öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
öğretmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ekim 2019 Pazartesi

“Gurbette eşimi kaybetmiş, çaresizliğin dibine vurmuştum”

14 Ekim 2019 
“Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanınan ve Atina’da hayatını kaybeden eğitimci Halil Dinç’in eşi, vefatın yıldönümünde tüm yaşadıklarını anlatan bir mektup yazdı.


Atina’da kalp krizi geçirerek hayatını kaybeden Ankara Samanyolu Cemal Şaşmaz Kız Lisesi Müdürü Halil Dinç’in (45) ölümünün üzerinden 14 ay geçti. Herkes onu eğitimci kimliğinin yanı sıra “Geçtim Meriç’ten” şiiriyle tanıdı. Yunanistan’da kampta tanıştığı Pakistanlı çocuklara da, Meriç’i yol edinenlere de dizeleriyle umut oldu Halil Dinç. Fakat kalbi yaşadıklarına dayanamadı ve 16 Ağustos 2018 sabahı hayatını kaybetti.

Oğlu İhsan’ı Türkiye’de bırakan, iki kızıyla Atina’da tek başına kalan eşi Nihayet Dinç ise eşinin ardından darmadağınık olan hayatını toparlamak için uğraştı. Aile Haziran 2019’da tekrar Belçika’da bir araya geldi ama o zorlu günlerin acısı hala geçmiş değil.

15 Temmuz’dan sonra başlayan Tenkil sürecinde yaşadıklarını kaleme alan Türkçe öğretmeni Nihayet Dinç, eşinin cenazesi için sela okunmasını engelleyen müftüyü, uyuşturucu konulan, ateşe verilen okullarını, hayat arkadaşının kalp krizi geçirdiği o sabahı ve zorlu yol hikayesini yazdı.




Halil Dinç ve Nihayet Dinç

Ben 1972 Van doğumluyum. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen Edebiyat Bölümü mezunuyum. 1995’te mezun oldum. Okul yıllarında hizmetin evlerinde kaldım. Son sınıfta hizmetin dershanesinde stajerlik yaptım.

Halil Dinç 1972 Trabzon doğumlu. Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi mezunu. 1992 mezunu. Eşim de öğrencilik yıllarında Ankara’da hizmetine evlerinde kaldı. Eşim mezun olduktan sonra Van’a sözleşmeli öğretmen olarak geldi. Serhat Fen Lisesi Kurumlarında Türkçe öğretmeni olarak çalıştı.

Ben de son sınıftayken stajerlik yapıyordum. Halil bey bize ders anlatıyordu. Eşimle orada tanıştık. Kaderi ilahi o öğretmen ben öğrenciydim. Daha sonra Halil bey bana izdivaç talebiyle geldi. Ben de kabul ettim ve 2 Ağustos 1995’te evlendik. İkimiz de hizmetin kurumlarında çalışıyorduk. Sonra o fen lisesi müdürü oldu. Toplam ben 4 yıl, eşim 8 yıl Van’da çalıştık.

Eşimle ilk tanıştığımızda bana yaptığımız işin zor olduğunu, gün gelir hapis gibi şeylerin başımıza gelebileceğini söyledi. “Ben seni kucağında 3 çocukla bırakıp hapse girebilirim” dedi. Beni böyle kabul eder misin diye sordu. Ben de kabul ettim.


DARBE GECESİ TATİLDEN DÖNMÜŞTÜK

Daha sonra 3 yıl Sivas’ta, 2 yıl Sinop’ta, 1 yıl Samsun’da çalıştık. 2007’de Ankara’ya geldik. O Yusuf Tanık’ta müdür oldu. Ben öğretmen. O daha sonra Ülkü Ulusoy İlköğretim’de müdür oldu. Daha sonra Halil Bey Cemal Şaşmaz Kız Lisesinde, ben de İbrahim Avcı İlköğretimde Türkçe öğretmeni olarak çalıştık.

Tabi 17-25 Aralık süreci başladı. Biz bundan hem maddi hem manevi çok etkilendik. Maaşlarımızı alamamaya başladık. Kayıtlarımızda azalma oldu. İnsanlar korkuyordu. Çocuklarını bizden almaya başladılar. Çevreden tepkiler almaya başladık. Bu durum 15 Temmuz darbeye kadar devam etti. Darbe gecesi biz tatilden dönmüştük. Evdeydik. Haberleri izliyorduk. O anda olanları gördük. Çok endişelendik.

OKULA UYUŞTURUCU VE 1 DOLAR KOYMUŞLAR


Eşimin okulunda güvenlik görevlileri eşimi aradılar. Okulun taşlandığını, kendilerinin herhangi bir can güvenliğinin olmadığını söylediler. Kaçtılar. Eşim, diğer okul müdürleri, öğretmenler okula gidemedi. Pursak İlköğretim Okulunu ateşe verdiler. Cemal Şaşmaz müdür yardımcısı bir gece okula girdi. Baktı. Her yere 1 Dolarlar koymuşlar. Masalarda, dolaplarda uyuşturucu koymuşlar. Hepsini klozete atmış. Çok kötü günlerdi.

Daha sonra biz iki aya yakın görümcemlerde kaldık. Ama eşim öğretmenlerini merak ettiği için kendisini tehlikeye atarak Ankara’ya gidip geliyordu.


HAPİSTE OLAN HER ARKADAŞIMIN ÇİLESİ SANKİ BOYNUMDA, DERDİ

Durumlara çok üzülüyordu. Tanıdıklarından, öğretmenlerden tutuklananlar olmuştu. Bizim eski evimize de gelmişler. Kapıları kırmışlar. Beni ve eşimi arıyorlarmış. Biz yeni taşındığımızdan ikametgahı almamıştık. Eşim bizden ayrıldı. Gaybubet yapmaya başladı. Her eve geldiğinde onu biraz daha çökmüş görüyordum. 15 kilo verdi. Sanki 10 yaş yaşlanmıştı. Elleri egzema olmuş, parmaklarından kan geliyordu. Ama doktora gidemiyorduk.

Elinden geldiğince mağdurlara yardım etti. Para buldu. Ziyaret etti. Diyebilirim ki son nefesine kadar Hizmet etti. Bana diyordu ki “Belki ben hapiste değilim ama hapiste olan her arkadaşımın çilesi sanki boynumda.” Çok ar etti. Yapılanları kabul edemiyordu. Bir şiiri vardı “Halkım beni tanımadı” Bunu okur ağlardı.

Derken böyle yaşamak zorlaşmaya başladı. Çocukların psikolojisi hiç kolay değildi. Her an yakalanma korkusu hiç kolay değildi. Eşimin ismi yeni oluşumda geçmeye başlamıştı. Tek çaremiz arabamızı satıp birkaç kuruş para bulup buralardan, vatandan terk-i diyar etmekti.

Tabi ben çok korkuyordum. Meriç’te boğulanları gördükçe cesaretim azalıyordu. Ama eşim bana cesaret verirdi. Her zaman öyleydi. Biraz ümitsizliğe kapılsam Allah bizimle beraber derdi. İmanına kurban olduğum çok imanlıydı.

Ben ona senin Amerika vizen var. İstersen sen git biz sonra geliriz dedim. Ama o hayır Nihayet ne sen bensiz (!), ne de ben sensiz yaparım dedi. Birlikte gitmeye karar verdik. Bu arada çocuklarım;

1) İnci Dinç (12) Yaş

2) Ahsen Dinç (18) Yaş

3) İhsan Dinç (22) Yaş 

  
HERKESE MORAL VERMEYE ÇALIŞIYORDU

İhsan’ Türkiye’de bıraktık. O sonra gelecekti. Meğer babasının cenazesini almak için kalmış orada yavrum. Meriç’i geçme hikayemiz korktuğumuz gibi olmadı. Kolay geçtik. Hapse konulduk. Askerler bize çok iyi davrandılar. Hapiste her saatte bir, bir aile geliyordu. Hepsi de bizim arkadaşlarımızdı. Doktor, avukat, hakim, hemşire, öğretmen… her meslekten vardı. Herkesin hikayesi farklıydı. Çok acı hikayeler dinledik.

Eşim herkese moral vermeye çalışıyordu. Saçları hep aktı. O yüzden herkes ona abi diyordu. Ama fark ediyordum. Yine çok üzülüyordu. Sürekli başı ağrıyordu. Ben de ona hep arveles verdim. Hapisten sonra bizi açık kampa aldılar. Orada Afrinli bir aile vardı. Afrin operasyonunda Türk askerleri evlerini basmış. Onlar da buralara gelmek zorunda kalmış. Onlarla ilgilenmeye çalıştı. Davasını anlattı. Bana, Nihayet Kürtçe bilen arkadaş varsa boş geçirmesinler, bu insanlara davamızı anlatsınlar derdi.

 



“BANA BİR ŞEY OLURSA BU ŞİİRİ YAYINLAYIN”

Kampta Pakistanlı çocuklar vardı. Perişan bir durumdalardı. Halil bey içlerinden birisine ezan okuma görevi verdi. Hep beraber cemaatle namaz kılıyorlardı. Duymuşlar Halil Bey’in öldüğünü, kampta Meriç şiirini dinliyorlarmış.

Gelelim “Gülerek Geçtim Meriç” şiirine. Bence bu şiir Yunanistan’daki arkadaşların ağzında marş gibi söylendi. Ancak Yunanistan’a geçen bu şiiri anlar ve ağlardı. Çocuklar bile bu şiiri ezberlemişti.

Eşim bu şiiri yola çıkmadan 3 gün önce kaleme almış. Bana ilk okuttuğunda çok şaşırdım. Halil bey dedim, sen daha oradan geçmeden nasıl bu kadar anlamlı ve duygulu yazdın. Dedi ki, ben bu şiirini oradaki şehitlerin hissiyatını düşünerek yazdım. Bana bir şey olursa bunu yayınlayın, dedi.

Kamp, hapis, zindan derken 12 gün sonra Atina’ya geldik. Bizi bir misafirhaneye aldılar. İki aile birlikte kalıyorduk. Atina’yı pek sevmedik. Oradan hemen gitmek istedik. Evrakları hazırlattı. Çarşamba yolculuk var dedi. Maalesef o gün yolculuk olamadı. Biraz üzülmüştü. Gece paraları saydı. Nihayet biz bu paralarla ancak 4 defa deneyebiliriz (denemek geçmeye çalışmak). Ben olsun üzülme Allah kerimdir dedim.





MUTLUYDU, HASTA FİLAN DEĞİLDİ

Sabah oldu ev arkadaşlarımız başka bir yere kahvaltıya gittiler. Biz evde dört kişiyiz. Eşim evde bize güzel bir kahvaltı hazırlamıştı. Mutluydu. Hasta filan da değildi. Gel beraber pazara gidelim dedi. Pazardan o kadar çok şey aldı ki ben bile şaşırdım. Markete gittik. Bana dedi ki, gel elini tutayım nasılsa burada kimse görmez.

Eve geldik. Ortanca kızımın morali pek iyi değildi. Ona dedi ki, hazırlan seni döner yemeye götüreceğim. Kendisi tıraşını oldu. Banyoya girmek için hazırlandı. O anda bana seslendi. Bir baktım yere yığılmış. Bilinç yok. Kızımla banyonun dışına çıkardık. Evde yalnızız. Kimseyi tanımıyoruz. Dil bilmiyoruz. Abileri aradım ambulans çağırın diye.

ATİNA YIKILMIŞ, ALTINDA KALMIŞTIM

Apartmanları dolaştım. Kimse yok. Kızım bir saate yakın ağız ve kalp masajı yaptı. Ben de şuursuzca aynı Hz. Hacer gibi oradan oraya deli gibi koşturuyorum. Küçük kızım kanepelerden atlıyor. Ne olur baba ölme! Apartmanın altı doldu insan. Ben balkonda ambulans ambulans diyorum. Sonra abiler geldi. Eşimin kalbi durmuştu. Ben çaresizliğin dibine kadar vurmuş, gurbette çınarımı kaybetmiş, Atina yıkılmış, altında kalmış, kısaca kıyametim kopmuştu. Halil Bey’i ambulansa bindirdiler. Götürdüler. Ama ben iyileşecek gelecek diye bekliyorum. Sonra beni götürdüler. Ve o sözü, dünyayı başıma yıkan, benim yarımı öldüren, Halilin öldü lafını duyunca tek şey düşündüm. Ölmeyi. 



BENİ MORGA GÖTÜRDÜLER

Ama ölemezdim. Çünkü ben bir anneydim. Kalbim parça parça Türkiye’deki oğlumu düşündüm. Evdeki kızlarımı gariplerimi düşündüm. Ben onlara nasıl babanız öldü diyecektim. O anda Hz. Meryem gibi “Keşke unutulsaydım, keşke hiç doğmasaydım, bir daha adımı kimse anmasaydı, kaybolup gitseydim.” sözünü söyledim.

Fakat imtihan yaşamak zorundaydım. Allah bana yeter ! dedim. Beni morga götürdüler. Kıyamıyorum Halilimin yüzüne bakmaya. Elini tuttum. Orada değildi. Kıyafetini çıkarmıştı. Tabi bayılmışım. Beni aldılar arabaya bindirdiler. Eve gitmek istemiyorum. Çocuklara ne diyecektim. Sığınağımız, çınarımız, duvarımız yıkıldı mı diyecektim.
 

ACIMIZI KİMSE ANLAYAMAZDI

Eve geldik. Ahsen bana baktı. Tabi anladı. O da orada düştü bayıldı. Küçük kızım dışarıdaydı. Ona da söylediler. Psikolog gelmişti. Ama psikolog senin yarana ne derman olur. Abiler, ablalar, bütün Yunanistan oraya döküldü. Ama acımızı anlayamazlardı. Akraba yok, kimse yok. Neyse abiler bizi o evden taşıdılar. Başka bir eve gittik. Yanımızda bize destek olan, benim canım arkadaşım ve eşinden Allah razı olsun. Tabi ben hiç iyi değilim. Ne yapacaktık Yunanistan’da. Eşimi Trabzon’a göndermeye karar verdik. Ailesi çok istiyordu. Kabrini hazırlamış, gelmesini bekliyorlardı.

KHK’LI BİR ARKADAŞI NAMAZINI KILDIRDI

Esma Uludağ’ın cenazesini taşıyan şirketle anlaştık. Eşimi otopsi için orada 9 gün beklettiler. O 9 gün bana ölüm gibi geldi. Sonra düşündük, Türkiye’de eşimi yıkamazlar. Orada abiler yıkadı, cenaze namazını bizim arkadaşlarımız kıldırdı. Eşimi en son o cenaze namazında gördüm. El salladım. Ahirette görüşürüz dedim. Tabi bayılmışım. Benden nabız alamıyorlar. Çocuklarım benim etrafımda anne ölme, anne ölme!

Bu arada oğlum haberi alır almaz bayılıyor. Daha dün babamla konuştum diyor. Yapayalnız. Bir iki arkadaşı yanına geliyor. Sonra o da cenazeyi almak için Trabzon’a geliyor. Trabzon havaalanında sadece İhsan ve bir enişte cenazeyi alıyor. Kardeşi korkuyor. Gelip almıyor. Trabzon’da eşim için ‘fetöcülerin elebaşısı geliyor, sakın selasını okutmayın ve namazını kıldırmayın diyor müftülük. Eşimin cenazesini bir KHK’lı arkadaşı kıldırıyor. Rabbim onların namert ellerini eşime sürdürmüyor. Bu arada ben perişan. Abiler bana ne yapalım abla, yola devam mı, yoksa Türkiye’ye mi dönersiniz. O kadar zor bir durum ki… Ne yapacağımı bilmiyorum. Atina bana mezar olmuş, nefes alamıyorum.


 POLİS SENİ ALIYOR, KAFESE KOYUYOR

Türkiye’ye dönsem yakalanacağım. Akrabalarım dön ne olur, bir iki yıl yatarsın diyorlar. Ama çocuklarıma bir de bunu yaşatırsam kaldırmazlar. Sonra bir abi bana dedi ki, ‘Abla Halil abi, o namertlerin elini vücuduna sürdürmedi. Siz giderseniz Halil Abi çok üzülür.’

Kızım da ‘Anne babam bizi buraya getirdi, o olsaydı tekrar onlara teslim olmamızı istemezdi’ deyince yola devam etmeye, hicretimizi tamamlamaya karar verdik. Bu arada ben ilaca başladım. Psikolog bir arkadaş bana yardımcı olmaya çalıştı. Kendimizi biraz toparlamaya başlayınca Belçika’da kamp olmadığı için Belçika’ya geçmeye karar verdik.

Ahsen çok zayıflamıştı. 45 kiloya düşmüştü. Panik atak geçiriyordu. 6 defa onunla denedik. Olmadı. Her denememizde Ahsen daha çok yıpranıyordu. Polis seni alıyor, kafese koyuyor, bunlar kolay şeyler değil. Sonra tek denemeye karar verdi ve Elhamdülillah geçti. Belçika’da bir arkadaşımda kaldı. Ben küçük kızımla denemelere devam ettim.


 HEPİMİZ YARALI BİR KUŞ GİBİYİZ

Bu arada İhsan da Belçika’ya farklı yollardan geldi. Dış hatlardan teslim oldu. İki ay hapis yattı. Sonra oturum aldı. İki kardeş artık birbirlerine dayanak olmaya başlamıştı. Ben Yunanistan’da 12 defa deneme yaptım. O kadar ayrı bir imtihan ki. Allahım kim bu durumda ve geçmek istiyorsa sen yardım et.

Küçük kızım artık havaalanını görmek istemiyordu. Şimdi bile havaalanı fobisi var. Bir yerde polis ve asker görünce rengi soluyor, hemen elimi tutuyor. Ben 10 Haziran 2019’da Belçika’ya geldim. Eşime haber gönderdim. “Halilim emanetlerine kavuştum.”

Şimdi hepimiz yaralı bir kuş gibiyiz. Birbirimizin yaralarını bazen sarıyor, bazen kanatıyoruz. Ben yarım kaldım, yarım olarak yoluma devam ediyorum. Rabbim beni de onun gibi hizmete hadim eylesin. Çocuklarıma da hakkı ve hakikati göstersin.

Meğer bu yol uzundur
menzili çoktur
derin sular var

ilahisini şimdi hepimiz yaşar olduk.


Bu yaşadıklarımdan hiçbir zaman Rabbime küsmedim. Ben yetim büyüdüm. Annemi 7, babamı 12 yaşında kaybettim. Ama rabbim beni hiç bırakmadı. Her zaman himayesini hissettim. Halilim bana onun bir nimetiydi. Nimeti veren O alan O. Ben yetimken bana sahip çıktı, okuttu, evlendirdi, sağlıklı çocuklar verdi, hizmetle tanıştırdı. Bu kadar nimet vermişken biraz da nikmet olmuş çok mu?

“Rabbim ebedi kavuşmalar nasip etsin”
“Ölüm niçin zor bilir misin? Çünkü onu yaşayan sağdır.”


Halil Dinç, ölümünden bir gün önce ailesiyle birlikte Atina’da.

Halil Dinç’in “Geçtim Meriç’ten” şiiri vefatının ardından Dil ve Kültür Festivali için bestelenip seslendirildi.


HALİL DİNÇ’İN HALKIM BENİ ANLAMADI” DİYE SÖYLEYİP SÖYLEYİP AĞLADIĞI “SİTEM” İSİMLİ ŞİİRİ

Haliktan geldiler dedim
Halkım beni tanımadı
Şu ömrümü sebil ettim
Halkım beni tanımadı.

Ben çamur içtim bir nice
Ayaza tipiye durdum
Bal yesin dedim ömrünce
Salkım beni tanımadı

Bir ağaç altı gölgede
Misafirdim her bölgede
Bir yer değil tüm ülkede
Mülküm beni tanımadı

Güzel bir şiirim olsun
Bestesi herdem duyulsun
Mürekkebi kalbden çektim
Kilkim beni tanımadı.

İyi günde kötü günde
Dost sanmışım… attı künde
Güzellikler kaldı dünde..
Bilgim beni tanımadı.

Miractan dönen Nebiyi
Örnek aldım döndüm ona
Görsünler diye iyiyi..
Yetmedim ben yetemedim..
Bir hiç uğruna aldandı.
Halkım beni tanımadı.








Halil Dinç’in cenazesi, Vakfıkebir Çelebi Köyü mezarlığına defnedildi.

