10 Ekim 2018 Çarşamba

Yayıncılığın ve 'suç'un şehri: Frankfurt

10 Ekim 2018

100 ülkeden 7.309 yayıncının katıldığı Frankfurt Kitap Fuarı başladı. Pazar günü sona erecek fuar, Frankfurt'u dünyanın yayıncılık merkezi haline getirdi. Dünya kağıt borsasının kalbi burada atıyor. Peki Almanya'nın en tehlikeli ve suç oranın en yüksek şehrinin Frankfurt olduğunu biliyor muydunuz?

Şıkır şıkır kitaplar, tıngır mıngır bavullar hazırlandı. Bugün yayıncılar için büyük gün. Dünyanın en önemli yayıncılık fuarı, Frankfurt Kitap Fuarı (Frankfurt Buch Messe) başladı. Tüm katılımcılar dünden itibaren o meşhur Frankfurt Havaalanı'ndan şehre giriş yaptılar. 170 bin metrekarelik alanda 400 bin kitap türünün (haritalar, el yazmaları, sesli kitaplar, grafik, dijital medya) sergilendiği fuarda bilindiği üzere kitap satışı olmuyor; yayıncılar, ajanslar, çevirmenler, yazarlar, hatta film yapımcıları ve yayınevleri arasında anlaşmalar imzalanıyor. Teklifler değerlendiriliyor. Yayıncılık trendlerini takip etmek isteyenlerin her yıl uğradığı fuara Türkiye'den de pek çok yayıncı ve yazar geldi. 

Yaklaşık 300 bin ziyaretçi beklenen Frankfurt Kitap Fuarı'nın bu yılki konuk ülkesi Gürcistan. Gürcü 70 yazar fuarda olacak. