14 Mart 2019 Perşembe

Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı 15 Temmuz gecesini ve yaşadığı işkenceleri anlattı

14 Mart 2019 
 Müebbet hapis cezası verilen Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan BOLD’a mektup yazdı. O gece ve yargılama sürecinde yaşananları anlattı.




15 Temmuz gecesi Mersin’deki Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanlığı’nda da her yerde olduğu gibi soru işaretleriyle dolu bir gece yaşanıyor. Akdeniz Bölge ve Garnizon Komutanı Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan, 15 Temmuz günü ailesi ile yıllık iznini geçirdiği Afyonkarahisar’daydı. Saat 17:00 sularında Güney Deniz Saha Komutanı Koramiral Hasan Uşaklıoğlu kendisini telefonla arıyor ve ‘terör tehdidi’ var diyerek Mersin’e birliğine gitmesini emrediyor.

Saat 23.30 sularında birliğine varan ve eline sıkıyönetim emri tutuşturulan Tuğamiral Nejat Atilla Demirhan’ın daha sonra yargılandığı davada darbeye teşebbüs ettiği ve o gece polise direndiği iddia edildi.

‘Anayasal düzeni yıkmaya teşebbüs’ suçundan bir yıl önce (23 Mart 2018) müebbet hapis cezasına çarptırılan Demirhan BOLD’a gönderdiği mektupta 15 Temmuz gecesini ve sonrasında yaşadıklarını anlattı.

Demirhan, 15 Temmuz gecesini, “Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç ne de bir asker görülmüş, kısaca hiçbir şey olmamasına rağmen 3-5 kişiyle darbeci yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum.” cümleleriyle anlatıyor. Ayrıca mektupta mahkeme sürecinde hem de cezaevinde yaşadığı hak ihlallerinden ve işkenceden bahsediyor.

8 sayfalık el yazısı ile yazdığı mektup 16.02.2019 tarihinde kaleme alınmış.

Nejat Atilla Demirhan, Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğunu uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldığını söylüyor. Bu durum savcılığa, mahkeme başkanlarına defalarca beyan edilmesine rağmen sorgulama yapılmadan olayların kapatıldığını ekliyor.



DELİ GÖMLEĞİ GİYDİRİLDİ

Demirhan, gözaltında şahit olduklarıyla ilgili ise “Bilhassa iki polise (Hasan Basri Dağdelen ve Süleyman Akçin’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman Akçin) aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun sorgulama ve işkencelere maruz kaldık. Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.” diyor ve kendisini ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasında dövmeye kalktıklarını da ifade ediyor.

Gözaltı sürecinde 16 saat ters kelepçe ile bekletildiğini yazan Demirhan darp edildiğini, bunun hastane kayıtlarına girdiğini ama kayıtların polisler tarafından imha edildiğini de ifade ediyor:

“Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesi’nde günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum.”


‘AİLEME PSİKOLOJİK İŞKENCE YAPILDI’

Demirhan kendisini sorgulayan emniyet müdür yardımcısı ile ilgili ise “…yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) ‘bunu sen yaptın’ diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi. Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.”

Tuğamiral mahkemede tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğu, hep yalan söylediği ve savunma hakkını kötüye kullandığı, aleyhine söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ön kabulüyle hareket edildiğini ve yargılandığını anlatıyor.

SAVCI VE POLİSLER ÇOCUKLARIMI BANA VE ANNELERİNE SUÇ ATMALARI İÇİN ZORLADI

Demirhan, kendisi tutuklandıktan yaklaşık 9 ay sonra iki çocuğunun da tutuklandığını, eğitim haklarının ve özgürlüklerinin gasbedildiğini ifade ediyor. Savcı ve polislerin çocuklarını, kendisine ve annelerine suç atmaya zorlandığını yazıyor: “..önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)”

Nejat Atilla Demirhan’ın mahkemede yaşadıklarını ise:

“…ikinci Mahkeme Başkanı hem taraflı hem de bağımlı ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sorgulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur… (Kamera kayıtları var).  Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar.

Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk). Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam yapılmadan karar verilip dava dosyası Yargıtay’a gönderildi. Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTALAASINA ve sonunda da karara girdi, karar verildi.

Demirhan, Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve Aydınlık Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhinde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapıldığını ifade ettikten sonra Üçok ve Perinçek grubu ile hayatında hiç karşılaşmadığını söylüyor.

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN 16.02.2019 TARİHLİ 8 SAYFALIK MEKTUBU


“Burada belirttiğim hususlar genel hatları ile savunmalarımda da belirtilmiştir.
1- Sinan 1 No’lu Ceza İnfaz Kurumu (C.İ.K.)’dan Mersin’de yapılacak duruşma için getirildiğim Tarsus 2 No’lu T Tipi C.İ.K’da tutuklu bulunurken, babamın vefat ettiğini bana 14 Mart 2018 Çarşamba günü öğlen 14.00 civarı tebliğ ettiler.

Resmi dilekçe ile cenazeye katılmak istediğimi, her türlü masrafı da karşılayacağımı beyan ve talep etmiş olmama rağmen, bu insani taleplerime (bana halen resmi olarak bildirilmeyen ama işleme konan) RED cevabı verilmiştir. Üstelik gayri resmi olarak babamın cenazesine katılmama müsaade edilmediği, babamın defnedilmesinden sonra bana tebliğ edilmiştir.

Gerekçe olarak ‘güvenlik sağlanamayacağından’ gibi absürd bir gerekçe uydurulmuş, bu gerekçe ile cenazeye katılmama izin verilmemiştir.

Aynı dönemde, Organize Suç Örgütü mensubu / lideri olan bir kişinin (hükümlü) ve adam öldürmekten ağırlaştırılmış müebbetle hükümlü bir diğer kişinin kendi yakınlarının cenazelerine katılmaları ise dikkate alınmalıdır. Yani ikircikli, taraflı, yanlı karar verilmiştir. Zaten insani OLMAYAN bir karar verilmiş olduğu izahtan varestadır.

2- Kabul edilmiş olduğum Atatürk Üniversitesi Adalet Meslek Yüksek Okulu’ndaki eğitimime, OHAL (Olağanüstü Hal) gerekçe gösterilerek 2016 yılından 2018 yılına kadar devam etmeme, sınavlarına girmeme müsaade edilmemiştir. Yani ‘EĞİTİM HAKKI’ engellenmiştir.


3- Mersin Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesinde (TEM), 16-19 Temmuz 2016 tarihleri arasında gözaltında tutulduğum esnada;

– Uyumama müsaade etmeyecek şekilde (kısa aralıklarla, nezarette aşağıda) uzun sorgulama periyotlarına ve fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kaldım. Bu durumu savcılığa, Mahkeme Başkanlarına defaaten beyan etmemize rağmen, gerçekçi sorgulama yapılmadan olaylar kapatıldı.

– Anılan dönemde bilhassa iki polise (Hasan Basri DAĞDELEN ve Süleyman AKÇİN’e) deli gömleği giydirilmiş halde, üstü başı yüzü gözü kanlı yerlerde yatırılmış şekilde işkence yapıldığına şahit oldum. Birisi ile (Süleyman AKÇİN) ile aynı yerde gözaltında idik ve her işkence periyodundan sonra dertleşiyorduk. Çok az uyku, uzun soruşturma ve işkencelere maruz kaldık.


– Gerek yukarıda sorgulama yapılan mahallerde (4. kat), gerekse gözaltında tutulduğumuz (zemin eksi -1. kat) mahallerde kameralar vardı. Bu kameraların kayıtları ‘silinmemişse’ mutlaka işkence kayıtları tespit edilebilecektir.


– Ayrıca beni ‘kamerası olmayan’ avukat görüşme odasına bir kere sokup, kamerasız ortamda bir kere dövmeye kalktılar, kendilerine karşılık vermeye çalıştım. Halen ‘amiral’ olduğumu, bunun hesabını vermek zorunda kalacaklarını ifade ettim.


– Gözaltı esnasında şartlar feciydi, yemek deseniz köpeğe verseniz yemezdi, tuvaletlerin koşulları da ne temizlik ne de başka yönleriyle insani şartlardan çok çok uzaktı.


– TEM Şubede, gözaltına alındığım andan itibaren
* 16 saat süreyle ters kelepçe ile gayri resmi vaziyette bekletildim.
* Maddi ve manevi türlü işkenceler gördüm, şahit oldum.
* Darp edildim, bu darp edildiğimi Mersin Devlet Hastanesinde (gözaltı sürecinde) günlük hastane kontrolleri esnasında bir doktorun sıhhi raporuna yazdırmış idim, bu raporu bizimle birlikte doktorun yanına giren emn. md. yardımcısı / polis değiştirdi, öncekini yırttı attı, doktor hanım da bir şey diyemedi, tabi anılan doktorun akıbetini de bilemiyorum. Tabii anılan polisin cüretine bakın, bu ne cüret!

* Küfür ve hakaretler çok sıradandı; yapmadığım, işlemediğim suç/olaylarla ilgili (ki ilginçtir elinde bir fotoğraf, fotoğrafta kanlar içinde ölmüş bir kişi) “bunu sen yaptın” diyerek ve ağzından da tükürükler fışkırarak beni suçlayan emniyet müdür yardımcısının yaptıkları, duvara dönük olarak saatlerce ters kelepçe ile ve dizler bükük durumda bekletilmem gibi hususlar olaya vehamet katmak ve beni zor durumda bırakmaya dönük haksız fiil ve ithamlar idi.

– Ceza Muhakemeleri Kanunu (CMK) 160 gereği haklarımızı koruması gereken savcılar ise işkenceler aleyhine hiçbir işlem yapmadı ve zaten öyle bir niyet de hiç gözlemlemedim. Ankara’da işkence yapıldığı haberleri de kulağımıza geliyordu, ailemizden de haber alamıyorduk. Bu ailemize de dolaylı bir işkence idi.

4- Tüm duruşmalar boyunca hep darbeci olduğum, hep yalan söylediğim ve savunma hakkımı kötüye kullandığım, aleyhime söz söyleyen herkesin ise ‘doğru söylediği’ ÖN KABULÜYLE harekket edildi, bu şekilde yargılandım. Bunların hepsi ADİL YARGILANMA HAKKIMA tecavüzdü ve bu tecavüz fiilen defalarca gerçekleşti ve halen gerçekleşiyor maalesef.



5- Halen tutukluluğum devam ediyor, benim tutuklanmamdan yaklaşık 9 ay sonra, iki çocuğumu da tutukladılar (yaklaşık 10 ay tutuklu kaldılar), gözaltında da insani olmayan şartlarda ve uyuşturucu kullanıcıları /tacirleri ve PKK’lılarla birlikte bulunduruldular.

Sorgulama esnasında CMK 160 gereği haklarımı koruması gerelen savcı, Anayasamızın açık hükmü olan ‘Hiç kimse kendisini ve kanunda gösterilen yakınlarını suçlayan bir beyanda bulunmaya veya bu yolda delil göstermeye zorlanamaz’ şeklinde amir hükmüne rağmen, önce siyah camın arkasında saklanıp sonra da oğlumun üstüne yürüyüp bana ve annelerine suç atması için zorlaması da (şantaj ve tehdit) hukuka ve insan haklarına, hepsinden ötesi ANAYASAYA AYKIRI bir davranıştır. Anılan savcı ve polisler suç işlemişlerdir. (Anayasa Md. 38)


Kaçma ve /veya delil karartma şüphesi olmamasına rağmen bu gerekçelerle 10 ay boyunca tutuklu yargılanana çocuklarım (biri erkek 18, diğeri kız 25 yaşında, tutuklu oldukları tarihte), 10 ay sonra tutuksuz yargılanmaya devam ediyorlar. Tutuklu oldukları sürede eğitim haklarından mahrum kaldılar, hürriyetleri gasbedildi. Ancak 10 ay sonra adalet kısmen tecelli etti, haklarında halen hiçbir somut ve hukuki bir delil olmaksızın yargılanıyorlar. Kızım aynı zamanda ABD vatandaşıdır.(Nilüfer Rümeysa Sönmez), oğlum Teoman Demirhan Hacettepe Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği 2. sınıf öğrencisidir.

6- Yargılandığımız Mersin 7. Ağır Ceza Mahkemesi, Hakimler Savcılar Kurulu (HSK) kararı ile “terör davalarına bakmak” üzere 15 Temmuz Darbe Kalkışmasından sonra kurulmuş ÖZEL BİR MAHKEMEDİR. Bu nedenle DOĞAL HAKİM İLKESİNE AYKIRIDIR.



7- 15 Temmuz sonrasında ilan edilen OHAL KHK’ları, anayasa ve yasalarda belirtilen süreler içinde meclis onayına sunulmadığından geçersizdirler.

8- Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) madde 3; ‘işkence yasağı’ maalesef T. C. Devletinde de yürürlükte ve geçerli olmasına rağmen, ağır hak ihlalleri yaşanmış ve halen yaşanmaktadır.