13 Şubat 2019 Çarşamba

Gözaltında mide kanaması geçirdi, durumu ağır

13 Şubat 2019
Cemaat soruşturmaları önceki gün gözaltına alınan Veysi Demir mide kanaması geçirdi. Mardin Devlet Hastanesi’ne kaldırılan 41 yaşındaki Demir’in durumu ağırlaştı. Bugün Harran Tıp Fakültesi’ne sevk edilen Demir ile ailesine 2,5 yıldır yaşatılanlar insanlık tarihi açısından utanç verici.

Filiz-Veysi Demir çiftinin hayatı 9 Ağustos 2016’da alt üst oldu. Samsun İmam Hatip Lisesi’nde edebiyat öğretmenliği yapan Filiz Demir, o gün evlerine polis geldiğinde üçüncü çocuğuna hamileydi. Doğuma 15 gün kalmıştı.

Sosyoloji öğretmeni Veysi Demir ise dershanelerde öğretmenlik yaptığı için 15 Temmuz 2016’dan çok önce işsiz kalmıştı. Bir perdecide satış elemanı olarak çalışıyordu.

9 AYLIK HAMİLE KADINI GÖZALTINA ALDILAR

Samsun Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi’nden (TEM) gelen polisler, 9 aylık hamile kadını gözaltına aldı. Kadın polisler, Filiz Demir’i iki hastaneye götürdü fakat hiçbir doktor, yasada bulunmasına rağmen “karnı burnunda bir kadın gözaltına alınamaz” diye rapor vermedi.

Demir geceyi nezarethanede geçirmek zorunda kaldı. Fakat sabahı edemedi. Gece sancısı tutunca hastaneye kaldırıldı ve adli kontrolle serbest bırakıldı. Şimdi 2,5 yaşında olan Ömer bir hafta sonra 17 Ağustos 2016’da dünyaya geldi.

Demir ailesinin evine polis ikinci kez 17 Ekim 2016 sabahında geldi. Bu kez Veysi Demir hakkında şikâyet vardı. Fakat Veysi Demir o gün evde yoktu. 11 Şubat 2019)'da gözaltına alınana kadar da bir daha evine gitmedi.

SAVCININ TALİMATIYLA KAPIMIZA GAZETE ASTILAR

Filiz Demir eşinin arandığı dönemde yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Bir yıl boyunca evimize sabah-akşam polis geldi. Biz ne yaptık ki! Birdenbire içeri giriyorlardı. Çocuklar çok korkuyordu.

Bir gün asansörde okuldan dönen oğlum Necati (9) ile karşılaşmışlar. Çocuğu sıkıştırıp “Baban ile görüşüyor musunuz?” diye sorguya çekmişler. O yaştaki bir çocuğa bu yapılır mı? En son savcının talimatıyla kapımıza gazete astılar.”

SAVCI AYHAN DEMİR YEREL GAZETEYE İLAN VERMİŞ

Filiz Demir’in verdiği bilgiye göre şimdi Hatay’da görev yapan, o dönemin Aksaray Savcısı Ayhan Demir şikâyet üzerine yerel bir gazeteye ilan veriyor.

İlanın içeriğiyle ilgili Filiz Demir’in söyledikleri dehşet verici: “Gazetenin manşetinde 15 Temmuz’da şehit olmuş birinin fotoğrafı vardı. Şehidin ailesi ziyaret edilmiş ve röportaj yapılmıştı. Röportajın altına da eşim ve bir kişinin daha fotoğrafını kare çerçeveye alarak koymuşlardı. Altına doğum tarihini, anne ve babasının ismini ve ‘bu şahıs FETÖ/PYD örgütüne mensuptur, bu adreste ikamet etmektedir ve bütün varlığına el konulmuştur’ yazmışlardı.

İlanı Samsun Kalkanca karakolundan Şeref adlı bir polis memuru kapımıza getirdi. ‘Bunu Aksaray savcılığı bize gönderdi. Bir ay kapınızda asılı kalacak, sökerseniz hakkınızda yasal işlem yapılacak’ dedi. Üç ay öyle kaldı, sonra gelip aldılar.”

“BİRLİKTE AŞURE YAPIYORDUK” DİYE İHBAR ETMİŞLER

Filiz Demir, Samsun 3’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davalarında geçen yıl mart ayında beraat etti.

Bir ay önce de Bölge İstinaf Mahkemesinden beraat kararı geldi. Fakat İstinaf’ın savcısı itiraz ettiği için dosyası tekrar Yargıtay’a gönderildi. Hakkındaki suçlamalar Bank Asya’da hesabının bulunması, Aktif Eğitim Sendikası’na üye olması ve birkaç itirafçının “birlikte aşure yapıyorduk” diye ismini vermesinden ibaret.

Necati (9), Betül (4) ve Ömer (2,5) adında üç çocuğu bulunan Filiz Demir, geçim sıkıntısı yaşadığı için 2018 yılı eylül ayında çocuklarıyla birlikte memleketi Mardin'de döndü.

Eşi Veysi Demir hastalandığı için iki gün önce yanlarına gelince gözaltına alındı. Yaşadığı yoğun stres, tehdit ve baskı sonucu gözaltına alındıktan 3-4 saat sonra mide kanaması başlayan Veysi Demir, önce Mardin Devlet Hastanesi’ne, bugün de Harran Tıp Fakültesi’ne sevk edildi.

Durumu ciddiyetini koruyor. Eğer kanama durmazsa ameliyata alınacak. Demir, 2009’da askerdeyken dalak büyümesi teşhisi konulmuş ve 2010’da çürük raporu verilerek terhis edilmiş.

POLİS: AL BU KADINI, KÜLODUNA KADAR ARA!

Polisler sadece Veysi Demir’i değil, “Al bu kadını, içeriye götür. Kiloduna kadar ara.” emriyle eşini de aradı.

Filiz Demir, “Eşim geldiğinde ayakta duramıyordu, çok halsiz hissediyorum diyordu. Beti benzi atmış, sanki vücudunda kan kalmamış gibiydi. Bir şey yeyip içemedi. Ankara’ya doktora gidelim diye konuştuk. Dün öğlen kapı çaldı. Kapıyı açmam ile birlikte beni itmeleri bir oldu. 10 kişi birden içeri girdi. ‘Nerede o?’ diye bağırdılar. Eşim ‘hastayım bana dokunmayın’ dedi. Başındaki amir ‘ölüyorsun, hâlâ saklanıyorsun’ diyerek bağırdı.

Hakaret ve küfür ettiler. Avukatımızı aramamızı istemediler. Üstünü giymesine izin vermediler. ‘Konuş bak konuşmazsan biz seni konuşturmayı biliriz, çakal’ diye tehdit ettiler. Evin her yerini dağıttılar.

En küçük oğlum dünden beri ‘polis polis’ deyip ağlıyor. Kelepçe takacaklardı, itiraz edince öyle götürdüler. Akşam yanına gitmek için hazırlandığımda, saat 20:00 civarında aradılar.

Mide kanaması geçiriyormuş. Yoğun bakıma kaldırmışlar. Doktor ile görüştüm, durumunun ciddi olduğunu, hayati tehlikesinin devam ettiğini söyledi. Eşimin hastane fobisi var. Rahatlar diye düşündüm. Mardin Devlet Hastanesi’ne gittim, görüştürmediler. Endoskopi yapıldığını söylediler. Bugün de Harran’a sevk edildi.” dedi.

