işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
işkence etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Aralık 2019 Pazartesi

Polisin belini kırdığı Zeycan Balcı: Sahipsiz bırakılırsak o polis aklanabilir

2 Aralık 2019 
Polisin tekmelerle adliye önünde belini kırdığı avukat Zeycan Balcı, kendisine saldıran polisin kimliğini tespit sürecini ve verdiği mücadeleyi BOLD’a anlattı.


Türkiye’de herkes, her an, her yerde polis şiddetiyle, işkenceyle karşılaşabiliyor ama hakkında soruşturma açılabilen, mahkemeye getirilen, ceza alan güvenlik görevlisi çok az. Son üç yıldır ise neredeyse yok gibi.

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) üyesi 22 avukatın yargılandığı davanın 30 Mart 2016’da görülen duruşması sonrasında, meslektaşlarına destek olmak için adliye önünde oturma eylemi yapan avukatlara polis müdahale etmiş, avukat Zeycan Balcı Şimşek’in aldığı tekme darbeleri sonrası beli kırılmıştı.

Şimşek, şahitlerin ve kameraların gözü önünde darp ile yapılan bu işkencenin sorumlularına karşı üç yıldır hukuk mücadelesi yürüttü ve nihayet kimliği tespit edilen Murat A. hakkında soruşturma başlatabildi.

Şimşek’e tekme atarak sakat bırakan polis memuru Murat T., 9 Aralık’ta İstanbul 22. Asliye Ceza Mahkemesi saat 09.30’da, “yaralama, kemiklerin kırılmasına sebep olacak şekilde kasten yaralama, zor kullanma yetkisine ilişkin sınırın aşılması” suçlarından yargılanacak.

ONUNLA YÜZLEŞMEK İSTİYORUM

“Onunla yüzleşmek istiyorum ve ceza alması için elimizden geleni yapacağız” diyen Şimşek hasta haliyle hiç vazgeçmeden sürdürdükleri hukuk mücadelesini BOLD’a anlattı.

İki çocuk sahibi 36 yaşındaki genç avukat, adli tıbbın verdiği rapora göre sakat kalmış durumda. Yüzde 24 oranında malûliyet yani işten güçten yoksun kaldığını tespit edildi. Şimşek, sadece hukuk mücadelesi vermiyor, bozulan sağlığını geri kazanmak için de çabalıyor:

“Belimde iki kırık var. Kırıklar kasa saplandı ve o yüzden ameliyat yapılamadı. Felç kalma durumu olacağı için. Yaşam kalitem çok düştü. Çok ağrı var. Sürekli bir ağrı ile baş etmek zorundayım. Hastane çok ilaç kullandırdığı için bu arada ilaç alerjisi oldum. Sürekli eğilme ihtiyacı duyuyorum. Çok yürümek, ayakta durmak, araba kullanmak… Önceden 6 saat araba kullanırdım, şimdi bir saat kullanamıyorum. Gün içinde yorulduğumda korkunç bir ağrı oluyor, uyuyamıyorum. Ama yapacak bir şey yok, bununla baş etmek zorundasın diyorlar.



20 DAKİKADA 300 İĞNE YAPILIYOR

Arada fizik tedavi görüyorum. Arada nöral tedavi oluyorum, tüm vücuduma 20 dakikada 300’e yakın iğne yapılıyor. 6 ayda bir bu tekrarlanıyor. Akupunktur iğneleriyle ağrı kesici ve çeşitli ilaçlar enjekte ediliyor, bütün vücudum morarıyor. Uyutmadan yapıyorlar. Tabi ki iyi geliyor. Ağrılar arttığında aletli plates önerdiler, onu yapıyorum. Yine de yürüyebiliyorum çok şükür.

3 YILDIR ÇOCUĞUMU KUCAĞIMA ALAMIYORUM

Önceden çok yoğun çalışıyordum, artık çok az iş yapabiliyorum. Biri 1,5 yaşında olmak üzere iki çocuğum var. O tarihten itibaren hiç kucağıma alamadım. Uyuduğunda bir yerden yere götüremiyorum. Alışveriş poşeti dahil hiçbir şey taşıyamıyorum. Belim kırıldı ama hayatımı da mahvettiler. Ben iki doğum dışında hiç doktora gitmeyen bir insandım. Hiçbir hastalığım yoktu. 3,5 yıldır sürekli hastane süreçleriyle uğraşıyorum.”



AYLARCA GÖREVLİ POLİSLERİN LİSTESİNİ BEKLEDİK

Şimşek, meslektaşı İbrahim Ergün ile birlikte yürüttükleri süreçte emniyet müdürlüğü, savcılık, bilirkişiler arasında sabrı zorlayan bir mücadele verir:

“Her aşaması çok zordu bu sürecin. İlk önce Emniyet Müdürlüğü görev listesini göndermedi. Savcı liste gelmediği sürece benim yapabileceğim bir şey yok, kim olduğunu tespit edemiyoruz dedi. O gün görevli olan polislerin listesini almamız aylarca sürdü. O geldi, bu defa fotoğraftan teşhis yapmak için fotoğrafları yollamadılar. Çok ciddi ve ısrarlı bir süreç geçirdik. Bu arada 6 kez savcı değişti. Ve her bir savcının dosyayı ele alması 2-3 ay sürdü. Meslektaşlarımız resmen kapıda yattı. Sürekli taleplerde bulundular. Sürekli rapora gönderilmesini istediler. Polis memurunun fotoğraftan teşhisi çok zor oldu. Savcılık bunu tespit edecek bilirkişi bulamadı. Birçok bilirkişi yanaşmak istemedi. Birkaç bilirkişiye verildi, onlar dosyayı iade ettiler. En son bütün basındaki kamera kayıtlarını tek tek incelettik, bilirkişilerden yardım aldık, tek tek fotoğrafları bastırıp savcılığa sunduk. Savcılık emniyete yazdı ve emniyet nihayet kişinin ismini yolladı.”

Zeycan Balcı Şimşek, o polislere emir veren amirleri hakkında da suç duyurusunda bulunduklarını ama takipsizlik kararı çıktığını ifade ediyor:

“Sadece memura dava açıldı. Biz emri veren bütün amirler hakkında suç duyurusunda bulunmuştuk. Diğerleri hakkında takipsizlik çıktı. Bir yargılamadan, cezalandırmadan söz ediyoruz ama bir aklanma da söz konusu. Emri verenler aklanmış oldu. Anayasa Mahkemesine başvurduk, bunlar da yargılanmalıdır diye. Olay kamuoyunun ve basının gözü önünde olduğu için ve ısrarlı bir süreç yürütüldüğü için bir polise dava açılmış oldu.”

Bu süreçte karşı taraf da boş durmaz. Savcı, Zeycan Balcı Şimşek ve diğer avukatlara polise mukavemetten dava açar. Ancak davaya takipsizlik kararı verilir:

“Çağlayan Adliyesi önünde herkes basın açıklaması yapar, orası bunun için kullanılan bir alandır. Açıklama 1-2 dakika sürer biter. Savcı da, barolar da, avukatlar da herkesin kullandığı bir yer. Adalet nöbetleri iki yıl boyunca her hafta orada gerçekleştirildi. Savcı bize orada polise mukavemet gösterdik diye dava açtı. 2911. maddeden bu davaya takipsizlik verildi. Çünkü burası basın açıklaması alanıdır, yasal bir yerdir denildi. Görmüşsünüzdür, ben oturuyorum ve kalkamıyorum zaten. Çünkü cübbeme basıyorlardı. Ne kadar kalkmaya çalışsam beceremedim ve en sonunda tekmeleye tekmeleye aşağı indirdiler. Kayıtların tamamını izlediğimizde, öndeki polislerin meslektaşlarımızı ellerinden tutup dansa kaldırır gibi kaldırdıklarını gördük. Bir olay yok, polise karşı bir saldırı yok. Ama bizi arkadan tekmeleyerek işkenceyle almaya çalıştılar. Sistematik bir işkenceyle belimin kırıldığını düşünüyorum ve o yüzden de çok uğraştık, çok mücadele ettik.”



SAHİPSİZ BIRAKILIRSAK AKLANABİLİR

Şimşek bu tür davalarda kamuoyunun ve basının ilgisini önemli olduğunu vurguluyor ve herkesi desteğe çağırıyor:

“Aklanabilir, bunu zaman içinde göreceğiz. Sahipsiz bırakılırsak aklanabilir. Eğer aklanırsa Anayasa Mahkemesi ve AİHM’ne başvuracağız. Ceza alması için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Bu sadece bana yapılmış bir şey değil. Hem avukatlık mesleğine, hem avukatlara yapıldı. Ben 1.55 boyundayım, 1.95 boyundaki polis saldırıyor. Bir devlet şiddetidir bu. Hem devlet, hem erkek şiddeti. Oturan bir kadını tekmeleyerek öldüresiye dövüyorsunuz. Bu kabul edilebilir bir şey değil. Hem kadınları hem toplumsal muhalefeti destek olmaya çağırıyoruz. Sanık polis mahkemeye getirilmeyecekse getirilmesini talep edeceğiz. Eğer SEGBİS ile katılacaksa da SEGBİS’in yapıldığı mahkemeye gideceğiz. Orada olmak istiyoruz. Çünkü kendisiyle yüzleşmek istiyorum. Onun da beni görmesini istiyorum.”


ZEYCAN BALCI'NIN BELİNİ KIRAN POLİS 3 YIL SONRA YARGILANACAK



3 Ağustos 2019 Cumartesi

KHK'lı öğretmen Gökhan Açıkkollu’nun ölüm anına ilişkin ilk kez yayınlanan görüntüler

2 Ağustos 2019 
Vatan Emniyet Müdürlüğü’nde gözaltındayken işkenceyle öldürülen tarih öğretmeni Gökhan Açıkkollu’nun son anlarını gösteren nezarethane güvenlik kamerası görüntülerine BOLD Medya ulaştı.

OHAL döneminde İstanbul Emniyet Müdürlüğünde gözaltındayken şeker ilaçları verilmeyen, yapılan işkenceden sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Gökhan Açıkkollu’nun (42) son nefesini verdiği anların görüntülerine BOLD ulaştı. Görüntülerde tek kişilik hücrede beş kişiyle tutulan Açıkkollu’nun fenalaştıktan sonra görevli polisleri çağırdığı, polislerin gelmediği, yatağına tekrar uzanarak kıvranarak can verdiği görülüyor.

23 Temmuz 2016’da 15 polis tarafından evinde gözaltına alınıp İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürülen ve 13 gün boyunca ağır işkencelere maruz kaldığı ortaya çıkan Açıkkollu, 5 Ağustos 2016 sabahı saat 04.35’te Vatan Emniyet’in nezarethesinde kalp krizi geçirerek hayatını kaybetti.

Açıkkollu’nun ağır işkencelere maruz kaldığına ilişkin, aynı nezarethanede kalan arkadaşları, resmi ifadelerle savcılığa başvurmasına rağmen işkence soruşturması kapatıldı. Açıkkollu’nun işkenceye götürülürken ve yarı baygın işkenceden getirilirken nezarethane kameralarında görüldüğü belirtilen ifadeler üzerine aile avukatları görüntüleri talep etti.

Ancak savcılık dava dosyasına talep edilen görüntülerin tamamını koymadı. Seçilerek konulan nezarethane içi görüntüler bile ölümün ihmalle gerçekleştiğini gösteriyor.

BOLD’un ulaştığı ve ilk kez yayınlanan görüntüler Gökhan Açıkkolu’nun son anlarına ait güvenlik kamerası kayıtları. 54 dakika 51 saniyelik görüntülerde Açıkkollu’nun nezarethanede hayatını kaybettiği açıkça görülüyor. O anlara tanıklık eden bir adli tıp profesörü de ifadesinde yaşananları doğruluyor.

VATAN EMNİYET C-3 NOLU NEZARETHANE

VİDEOYU İZLEMEK İÇİN: https://www.youtube.com/watch?

Yer İstanbul Emniyet Müdürlüğünün bodrum katı, C-3 No’lu Nezarethane. Tek kişilik, bir kaç metrekarelik hücrede 5 kişi kalıyor. Bir yatakta 3, diğer yatakta 2 kişi uyumaya çalışıyor. Açıkkollu, 3 kişinin uyuduğu yatakta en sağda. Üzerinde beyaz atlet ve lacivert renkli eşofman bulunuyor.

Kalp krizinin ilk belirtileri saat 04.19’da başlıyor. Gökhan Açıkkollu, sol tarafına dönüp uyumaya çalışıyor. 3 dakika sonra saat 04.22’de kalkıp yatağının üstünde oturuyor. Birkaç saniye sonra tekrar uzanıyor. Can acısıyla bir sağa bir sola dönüyor ama uyuyamıyor.

Rahatsızlığı artınca 04.26’da yataktan kalkıp parmaklıkların önüne geliyor. 5 dakika boyunca polislere sesini duyurmaya çalışıyor ama başaramıyor. Kritik dakikalar hızla akıp gidiyor.
Ayakta duracak hali kalmayınca önce duvara yaslanıyor, ardından demir parmaklıklara tutunuyor.

Saat 04.31’de polislerin gelmeyince tekrar yatağına dönüyor ve 04.35’te Gökhan Açıkkolu’nun vücudunda kasılmalar görülüyor.



O gece iki polis tarafından kollarından sürüyerek işkenceden getirilip nezarethaneye atıldığı şahitlerin ifadelerinde geçen 42 yaşındaki öğretmen, bu dakikadan sonra acı içinde kıvranıyor.

Birkaç saniye sonra nezarethanedeki diğer kişilerin Gökhan Öğretmen’in çıkardığı sesler sebebiyle uyandığı görülüyor. Uyku sersemliği ile ilk anda ne olduğunu anlamıyorlar. Sonra Açıkkollu’nun kasılan ellerini açmaya ve dışarıdan yardım çağırmaya uğraşıyorlar.

Saat 04.36’da mavi tişörtlü biri kapıyı açıp geri gidiyor. O anlarda Açıkkollu, hiçbir yaşam belirtisi göstermiyor. Boynunu tutamıyor. Gökhan Öğretmen’i yanındakiler kaldırıp yatağa oturtmaya çalışıyor.

Saat 04.37’de bu defa kamera, içeri giren mor tişörtlü birini kaydediyor. Gökhan Açıkkollu’nun yüzüne, boynuna su serpiyor. Güvenlik kamerası kayıtlarına göre kalp krizi geçiren Açıkkollu’nun nezarethane dışına çıkarıldığı saat 04.39.

BAYGIN HALDE SANDALYEYE OTURTULUYOR

Bu dakikadan sonra yaşananlara dair kamera kaydı yok. Ancak İstanbul Emniyet Müdürlüğünde o gece görevde olan polisler tarafından tutulan ‘Dış Kapı Sağ Güvenlik Kamerası’nın çözümlerinde ihmalin devam ettiği görülüyor. Aşağıda yayınladığımız bu çözümlere göre Gökhan Açıkkollu önce bir sandalyeye oturtuluyor ve ayaklarının altına başka bir sandalye konuluyor. Bir yandan da 112’ye haber veriliyor.

“MÜDAHALE ETTİĞİMDE ÖLDÜĞÜNÜ ANLAMIŞTIM”

O gece başka bir nezarette gözaltında bulunan iki doktor Açıkkollu’ya kalp masajı yapıyor. Gelen doktorlardan, İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Anabilim Dalından Prof. Dr. C. H. İ., 5 Ağustos günü öğlen saat 12.35’te verdiği ifadesinde Açıkkollu’ya yaptıkları masajı ve öldüğü andaki tanıklıklarını şöyle anlatıyor:

“Ben 23 / 07 / 2016 günü gözaltına alınarak Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü nezaretine getirildim. Ben İstanbul Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim dalında profesör olarak görev yapmaktayım. Olay günü yani 05/08/2016 saat 04.35 sıralarında nezarethaneden yattığım esnada kendisini polis olarak bildiğim bir şahıs gelerek bana “Yan koğuşta bayılan bir hasta var, bakabilir misiniz” dedi. Ben de hemen terliklerimi giyerek koğuşumdan çıktım ve hastanın yanına gittim. Daha önce hiç görmediğim bir şahsı sırt üstü masanın üzerine yatırmışlardı ve bu hastanın etrafında 6-7 kişi vardı. Bunların içerisinde daha önce doktor olarak tanıdığım Adli Tıp Kurumunda görevli doktor L. B. isimli şahıs hastaya kalp masajı yapıyordu. Ben de hemen hastaya yardım etme amaçlı nabzına baktım fakat nabzı atmıyordu. Daha sonra boynundan tekrar nabzına baktım fakat yine nabız alamadım. Daha sonra müdahalede bulunan L. B.’a “Hasta kaç dakikadır bu durumda?” diye sordum. L. B. da bana “Hocam 5-6 dakikadır solunum ve nabız yok” dedi. Bunun üzerine L. B.’ın yorulduğunu düşünerek kalp masajına ben devam ettim. 3-4 defa kalp masajı yaptığı sırada 112 görevlileri geldi. 112 görevlileri şahsa elektro şok vereceğinden hastanın sert zeminde olması gerektiğinden hastayı yere aldık ve 112 görevlileri hastaya müdahale ederken ben de oradan ayrılarak kaldığım koğuşa geçtim. Daha sonra 112 görevlilerinin hastayı hastaneye götürdüğünü duydum. Ben şahsa müdahale ettiğim esnada şahsın zaten öldüğünü anlamıştım fakat bu şahsın kesin olarak öldüğünü sabaha karşı görevli polis arkadaşlardan öğrendim.”

Güvenlik Kamera Kayıtları İzleme Tutanağına göre toplamda 1 saat 25 dakikalık görüntülerin 48. dakika 25. saniyesinde 112 görevlileri içeri giriyor. 30 dakika canlandırma çalışması yapıyorlar ve ancak sonuç alınmayınca 1 saat 25. dakika 55 saniyede Gökhan Açıkollu’yu sedyeye koyup hastaneye götürüyorlar.

GÜVENLİK KAMERA KAYITLARI İZLEME TUTANAĞI 1








GÜVENLİK KAMERA KAYITLARI İZLEME TUTANAĞI 2 



NE OLMUŞTU?

Gökhan Açıkkollu, evinden gözaltına alındığı andan itibaren kötü muameleyle karşılaştı. Komşularının anlatımına göre evindeyken şeker krizi geçirdi. Gözaltındayken şeker ilaçları ve insülin ilaçları uzun süre verilmedi. Gözaltında kaldığı 13 gün boyunca işkence gördü. Kafası duvarlara vuruldu, sert darbelerin etkisiyle kırılmaz camlı gözlüğü, kaburgaları kırıldı.

Sağlık kontrollerinde doktorlara sürekli darp edildiğini yüzlerce kez tekme ve tokat yediğini anlattı. Şeker ve panik atak rahatsızlığı olduğunu söyledi. Ama kimse dinlemedi. Eşi ilaçlarını ulaştırmak için günlerce uğraştı.

İki kez şeker komasına girdi. Her gün yapması gereken insülin iğneleri Mümine Açıkkollu tarafından polislere teslim edilmiş olmasına rağmen 100 iğneden sadece 4’ünün kullanıldığını eşyaları geri verildiğinde ortaya çıktı. Gökhan Öğretmen, işkence ve kötü muameleye 13 gün dayanabildi…

Gökhan Açıkolulu’nun eşi Mümine Açıkkollu, eşinin öldüğü gece sorguya götürüldüğünü, işkence yapıldığını ve akşam saatlerinde iki polis tarafından kollarından sürüklenerek nezarethaneye geri getirildiğini, bu sırada göğsünü tuttuğunu ve göğsünün çok ağrıdığını o anlara şahitlik eden nezarethane arkadaşlarından dinleyerek aktardı.

Terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Gökhan Açıkkollu 15 Temmuz’dan iki gün sonra KHK ile görevinden uzaklaştırıldı, 20 Şubat 2018’de ise pardon denilerek görevine iade edildi.


18 Aralık 2018 Salı

KHK’lı Sevda öğretmenin Mülteci Sevda’ya uzanan yolu…

18 Aralık 2018 
Bir öğretmen neden işinden atılır, neden çamurun içinde jandarmalardan saklanır, neden bir mülteci botuna biner, neden Almanya’ya iltica eder. Sıradanlaşan acı bir hikaye..


Tarih öğretmeni Sevda Kıran ve sağlık sektöründe çalışan eşi Hüseyin Kıran, KHK ihracıyla başlayıp hapishaneyle devam eden süreci yaşayan binlerce aileden biri. Hüseyin Kıran 2 Eylül 2016’da gözaltına alındı, 4,5 ay hapis yattı. Tahliye olduktan bir ay sonra 10 Şubat 2017’de eşi gözaltına aldı. Suçlamalar; Bank Asya, Bylock ve kızları Sibel’i Gülen Cemaati okulunda okutmaktı…

KHK’yla ihraç, ardından gelen gözaltılar, hapisler, davalar, itirafçı beyanları sonunda Türkiye, Kıran çifti için sosyal ölüm merkezi haline geldi ve bir sabah Almanya’da mülteci kampında gözlerini açtılar.

Sevda Kıran’a Türkiye’de 7 yıl hapis cezası verildiği gün, Almanya’da iltica başvurusu kabul edilip oturum verildi.

ANNE BABAMA NE YAPACAKLAR?

İlk KHK listesi yayınlandıktan sonra hemen o günün sabahında evimize polisler geldi. Ben okula gitmiştim. Eşim ve kızım evdeydiler. Çok zaman geçmeden eşimden bir telefon geldi. “Acilen eve gel, misafirlerimiz var.” dedi yarı titrek bir ses.

Arabayı nasıl sürdüğümü, kaç kilometre hızla gittiğimi siz tahmin edin. Bizim eve yakın oturan ablamları aradım yolda. Telefona çıkan eniştem, “O misafirler bizde de var.” deyince o zaman anladım eşzamanlı bir operasyon olduğunu. Samsun’un plaka numarası 55 olduğu için 55 eve baskın yapılmıştı. O günden sonra her cuma 20 kişiyi gözaltına aldılar. Samsun, Manisa, İzmir… polislerin tabiriyle “güzel iş yapan” şehirlerdi.

Eve vardığımda 4 polis her yeri talan etmiş, taş üstüne taş bırakmamıştı. Etrafa saçtıkları eşyaların üstünden sıçraya sıçraya geçtim. Eşim şok geçirmişti. Kızımın odasına ise henüz girmemişlerdi, çocuk uyuyordu. Müsaadeyle kızımı evden çıkarmak istedim. Genç polis buna izin vermedi. “Onu suç işlemeden önce düşünecektin.” dedi.

Terörist muamelesiyle ilk orada karşılaştım. İnsan kendinden şüphe ediyor, ben ne yaptım ki bana terörist diyorlardı. İtiraz edince aramızda münakaşa çıktı. Yaşlı polis, “Tamam çıkartsın.” dedi. Kızımın gözlerini kapata kapata komşuya götürdüm. Sibel henüz 11 yaşındaydı ve çok korkmuştu.

Eşimi kelepçelemeye kalktılar. Yine itirazlarım netice verdi. 3 polis nezaretinde asansörle aşağıya indiler. Ben de 9 kat merdiven inerek onlara yetiştim. Bir polis de benimle indi. Son kez eşimi göreyim, ona moral olayım, bir kez daha teselli edip sarılayım dedim. “Dik dur, geçecek bu günler” dedim. Yanında bir damla gözyaşı dökmedim. Ama onu alıp götürdüler ve arabayla uzaklaştılar ya… Öylece arkalarından bakakaldım ve ağlamaya başladım.

AVUKAT: EŞİN TERÖRİST OLABİLİR, HABERİN VAR MI?

Yavrum gözyaşlarına boğulmuştu. Defaatle, “Anne babama ne yapacaklar?” diye sordu. Bunun tesellisi olur mu… Ne desem boş. Sağolsun komşular, ‘biz sizi biliyoruz, onu bırakırlar, adam ne yaptı ki…’ dese de sitedeki diğer komşulara karşı çok rencide olmuştum. Tekrar okula dönüşüm, kızımı anneanneye bırakışım, gözyaşları içinde gece 9-10’a kadar dağıtılan, darma duman olan evi(mi) toplayışım, boynu bükük kalışımız…

Hemen avukat aramaya başladım. Avukat aşaması ayrı bir ızdırap, trajediydi. Gece gündüz tek başıma bir o kapıya bir bu kapıya koştum. Dört avukata gittim. Kimi korkudan almak istemedi dosyamızı, kimi yüksek fiyatlar istedi. 25 binden başlıyor böyle bir dosya. En son birini buldum.

O da enteresandı. Eşimle görüştükten sonra beni bir kenara çekip ‘Kocanız cemaattenmiş, biliyor musunuz? Kocanız terörist olabilir, bundan haberin var mı’ dedi ciddi ciddi. 2 bin 500 TL’yi bu cümleyi duymak için ödedim. Meğer eşime sormuş, ‘Sohbete gittin mi, Gülen Cemaati ile bir bağlantın var mı’ diye. Ne sohbete gitmek suç, ne de cemaat üyesi olmak.

Avukat evet cevaplarını alınca eşime itirafçı olmayı teklif edecek kadar mesleğinin farkında olmayan biriydi. Onun adına biz utandık. Sonra solcu bir avukat dosyamızı aldı. İyi de para istedi ama en azından davayı aldı. Umut tacirliği yapıyorlar tabi. Bu davalar siyasi davalar, bir sene içinde bitecek, korkmayın, şöyle olmaz, böyle olmaz derken elimiz mahkum her şeye sustuk, bekledik.

KIZIMI HER SEFERİNDE GARDİYANLAR ÇIKARMAK ZORUNDA KALIYORDU


Eşim ve onunla birlikte gözaltına alınan 55 sağlık porsoneli 8 gün gözaltında kaldıktan sonra mahkemeye çıkarıldı. İçlerinde kadınlar, doktorlar, hemşireler, uzmanlar… İlk mahkemede 23 kişi tutuklandı. Eşim de. Cezaevi ziyaretlerimiz başladı. Psikolojik olarak çok yıprandığım bir süreçti. Yarım saatlik açık görüşler, 10’ar dakikalık kapalı görüşler için 4-5 saat sıra beklemeler, üst baş aramalar…

İçeriye bir kıyafet götüremiyorsunuz; iki kazak üç çorap olacak, o da şu saatte, böyle olacak bir sürü anlamsız kural. Çok eziyet. Farklı bir işkence. Ve orada karşılaştığım insanlar bir zamanlar tanıdığım doktorlar, akademisyenler, öğretmenler… Herkesin gözü yaşlı. En zoru da onları orada bırakmaktı. Her gittiğimzde istisnasız kızım babasından kopamıyordu, gardiyanlar çıkarıyordu. Bir de yanına oturma şansımız yoktu, karşılıklı konuşmak zorundaydık. Eşim içerdeydi ama biz ondan daha çok yıpranıyorduk.

En çok canımı acıtan şey ise insanların vefasızlığıydı. Eşimin ailesinin sessizliği, ilgisizliği ayrı bir acıydı. Sadece yas tuttular. Hatta babasının “Bundan sonra boynum bükük gezeceğim, ben size demiştim.” sözleri bencillikti. Bunlar o durumda hesap edilmemeliydi. Sonuçta eşim evet oğulları ama o bizim evimizden çıkmıştı. Tabi ki üzüldüler ama bizim kadar yanmadılar. Kayınvalidem adliyeye bile gelmedi. Yok tarihini karıştırdık, yok yetişemedik dediler… Geride kalan bizlere, hadi beni geçin, torunlarına sahip çıkmadılar.

Eşim bu arada Samsun Cezaevi’nde… Uzakta değil. Avukata verilecek para bile sorun oldu. Dışarıda olan biten hiçbir şeyi ona yansıtmadım elbette fakat 4,5 ay bana 4,5 yıl gibi geldi. Yaşadığım her şeyi not aldım. Eşime çıkınca olanları anlatacaktım ve aldığım kararları onaylarsa evliliğimi sürdürecektim. Öylesine gözümü karartmıştım.

KURBANLIK KOYUN GİBİ HER GÜN SIRAMI BEKLEDİM

Tüm bunlar olurken ben de açığa alındım ve her akşam evde ‘ha geldi ha gelecekler’ diye kurbanlık koyun gibi sıramı bekledim. Cezaevi bavulumu bile hazırladım. Kızımı anneannesine bıraktım, gözüm onu bile görmemeye başladı. Etrafımızdan insanlar azaldı. Akrabalar, dostlar bizi aramaya korktular. Yavaş yavaş toplumdan dışlandık. Her gün kötü bir haber duyuyorduk. Herkes moralsizdi. İnanılır gibi değildi, teröristlikle suçlanıyorduk. Her hafta adliyeye gidiyorduk. Gözaltından sonra adliye sürecinde dostlarımızı yalnız bırakmamaya çalışıyorduk. Fakat dışarıda kalanların sayısı gün geçtikçe azalıyordu.

Bylock kullanıcılarıyla ilgili bir renklendirme derecesi var. Kırmızı, sarı, yeşil liste diye. Eşim kırmızı listede olmadığı için, biraz da savcının insiyatifiyle tutuksuz yargılanmak üzere tahliye oldu. Savcı bu davalara inanan biri değildi. Sonra zaten görevden alındı. Ve acı gerçeklerle karşılaştı. Hiçbir şey güllük gülistanlık değildi artık. Zaten değildi de…

EŞİM YA GERÇEKLERİ KABUL EDECEK YA DA AYRILACAKTIK


Beni gerçeklerimizle, yaşanmışlıklarla kabul edecekse edecekti. Aksi takdirde yollarımız ayrılacaktı. Yazdığım günlüğü okudu ve “Bu kadarını hiç tahmin etmemiştim.” dedi. Beni de teselli etti. “Senden hiçbir şey beklemiyorum.” dedi. Ailesiyle de küçük çaplı hesaplaştı. “Size düşeni yapamadınız, emanetlerime sahip çıkamadınız.” dedi. Ve beni bana bıraktı. Ama yine fedakarlık bana düştü. Baktım kızım da eşim de bocalıyor, bayramlarda gitmeye başladım.

GÖZALTINA ALININCA PARANOYA BİTTİ

Velhasıl eşim çıktı, peşinden beni aldılar. 1 hafta gözaltında kaldım. Evinize polisler geldiği andan itibaren robotlaşıyorsunuz. Daha arabaya biner binmez polisler ‘sen de işin içindeymişsin’ gibi cümlelerle tacize başladı. Hiçbirini duymadı kulağım. Filmlerde gördüğüm o vesikalık fotoğraflarımızın çekilmesi aşamasından sonra açıkçası orada rahat bile ettim. Her kapı çalındığında acaba geldiler mi diye beklemek kabus gibiydi. Paranoyak olmuştum.

ÇIPLAK ARAMA YAPTILAR

10 Şubat 2017’de gözaltına alındım. Samsun Emniyeti’ne, -1’deki nezarethaneye götürüldüm. Eşimi ziyaret ederken aramalarda zaten üşütmüş ve zatürre geçirmiştim. Yoğun bakımda kaldım. Burası daha beterdi. Yarı kabirdi nezarethane. Yan yana üç bölme bulunuyordu. Kapalı yerde kalamama korkusu var bende. Panik olmaya başladım. Mümkünse sonradan geleceklerle birlikte beni içeri koymalarını rica ettim. Yaşlı polis ‘senin keyfine bakacaktı bu iş’ deyip azarladı.

Genç polis usulca ‘siz orada çok kalmayacaksınız, biraz sabırlı olun’ dedi. O kadar teselli etti ki bu küçük cümle beni. Sonra arama yaptılar, tamamen üzerimizi çıkartmamızı istediler. Garipsin, kimliğin, paran yok, ailen yok. Suçlama çok ağır. Mide ameliyatı geçirmiştim, beslenmem sorun.

Bir gece rahatsızlandım, bir arayalım soralım diyorlar nereyi arayacaklarsa, bir yerlerden izin alıyorlar. Görevliler o kadar korkutulmuş ki, iyi davranırsak bize de bir şey olur korkusu yaşıyorlardı. Sizinle asla ikili ilişki kurmuyorlar, göz teması bile. İlk iki günü hiç hatırlamıyorum, demir parmaklıklar pat küt bir açılıyor bir kapanıyor. Acayip bir hengameye düşüyor insan.

BİR GÜN YANIMIZA KATİL CANER GELDİ…

Sonra bir grup kadın daha geldi yanıma. Bir arkadaş yeni evliydi ve karaciğer nakli bekliyordu. Birinin eşi de içeride ve 8 aylık bebeği vardı. Kayınvalidesi emzirmesi için beş saatte bir bebeğini getirip götürmeye başladı. Beş dakika sürmüyor, hemen bebeği koparıp alıyorlardı annesinden. O kadın bebeğinden her ayrılışında gözyaşlarına boğuldu. Beş dakika, on dakika değil. Bir saat… O ağlıyor biz ağlıyorduk. Normalde herkesin 1 gün kaldığı yerde biz bir hafta bekletildik.

Bir gece yanımıza bir hayat kadını ile cezaevinden kaçan ama tekrar yakalanan Caner adında biri geldi. Katilmiş. Adam bizi görünce şaşırdı. Tuhaf tuhaf bakıp duruyor. Hayatında bunca başörtülü kadını hapiste görmediği bakışlarından belli. En sonunda dayanamadı sordu: ‘Bacılar sizin burada ne işiniz var?’ Korkudan kimse ses çıkaramayınca ben ‘FETÖ’den dedim gülerek. Gülerek, “Ooo sizin işiniz zor, beni salarlar ama siz çıkamazsınız, boşuna beklemeyin.” dedi. Öyle de oldu.

KEFEN PARASININ BİLE HESABINI SORDULAR

En zoru ise ifadelerimizin alındığı anlardı. Giden yüzü gözü kızarmış, bunalmış halde geliyordu. Her şeyi sordular, öğrenciliğimizden itibaren. Nerede kaldın, gazeteye abone oldun mu, sendikaya üye misin, Bylock kullandın mı, sohbetlere katıldın mı, kimle nasıl evlendin, yurt dışına çıkmışsın, şuraya şuraya gitmişsin, hangi amaçla gittin… Bank Asya 2004’te açtığım bir hesabım vardı. 2008’de kapatmıştım. O hesaba, annem, evlatlarından en çok bana güvendiği için kefen parası diye 2 bin 500 TL yatırmıştı. Onun bile hesabını verdim. Kızımın okulunun hesabını verdim.

Bir hafta sonra adliyeye çıkartıldık. Eşimden dolayı tecrübeli olduğum için diğer arkadaşlara adliyedeki manzarayı izah ettim. Orada gözü yaşlı bekleyen ailelerimiz için dik durmamız gerektiğini vurguladım. Çaktırmıyorduk ama yolun sonu yaklaştıkça heyecanla karışık korkular sarmıştı bizi. Acaba cezaevi kime nasip olacaktı? Elbette birileri seçilecekti. Neye göre orası muammaydı tabi.