* Kelepçeli WC’ye gitmek ve kelepçeli ihtiyaç gidermek,
* Kelepçeli yemek yemek
* Kelepçeli ibadet etmek
* insanilikten uzak nezarethane koşulları reva görülen bir kısım işkencelerdir.
Sincan 1 No’lu F Tipi CİK’te Haziran 2017’den itibaren şahsıma uygulanan (ve benimle birlikte bi grup kişiye de uygulanan) özel muamele de bir hak ihlalidir. Şöyle ki, o tarihten itibaren “TEHLİKELİ TUTUKLU” denilen bir statüye, hiçbir olay/neden/gerekçe olmaksızın ve idare tarafından alınan bir İDARİ KARAR ile (İdare ve Gözlem Kururu) kararı bir anda tehlikeli tutuklu ilan edilerek, alındım. Başıma şunlar geldi (halen daha bu statüdeyiz.)
* Tek kişilik hücreye konuldum.
* Sadece 1 saatlik havalandırma müsaadesi verildi. (Yasak olmasa, normalde; sabah 08:00’den başlayıp hava kararana kadar)
* Açık görüşlerin 1 ayda bir yerine, 2 ayda bir yapılması
* Kapalı ve Telefon görüşlerinin 1 hafta yerine, 2 haftada bir yapılması.
* TV yasak
* Radyo yasak
* Sosyal etkinlik (spor veya başka kültürel etkinlik) yasak
* Okunacak kitap sayısını 2 ile kısıtlama (şimdi 5 oldu)
* Ağırlaştırılmış müebbet hapsi HÜKMÜ alanlara bile reva görülmeyen şartlar…




9- Mal varlıklarım ve haklarım üzerinde, devletin bu dava aracılığı ile önemli kısıtlamalar getirmesi:
* Alma satma yasağı
* devir yasağı
* ikramiye / emeklilik maaşlarının verilmemesi (emekli maaşım halen verilmiyor)
ve sonuçta hem madden hem manen yoksullaştırıldık ve sarsıldık.
Ayrıca;
* Zoraki olarak 27 Temmuz 2019’da KHK ile mesleğimden (TSK’dan) ihraç edildim.
* Emekli olmaktan başka bir hayat hakkı tanınmadı, üstelik (zoraki) emekli olmama rağmen halen maaşım verilmiyor.

* Ordu Yardımlaşma Kurumu (OYAK)’ndan emekli ikramiyem aylarca hukuk/kanun dışı verilmedi.
* Kendi mülkiyetim üzerindeki haklarıma mahkeme kararı ile ihtiyati tedbir konması (bir kısmı İzmir’de açıldığı söylenen bir dava kapsamında kızımın dahi haklarına tedbir konmuş) (halen sürüyor) (defalarca iptali için başvurduk, mahkeme yazı yazdı sonuç yok).

10- Hukuken kurulmuş olsa da YÜRÜTMEYE karşı BAĞIMSIZ ve TARAFSIZ olamadığı açık olan Mahkemede, 1. mahkeme başkanı görevinden azledilmiş ve arkasından da iki görev yeri değiştirmiştir.


Sonra gelen ikinci Mahkeme Başkanı hem TARAFLI hem de BAĞIMLI ve açıkça doğrudan (masumiyet karinemizi ihlal ederek) bizlere suçlamalarda bulunmuş, tanıkları sogulamaya engel olmuş, defaaten ihsas-ı rey yapmış, davaya etkili biçimde katılma hakkıma engel olmuştur.
NESNEL TARAFSIZLIK İLKESİ açıkça zedelenmiş, TARAFSIZLIĞI VE BAĞIMSIZLIĞI hususunda KUVVETLİ ŞÜPHELER olduğu tespit edilmiştir. (Kamera kayıtları var)



11- Ceza İnfaz Kurumlarında (Sincan, Tarsus, Mersin C.İ.K’Leri) avukat görüşmelerim esnasında hem KAMERA ve ses kaydı yapılması, hem de NEZARETÇİ MEMUR bulundurulması açık hak ihlalleridir. (AİHS Md. 6 ihlali)

– Gözaltında ancak 3. gün avukatımla görüşebildim. (hak ihlali)

12- ADİL YARGILANMA HAKKI başlığı altında bir diğer konu, SİLAHLARDA EŞİTLİK İLKESİ (delil ve bütün görüşler hakkında bilgi sahibi olma ve bunlarla ilgili görüş bildirme haklarını da içerir) ile, bu ilkeyi tamamlayan ÇEKİŞMELİ YARGI İLKESİ ihlal edilmiştir.
* Tanıklığı güvenilir olmayanların (şahsıma karşı düşmanlık kin/nefret güdenlerin) tanık olması
* Talep ettiğimiz tanıkları çağırmadılar, sorgulayamadık
* Gelen tanıkları sorgulamamıza müsaade edilmedi (İkinci Mahk. Bşk)
* Talep ettiğimiz duruşmalı yargılamam (İSTİNAF), duruşma yapılmadan karar verilip dava dosyası YARGITAY’a gönderildi.
* Delillerin birçoğuna halen erişebilmiş değiliz, zaten ortada delil olmayan iddialar önce iddianameye, sonrasında da savcı MÜTAALASINA ve sonunda da KARAR girdi, karar verildi.

* ŞÜPHEDEN SANIK YARARLANIR ilkesi ile MASUMİYE T KARİNESİ hep ihlal edilmiştir (Yargılama süresince).

13- İddianame ve mütala taraflı hazırlanmmıştır. Suçun zamanı, yolu, delilleri vs. dökümleri bile olmayan telefon görüşmelerini ‘darbe ve örgüt kapsamlı koordineler’ şeklinde iddia etmesi ve benim AKSİNİ İSPATLAMAMI istemeleri
* Savunmam için (karar duruşması öncesi son SAVUNMAM İÇİN) 2,5 ay süre talebime sadece 15 gün verilmesi, yani savunma için yeterli süre tanınmaması.
* Savunmam için uygun imkan, şartar ve materyalin bize verilmemesi (ki buna deliller de dahil), bilgisayar imkanının olmaması ve/veya verilmemesi. Tarsus’ta iken yemek masası ve sandalye bile verilmemesi (savunmamı yatak üzerinde yazdım)



14- Sanık haklarımız, AİHS 6. maddesinin sağladığı güvencelerle bağdaşmayacak ölçüde KISITLANMIŞTIR.

15- Hakkımda hem 15 Temmuz öncesi hem de sonrası, gerek yazılı gerekse görsel ve /veya sosyal medyada beni “SUÇLU, FETÖCÜ, HAİN, DARBECİ, ÜNİFORMALI TERÖRİST vb.” yaftalamalarla (bırakın İMA ETMEYİ) suçluluğumu DOĞRUDAN İLAN etmeye varan demeçler, konuşmalar, haberler, programlar yapılmıştır.


* Dönemin Bakanı Lütfi Elvan ve Mersin Valisi Özdemir Çakacak tarafından 17/18 Temmuz 2016 tarihinde (tarihi tam bilemiyorum, civarı) yapılan mitingte halka benim HAİN olduğum vb. ilan eden konuşmalar yapılmıştır.


* Emekli Hava Hakim Albay Ahmet Zeki Üçok ve AYDINLIK Gazetesi ve grubu tarafından defalarca aleyhimde hem medyada hem baka ifadelerinde suçlamalar yapılmıştır (ki ne bu adamla ne de PERİNÇEK grubu ile hayatımda HİÇ KARŞILAŞMADIM, tanımam etmem).

16- Mersin’de bir kişinin burnu bile kanamamış, bir mermi sıkılmamış, dışarıda ne bir askeri araç, ne de bir asker görülmüş, kısaca HİÇ BİR ŞEY OLMAMIŞ olmasına rağmen; yapması gerekenleri TAM VE EKSİKSİZ YAPAN, yapmaması gereken HİÇ BİR ŞEYİ DE YAPMAYAN bir komutan olarak, alakasız 3-5 kişiyle DARBECİ yaftası yapıştırılan bir amiral olarak tarihe geçmiş bulunuyorum. Tabii Kader ne der, halen bilinmiyor, BİLİNEMEZ.


Allah’ın da bir hesabı vardır elbet…”


 


YARIN:

MİT NASIL TUZAK KURDU?

DARBEDEN SAATLERCE ÖNCE AMİRALİ KİM KUMPASA GETİRDİ?

BİRLİĞE GİRDİĞİNDE VURULMASI İÇİN KİM EMİR VERDİ?

İKİNCİ SEMİH TERZİ VAKASI MI YAŞANACAKTI?


EMEKLİ MERKEZ KOMUTANI ALBAYI EKREM ÖZER’İ O GECE MİT Mİ GÖREVLENDİRDİ?

NEJAT ATİLLA DEMİRHAN’IN EŞİ SEDEF DEMİRHAN VE MÜEBBET ALAN BİR ASKERİN KARDEŞİ, O GECE VE SONRASINDA YAŞANANLARI TÜM DETAYLARILA ANLATTILAR.




7 Mart 2019 Perşembe

Veysi Demir ambulansla ifadeye götürüldü

7 Mart 2019 
Öğretmen Veysi Demir, sağlıklı biçimde gözaltına alındı, nezarethanede yaşadıklarıyla yoğun bakıma düştü, yetmedi dün de sedyede ambulansla savcının karşısına çıkartıldı.

Gözaltındayken mide kanaması geçiren ve ev hapsi verilerek taburcu edilen sosyoloji öğretmeni Veysi Demir’e yönelik yargı kuşatması devam ediyor. Demir sedyeyle ifadeye çağrıldı.

Şanlıurfa Savcılığı’nın talimatı üzerine Veysi Demir, dün yoğun bakımda tutulduğu Harran Üniversitesi’nden ambülansa alındı, Şanlıurfa Adalet Sarayı’na götürüldü.

Üç kişinin yardımı olmadan yürüyemeyen ve tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olan Demir’in ailesi, sosyal medya hesabından yaşadıklarını böyle duyurdu.



DOKTOR: KENDİMİ RİSKE ATAMAM
Ailenin iddiasına göre; 15 gündür yoğun bakımda olan Veysi Demir’in doktoru, “Çok kan kaybetmiş hayati riski var, tedavisi 6 ay sürebilir ve hastanede tedavi edilmesi gerekiyor. Kan hastalığı olabilir, ileri tetkikler biyopsi gerekecek o yüzden Diyarbakır ya da Gaziantep’e sevk edeceğim.” dedikten sonra kendini riske atamayacağını söyleyerek aileyi odasından çıkardı.

Veysi Demir, Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturma kapsamında 11 Şubat’ta Mardin’deki evinde gözaltına alınmış ve yaşadığı yoğun stres ve baskı sonucu gözaltında mide kanaması geçirmişti. Durumu ağırlaşınca 13 Şubat’ta Harran Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne sevk edilmişti.

KARISINI 9 AYLIK HAMİLEYKEN GÖZALTINA ALDILAR

Veysi Demir, dershane öğretmeniyken 15 Temmuz sonrası işsiz kalmış ve bir perdecide çalışmaya başlamıştı. Demir’in eşi Filiz Demir de 9 aylık hamileyken gözaltına alınmıştı.






6 Mart 2019 Çarşamba

Kazım öğretmenin hikayesi: İhraç edildi, terörist ilan edildi, iş cinayetine kurban gitti

6 Mart 2019
 Kazım Kurnaz, 1 Şubat'ta Düzce'de çalıştığı inşaatın asansör boşluğuna düşerek hayatını kaybetti. O da binlercesi gibi KHK'lı bir öğretmendi. 14 Temmuz 2016'da inşaatta çalışan bir eğitimciyken, bir gecede terörist ilan edildi. Yitip giden hayatların arkasında kimsenin bilmek istemediği, merak dahi etmediği yaşam mücadeleleri var.



Kazım Kurnaz'ın vefatının üzerinden bir ay geçti. Cenazesi kaldırıldı, sosyal medyada konuşuldu, bazı işçi sendikaları ona sahip çıkmak için açıklamalar yaptı. Ardından unutulup gitti. Oysa Kurnaz ailesini derinden sarsan ani vefatın acısı devam ediyor.

10 yıllık coğrafya öğretmeni olmasına rağmen hayatını inşaatlarda çalışarak geçiren Kazım Kurnaz, 15 Temmuz'da babasının borçlarını ödemek için Aksaray Devlet Hastanesi inşaatında çalışıyordu. Bir gözü görmeyen, bir ayağı tutmayan annesine, doğuştan yüzde 99 engelli olan kız kardeşine bakıyordu. Diğer iki kız kardeşini ise üniversitede okutuyordu...
 
BABALARI KÜÇÜKKEN TERK ETMİŞ

Samsun Vezirköprü'de yaşayan Recep ve Havva Kurnaz'ın beş çocukları vardı. En büyükleri Kazım 34, Tarık 32, yüzde 99 doğuştan engelli olan Özlem 25, Ebru 22, Şefika da 20 yaşında. 4 yıl önce hayatını kaybeden kanser hastası Recep Kurnaz, eşini ve beş çocuğunu küçükken bırakıp kendine ayrı bir yuva kurmuş. Çocuklar, anne ve dedelerinin yanında büyüyor. Bu yüzden evin iki büyük oğlu erken yaşlarda çalışmak zorunda kalıyor.

Tarık Kurnaz, "Biz inşaatta çalışarak geçimini sağlayan kardeşleriz. Babamız yok gibiydi. Dedemizle büyüdük. Annemiz başımızda ama köy yerinde, hiç şehre çıkmamış, bir şey görmemiş. Okur yazarlığı yok zaten, ne bilsin kadıncağız... Mecburduk böyle yaşamaya." diyor.

LİSEDEYKEN DE İNŞAATTA ÇALIŞIYORDU

Tarık Kurnaz, abisinin, üniversiteyi kazandığını hastanede yoğun bakımdayken öğrendiğini söylüyor:

"2004'te dedeme bir tebligat geliyor. Abim üniversiteyi kazanmış. Dedem çok seviniyor. Çalıştığı inşaattaki komşularımızı arayıp hemen abimi göndermelerini söylüyor. Yarın, öbür gün derken bir türlü gelmiyor. Meğer inşaattan düşmüş, yoğun bakımda yatıyor. 10 gün sonra yaralı bir şekilde köye geldi abim. Biraz kaldı, iyileşti. Sonra okumaya gitti."

Afyon Kocatepe Üniversitesi Coğrafya Bölümünü kazanan Kazım Kurnaz, dört yıl boyunca yine yaz aylarında inşaat işçiliğine devam ediyor. Bir yandan eğitim masraflarını çıkarıyor, diğer yandan ailesinin ihtiyaçlarına yetişmeye çalışıyor. Okulunu bitirmesine bitiriyor ama bir türlü ataması yapılmıyor: "Torpil var diyorlar ya... Biz öyle bir şey görmedik. 'Atanamıyorum, bari inşaatta çalışayım, bir yıl daha okuyayım' diye planlar yaptı abim. Bir yıl sonra ataması geldi." diyor kardeşi.

İki yıl Siirt'te, üç yıl Sinop'ta görev yaptıktan sonra memleketine; Vezirköprü Ahmet Faik Edis Kız Anadolu Lisesine atanıyor Kazım Kurnaz. Nişanlanıyor, evlilik hazırlığı yapıyor, evinin eşyalarını alıyor yavaş yavaş. Derken bir gün babası çıkageliyor.

Tarık Kurnaz, babaları geri döndüğü için sevindiklerini, fakat sevinçlerinin kursaklarında kaldığını anlatıyor:

"Kredi borcu varmış ve meğer onları ödeyememiş ve yardım istemek için gelmiş bize. Daha sonra kanser oldu ve bir yıl içinde vefat etti. Fakat her yere bizi kefil gösterdiği için uçan kuşa borçlanmıştık. 15 Temmuz'dan önce 7 Temmuz 2016'da abimle beraber Aksaray Devlet Hastanesi'nin inşaatında çalışmaya gittik."

'EMNİYETTE PSİKOLOJİSİNİ BOZDULAR'

Kazım Kurnaz da KHK ile ihraç edilen diğer öğretmenler gibi darbeyi televizyondan öğreniyor. Üç gün sonra ise okul müdürü arayıp görevden alındığını bildiriyor. AKTİF-SEN üyeliği ve Bank Asya hesabı bulunduğu için Vezirköprü Emniyet Müdürlüğü'ne ifadeye çağrılıyor. Tarık Kurnaz abisinin emniyette yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

"Oradaki polisler kendisine, hainsin, teröristsin, insanların ölümünden sen sorumlusun, diyerek psikolojisini alt üst ediyorlar. Beni aradılar, gel abini al dediler. Gittim, perişan bir haldeydi, kafasını duvara vuruyordu. Öyle bir psikolojisini bozmuşlar ki, zannedersiniz darbeyi o yapmış. 'Bank Asya'da hesabım var, gerçekten ben mi sebep oldum insanların ölümüne' diye kendisini sorgulayacak kadar saf ve temiz biriydi. Abimi teröre destek vermekten, finansman sağlamaya kadar suçladılar. Oradan PYD'ye, PKK'ya kadar uzandı iş. Biz inşaatta çalışan insanlarız. Ne terörü? Polis evimize geldi. Annemi ve engelli kardeşimi görünce geri döndüler."

YALAN İFADELER YÜZÜNDEN NİŞANLISI DA BIRAKTI
 




Kazım öğretmen, üst üste gelen olaylarla baş etmekte zorlanıyor: "Yeni nişanlanmıştı, evlenecekti, babamın borçlarından dolayı düğün yapacak durumumuz yoktu. Darbe olunca her şey ters gitti. Nişanlısını da aldılar. Hapis yattı. Daha sonra telefon kayıtlarında abimle görüşenleri ifadeye çağırdılar. Doğru olmayan o ifadelere dayanarak eniştesini, kayınçosunu görevden aldılar. Böyle olunca nişanlısı abimi terk etti, her şey üst üste geldi. Akşama kadar beton atıyoruz. Abim gece uyuyamıyor, acaba başına bir şey geldi mi diye ikide bir kalkıp kontrol ediyorum. Nihayetinde abime bir düzen kurduk. Geçen mart ayında bir ev satın aldık. Nişanlıyken aldığı eşyalar vardı, onları eve yerleştirdik, iyi kötü yeni bir hayat kurmuştuk."

ÖĞRENCİLERİ İÇİN AMELİYAT OLDU




Öğrencileri tarafından çok sevilen Kazım Kurnaz, onlara daha iyi ders anlatabilmek için çene ameliyatı olmuş: "Abimin dişinde bir problemi vardı. Ders anlatırken öğrencileri kendisini anlamayabilir diye çene ameliyatı oldu. Mesleğini çok seviyordu. Terörist hain diyorlar ya, abimin cenazesi öyle kalabalıktı ki, bir milletvekilinin cenazesi bile öyle olmaz. Abime herkes sahip çıktı. Bizim kimseyle bir sorunumuz olmadı."




Darbeci Pink Floyd

5 Mart 2019

Dünyaca ünlü sanatçı Roger Waters'ın 'The Wall' konser turunun 2013 Ağustos ayındaki İstanbul performansı da 'pasif direniş'lerden biri olarak Gezi iddianamesine girdi. Şarkıları, fikirleri ve duruşuyla birçok sanatçıya ilham olan ve tüm dünyada milyonlarca hayranı bulunan Waters bile darbeci ilan edildi.
 
Pink Floyd'un kurucusu ve solisti Roger Waters ve onun ta Berlin duvarının yıkılmasıyla başlayan The Wall konserleri de Gezi Parkı İddianamesi'ne girdi. İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından dün kabul edilen iddianamede savcı, sanatçının 4 Ağustos 2013'te İTÜ Arena'da verdiği konseri, Gene Sharp'ın Diktatörlükten Demokrasiye kitabındaki ‘198 pasif eylem metodu'na dayandırıyor.

Pasif eylem metoduna giren sadece bu konser değil. Kardeş Türküler ve Duman gibi gruplar örnek gösterilerek birçok grubun şarkı bestelemesi, yine sanatçıların olaylar sırasında nöbet tutup gözcülük yapması, kırmızılı, siyahlı, fularlı kadınların ortaya çıkması, sırt dönmek, danslar, duvar yazıları ve bazı göstericilerin polis memurlarına çiçek dağıtarak arkadaşlık etmesi gibi oldukça eğlenceli konular var iddianamede. Öncelikle şunu belirtelim; The Wall konserinde de olduğu gibi sanatın kendisi pasif değil aktif bir direniştir. Savcının bunları iddianameye koymak için orada burada metod aramasına gerek yoktu.

The Wall, Pink Floyd'un Kasım 1979'da çıkardığı en çok sevilen ve ses getiren albümlerine adını veren parçalarından biri. Otobiyografik özellikler taşıyan albümde Pink adındaki bir karakterin hayatı anlatılıyor. Yani Roger Waters kendini anlatıyor. Daha çocukken savaşta ölen babasını, ilkokuldaki acımasız öğretmenlerini ve eğitim sisteminin yanlışlarını, ilk eşi tarafından terk edilmesini, aldatılmayı... Hayata başkaldırmasının, dünya ile bir türlü barışık yaşamamasının temel nedeni bu acılar. Askeri okuldan kovulması ve gençlik yıllarında aktivist olarak nükleer silahlanmaya karşıt gruplara öncülük etmesi de tesadüf değil.

ANNE DEVLETE GÜVENMELİ MİYİM: HAYIR


Pink Floyd grubu The Wall'un ilk turunu 1980-1981 yıllarında yapmıştı. O zamanlar konserlerde hep bu otobiyografi kendini hissettiriyordu. 1990 ise Berlin Duvarı yıkılınca şehirde verdikleri konserle kişisellikten uzaklaşmaya başladı. Berlin'de İkinci Dünya Savaşı'nda ölenler, kalanlar anıldı, duvarın yıkılışı kutlandı. Grup dağıldıktan sonra Waters kendi yoluna devam etti ve bu konsepti yavaş yavaş geliştirdi. Nihayetinde The Wall'u, tüm dünyanın sorunlarını gündeme getiren büyük bir görsel şölene dönüştürdü. 2010'da başlayan Avrupa'yı ve Amerika'yı dolaşan The Wall turnesi tamamen bu fikirle hazırlanmıştı.

The Thin Ice parçasında duvarda terör yüzünden hayatını kaybedenler vardı. Mother aadlı şarkıda geçen 'Mother should I trust the government?'e (Anne devlete güvenmeli miyim?) sözüne sıra geldiğinde cevabı duvarda her ülkenin kendi dilinde 'hayır' diye yazıldı. Goodbye Cruel World'e Roger, zulmü ve zalimleri anlattı. Another Brick In The Wall'u ise her konserde olduğu gibi babasız büyümek zorunda kalan çocuklar için söyledi. Ve her performansta LED ekrana yansıyan duvar yıkıldı.


İstanbul'daki konserde ise duvarda Gezi Parkı eylemleri sırasında hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz, Berkin Elvan, Ethem Sarısülük, Mehmet Ayvalıtaş, Abdullah Cömert, Medeni Yıldırım, Mustafa Sarı'nın fotoğrafları vardı. O anda dinleyiciler sloganlarla Waters'a eşlik etti. Her konserinde siyasi mesajlar veren, savaş karşıtı duruşuyla çok sevilen Waters sahnede "Bu konseri adalet için yaptık. Tüm dünyada devlet terörüne kurban gidenlere adamak istiyorum." dedi.



O gün duvar, adalet gelsin diye yıkıldı ama maalesef Türkiye'de hak, hukuk ihlalleri 6 yılda azalmadı, arttı. Adalet zaten kalmadı. İstanbul konserini 40 bin kişinin izlediği, tüm dünyada milyonlarca hayranı bulunan, fikirleri, şarkı sözleri ve duruşuyla pek çok sanatçıya ilham olan Roger Waters bile darbeci ilan edildi...

28 Şubat 2019 Perşembe

Bu fotoğrafa iyi bakın: Bu 28 Şubat kimin?


28 Şubat 2019
Gördüğünüz fotoğraf, kısa süre önce Bursa Yenişehir Cezaevinde çekildi. Genç, yaşlı, bebekli, öğretmen, ev hanımı başörtülü tutsaklar… Aralarında 28 Şubat 1997 mağduru bir kamu çalışanı da bulunuyor. Yani 17 yıldır iktidarda olan, 28 Şubat'tan nasibini almış siyasal İslamcılar, bugün kendileri gibi 28 Şubat mağduru olan bir kadını ve nicesini, suçsuz olduğu halde, sanki 15 Temmuz darbesini bu kadınlar yapmış gibi hapsetmiş durumda. Peki o zaman 28 Şubat kimin?

Bugün 28 Şubat… Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) irtica ile mücadele gerekçesiyle 28 Şubat 1997’de aldığı başörtü yasağı kararının üzerinden 22 yıl geçti. Tarihe post modern darbe olarak geçen dönem, başta üniversite öğrencileri olmak üzere kamu kurumlarında görev yapan geniş kitleleri mağdur etti. Binlerce öğrenci üniversiteden atıldı, yine binlercesi ikna odalarında örtülerini açmaya zorlandı.

28 Şubat’ın simge fotoğraflarından biri olan bu kare Zeytinburnu İmam Hatip Lisesi bahçesinde, İbrahim Usta (Zaman) tarafından çekilmişti.
1998-2002 arasında 5 bin başörtülü kadın işten çıkarıldı, 10 bine yakını istifaya zorlandı. Örtülü kadınlar kamusal alandan ve eğitim hayatından dışlandı. O dönemde milletvekili seçilen Merve Kavakçı meclise alınmadı. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, başörtülü bir kadının Meclis'e girdiğini görünce kürsünden seslenerek "Bu kadına haddini bildirin" dedi. 
 
Genç kızların hayalleri yarım kaldı. İmkanı olan ülkesini terk edip eğitim için Amerika’ya, Avrupa'ya gitti. Çevik Bir öncülüğünde kurulan Batı Çalışma Grubu binlerce kamu çalışanını, askeri fişledi, eşi başörtülü diye subaylar görevinden uzaklaştırıldı. Birçok kadın ise uğradığı baskıdan psikolojik dolayı tedavi gördü.

Bugün de başörtülü kadınlar mağdur… 22 yıl önce kadınların yaşadığı zulüm ve mağduriyet azalmadı, aksine katlanarak arttı. Bu kez başörtülü kadınlar, Hizmet Hareketi mensubu oldukları gerekçesiyle, bir fikri destekledikleri için 2,5 yıldır kitleler halinde tutuklanıyor. Yaşlı, genç, hamile, yeni doğum yapmış demeden…
 
        
Polis, doğum yapan kadınları hastane kapısında gözaltına almak için bekliyor. Doğum yapanlar kucağında bebeğiyle bir gün sonra tekrar cezaevine gönderiliyor. Karnı burnunda kadınlar 25-30 kişilik koğuşlarda yaşamak zorunda kalıyor. 5275 Sayılı Ceza İnfaz Kanununda hamile kadınlar tutuklanamaz, gözaltına alınamaz maddesi olmasına rağmen bunlar yapılıyor.  

Bank Asya’da hesap açmak, derneklere ya da sendikalara üye olmak ya da mesajlaşma programı Bylock kullanmak gibi akla hayale gelemeyecek sebeplerden dolayı binlerce kadın haksız, hukuksuz yere özgürlüğünden mahrum ediliyor. Eline silah almamış insanlar ‘terörist’ diye damgalanıyor. Örgüt üyesi ilan ediliyor. Toplumda ötekileştiriliyor, uzaklaştırılıyor, fişleniyor. Birçok kadın KHK ile işinden atıldı. Kimse onlara yeni iş vermiyor. Kimi de cezaevlerindeki kötü uygulamalar vesilesiyle ya da zorlandıkları sürgün yollarında hayatını kaybetti, kaybediyor. İşte onlardan birkaçı…

TUTUKLUYKEN İKİZ BEBEKLERİNİ KAYBEDEN BİR ANNE
Evhanımı Nurhayat Yıldız (28), 29 Ağustos 2016’da tutuklandığında 2,5 aylık hamileydi. Üç yıllık evliydi ve ikiz bekliyordu. Sinop Kapalı Cezaevi’ndeki 25 kişilik koğuşa konulduğunun 40. günü, hamileliğinin 19. haftasında bebeklerini kaybetti. İki günlük hastanede kaldıktan sonra tahliye edilmeyerek tekrar cezaevine gönderildi. Bebekler defin için aileye verilmesi uygun bulunmadı. Sinop Ağır Ceza Mahkemesi, 1,5 yıllık tutukluluğunun ardından Nurhayat Yıldız‘ı 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırdı, hala aynı cezaevinde bulunuyor.
ADIM ADIM ÖLÜME GÖNDERİLEN HASTA BİR ÖĞRETMEN
Sistemik LUPUS hastalığı olan İngilizce öğretmeni Halime Gülsu, ilaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için 28 Nisan 2018’de tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevi’nde hayatını kaybetti. Gülsu, mağdur ailelere yardım için içli köfte yapıp satan 80 kadın ile birlikte 5 Şubat 2018’de gözaltına alınmış, 20 Şubat’ta tutuklanmıştı. Defalarca istemesine, yazı yazmasına rağmen 15 günlük gözaltı sürecinde ilaçları verilmedi. Kardeşi sosyal medya üzerinden yetkililere ve kamuoyuna bunları duyurmaya çalıştı. Fakat kimse duymadı. Gülsu hapisteyken iki kez komaya girdi, bir defasında dili boğazına kaçtı, yine de tahliye edilmedi. 21 kişilik koğuşta durumu giderek ağırlaştı ve 28 Nisan 2018'de hayatını kaybetti.

BİMER’E MEKTUP YAZDI AMA…
Vefatından aylar sonra Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER) yazdığı mektup ortaya çıktı. Mektupta ilaçlarını alabilmek için 2,5 aylık süreçte yaptığı girişimleri anlatan Gülsu’nun cümleleri, adım adım ölüme nasıl gönderildiğinin kanıtı: “20.04.2018 günü 112 acil servisten ambulans geldi. Ambulans görevlilere hastalığımı anlattığım halde tansiyonumu ve nabzımı ölçerek ‘inşallah bir şey olmaz diyerek’ beni koğuşuma geri gönderdiler. Hastalığım fiziki olarak bir etki göstermediği için cezaevinde görevli İKM’ler yalan söylediğimi düşünmekteler ve beni azarlamaktalar.”

EŞİ VE BEBEKLERİ GÖZÜNÜN ÖNÜNDE BOĞULAN BİR KADIN
Gülfem Yeni, Hizmet Hareketi mensubu olduğu için yaşadığı tutuklanma korkusu, toplumdan tecrit edilme, terörist olmakla damgalanmış, zorunlu sürgünün talihsiz isimlerinden sadece biri. 28 Temmuz 2018’de eşi Gökhan Yeni ve çocukları 8 aylık Nurbanu ile 2.5 yaşındaki Burhan'ı, Ayvalık’tan Midilli Adası’na geçmek üzere bindikleri bot alabora olunca kaybetti. Kendisi yüzme bilmediği halde boğulmadı ve yanlarına gelen bir yat tarafından kurtarıldı. Daha sonra gelen sahil güvenlik ekipleri tarafından hemen gözaltına alındı. Gözaltı sürecinde polisler tarafından ‘katilsin sen, çocuklarını sen öldürdün’ ithamlarına maruz kaldı.
BİZ DARBENİN NERESİNDEYDİK’
Cenazelerin kaldırılma süreci ayrı bir skandaldı. Bursa Belediyesi, Yeni ailesine Hizmet Hareketi’nden oldukları için cenaze aracı tahsis etmedi. Olay meclise taşınıp sosyal medyada çok tepki çekince Bursa Belediye Başkanı geri adım atmak zorunda kaldı. Yaşadıklarından sonra ‘insafa gelen mahkeme' tarafından adli kontrol ile serbest bırakılan Gülfem Yeni, birkaç ay sonra senarist Emine Bilgiç’e verdiği röportajda şöyle demişti:

"Benim bir ailem, bir evim ve içinde sevgiyle koşup oynayan çocuklarım vardı. Şİmdiyse geride ne ailem ne çocuklarım ne de yuvam kaldı. Geride kalakalan kendime mi yoksa yok yere hayatlarından olan eşimle çocuklarıma mı üzüleyim? Bazen isyan edesim geliyor. Allah aşkına biz bu darbenin neresindeydik!? Bize yargısız infaz yapanlar, iş vermeyenler, bizi dışlayanlar, aileleri ile sıcak yuvalarında yaşayanlar şunu unutmasınlar ki bir baba ailesine bakmak, yaşatmak için her şeyi göze alır. Bize de bu ülkede tek yol bırakıldı, o da kaçmaktı. Kendi ülkemizde ailecek yaşamak bize çok görüldü. Allah kimseye bu acıyı yaşatmasın… Ve bugün… yarım kalan ikinci üniversiteme tekrar başladım. Şükür ki aileler beni her konuda destekliyorlar. Bir gün olur da üstümüzdeki ‘terörist’ damgası kalkarsa, tekrar çalışıp insanlara faydalı olmak isterim. Geleceğe dair maddi hiçbir beklentim yok. Umutlarım hep, ülke olarak huzurlu günler görmek üzerine kurulu…
EĞİTİM AŞKI VE OKUMA AZMİYLE DOLU BİR MEMUR
İzmir’de memur olarak görev yapan üç çocuk annesi Esma Uludağ (32), 29 Nisan 2018’de Yunanistan-Almanya yolunda hayatını kaybetti. Uludağ, 15 Temmuz’dan sonra 3 ay hapis yatıp denetimli serbestlikle tahliye oldu. KHK ile ihraç edilen eşi Mehmet Ali Uludağ için evlerine defalarca baskın yapıldı. Eşi de kendisi de aylarca birbirinden ayrı yaşadı. Baskılardan dolayı önce eşi Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldı. Daha sonra kendisi 3 çocuğu ile Yunanistan’a geçmeyi başardı. Eşi Almanya’da oturum almıştı. Birkaç hafta içerisinde aile birleşimi yapacaklardı. Ancak, Esma Uludağ’ın buna ömrü yetmedi.