“BABAM KAPIMIZIN ÖNÜNDE ÖLDÜRÜLDÜ”


Filiz Demir’in babası Musa Sarıdağ 22 Eylül 2015’te Mardin Kızıltepe’de evinin kapısında öldürülmüş: “Babam devletçi biriydi. Lafını esirgemezdi kimseden. İki kişi kapıyı çalıyor ve babamı orada üç sessiz kurşunla öldürüyor. Kim yaptı bilmiyoruz, teröre kurban gitti babam.”




18 Aralık 2018 Salı

KHK’lı Sevda öğretmenin Mülteci Sevda’ya uzanan yolu…

18 Aralık 2018 
Bir öğretmen neden işinden atılır, neden çamurun içinde jandarmalardan saklanır, neden bir mülteci botuna biner, neden Almanya’ya iltica eder. Sıradanlaşan acı bir hikaye..


Tarih öğretmeni Sevda Kıran ve sağlık sektöründe çalışan eşi Hüseyin Kıran, KHK ihracıyla başlayıp hapishaneyle devam eden süreci yaşayan binlerce aileden biri. Hüseyin Kıran 2 Eylül 2016’da gözaltına alındı, 4,5 ay hapis yattı. Tahliye olduktan bir ay sonra 10 Şubat 2017’de eşi gözaltına aldı. Suçlamalar; Bank Asya, Bylock ve kızları Sibel’i Gülen Cemaati okulunda okutmaktı…

KHK’yla ihraç, ardından gelen gözaltılar, hapisler, davalar, itirafçı beyanları sonunda Türkiye, Kıran çifti için sosyal ölüm merkezi haline geldi ve bir sabah Almanya’da mülteci kampında gözlerini açtılar.

Sevda Kıran’a Türkiye’de 7 yıl hapis cezası verildiği gün, Almanya’da iltica başvurusu kabul edilip oturum verildi.

ANNE BABAMA NE YAPACAKLAR?

İlk KHK listesi yayınlandıktan sonra hemen o günün sabahında evimize polisler geldi. Ben okula gitmiştim. Eşim ve kızım evdeydiler. Çok zaman geçmeden eşimden bir telefon geldi. “Acilen eve gel, misafirlerimiz var.” dedi yarı titrek bir ses.

Arabayı nasıl sürdüğümü, kaç kilometre hızla gittiğimi siz tahmin edin. Bizim eve yakın oturan ablamları aradım yolda. Telefona çıkan eniştem, “O misafirler bizde de var.” deyince o zaman anladım eşzamanlı bir operasyon olduğunu. Samsun’un plaka numarası 55 olduğu için 55 eve baskın yapılmıştı. O günden sonra her cuma 20 kişiyi gözaltına aldılar. Samsun, Manisa, İzmir… polislerin tabiriyle “güzel iş yapan” şehirlerdi.

Eve vardığımda 4 polis her yeri talan etmiş, taş üstüne taş bırakmamıştı. Etrafa saçtıkları eşyaların üstünden sıçraya sıçraya geçtim. Eşim şok geçirmişti. Kızımın odasına ise henüz girmemişlerdi, çocuk uyuyordu. Müsaadeyle kızımı evden çıkarmak istedim. Genç polis buna izin vermedi. “Onu suç işlemeden önce düşünecektin.” dedi.

Terörist muamelesiyle ilk orada karşılaştım. İnsan kendinden şüphe ediyor, ben ne yaptım ki bana terörist diyorlardı. İtiraz edince aramızda münakaşa çıktı. Yaşlı polis, “Tamam çıkartsın.” dedi. Kızımın gözlerini kapata kapata komşuya götürdüm. Sibel henüz 11 yaşındaydı ve çok korkmuştu.

Eşimi kelepçelemeye kalktılar. Yine itirazlarım netice verdi. 3 polis nezaretinde asansörle aşağıya indiler. Ben de 9 kat merdiven inerek onlara yetiştim. Bir polis de benimle indi. Son kez eşimi göreyim, ona moral olayım, bir kez daha teselli edip sarılayım dedim. “Dik dur, geçecek bu günler” dedim. Yanında bir damla gözyaşı dökmedim. Ama onu alıp götürdüler ve arabayla uzaklaştılar ya… Öylece arkalarından bakakaldım ve ağlamaya başladım.

AVUKAT: EŞİN TERÖRİST OLABİLİR, HABERİN VAR MI?

Yavrum gözyaşlarına boğulmuştu. Defaatle, “Anne babama ne yapacaklar?” diye sordu. Bunun tesellisi olur mu… Ne desem boş. Sağolsun komşular, ‘biz sizi biliyoruz, onu bırakırlar, adam ne yaptı ki…’ dese de sitedeki diğer komşulara karşı çok rencide olmuştum. Tekrar okula dönüşüm, kızımı anneanneye bırakışım, gözyaşları içinde gece 9-10’a kadar dağıtılan, darma duman olan evi(mi) toplayışım, boynu bükük kalışımız…

Hemen avukat aramaya başladım. Avukat aşaması ayrı bir ızdırap, trajediydi. Gece gündüz tek başıma bir o kapıya bir bu kapıya koştum. Dört avukata gittim. Kimi korkudan almak istemedi dosyamızı, kimi yüksek fiyatlar istedi. 25 binden başlıyor böyle bir dosya. En son birini buldum.

O da enteresandı. Eşimle görüştükten sonra beni bir kenara çekip ‘Kocanız cemaattenmiş, biliyor musunuz? Kocanız terörist olabilir, bundan haberin var mı’ dedi ciddi ciddi. 2 bin 500 TL’yi bu cümleyi duymak için ödedim. Meğer eşime sormuş, ‘Sohbete gittin mi, Gülen Cemaati ile bir bağlantın var mı’ diye. Ne sohbete gitmek suç, ne de cemaat üyesi olmak.

Avukat evet cevaplarını alınca eşime itirafçı olmayı teklif edecek kadar mesleğinin farkında olmayan biriydi. Onun adına biz utandık. Sonra solcu bir avukat dosyamızı aldı. İyi de para istedi ama en azından davayı aldı. Umut tacirliği yapıyorlar tabi. Bu davalar siyasi davalar, bir sene içinde bitecek, korkmayın, şöyle olmaz, böyle olmaz derken elimiz mahkum her şeye sustuk, bekledik.

KIZIMI HER SEFERİNDE GARDİYANLAR ÇIKARMAK ZORUNDA KALIYORDU


Eşim ve onunla birlikte gözaltına alınan 55 sağlık porsoneli 8 gün gözaltında kaldıktan sonra mahkemeye çıkarıldı. İçlerinde kadınlar, doktorlar, hemşireler, uzmanlar… İlk mahkemede 23 kişi tutuklandı. Eşim de. Cezaevi ziyaretlerimiz başladı. Psikolojik olarak çok yıprandığım bir süreçti. Yarım saatlik açık görüşler, 10’ar dakikalık kapalı görüşler için 4-5 saat sıra beklemeler, üst baş aramalar…

İçeriye bir kıyafet götüremiyorsunuz; iki kazak üç çorap olacak, o da şu saatte, böyle olacak bir sürü anlamsız kural. Çok eziyet. Farklı bir işkence. Ve orada karşılaştığım insanlar bir zamanlar tanıdığım doktorlar, akademisyenler, öğretmenler… Herkesin gözü yaşlı. En zoru da onları orada bırakmaktı. Her gittiğimzde istisnasız kızım babasından kopamıyordu, gardiyanlar çıkarıyordu. Bir de yanına oturma şansımız yoktu, karşılıklı konuşmak zorundaydık. Eşim içerdeydi ama biz ondan daha çok yıpranıyorduk.

En çok canımı acıtan şey ise insanların vefasızlığıydı. Eşimin ailesinin sessizliği, ilgisizliği ayrı bir acıydı. Sadece yas tuttular. Hatta babasının “Bundan sonra boynum bükük gezeceğim, ben size demiştim.” sözleri bencillikti. Bunlar o durumda hesap edilmemeliydi. Sonuçta eşim evet oğulları ama o bizim evimizden çıkmıştı. Tabi ki üzüldüler ama bizim kadar yanmadılar. Kayınvalidem adliyeye bile gelmedi. Yok tarihini karıştırdık, yok yetişemedik dediler… Geride kalan bizlere, hadi beni geçin, torunlarına sahip çıkmadılar.

Eşim bu arada Samsun Cezaevi’nde… Uzakta değil. Avukata verilecek para bile sorun oldu. Dışarıda olan biten hiçbir şeyi ona yansıtmadım elbette fakat 4,5 ay bana 4,5 yıl gibi geldi. Yaşadığım her şeyi not aldım. Eşime çıkınca olanları anlatacaktım ve aldığım kararları onaylarsa evliliğimi sürdürecektim. Öylesine gözümü karartmıştım.

KURBANLIK KOYUN GİBİ HER GÜN SIRAMI BEKLEDİM

Tüm bunlar olurken ben de açığa alındım ve her akşam evde ‘ha geldi ha gelecekler’ diye kurbanlık koyun gibi sıramı bekledim. Cezaevi bavulumu bile hazırladım. Kızımı anneannesine bıraktım, gözüm onu bile görmemeye başladı. Etrafımızdan insanlar azaldı. Akrabalar, dostlar bizi aramaya korktular. Yavaş yavaş toplumdan dışlandık. Her gün kötü bir haber duyuyorduk. Herkes moralsizdi. İnanılır gibi değildi, teröristlikle suçlanıyorduk. Her hafta adliyeye gidiyorduk. Gözaltından sonra adliye sürecinde dostlarımızı yalnız bırakmamaya çalışıyorduk. Fakat dışarıda kalanların sayısı gün geçtikçe azalıyordu.

Bylock kullanıcılarıyla ilgili bir renklendirme derecesi var. Kırmızı, sarı, yeşil liste diye. Eşim kırmızı listede olmadığı için, biraz da savcının insiyatifiyle tutuksuz yargılanmak üzere tahliye oldu. Savcı bu davalara inanan biri değildi. Sonra zaten görevden alındı. Ve acı gerçeklerle karşılaştı. Hiçbir şey güllük gülistanlık değildi artık. Zaten değildi de…

EŞİM YA GERÇEKLERİ KABUL EDECEK YA DA AYRILACAKTIK


Beni gerçeklerimizle, yaşanmışlıklarla kabul edecekse edecekti. Aksi takdirde yollarımız ayrılacaktı. Yazdığım günlüğü okudu ve “Bu kadarını hiç tahmin etmemiştim.” dedi. Beni de teselli etti. “Senden hiçbir şey beklemiyorum.” dedi. Ailesiyle de küçük çaplı hesaplaştı. “Size düşeni yapamadınız, emanetlerime sahip çıkamadınız.” dedi. Ve beni bana bıraktı. Ama yine fedakarlık bana düştü. Baktım kızım da eşim de bocalıyor, bayramlarda gitmeye başladım.

GÖZALTINA ALININCA PARANOYA BİTTİ

Velhasıl eşim çıktı, peşinden beni aldılar. 1 hafta gözaltında kaldım. Evinize polisler geldiği andan itibaren robotlaşıyorsunuz. Daha arabaya biner binmez polisler ‘sen de işin içindeymişsin’ gibi cümlelerle tacize başladı. Hiçbirini duymadı kulağım. Filmlerde gördüğüm o vesikalık fotoğraflarımızın çekilmesi aşamasından sonra açıkçası orada rahat bile ettim. Her kapı çalındığında acaba geldiler mi diye beklemek kabus gibiydi. Paranoyak olmuştum.

ÇIPLAK ARAMA YAPTILAR

10 Şubat 2017’de gözaltına alındım. Samsun Emniyeti’ne, -1’deki nezarethaneye götürüldüm. Eşimi ziyaret ederken aramalarda zaten üşütmüş ve zatürre geçirmiştim. Yoğun bakımda kaldım. Burası daha beterdi. Yarı kabirdi nezarethane. Yan yana üç bölme bulunuyordu. Kapalı yerde kalamama korkusu var bende. Panik olmaya başladım. Mümkünse sonradan geleceklerle birlikte beni içeri koymalarını rica ettim. Yaşlı polis ‘senin keyfine bakacaktı bu iş’ deyip azarladı.

Genç polis usulca ‘siz orada çok kalmayacaksınız, biraz sabırlı olun’ dedi. O kadar teselli etti ki bu küçük cümle beni. Sonra arama yaptılar, tamamen üzerimizi çıkartmamızı istediler. Garipsin, kimliğin, paran yok, ailen yok. Suçlama çok ağır. Mide ameliyatı geçirmiştim, beslenmem sorun.

Bir gece rahatsızlandım, bir arayalım soralım diyorlar nereyi arayacaklarsa, bir yerlerden izin alıyorlar. Görevliler o kadar korkutulmuş ki, iyi davranırsak bize de bir şey olur korkusu yaşıyorlardı. Sizinle asla ikili ilişki kurmuyorlar, göz teması bile. İlk iki günü hiç hatırlamıyorum, demir parmaklıklar pat küt bir açılıyor bir kapanıyor. Acayip bir hengameye düşüyor insan.

BİR GÜN YANIMIZA KATİL CANER GELDİ…

Sonra bir grup kadın daha geldi yanıma. Bir arkadaş yeni evliydi ve karaciğer nakli bekliyordu. Birinin eşi de içeride ve 8 aylık bebeği vardı. Kayınvalidesi emzirmesi için beş saatte bir bebeğini getirip götürmeye başladı. Beş dakika sürmüyor, hemen bebeği koparıp alıyorlardı annesinden. O kadın bebeğinden her ayrılışında gözyaşlarına boğuldu. Beş dakika, on dakika değil. Bir saat… O ağlıyor biz ağlıyorduk. Normalde herkesin 1 gün kaldığı yerde biz bir hafta bekletildik.

Bir gece yanımıza bir hayat kadını ile cezaevinden kaçan ama tekrar yakalanan Caner adında biri geldi. Katilmiş. Adam bizi görünce şaşırdı. Tuhaf tuhaf bakıp duruyor. Hayatında bunca başörtülü kadını hapiste görmediği bakışlarından belli. En sonunda dayanamadı sordu: ‘Bacılar sizin burada ne işiniz var?’ Korkudan kimse ses çıkaramayınca ben ‘FETÖ’den dedim gülerek. Gülerek, “Ooo sizin işiniz zor, beni salarlar ama siz çıkamazsınız, boşuna beklemeyin.” dedi. Öyle de oldu.

KEFEN PARASININ BİLE HESABINI SORDULAR

En zoru ise ifadelerimizin alındığı anlardı. Giden yüzü gözü kızarmış, bunalmış halde geliyordu. Her şeyi sordular, öğrenciliğimizden itibaren. Nerede kaldın, gazeteye abone oldun mu, sendikaya üye misin, Bylock kullandın mı, sohbetlere katıldın mı, kimle nasıl evlendin, yurt dışına çıkmışsın, şuraya şuraya gitmişsin, hangi amaçla gittin… Bank Asya 2004’te açtığım bir hesabım vardı. 2008’de kapatmıştım. O hesaba, annem, evlatlarından en çok bana güvendiği için kefen parası diye 2 bin 500 TL yatırmıştı. Onun bile hesabını verdim. Kızımın okulunun hesabını verdim.

Bir hafta sonra adliyeye çıkartıldık. Eşimden dolayı tecrübeli olduğum için diğer arkadaşlara adliyedeki manzarayı izah ettim. Orada gözü yaşlı bekleyen ailelerimiz için dik durmamız gerektiğini vurguladım. Çaktırmıyorduk ama yolun sonu yaklaştıkça heyecanla karışık korkular sarmıştı bizi. Acaba cezaevi kime nasip olacaktı? Elbette birileri seçilecekti. Neye göre orası muammaydı tabi.

Sabah oldu, demirkapı ve parmaklıklar açıldı. Birbirimizle helalleştik, boğazımız düğüm düğüm. Kurbanlık koyun gibi tek tek sıraya dizildik. Kollarımızda iki polis, bavullarımız yanımızda… Artık başınıza geleceklerin korkusu başlıyor. Özgürlük meğer ne kadar değerliydi. Oksijen almak, gökyüzünü görebilmek. Meğer ne nimetler varmış. Sabah 9’da adliyeye götürüldük. 9’dan 14’e kadar o sopsoğuk yerde bekletildik. İyice yıpratıldık. Sanırım bilinçli bir işkenceydi, hakim karşısına çıkmadan önce. Hem donduk hem de çok acıktık. Bir ara yan bölmedeki adamlar Halil İbrahim türküsünü söylemeye başladı. Su uzatıp bizi teselli ettiler.

-1’den asansörle ailelerin bekletildiği bölüme çıkartıldık. Mahkeme salonları oradaydı. Asansör camlıydı. Ailelerimiz bizi görünce ağlamaya başladılar. Annem bana sarılmak istedi, polisler izin vermedi. Koridorun bir tarafında bizler, diğer tarafında ailelerimiz, ortada ve başımızda polisler. Birazdan kaderimiz belli olacaktı. 20 kişiden 15’i tutuklandı. Hiç sevinemeden gözyaşları içinde vedalaştık.

Ameliyatlı ve sağlık problemim olduğu için beni tutuksuz yargılanmak üzere bıraktılar.
Kısa bir süre sonra ilk mahkemeye çıktım. Kişi başına 15-20 bin TL avukat masrafı oldu. 40 bin TL paramız gitti. 2. mahkemeye çıkmadan Bylock raporları geldi. Reddettiğimiz, kabul etmediğimiz, suçlandığımız her şeyi, kendilerince delillendirmiş oldular. Dile kolay 10-15 yıl ile yargılanıyorduk. Raporlardan sonra tekrar alınacağımız ortadaydı. Yurtdışına çıkmayı düşünmeye başladık.

ANNEM, ‘GİTMEYİN’ DİYE YALVARDI

Haziran 2017’de artık kararımızı vermiştik. 2-3 hafta içinde hazırlanmaya başladık. Sadece bir hafta kala anneme söyledik. Razı olmadı. ‘Ne olur gitme, haftada bir hapiste ziyaretine gelir seni görürüm hiç olmazsa’ dedi. Cezaevine girmeme razıydı yani. Ama kararlıydım. ‘Ne biliyorsan kendi adına olanları, kimseye zarar gelmeyecek şekilde anlat’ dedi. ‘Gidip ben sizi ihbar ederim, yeter ki gitmeyin’ bile dedi. Bunu yapmazdı elbette.

Evde bir cenaze havası esmeye başladı. Kızım korkuyor, sorular soruyor. Net cevap alamıyor tabi ki. Ortada netlik de yok zaten. Kimse bunun garantisini veremez ki… Yakalanırsak kesin cezaevine gideceğimizden eşime ayrı bana ayrı bavullar hazırladım. Yine yakalanırsak kızımı gelip kimin alacağından, bavulları bize ulaştıracak kişiye kadar, kızımın sonraki hayatının planına kadar, yardımcı olacak arkadaşlarıma kadar bir ajanda tuttum. Çok zor bir karardı.

Bir tarih belirlendi ve veda anı geldi. Gece yarısı İstanbul’a doğru yola çıktık. Samsun’dan uzaklaşana kadar ağladım. Sabah İstanbul’a geldik. Gece 12’de esas hedeflediğimiz yolculuk başladı. Bizimle birlikte dört aile daha vardı. Hiç kimseyi tanımıyordum. Son nefesimizi verecekmişiz gibi bir ortam oluşmuştu. Çünkü o noktadan sonrası ya ölüm olacaktı ya kurtuluş… Ya yeni bir hayata başlangıç ya da cezaevi…

JANDARMALAR ÜZERİMİZE DOĞRU GELMEYE BAŞLADI

Herkes korkuyordu, çaresizdik. Yanımızda sırt çantamız, onun içinde de yedekte bir kıyafetimiz vardı. Bir de uzun süre yürüyeceğimiz için güçlendirici vitamin, fındık, fıstık gibi kuruyemişler. Kaçakçılarla buluştuk. Sert bakışlı, dövmeli, ağızları bozuk, tuhaf insanlardı. Çok korkmuştuk tiplerinden.

Normalde Türk sınırından Yunan sınırına geçerken çocuklara uyku ilacı veriliyor, uyanıp ağlamasınlar diye. Tam yola çıktık ki, yanımızdaki ailenin oğlu ağlamaya başladı. Kaçakçı panikledi ve geri döndü. Saklanın deyip yanımızdan kaçıp gitti. Sınırdaki evlerin ışıkları yanmaya, köpekler havlamaya başladı. Siren seslerini duymaya başladık, üç askerî araç etrafımızı sardı, jandarmalar ışık tutarak bize doğru gelmeye başladı. Her şey bitmişti, artık buraya kadarmış dedik…

Saklanalım derken ısırganların içine girdik, çeltik tarlalarında sırılsıklam olduk, iyice çamura saplandık. Bir çalılık bulup sindik. İşte oradaki psikoloji sadece yaşanırsa anlaşılabilir. Gözünüzden neler geçmiyor ki, film şeridi gibi. Sadece ayın aydınlattığı gecede karanlıkta öylece… 2 askeri araç yanı başımıza kadar geldi. İki tur attı, gitti. Sonra iki asker yaya olarak ellerinde fener ile iki adımlık mesafeden geçti. İnanılır gibi değildi, bizi yine görmediler. Çömeldiğimiz yerde bir saate yakın bekledik.

Koşturmaktan tere batmış biz, yerimizde sabit kalınca donmaya başladık. Askerler gittiler ama ya bir daha gelirlerse korkusu başladı… Kaçakçı bizi bota kadar götürecekti, görevi oydu, ama bota gelmeden bırakıp gitti. Ne yapacağımızı bilmiyoruz. Geriye dönsek nereye gideceğiz, fark edilir miyiz, ileriye gitsek nereye gideceğiz? Kızım korkudan titriyor, ağlıyor. Altına kaçırdı. Bir ara orada sızıp kaldı. Eşimle göz göze gelip helalleştik, ‘hakkını helal et, size de sebep oldum’ dedi… Birbirimize sarılıp ısınmaya çalıştık.

ÇAMURUN İÇİNDE BEKLERKEN SIRT ÇANTALI İKİ GENÇ ÇIKAGELDİ…


Sonra birden sırt çantalı iki delikanlı çıkageldi, kahraman gibi. Üniversite okuduklarını ve harçlıklarını böyle çıkardıklarını sonra öğrendim. Teker teker gizlenen aileleri toplayıp bota götürdüler. Meğer askerlerin bizi sardığını fark etmiş, gitmelerini beklemişler.

Kurtulduğumuza inanamıyorduk, neredeyse tüm ümidimiz bitmişti. Sine sine botun oraya kadar gittik hep birlikte. Küçüçük bir bot. Toplam dört aileyiz. Çocuklarla birlikte 11 kişiyiz. Ama bot 4-5 kişilik. Can yeleği yok. Yer kaplamayacak şekilde oturmanız gerekiyor. O bota binişimiz, korkularımız, karşıya geçişimiz ayrı bir maceraydı. Bir ara bot dönmeye başladı, akıntıya kapıldı. Allahım gittik dedim. Bizim geçtiğimiz nokta nehrin dar bir yeriymiş, karşıya varmamız 15 dakika sürdü.

Yunan topraklarına adım atınca uçmuştuk. Neredeyse yerleri öpecektik. Herkes birbirine nasıl sarılıyor, nasıl seviniyor. ‘Ezeli düşman’ımızın toprakları bize kendi ‘vatan’ımızdan o anda daha sevimli gelmişti. Tutuklanma yakalama korkusu bitti gitti. Herkesin dili damağı kurumuştu ve sularımız tükenmişti. Ortada bir şişe su dolandı. Herkes yudum yudum içti.

Yunan tarafına geçince herkeste bir rahatlama oldu ama orada da risk devam ediyordu. O tarafın askerine de yakalanma ihtimali vardı. Gençler, ‘bir saat geciktiniz, Türk askerlerinin sizi görmemesi mucizeydi, Yunan askerlerinin devriye saati yaklaştı. Acele edin, sessizce ve hızlıca yürüyün.’ dedi. Çok az mola vererek sabah altıya kadar yürüdük. Bir yerde durup üzerimizi değiştirdik. Başka bir kaçakçıya devrolunup bir Yunan kasabada bırakıldık. Herkes dağıldı.

Kendimize bir pansiyon bulduk. Otele girdik, üzerimizdekileri çıkarıp banyomuzu yaptık ve çarşaflara dolanıp yorgunluktan yataklara gömüldük. Tek çeşit kıyafetlerimiz vardı ve onları da yıkayınca hiçbir şeyimiz kalmamıştı. Meğer pijama bile ne kadar değerliymiş. Lif bile öyle. Çorabın içine sabun koyup duş aldık. Sabah saatlerinde yatıp öğleni geçerken uyanmıştık. Ne yolculuktu…

Uyandığımızda yüzümüz gözümüz şişmişti. O kadar ilaç sürmemize rağmen sivrisinekler bizi talan etmişti. O gün odada hiç dışarı çıkmadım. Ertesi gün Atina’ya geçecektik. 18 saat tren yolculuğu yapacaktık. Yakalanmamak için Türkçe konuşmamamızı söylemişlerdi.

HAVAALANINDA ETRAFIMIZI YİNE POLİSLER SARDI

Tren yolculuğu ayrı bir işkenceydi. Yavaştı… Yorgunduk ve uyuyamıyorduk. Üç günde dünyanın yolunu gelmiştik. Tehlike de henüz geçmemişti. Bir müddet Atina’da kaldık, sonra Preveze adasına geçtik. Almanların tatil yaptığı bir adaydı burası. Turistik bir yer. Preveze bize o kadar iyi geldi ki… Onca can pazarından sonra bir hediye gibiydi. Bir gece orada kaldıktan sonra havaalanına geldik.

Tek Türk aile bizdik. Sıraya girdik. Bilet kesecek olan görevli bir şeylerden şüphelendi ve polise haber verdi. Sıradan çıkarıldık. Sorguya çekilmeye başlandık. Dil bilmiyoruz. Eşim ısrarla yeşil pasaportlu olduğumuzu söylediyse de adam eliyle işaret ediyor, ülkeden neden çıkış mührünüz yok diye soruyordu. Bir korku da orada yaşadık, dedim kesin bu kez bitti, gözaltına alınacağız.

O kadar yol geldik ona mı yanarsın, biletlerin parası ödendi iptal olacak ona mı…. Gözaltında geçirilecek zamana mı… Adam çok sinirlendi bize, diğer polisler de başımıza toplandı. Uçak kalktı kalkacak, on beş dakika var yok… Ve Hala sırrını çözemediğimiz bir sebeple son anda bizi bıraktılar ve uçağa yetiştik. Bizim uçağa bir gidişimiz var. Ayaklarımız yerden kesildi. Almanya’ya Münih’te giriş yaptık…

Bir yıldan fazla oldu Almanya’ya geleli. Türkiye’deki karar mahkemem ile iltica sürecimizin sonuçlandığı Almanya’daki mahkemenin tarihi aynı güne denk geldi. Türkiye bana 7 yıl hapis verdi. Almanya ise oturum başvurumuzu kabul etti…

NOT: İsimler, kişilerin talebi üzerine değiştirilmiştir.