Sabah oldu, demirkapı ve parmaklıklar açıldı. Birbirimizle helalleştik, boğazımız düğüm düğüm. Kurbanlık koyun gibi tek tek sıraya dizildik. Kollarımızda iki polis, bavullarımız yanımızda… Artık başınıza geleceklerin korkusu başlıyor. Özgürlük meğer ne kadar değerliydi. Oksijen almak, gökyüzünü görebilmek. Meğer ne nimetler varmış. Sabah 9’da adliyeye götürüldük. 9’dan 14’e kadar o sopsoğuk yerde bekletildik. İyice yıpratıldık. Sanırım bilinçli bir işkenceydi, hakim karşısına çıkmadan önce. Hem donduk hem de çok acıktık. Bir ara yan bölmedeki adamlar Halil İbrahim türküsünü söylemeye başladı. Su uzatıp bizi teselli ettiler.

-1’den asansörle ailelerin bekletildiği bölüme çıkartıldık. Mahkeme salonları oradaydı. Asansör camlıydı. Ailelerimiz bizi görünce ağlamaya başladılar. Annem bana sarılmak istedi, polisler izin vermedi. Koridorun bir tarafında bizler, diğer tarafında ailelerimiz, ortada ve başımızda polisler. Birazdan kaderimiz belli olacaktı. 20 kişiden 15’i tutuklandı. Hiç sevinemeden gözyaşları içinde vedalaştık.

Ameliyatlı ve sağlık problemim olduğu için beni tutuksuz yargılanmak üzere bıraktılar.
Kısa bir süre sonra ilk mahkemeye çıktım. Kişi başına 15-20 bin TL avukat masrafı oldu. 40 bin TL paramız gitti. 2. mahkemeye çıkmadan Bylock raporları geldi. Reddettiğimiz, kabul etmediğimiz, suçlandığımız her şeyi, kendilerince delillendirmiş oldular. Dile kolay 10-15 yıl ile yargılanıyorduk. Raporlardan sonra tekrar alınacağımız ortadaydı. Yurtdışına çıkmayı düşünmeye başladık.

ANNEM, ‘GİTMEYİN’ DİYE YALVARDI

Haziran 2017’de artık kararımızı vermiştik. 2-3 hafta içinde hazırlanmaya başladık. Sadece bir hafta kala anneme söyledik. Razı olmadı. ‘Ne olur gitme, haftada bir hapiste ziyaretine gelir seni görürüm hiç olmazsa’ dedi. Cezaevine girmeme razıydı yani. Ama kararlıydım. ‘Ne biliyorsan kendi adına olanları, kimseye zarar gelmeyecek şekilde anlat’ dedi. ‘Gidip ben sizi ihbar ederim, yeter ki gitmeyin’ bile dedi. Bunu yapmazdı elbette.

Evde bir cenaze havası esmeye başladı. Kızım korkuyor, sorular soruyor. Net cevap alamıyor tabi ki. Ortada netlik de yok zaten. Kimse bunun garantisini veremez ki… Yakalanırsak kesin cezaevine gideceğimizden eşime ayrı bana ayrı bavullar hazırladım. Yine yakalanırsak kızımı gelip kimin alacağından, bavulları bize ulaştıracak kişiye kadar, kızımın sonraki hayatının planına kadar, yardımcı olacak arkadaşlarıma kadar bir ajanda tuttum. Çok zor bir karardı.

Bir tarih belirlendi ve veda anı geldi. Gece yarısı İstanbul’a doğru yola çıktık. Samsun’dan uzaklaşana kadar ağladım. Sabah İstanbul’a geldik. Gece 12’de esas hedeflediğimiz yolculuk başladı. Bizimle birlikte dört aile daha vardı. Hiç kimseyi tanımıyordum. Son nefesimizi verecekmişiz gibi bir ortam oluşmuştu. Çünkü o noktadan sonrası ya ölüm olacaktı ya kurtuluş… Ya yeni bir hayata başlangıç ya da cezaevi…

JANDARMALAR ÜZERİMİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Herkes korkuyordu, çaresizdik. Yanımızda sırt çantamız, onun içinde de yedekte bir kıyafetimiz vardı. Bir de uzun süre yürüyeceğimiz için güçlendirici vitamin, fındık, fıstık gibi kuruyemişler. Kaçakçılarla buluştuk. Sert bakışlı, dövmeli, ağızları bozuk, tuhaf insanlardı. Çok korkmuştuk tiplerinden.

Normalde Türk sınırından Yunan sınırına geçerken çocuklara uyku ilacı veriliyor, uyanıp ağlamasınlar diye. Tam yola çıktık ki, yanımızdaki ailenin oğlu ağlamaya başladı. Kaçakçı panikledi ve geri döndü. Saklanın deyip yanımızdan kaçıp gitti. Sınırdaki evlerin ışıkları yanmaya, köpekler havlamaya başladı. Siren seslerini duymaya başladık, üç askerî araç etrafımızı sardı, jandarmalar ışık tutarak bize doğru gelmeye başladı. Her şey bitmişti, artık buraya kadarmış dedik…

Saklanalım derken ısırganların içine girdik, çeltik tarlalarında sırılsıklam olduk, iyice çamura saplandık. Bir çalılık bulup sindik. İşte oradaki psikoloji sadece yaşanırsa anlaşılabilir. Gözünüzden neler geçmiyor ki, film şeridi gibi. Sadece ayın aydınlattığı gecede karanlıkta öylece… 2 askeri araç yanı başımıza kadar geldi. İki tur attı, gitti. Sonra iki asker yaya olarak ellerinde fener ile iki adımlık mesafeden geçti. İnanılır gibi değildi, bizi yine görmediler. Çömeldiğimiz yerde bir saate yakın bekledik.

