5 Eylül 2013 Perşembe

Türkiye’nin Broadway’inde dünyaca ünlü üç müzikal

 5 Eylül 2013
Temeli 2008’de atılan Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin tanıtımı ve ilk sezon programı, dün yapılan basın toplantısıyla açıklandı. Avrupa’nın en büyük sahnesi olarak sunulan Zorlu Center PSM, dünyaca ünlü üç müzikali Türkiye’ye getirerek İstanbul’u, Broadway düzeyinde bir sanat merkezi yapmayı hedefliyor.

Jersey Boys


İstanbul yeni bir sanat merkezi daha kazandı. Tanıtımı dün yapılan Zincirlikuyu’daki Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi, müzikallerin New York Broadway ve Londra West End’den sonraki yeni merkezi olmaya aday. İşletmeciliğini dünyada 30’un üstünde Broadway tiyatrosu yöneten ve 101. yaşını kutlayan Amerikalı Nederlander Worldwide Entertainment’ın yaptığı Zorlu Center PSM, üç önemli müzikali Türkiye’ye ilk kez getirerek açılışını kutluyor.
    İlki Broadway’den gelen ve kasım ayında gösterime girecek olan Jersey Boys. Müzikal, dört mavi yakalı gencin oluşturduğu “Four Seasons” grubunun pop müzik tarihinin en büyük başarılarından birine imza atmalarının öyküsünü anlatıyor. Jersey Boys, en iyi müzikal albüm dalında Tony, Grammy, Olivier ve Helpmann ödülü olmak üzere toplam 54 uluslararası ödüle sahip.
    Yeni yılın ilk iki ayında sahnelenecek ikinci müzikal ise Londra’dan gelecek olan Broadway’in en uzun soluklu müzikallerinden biri sayılan ve 7 kez Tony Ödülü alan Cats. Eseri, bugüne kadar üç yüzden fazla şehirde, 50 milyondan fazla kişi izledi.

Cats

    2014 yılının Nisan ve Mayıs ayında izleyiciyle buluşacak üçüncü müzikal ise Paris’ten gelecek olan “Notre Dame de Paris” müzikali. Victor Hugo’nun ölümsüz eseri “Notre Dame’ın Kamburu”ndan esinlenen müzikal; sahnelendiği ilk yılında (1998) en çok bilet satışı yapan prodüksiyon olarak Guinness Dünya Rekorlar Kitabı’na girdi.

Notre Dame’ın Kamburu

    Zorlu Center PSM’de müzikallerin yanı sıra klasik müzik, caz, pop-rock konserleri ve modern dans ve bale gösterileri de yapılacak. Etkinlikler 23 Ekim’de In a Time Lapse’ın albüm turnesi kapsamında Türkiye’ye yine ilk kez konuk olacak kompozitör Ludovico Elinaudi’nin konseriyle başlıyor.
    26 Ekim’de ise şiirseverlerin beğeneceği bir gösteri var. “The Kavafis Project” adıyla gerçekleştirilecek gecede, 150. doğum yılı kutlanan dünyaca ünlü Yunan şair Kavafis’in şiirleri, Yunan besteci Alexander Karozas’ın besteleri, Yunan müziğinin önemli temsilcisi George Dalaras’ın yorumu ve Okan Bayülgen’in okumaları eşliğinde sunulacak. Saraybosna Müzik Akademisi’nden bir grup öğrenci tarafından kurulan ve Bosna Hersek’in geleneksel kent müziğini icra eden Divanhana’nın 11 Aralık’taki konseri de açıklanan programın dikkat çeken etkinlikleri arasında.
George Dalaras


 EN İYİLER VE İLKLER...
 
‘Avrupa’nın en büyük sahnesi’nin tam ortasında yapılan basın toplantısında konuşan Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Genel Müdürü Ray Cullom, “Bu ilk sezon programımızı oluştururken iki temel noktaya odaklandık: en iyiler ve ilkler. Her sezonda Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nde Broadway’in üç veya dört efsane müzikali izlenebilecek.” dedi.
    Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi’nin ilk sezon biletleri bugün 13.00’te satışa çıkıyor. Tüm etkinliklerin biletleri www.zorlucenterpsm. com’dan satılacak. Gişe satışları ise merkez binasından yapılacak.


Genel müdürlüğünü Ray Cullom’un (yanda) yaptığı Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi, 50 bin metrekare kapalı alana sahip. Merkezin içinde 2.262 kişi kapasiteli Ana Tiyatro ve doğal akustik donanımla tasarlanan 738 kişi kapasiteli Drama Sahnesi olmak üzere iki salon bulunuyor.


2013-2014 etkinliklerinden bazıları
Jersey Boys: 13-24 Kasım 2013
Cats: 21-31 Ocak 2014 ve 1-2 Şubat 2014
Notre Dame de Sion: 22-30 Nisan 2014 ve 1-4 Mayıs 2014
Divanhana-Saraybosna Müzik Akademisi: 11 Aralık 2013
George Dalaras&Okan Bayülgen: 26 Ekim 2013
John Williams Gala: 21 Aralık 2013
Ennio Morricone 50. Sanat Yılı Veda Turnesi: 22 Şubat 2014
The Piano Guys: 11 Nisan 2014
Haris Alexiou ve İncesaz: 3 Nisan 2014
Take 6: 12 Kasım 2013
Spectacular Classics: 20 Aralık 2013
Evren Kutlay-Osmanlı’dan Cumhuriyete Avrupa Müziği: 17 Aralık 2013
Fahir Atakoğlu, Yasmin Levy, Azam Ali: 17 Nisan 2014
Fındıkkıran-Moskova Klasik Balesi: 7 Aralık 2013
New York Gypsy All-Stars: 10 Aralık 2013

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




2 Eylül 2013 Pazartesi

Bir yönetim merkezi olarak Hırka-i Saadet

2 Eylül 2013
Fatih Sultan Mehmed’in, Topkapı Sarayı’nın en prestijli mekânı olarak inşa ettirdiği Has Oda, günümüzde Mukaddes Emanetler Dairesi olarak ziyaret edilebiliyor. Böylesine önemli mekânla ilgili olarak bugüne kadar iki eser yayımlanmıştı. Sevgi Ağca’nın hazırladığı üçüncü eser Hırka-i Saadet, Has Oda’yı Kutsal Emanetler’in muhafaza edildiği bir mekân olmasının yanı sıra yönetim merkezi olarak ele alıyor.
Has Oda
Topkapı Sarayı’ndaki Hırka-i Saadet Dairesi’ni yani Has Oda’yı gezerken belki dikkatinizi çekmiştir, köşede siyah kapağı bulunan bir kuyu yer alır. Osmanlı döneminde Hırka-i Saadet temizlendikçe bir saygı ifadesi olarak odadan çıkan tozlar, bu kuyuya dökülürmüş (Alttaki fotoğraf). Has Oda’nın temizliği zaten başlı başına bir tören. ‘Pars temizliği’ diye özel bir adı dahi bulunuyor. Padişahlar, her yıl Ramazan ayının 12 ile 14’ü arasında kendilerinin nezaretinde yapılan bu temizliğe katılmayı şeref addederlermiş. Çünkü burası sarayın, tozlarının bile emanet kabul edildiği önemli bir mekân. Peygamber Efendimiz’e (sas) ait kutsal emanetler Hırka-i Saadet Dairesi’nde muhafaza ediliyor.
Padişah tabutlarının konulduğu musalla taşı ve Hırka-i Saadet 
temizlenince biriken tozların atıldığı siyah kapaklı kuyu.
Hırka-i Saadet Dairesi’ne adını veren, bizzat Peygamberimiz’den intikal eden mübarek Hırka-i Şerif’i, Uhud Savaşı’nda kırılan dişinin bir bölümü, Sakal-ı Şerif’i, saçları, ayak izi, nal-ı saadet adı verilen sandaleti, su içtiği tası, kılıcı, yayı ve mührünün burada yer alması önemini anlamak, anlatmak ve sahip çıkmak için yeterli.

Hırka-i Saadet Dairesi ile ilgili bugüne kadar üç eser yayımlandı. İlki 1953’te müzenin ilk müdürü Tahsin Öz’ün hazırladığı, siyah beyaz fotoğraflarda oluşan 80 sayfalık bir eserdi. 2004 yılına kadar, aradan geçen 51 yılda maalesef sadece Osmanlı padişahları ve Mukaddes Emanetler bölümü sorumlularının görebildiği bu kıymetli eserlerle ilgili bir çalışma yapılmamıştı. 2004’te Topkapı Sarayı eski müdürlerinden Hilmi Aydın, ‘Hırka-i Saadet Dairesi ve Mukaddes Emanetler’ (Kaynak Yayınları) adıyla geniş ve kapsamlı ilk çalışmayı hazırlamıştı. Hırka-i Saadet Dairesi’nde, sayısı 605 olarak tespit edilen Mukaddes Emanetler’in tek tek fotoğrafları ilk kez bu çalışma sırasında çekilmiş ve kitapta bir araya getirilmişti. Aydın’ın on yılda hazırladığı eser, 2005’te Avusturya’da düzenlenen, 35 ülkeden altı bin kitabın değerlendirildiği yarışmada en iyi ikinci kitap ödülü aldı.

414 sayfadan oluşan eserde, teşkilatı, törenleri ve Kutsal Emanetler’iyle Hırka-i Saadet Dairesi bol fotoğraflar eşliğinde anlatılıyor.
Hırka-i Saadet Dairesi ile ilgili üçüncü eseri ise geçtiğimiz günlerde Korpus Kültür Sanat Yayıncılık yayımladı. Topkapı Sarayı Mukaddes Emanetler sorumlusu Sevgi Ağca’nın “Hırka-i Saadet” adıyla yayına hazırladığı kitabın diğerlerinden farkı, Has Oda olarak da adlandırılan Hırka-i Saadet’i Mukaddes Emanetler’in yer aldığı ve korunduğu bir mekân olmasının yanı sıra sarayın idari bir bölümü ve diğer bölümlerle olan ilişkisiyle birlikte ele alması.
    ‘Bir teşkilat olarak Hırka-i Saadet’in işlevleri nelerdir? Osmanlı payitahtında inanç ve törenler nasıl yapılırdı, Has Odalılar kimlerdi ve Has Oda Teşkilatı neden önemliydi?’ gibi soruların cevaplarını bol fotoğraflar eşliğinde sunulan kitabın bu bölümlerinde bulabiliyoruz.
    Padişahlar, tahta ilk olarak Has Oda’da oturmuş, ilk biat merasimini Hırka-i Saadet Odası’nda yapmış ve ardından yapılan cülüs merasimine bu kutsal odadan çıkıp katılmış, yıllar içinde resmi saltanat törenlerinden biri haline gelen Hırka-i Saadet Resmi Âlisi de Hırka-i Saadet Dairesi’nde yapılmaya devam etmiş.

TAHT İLE TENEŞİR ARASINDAKİ MESAFE
Kitapta, 9 bölümden oluşan Hırka-i Saadet Dairesi’nin bir planı da yer alıyor. Şadırvanlı Sofa ile başlayan daire Şadırvanlı Sofa II. Bölüm, Has Oda Koğuşu/Destimal Odası, Has Oda/Hırka-i Saadet Odası, Arzhâne, Silahdar Ağa Hazinesi I. Bölüm/Hafız Odası, Silahdar Ağa Hazinesi II. Bölüm, Mermer Dibek ve Musalla Taşı adı verilen bölümlere ayrılıyor.
    Has Oda’nın Osmanlı yönetiminde önemi büyük, fakat bize göre en etkileyici bölümü, sadece padişahların ve şehzadelerin tabutlarının yerleştirildiği mermer musalla taşı. Padişahlar nasıl ki bu odada tahta çıkıyorsa cenazeleri de aynı odadan törenle çıkarılıp defnediliyordu. Sevgi Ağca, bir padişah vefat edip diğeri tahta çıkarken yapılan ibretlik geleneği bugün de ibret olsun diye kitaba not düşüyor: 1918'de vefat eden Sultan V. Mehmed Reşat’ın naaşı, Has Oda çeşmesinde yıkandıktan sonra buraya konulur. Tahta çıkma merasimi için Topkapı Sarayı’na gelen VI. Mehmed Vahideddin Bağdat Köşkü’nde dinlendikten sonra Babüssaade’ye cülüs töreni için geçerken Sultan Reşad’ın naaşı önünde durup Fatiha okur, ardından da kendisini tahta çıkaran talihin bir diğerini mezara götürmesini “Taht ile teneşir arasındaki mesafe çok kısa” veciz cümlesiyle dile getirir.
Has Oda'nın Arzhane'ye açılan kapısı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



10 Ağustos 2013 Cumartesi

Nadide eserlerin tıpkıbasımı yapılıyor

10 Ağustos 2013
Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, arşivlerindeki değerli eserlerin tıpkıbasımı ile bazılarının çevirisini yayımlamayı hedefleyen bir proje başlattı. Tıpkıbasımı yapılan ilk 6 eser ile çevirilen ilk 3 eser yayımlandı.Aralarında Sultan III. Mustafa Divanı, Kamusu’l-Muhit Tercümesi, Cevhername, Acâyibü’l-Mahlukat gibi eserlerin yer aldığı bu kitaplar, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi’nin bahçesinde sergileniyor. Yazma ve Nadir Eserler Daire Başkanı Hüseyin Kutan, “Arşivlerimizde 140 koleksiyon bulunuyor. Yayımladığımız eserleri bu koleksiyonlardan seçtik.” diyor. Çevirilerin ve tıpkıbasımların devamı gelecek.
Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi'nin bahçesinde sergilenen kitaplar, bayram sonrası ziyarete açılacak.

Osmanlı’da siyasî ve iktisadi olaylara dair

Orijinal adı Târih-i Cülûs-ı Sultân Mustafa Han-ı Sâlis olan eser, Osmanlı’daki protokol usullerini anlatıyor. Eser, Sultan III. Mustafa ve Koca Ragıp Paşa’nın emriyle III. Mustafa’nın cülus törenini tertip eden Teşrifatçı Mehmet Akif Bey tarafından kaleme alınmış. 30 Ekim 1757-14 Mayıs 1761 yılları arasındaki teşrifat törenlerinin yanı sıra dönemin siyasî, askerî ve iktisadî olaylarına dair önemli bilgiler içeren eser, Prof. Dr. Erhan Afyoncu’nun giriş yazısıyla sunuluyor. Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Esad Efendi Koleksiyonu’ndaki nüshası esas alınan bu tıpkıbasım, yazarı tarafından yazılmış tek nüsha olduğu için çok kıymetli.

Mütercim Asım Efendi’nin sözlüğü


Çevirisi yapılan eserler arasında önemli olanlardan biri, Mütercim Asım Efendi’nin 19. yüzyılda yazdığı Kamûsu’l-Muhit Tercümesi. Eser, bir yandan Arapçanın dil ve kültür servetini, diğer yandan Türkçenin zengin söz varlığını göstermesi bakımından değerini koruyor. Osmanlı döneminde birçok baskısı yapılan eserin, bizzat yazarının tashih ederek Sultan II. Mahmud’a takdim ettiği ve Hamidiye Koleksiyonu’na kayıtlı nüsha, yayımlanmış diğer nüshalarla karşılaştırılarak Prof. Dr. Mustafa Koç ve Doç. Dr. Eyüp Tanrıverdi tarafından yayına hazırlandı. Altı ciltte tamamlanacak eserin ilk iki cildi basıldı.

Cevherler üzerine yazılmış ilk eser

Osmanlı coğrafyasında cevherlerle ilgili yazılmış ilk eser olan Cevhernâme, 15. yüzyılda yaşayan önemli alimlerden Muhammed bin Mahmud Şirvânî tarafından kaleme alınmış. Şirvânî, aslında madenler ve değerli taşlar hakkında Cevhernâme ve Tuhfe-i Murâdî adlarıyla iki eser yazıyor. 1430’da Cevhernâme’yi bazı eklemeler yaparak düzenliyor ve Tuhfe-i Murâdî adıyla II. Murat’a takdim ediyor. Prof. Dr. Mustafa Argunşah tarafından yayına hazırlanan bu eserin tıpkıbasımı için, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Ayasofya Koleksiyonu’ndaki nüsha esas alındı.

İlahiyat, astronomi, botanik, zooloji bir arada

Tıpkıbasımlar serisi altında yayımlanan Acâyibü’l-Mahlûkât ve Garâyibü’l-Mevcûdât, ansiklopedik bilgiler veren değerli bir eser. Coğrafya ve astronomi konularına ait başlıkların bulunduğu eserde; ilahiyat, astronomi, botanik, zooloji gibi bilimlere dair birçok bilgi yer alıyor. Prof. Dr. Günay Kut tarafından yayına hazırlanan Acâyibü’l-Mahlûkât’ın tıpkıbasımında Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Nuri Arlasez Koleksiyonu’ndaki nüsha esas alınıyor. Bu nüshayı 12. yüzyılda Muhammed bin Mahmud et-Tusi Farsçaya çevirmiş. Nüshayı değerli kılan üç nokta var; yazılış tarihi, eski Anadolu Türkçesi ile kaleme alınmış olması ve edebî değeri.


Nefis, bilgi nazariyesi ve ahlaka dair

Hicri 4. asırda yaşayan Ebu’l-Hasan Muhammed b. Yûsuf el-Âmirî’nin kaleme aldığı Kitâbü’l-Emed Ale’l-Ebed’de (Sonsuzluk Peşinde), nefsin bedenden ayrıldıktan sonraki durumu anlatılıyor. Nefis, bilgi nazariyesi ve ahlaka dair görüşlerin de belirtildiği kitapta, İslam ve Yunan felsefeleri arasındaki farklılıklar incelenerek ikisi arasındaki karşılaştırmalara yer veriliyor. Kitâbü’l-Emed Ale’l-Ebed’in Türkçeye çevrilmesinin sebebi; İslam felsefesinin doruk noktasına ulaştığı Hicrî 4. ve 10. yüzyılda, bu alanda birçok eser veren Âmirî’nin en önemli eserlerinden biri olması. Yakup Kara tarafından çevrilen kitap, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi Servili Koleksiyonu’na kayıtlı tek nüsha.

Fatih Sultan Mehmet’e sunmak için 

özel hazırlanan geometri kitabı
1201-1274 yılları arasında yaşayan Nasîrüddîn-i Tûsî, Öklid’in Usul ile Batlamyus’un el-Macesti eserlerinden derleyerek hazırladığı Tahrîru Usûli’l-Hendese ve’l-Hisâb (Öklid’in Elemanlar Kitabının Tahriri) o dönemde yazılan, eski Yunan ve İslam dünyasında geometri alanındaki en temel eser. Bu eser, Fatih Sultan Mehmet zamanında padişaha sunulmak istenmiş fakat bu sunum için daha özenli bir nüsha hazırlanmış, eser bu nedenle daha kıymetli. Millet Yazma Eser Kütüphanesi Feyzullah Efendi Koleksiyonu’ndaki eserin tıpkıbasımı Prof. Dr. İhsan Fazlıoğlu’nun giriş metni ile sunuluyor.




5 Ağustos 2013 Pazartesi

Tezhibin büyükannesine vefa

5 Ağustos 2013
Tezhip sanatçısı Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, on yıl öğrencisi olduğu hocası Rikkat Kunt'un hayatını kaleme aldı. 83 yıllık ömründe bir kez bile sergi açmayan, hakkında hiçbir yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen Kunt'un, bugün tezhip deyince akla gelen pek çok isimde emeği bulunuyor. 
Rikkat Kunt Akademi'de (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) öğrencileriyle, 1958.

Tezhip sanatını usta-çırak usulüyle Dr. Süheyl Ünver, Muhsin Demironat ve Rikkat Kunt'tan öğrenip 1982 yılında Kunt'tan icâzet alan Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, hocasının hayatını kaleme aldı. Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı iken yaş haddinden bir buçuk yıl önce emekli olur olmaz ‘Rikkat Kunt Hoca Hanım' kitabının hazırlıklarına başlayan Derman, uzun zamandır bu eseri yazmanın hayalini kuruyordu. Fakat bugüne kadar hakkında, birkaç röportaj dışında yayın olmayan, eserlerinin sayısı bilinmeyen ve sergi açmaktan imtina eden hocasına layık bir eser hazırlayabilmek için epey araştırma yapıp çalışmak mecburiyetinde kaldı.

Prof. Dr. Çiçek Derman. Fotoğraf: Sevinç Özarslan
 Beyazıt Kitap ve Kültür Fuarı kapsamında 30 Temmuz'da kitaplarını imzalayan Derman ile kitabı yayımlayan Kubbealtı'nın standında buluşup sessiz bir köşeye çekildiğimizde kendisi ilk olarak o ince ve dalga dalga yayılan huzurlu ses tonuyla; tezhip, hat, ebru, minyatür gibi gelenekli sanatlara ilgi gösteren bugünkü öğrencilerin durumunu özetleyen bir hikâye anlattı:  “Bir öğrencime ‘Allah feyzini bol etsin' dedim, ‘Feyz nedir?' diye sordu. Allah rızası nedir, diye soran da var. Ama ben onları suçlamıyorum, hiçbir günahları yok. Cemiyet, cemiyet!.. Ne verirseniz onu alıyorlar."

    Gelenekli sanatların bir yandan yükselişte olduğu, diğer yandan çok tüketildiği, altı ay kursa giden herkesin sergi açtığı günümüzün sanat ortamı, Çiçek Derman'a endişe verici geliyor. Ona göre hep bir koşuşturmaca halindeyiz, tefekkür kalktı. Pek çok genç, arkadaşının ya da etrafının tesirine kapılmış, kısa yoldan para kazanmak istiyor, şan şöhret merakı ise almış başını gidiyor. Demek istediği, sanat edebinin kaybolmuş olması. Oysa Çiçek Hanım, bütün ömrünce sadece iki şahsî sergi açmış.

Rikkat Kunt ve Çiçek Derman
  On yıl ders aldığı tezhip hocası Rikkat Kunt (1903-1986) ise 83 yıllık hayatında bir kez olsun sergi açmamış, hatta sergi kelimesinden bile rahatsızlık duyar, bunu bir benlik iddiası olarak görürmüş. Kunt, “Sergi açmak iddialı bir iştir, eteği sökük ortaya çıkmayın.” dermiş. Öğrencisi Derman, “Ama hocam biz üniversite mensubu olduğumuz için açmak zorundayız.” diyecek olduğunda “Siz de bilirsiniz ki, kâğıt üzerinde tezhip yapmak çok kolaydır, ahlâkınızı tezhip gibi bezeyin.” diye öğütlermiş.
    Pek çok eserine imza dahi atmamış Kunt Hoca Hanım. Kitapta, Rikkat Kunt'un Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'nde yaşadıklarını ve sanata bakışını anlatan Çiçek Derman, Kunt'un eserleri arasından en seçkin ve en az görülmüş olanlarına yer verdiğini ve bunu yaparken müzayedeleri takip etmek ve koleksiyonerlerden yayım izni alabilmek için epey uğraştığını söylüyor.

Rikkat Kunt hocalarıyla.
Akademi'deki müdiriyet odası, 1950-51 yılları... Çiçek Derman’ın, Rikkat Kunt’un anılarını anlatırken kitapta yer verdiği dört karede, Türk sanat tarihinde adı geçen; Hikmet Onat, Zeki Faik İzer, Leopold Levy, Feyhaman Duran, Şefik Bursalı, Sedad Hakkı Eldem, Cemal Tollu, Zeki Kocamemi, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı, Emin Barın, Hilmi Ziya Ülken, Nurullah Berk gibi isimler alıyor.

14 Ocak 1949'da Yıldız Mimari'de yapılan muallimler toplantısı. Rikkat Kunt en üst sırada.
 'Tezhip sanatının müdafaasını yaptı'
Prof. Dr. Fatma Çiçek Derman, "Rikkat Kunt, özellikle gelenekli sanatlarımızın en horlandığı, itibar görmediği dönemde tezhip sanatının müdafaasını yapmış bir hanımdır. Sipariş olarak aldığı çalışmalara ağırlık vererek ve öğrencisi olmasa bile misafir öğrencilerle atölyesini kapatmayarak bütün gücüyle bu sanatın devamına çalışır. Onların çektiklerini bizler yaşamadık. 1968'de emekli olduktan sonra da bu sanatı öğrenmek isteyenlere evini açarak hiçbir bedel talep etmeden, sadece Allah rızası için, eli fırça tutamayıncaya kadar bu sanatı öğretmeye çalışan bir hoca idi." diyor ve Rikkat Kunt ile titizlikle süren bir hoca-talebe ilişkisi içinde olduklarını, bugün hayatta olsa öğrencisi olmaya devam edeceğini ifade ediyor.

Fatih Dîvânı'nın tezhipleri

Rikkat Kunt, birçok güzel eser bezer, fakat bunların içinde en önemlisi Cumhuriyet devrinde ilk ve tek örnek olarak yapılan ve nakkaşhane usulü ile hazırlanan yazma Fatih Divanı'ndaki tezhipleri olduğu biliniyor. 1953 yılında İstanbul'un fethinin 500'üncü yıldönümü münasebetiyle Sultan Mehmet'in gazel tarzındaki şiirleriyle ilgili bir eser hazırlanması kararlaştırılır. Hazırlanan 66 kıt'anın 34 tanesinin tezhibi Rikkat Kunt'un elinden çıkar. Bu eser daha sonra Brüksel Fuarı'nda altın madalyaya layık görülür. Vefatından bir ay sonra 80 eseri, İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi'nde (IRCICA) sergilenir ve büyük ilgi görür.

 Akademide bir devir 

Beylerbeyi'nde bir yalıda büyüyen Rikkat Kunt (1903-1986), rahat bir çocukluk yaşar. Fransız mürebbiyeden aldığı ilk tahsil sebebiyle Fransızcaya hâkimiyeti mükemmel düzeydedir. İngilizce ve Almancayı da anadili gibi konuşan entelektüel yanı ve Türkçeye vukufiyeti üst düzeydedir. Siyaset, ilim, fikir adamı ve Türk Lugati'nin sahibi olan babası Hüseyin Kâzım Kadri Bey, son derece karakter ve haysiyet sahibi bir kişilik olarak bilinir.

    İki kez evlenen ve iki evliliği de hazin bir şekilde sonuçlanan Rikkat Kunt, 33 yaşındayken bir daha evlenmeme kararı alarak Devlet Güzel Sanatlar Akademisi'ne girer ve yaş haddinden emekli olduğu 65 yaşına dek önce öğrenci sonra da hoca olarak Akademi'de bir devre imza atar. Rikkat Hanım'ın Akademi'ye ilk adım atışı, dayısı İsmail Hikmet Ertaylan'ın davetiyle olur. İsmail Hakkı Altunbezer'den ilk gördüğünde çok etkilenir ve kendisinden tezhip dersleri almaya karar verir. Ancak bu dersler yürümez. Desen çizmede ve kaideler konusundaki eksikleri giderilmeyince Feyzullah Dayıgil'den ders almaya başlar. Hocasıyla uyumlu bir çalışma sürdürerek bugünlere tezhip sanatının sağlam kaidelerle gelmesini sağlar. 1986'da vefat edden Rikkat Kunt'un kabri, Beylerbeyi Küplücü'de babasının yanında bulunuyor.




RİKKAT KUNT'UN TEZHİPLERİNDEN...

Hamit Aytaç'ın istifli celi sülüs besmelesine yaptığı tezhip.

Hamit Aytaç'ın celi sülüs Lafza-ı Celal yazısına yaptığı tezhip.

Kamil Akdik'in celi sülüs hattı ile 'Allah-u hayrun hafizin' levhasına tezhip

Rikkat Kunt'un Hiç koleksiyonundan kalan iki levha.

Hamit Aytaç'ın Hutut-ı Mütenevvia levhasına tezhip
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ
 





Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'ne yangın ve deprem işlemeyecek

5 Ağustos 2013
80 bin elyazması eserin yer aldığı Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nin yeni arşiv sistemi önceki gün basına tanıtıldı. Türk mühendislerinin geliştirdiği ‘Yeni Nesil Depo Sistemi'nin en önemli özelliği, yangın ya da deprem anında elyazmalarının korunduğu paneller 10 saniye içinde otomatik olarak kapanarak çelik bir kafese dönüşüyor.