KALBİ YAŞADIĞI ACILARA DAYANMADI
Esma Uludağ, kendisini eğitime adamış bir Hizmet Hareketi gönüllüsüydü. İki üniversite okudu, üç çocuğu olmasına rağmen ikinci üniversitesini birincilikle tamamladı. Önce 2007 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Fizik Bölümü’nü bitirdi. 2009’da Celal Bayar Üniversitesi’nde lisanüstü eğitimi gördü. Bu arada evlendi, memur oldu, anne oldu ama öğrencilikten kopmadı. Daha sonra Gediz Üniversitesi Adalet Meslek Yüksekokulu’nu kazandı. Bir yandan Karabağlar Kaymakamlığı’nda çalışıp eğitimini sürdürdü. Memurluğa ve anneliğe öğrenciliği ekleyen Esma Uludağ, derslerinde de üstün başarı elde etti, 4 üzerinden 3.89 not ortalamasıyla bölüm birincisi oldu. Diplomasını 8 yaşındaki oğlu Veli Said, 4 yaşındaki kızı Müşerref Zümra ve 38 günlük bebeği Ceyda ile beraber aldı. Fakat Esma Uludağ’un kalbi yaşadıkları acılara dayanmadı. Kalp krizi geçirerek Atina’da hayatını kaybetti.

Benzer acıları yaşamaya devam eden daha yüzlerce başörtülü kadın var Türkiye’de. 28 Şubat 1997 mağduru başörtülü kadınlar, 22 yıldır olduğu gibi bugün de kendilerine yapılan baskıyı, haksızlığı adaletsizliği anlatacaklar. Her biri sosyal medya hesabından fotoğraflarını paylaşacak, ‘o gün kimse yanımızda değildi' diye haykıracak, bu tarihi zulmü unutturmayacaklar. Unutturmasınlar da… 

O kadınların bir kısmı şimdi ya siyasette, ya gazeteci ya doktor ya avukat ya da başka bir işle meşgul. Fakat hepsi, 15 Temmuz bahane edilerek fikirlerinden dolayı, Hizmet Hareketi gönüllüsü oldukları için ya da kendi ifadeleriyle söylersek 'fetöcü' oldukları için bugün başörtülü kadınlara yapılan haksızlıkları, zulmü görmek, duymak istemiyor. ‘Hapse atılmışlarsa bir suçları vardır’ cümlesine sığınıyor, vicdanlarını rahatlatıp hiçbir şey yokmuş, olmamış gibi yaşıyorlar. Hıncını alamayıp oh olsun diyenler var.






28 Şubat’ın aktörlerinden Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Güven Erkaya, o karanlık günlerde dindarları ve özellikle başörtüsünü işaret ederek "İrtica PKK’dan daha büyük bir tehlike" demişti. 22 yıl sonra aynı açıklamayı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı, Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak, Hizmet Hareketi Gönüllüleri’ni işaret ederek yaptı. Bin yıl sürecek denilen 28 Şubat, 17 yıldır iktidarda olan ve başörtü mağduriyetini her fırsatta kullanan Adalet ve Kalkınma Partisi eliyle sürüyor.

Meclis’te AKP’den 21 başörtülü milletvekili bulunuyor. Konya Milletvekili Leyla Şahin Usta, Tokat Milletvekili ve AKP Grup Başkan Vekili Özlem Zengin, Bursa Milletvekili Emine Yavuz Gözgeç gibi isimler, 28 Şubat mağduru oldukları için seçimlerde aday gösterilmişti. 

Leyla Şahin Usta, kısa bir süre önce 19 Ocak 2019'da "Türkiye'de insan hakları ihlalleri olduğunu söylemek aslında abesle iştigaldir. Sonuçta hukuk ve kanunlar herkes için geçerlidir. Türkiye bir hukuk devletidir." diyerek akla izana uygun olmayan bu açıklamasıyla artık mağdur değil, mağrur olduklarını kanıtladı. 

TC. Adalet Bakanlığı verilerine göre Cemaat soruşturmaları kapsamında hakkında soruşturma açılan kadın sayısı 103 bin 517. Aynı kapsamda adli işlem yapılan çocuk sayısı 2 bin 60. Yaklaşık 800 bebek anneleriyle birlikte hâlâ cezaevinde.
Gördüğünüz tarihî nitelik taşıyan yukarıdaki bu fotoğraf ise Bursa Yenişehir Cezaevinde 2018 yılının sonbaharında çekildi. Bir arkadaşım vesilesiyle ulaştığım bu fotoğrafa, elime geldiği ilk andan itibaren günlerce, defalarca baktım... Uzun zaman etkisinden kurtulamadım.  Hiçbirini tanımıyordum. Kim olduklarını, ne yaptıklarını, hiçbir şey bilmiyordum. Suçlarını merak ettim! 
Yüzlerindeki tebessüm ve dik duruşları kimseyi yanıltmasın, içeride eğlenmiyorlar. Cezaevinde değil de bir evde, kendi aralarında pastalarını yemiş, çaylarını içmiş gibi poz vermelerinin sebebi acılarını birbirlerine tutunarak azaltmak… Ve tabi ki imtihanın nereden geldiğini bilmenin mutmainliğini taşımak...
İsimlerini değil ama mesleklerini söyleyeyim. Aralarında doktor, öğretmen, mimar, ev hanımı, hemşire, akademisyen, bir de ikiz bebek sahibi bir anne var. Örgüt üyesi oldukları iddiasıyla tutuklanmışlardı. Ya banka hesabı, ye dernek üyeliği, ya gazete aboneliği ya da Bylock kullandıkları iddialarıyla yargılanıyordu. Yani bu kadınlar teröristti! 
Aralarında 28 Şubat’ta memurluktan atılan (adı ve görev yaptığı yer şimdilik bende saklı) bir kadın bile bulunuyor. Yani 28 Şubat 1997 yılında mağdur olan bir kadın, 17 yıldır iktidarda olan 28 Şubat mağdurları tarafından, hukuksuz bir şekilde, 15 Temmuz bahane edilerek, sanki darbeyi o yapmış gibi içeride tutuluyor... Kimine 9, kimine 7, kimine 6 yıl hapis cezası verilmiş üstelik. Peki o zaman bu 28 Şubat kimin?