Koşturmaktan tere batmış biz, yerimizde sabit kalınca donmaya başladık. Askerler gittiler ama ya bir daha gelirlerse korkusu başladı… Kaçakçı bizi bota kadar götürecekti, görevi oydu, ama bota gelmeden bırakıp gitti. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Geriye dönsek nereye gideceğiz, fark edilir miyiz, ileriye gitsek nereye gideceğiz? Kızım korkudan titriyor, ağlıyor. Altına kaçırdı. Bir ara orada sızıp kaldı. Eşimle göz göze gelip helalleştik, ‘hakkını helal et, size de sebep oldum’ dedi… Birbirimize sarılıp ısınmaya çalıştık.

ÇAMURUN İÇİNDE BEKLERKEN SIRT ÇANTALI İKİ GENÇ ÇIKAGELDİ…


Sonra birden sırt çantalı iki delikanlı çıkageldi, kahraman gibi. Üniversite okuduklarını ve harçlıklarını böyle çıkardıklarını sonra öğrendim. Teker teker gizlenen aileleri toplayıp bota götürdüler. Meğer askerlerin bizi sardığını fark etmiş, gitmelerini beklemişler.

Kurtulduğumuza inanamıyorduk, neredeyse tüm ümidimiz bitmişti. Sine sine botun oraya kadar gittik hep birlikte. Küçüçük bir bot. Toplam dört aileyiz. Çocuklarla birlikte 11 kişiyiz. Ama bot 4-5 kişilik. Can yeleği yok. Yer kaplamayacak şekilde oturmanız gerekiyor. O bota binişimiz, korkularımız, karşıya geçişimiz ayrı bir maceraydı. Bir ara bot dönmeye başladı, akıntıya kapıldı. Allahım gittik dedim. Bizim geçtiğimiz nokta nehrin dar bir yeriymiş, karşıya varmamız 15 dakika sürdü.

Yunan topraklarına adım atınca uçmuştuk. Neredeyse yerleri öpecektik. Herkes birbirine nasıl sarılıyor, nasıl seviniyor. ‘Ezeli düşman’ımızın toprakları bize kendi ‘vatan’ımızdan o anda daha sevimli gelmişti. Tutuklanma yakalama korkusu bitti gitti. Herkesin dili damağı kurumuştu ve sularımız tükenmişti. Ortada bir şişe su dolandı. Herkes yudum yudum içti.

Yunan tarafına geçince herkeste bir rahatlama oldu ama orada da risk devam ediyordu. O tarafın askerine de yakalanma ihtimali vardı. Gençler, ‘bir saat geciktiniz, Türk askerlerinin sizi görmemesi mucizeydi, Yunan askerlerinin devriye saati yaklaştı. Acele edin, sessizce ve hızlıca yürüyün.’ dedi. Çok az mola vererek sabah altıya kadar yürüdük. Bir yerde durup üzerimizi değiştirdik. Başka bir kaçakçıya devrolunup bir Yunan kasabada bırakıldık. Herkes dağıldı.

Kendimize bir pansiyon bulduk. Otele girdik, üzerimizdekileri çıkarıp banyomuzu yaptık ve çarşaflara dolanıp yorgunluktan yataklara gömüldük. Tek çeşit kıyafetlerimiz vardı ve onları da yıkayınca hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Meğer pijama bile ne kadar değerliymiş. Lif bile öyle. Çorabın içine sabun koyup duş aldık. Sabah saatlerinde yatıp öğleni geçerken uyanmıştık. Ne yolculuktu…

Uyandığımızda yüzümüz gözümüz şişmişti. O kadar ilaç sürmemize rağmen sivrisinekler bizi talan etmişti. O gün odada hiç dışarı çıkmadım. Ertesi gün Atina’ya geçecektik. 18 saat tren yolculuğu yapacaktık. Yakalanmamak için Türkçe konuşmamamızı söylemişlerdi.

HAVAALANINDA ETRAFIMIZI YİNE POLİSLER SARDI

Tren yolculuğu ayrı bir işkenceydi. Yavaştı… Yorgunduk ve uyuyamıyorduk. Üç günde dünyanın yolunu gelmiştik. Tehlike de henüz geçmemişti. Bir müddet Atina’da kaldık, sonra Preveze adasına geçtik. Almanların tatil yaptığı bir adaydı burası. Turistik bir yer. Preveze bize o kadar iyi geldi ki… Onca can pazarından sonra bir hediye gibiydi. Bir gece orada kaldıktan sonra havaalanına geldik.

Tek Türk aile bizdik. Sıraya girdik. Bilet kesecek olan görevli bir şeylerden şüphelendi ve polise haber verdi. Sıradan çıkarıldık. Sorguya çekilmeye başlandık. Dil bilmiyoruz. Eşim ısrarla yeşil pasaportlu olduğumuzu söylediyse de adam eliyle işaret ediyor, ülkeden neden çıkış mührünüz yok diye soruyordu. Bir korku da orada yaşadık, dedim kesin bu kez bitti, gözaltına alınacağız.

O kadar yol geldik ona mı yanarsın, biletlerin parası ödendi iptal olacak ona mı…. Gözaltında geçirilecek zamana mı… Adam çok sinirlendi bize, diğer polisler de başımıza toplandı. Uçak kalktı kalkacak, on beş dakika var yok… Ve Hala sırrını çözemediğimiz bir sebeple son anda bizi bıraktılar ve uçağa yetiştik. Bizim uçağa bir gidişimiz var. Ayaklarımız yerden kesildi. Almanya’ya Münih’te giriş yaptık…

Bir yıldan fazla oldu Almanya’ya geleli. Türkiye’deki karar mahkemem ile iltica sürecimizin sonuçlandığı Almanya’daki mahkemenin tarihi aynı güne denk geldi. Türkiye bana 7 yıl hapis verdi. Almanya ise oturum başvurumuzu kabul etti…

NOT: İsimler, kişilerin talebi üzerine değiştirilmiştir.