İbni Sina'nın elinden çıkan tıp kitapları, Piri Reis'in Kitab-ı Bahriye'si, meşhur hattat Şekerzade ve Mehmet Yusuf El Arif'in yazdığı mushaf-ı şerifler, ceylan dersine yazılmış mushaflar, çeşitli minyatürlü eserler, padişah mühürlü kitaplar, eşsiz ciltler, hatlar, tezhipler, ebrular…
    Vakıf kütüphaneleri bir araya getirilerek 1918 yılında açılan ve Türk-İslam tarihine ait eşsiz eserleri barındıran Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, dünyanın sayılı kütüphaneleri arasında. 80 bin elyazması, 70 bin matbu nadir eser ve 140 koleksiyon olmak üzere toplamda 150 bin esere sahip. Fakat tarihten günümüze emanet gelen bu nadide koleksiyon, zaman içinde uygun koşullarda saklanamadığı için yok olma riski ile karşı karşıya kalmıştı. Eserleri korumak ve tahrip olmasının önüne geçilmesini önlemek amacıyla kurum başkanlığı tarafından 9 ay önce bir proje başlatıldı.
    Türk mühendislerinin geliştirdiği ‘Yeni Nesil Depo Sistemi', dokuz aylık hazırlığın ardından üç ay gibi kısa bir sürede tamamlandı ve oldukça gelişmiş, modern arşiv sisteminin basına tanıtımı önceki gün Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in katılımıyla kurumun İstanbul Süleymaniye'deki merkezinde yapıldı.
    Proje kapsamında kütüphanedeki yaklaşık 80 bin cilt yazma eser ile 70 bin eski harfli matbu eser yeni depo alanlarına taşındı. Taşıma sırasında canlı böcek ve larvaları bulunan yaklaşık 40 bin eser, soğuk hava kabininden geçirilerek -40 derecede 1 gün bekletildi, kalanlar ise tek tek elden geçirilerek kuru temizlikleri yapılıp yeni depo alanlarına yerleştirildi.
    Eserler proje öncesinde 32 ayrı odada, kontrolsüz iklim koşullarında ve açık raflarda depolanıyordu. Üstelik elektrik ve kalorifer tesisatı odaların içinde bulunuyordu ve herhangi bir yangın söndürme sistemi de yoktu. Ayrıca depo alanlarının meşhur Süleymaniye kuru fasulyecilerinin üzerinde olması da büyük riskti.
    Şimdi ise depo alanlarının altyapı ve yalıtım izolasyonu yapıldı, toplamda yanmaya dayanıklı 15 bin metre kablo döşendi. 9 odada 15 hassas klima ile belirlenen sıcaklık ve nem değerlerinde kontrollü olarak iklimlendirme odalardaki iklim koşullarında olağan dışı bir durum olursa sistem otomatik olarak yetkilileri bilgilendiriyor.
    Tüm depolar için argon gazlı yangın söndürme sistemi kuruldu. Bu sistem, herhangi bir yangın çıktığında 10 saniye içinde ortamdaki oksijen seviyesini yüzde 18'in altına düşürüyor. Yangın söndürme sistemi ile uyumlu çalışan elektromekanik depolama panelleri yangın anında 10 saniyede kapanarak çelik bir kafese dönüşüyor. Bu paneller, 1000 derecede 120 dakika yanmaya dayanıklı. Yani iki saat yansa hiçbir şekilde eserler zarar görmüyor. Raf kenarlarına ise 16 kata kadar genişleyen yanmazlık contaları konuldu. Yangın ve sel anında contalar anında şişiyor ve içeriye havanın girmesini engelliyor.
    Önceden 4 bin 300 metre raf uzunluğunda saklanan eserler, yeni sistemde 2 büyük, 8 küçük odada 5 bin 500 metre raf uzunluğunda depolanıyor. Yüz tanıma ve kartlı geçiş sistemiyle depolara giriş çıkışlar takip ediliyor.





Koleksiyon yönetim sistemi: RFID UHF
Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi'nde her sene gerçekleştirilen eser sayma işlemi önceden tek tek yapılıyordu ve bu işlem neredeyse bir yıl sürüyordu. RFID Tabanlı Koleksiyon Yönetim Sistemi'yle kitaplara tek tek kimlik kartı verildiği için bu süre 2 güne indi. Arşivdeki her kitabın içine RFID UHF yongalı etiket yani bir çeşit çip yerleştirildi. Buna göre herhangi bir elyazması arandığında ana sensöre kitabın adı yazılıyor ve o eserin hangi ünitede, kaçıncı rafta olduğu otomatik olarak tespit ediliyor. Eserlere doğru ve hızlı erişim kısa zamanda sağlandığı için sayımı da bu kadar kısa sürüyor.
    Bu projenin hayata geçirilmesinde Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanı Prof. Dr. Muhittin Macit ve ekibi ile 50 kişilik mühendis grubuyla sistemi geliştiren Ankaref Bilişim Teknolojileri'nin genel müdür yardımcısı Mustafa Eder'in emeği büyük.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


28 Temmuz 2013 Pazar

Topkapı Sarayı'ndaki el yazmaları çürüyor

29 Temmuz 2013
 İslam tarihinin en değerli eserlerinin yer aldığı Topkapı Sarayı’ndaki ‘El Yazmaları Kütüphanesi’nin durumu içler acısı. Aşağıdaki fotoğraflar 4 Aralık 2009’da çekildi, aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen eserlerle ilgili elle tutulur bir çalışma henüz yapılmadı.



