk tarihinin ilk spikeri Orhan Boran’la radyoda yaptıkları canlı yayınlar da efsane. Kırmızı renkli İstanbul Radyosu Canlı Yayın Arabası, arşivindeki pek çok karede görülüyor. Karamani’nin mucit yönü ise oldukça ilgi çekici. Sergide radyo için icat ettiği teknik aletlerin bir kısmı yer alıyor. 1947’de, kapalı devre bir TV alıcısı yaptığında ise gazetelere haber olmuş.

Sabit Karamani’nin fotoğrafçılığı ve seramik sanatçılığı ise başlı başına bir konu. Aynı yıllarda amatör fotoğrafçı arkadaşlarıyla Amerikan Haberler Ajansı’nda sergiler açmış, on yıl süreyle bu sergilere katılmışlar. Profesyonel çekimleri de olmuş. Engin Özendes, Ersin Alok, Murat Germen, O. Cem Çetin, Fuat Güner (MFÖ’nün Fuat’ı) ve Nazan Güner Ulutekin, fotoğrafçı Sabit Karamani’yi serginin bu kısmında anlatıyorlar.

1962 Venedik Bienali başta olmak üzere uluslararası sergilere katılan seramik sanatçısı Sabit Karamani’nin hikayesini ise eşi Ayfer Karamani’den öğreniyoruz. Sabit Bey’in, seramiğe ilgisi Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden mezun olan eşi vesilesiyle başlıyor. Bugün Türkiye’nin birkaç seramik sanatçısından biri olan, 80 yaşına rağmen hâlâ haftada üç gün atölyesine giden ve öğrenci yetiştirmeye devam eden Ayfer Karamani’nin, “Ben seramik sanatçısı olmamı Sabit’e borçluyum.” cümlesi her şeyi özetliyor. Fırın yapımından boya sırlarına, araştırmacı ve meraklı kimliğini seramikte de ortaya koyan Sabit Karamani elinin değdiğini ihya eden bir hezarfen.







Tonmaister Veli Kanık
Sabit Karamani’nin teknik şef olarak çalıştığı İstanbul Radyosu’nun o zamanki tonmaisteri Orhan Veli Kanık’ın babası Veli Kanık’tır.

Ümit Yaşar Oğuzcan’ın radyoculuk macerası

Televizyon olmadığı için radyo reklamcılığı o yıllarda çok önemli. Günümüzdeki gibi reklam anlayışı yok. Hazırlanan temalı reklam programları sevilerek dinleniyor. Band Reklam’ın yaptığı “Zeki Müren’le Baş Başa” en ünlü programlardan biri. Zeki Müren, programda hem şarkı söylüyor, hem firmanın, mesela Pirelli’nin tanıtımını yapan metinleri okuyor. Müren’in okuduğu bu metinleri yazanlardan biri şair Ümit Yaşar Oğuzcan.

Halit Kıvanç, Türkçesini kime borçlu?
Sergi için röportaj yapılan isimlerden biri de TRT’nin ünlü spikeri Halit Kıvanç. O yıllar Türkçenin en iyi konuşulduğu yer İstanbul Radyosu’dur. Kıvanç, güzel Türkçesini kime borçlu olduğunu şu ifadelerle anlatıyor: “Düzgün Türkçeyi ben İstanbul Radyosu’nda öğrendim. Faruk Yener’in, Tarık Gürcan’ın katkısı çok önemlidir. Halkın güzel Türkçe konuşması için radyo bir öğretmendi ve Sabit Bey de bu öğretmenlerden biriydi.”

Süleymaniye’deki mevlit radyo ile nasıl verildi?
1950’li yıllarda radyolardan yapılan canlı yayın hikâyelerin ilgi gördüğü için dönemin dergilerinde çok yer verilirmiş. Süleymaniye Camii’nde şehitler adına düzenlenen mevlide, 3 Mayıs 1952 tarihli Radyo Haftası dergisinde geniş yer ayrılmış. Dergi sayfalarından anlaşıldığına göre Tarık Gürcan ve Sabit Karamani ünlü kırmızı kamyonun tepesine çıkmışlar, camiden sesi alıp bu makinelere veren aleti gösteriyorlar.

Yuki’nin ses babası
Sergide dinleyebileceğiniz tarihi kayıtlardan biri Yuki’nin sesi. Orhan Boran’ın radyo yıllarında meşhur ettiği hayali kahraman Yuki’yi bilenler bilir. Boran, programında ince sesli, sevimli bir hayvanı andıran bu kahramanla karşılıklı konuşur, espriler yapar, dinleyicileri güldürürdü. Yuki’nin sesini, bantları kesip biçerek, birbirine ekleyerek yapan kişi elbette yine Sabit Karamani’ydi. Radyoda yayınlanırken kimsenin gözünde canlandıramadığı Yuki karakteri, 1964 yılında Altan Erbulak’ın çizgileriyle tavşana dönüşerek çizgi roman olmuştu.

Radyoda, 1950'ler.
Sabit anten direğinde 1950'ler.



Sabit Karamani ve Orhan Boran, bir canlı yayında.


Atölyesinde, 1980'ler.
Milli Reasürans Sanat Galerisi’ndeki “Sabit Bilir: 20. Yüzyılda Bir Hezarfen Sabit Karamani” sergisinde Orhan Boran, Halit Kıvanç, Nasip-Nuri İyem, Dr. Nevzat Atlığ, Semiha Berksoy, Suna Kan, Celal Esat Arseven, MFÖ’den Fuat Güner ile babası Sami Güner ve daha pek çok ünlü isimle karşılaşıyorsunuz.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