Topkapı Sarayı'nın arşivi iki bölümden oluşuyor. İlki; Osmanlı'dan kalan belgelerin yer aldığı belge arşivi, diğeri “El Yazmaları Kütüphanesi.” Toplam 22 bin eserin yer aldığı arşivlerin tamamı çok kıymetli. Minyatürlerle süslenmiş 3 bin civarındaki el yazmaları var ki, onlar daha da değerli. Ama maalesef İslam tarihinin ve coğrafyasının en mutena varlıklarının yer aldığı saraydaki eserlerin durumunun iyi olmadığını gösteren fotoğraflar ortaya çıktı. Gördüğünüz kareler inanılması zor ama Topkapı Sarayı Silahtarağa Ocağı Koğuşu'nda 4 Aralık 2009'da çekildi.

8 Aralık 2009'da İl Kültür Müdürlüğü'ne iletilen tutanakta eserlerin bu hale nasıl geldiği şöyle ifade ediliyor: “Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü bünyesindeki Yazma Eser Kütüphanesi restorasyon amacıyla uzun süredir kapalı olup söz konusu kütüphaneye ait eserler müzedeki Hazine Koğuşu adlı bölümde koliler içinde muhafaza edilmektedir. Yazma Eser Kütüphanesi'ne ait bu eserlerden basma niteliğinde olanlar bir süredir müze bünyesindeki Yeni Kütüphane'ye nakledilmektedir. 4 Aralık 2009 Cuma günü saat 11.00 civarında söz konusu nakil işleminin devam ettiği esnada basma eserlerin muhafaza edildiği kolilerden yere temas etmiş olanlarından bazılarının rutubetten etkilendiği ve koli içindeki eserlerin zarar gördüğü Güvenlik Görevlisi Ömer Gür tarafından tespit ve tarafımızca da teyit edilmiştir. Konu ivedilikle Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden ve aynı zamanda vekâleten Müze Müdür Yardımcılığı görevini yürüten Gülendam Nakipoğlu'na bildirilmiştir. 7 Aralık 2009 Pazartesi günü söz konusu koliler Yazma Eser Kütüphanesi zimmetlilerinden Zeynep Akbaş'ın emriyle müze temizlik görevlileri tarafından bulundukları yerden kaldırılıp zarar gören eserler tamir edilmek için ayrılmıştır. Tamir edilmek üzere ayrılan eserlerin envanter kayıtları tutanak metnine yazılmak amacıyla Zeynep Atbaş'tan istenildiği halde tarafımıza bildirilmemiştir.”

Hünkar Mescidi depo olarak kullanılmış

Sarayın içindeki Revan, Bağdat ve Harem gibi birkaç köşkten toplanan el yazması eserler, kütüphane binası olarak yapılan Enderun'un ortasındaki III. Ahmet Kütüphanesi'ne sığmayınca Hünkar Mescidi'ne yığılıyor. Sarayın içinde 10 mescit var, bunlardan biri merkez camii olarak bilinen Hünkar Mescidi. Padişah burada namaza katıldığı için mimari tarzı diğerlerinden farklı. Uzun yıllar bu mescit kitap deposu olarak kullanılıyor. Daha sonra restorasyon ve iklimlendirme yapılmak üzere tamir ve bakıma alınıyor, eserler de Silahtarağa Ocağı Koğuşu'na taşınıyor. Gördüğünüz fotoğraflar bu esnada çekildi.

Sadece 1 restoratör var

Adının açıklanmasını istemeyen bir yetkiliden öğrendiğimize göre aradan üç buçuk yıl geçmesine rağmen kitapların durumunda bir değişiklik yok. Sarayın halihazırda zaten bir restoratörü bulunuyor. O da kuruma bir ay önce atandı.

Mesele sadece restorasyon, konservasyon değil. Türkiye'nin kültür varlıkları arasında en sembolik anlamı bulunan Topkapı Sarayı'nın arşivlerinin bu durumda olması... Bugüne kadar belgelerin tasnif edilememesi, belgelerle birlikte el yazması kitapların dijitale aktarılamaması ve pek çok  akademisyenin her fırsatta dile getirdiği gibi eserlerin araştırmacıların kullanımına açılamaması...

Topkapı Sarayı’ndaki el yazması eserleri, Süleymaniye El Yazması Kütüphanesi; Osmanlı belgelerini ise Başbakanlık Osmanlı Devlet Arşivleri, tasnif işlemlerini yapmak ve dijitalleştirmek üzere istemiş, kurumlar arasında protokol de imzalanmış. Fakat bu protokoller, ‘hangi kurum bunların kullanma hakkını elde edecek’ sorusu nedeniyle hayata geçirilemiyor.

Arşivlerin durumuyla ilgili iddiaları saray yetkililerine de sorduk, fakat onların anlattıkları da arşivlerde bir şeyin değişmediğini ortaya koyuyor. Sarayın, ilk avlusundaki Darphane-i Amire binasının, kütüphaneyi de içine alan araştırma laboratuarı yapılacağına dair iyi niyetli bir fikir var, fakat ortada somut bir adım yok.






















 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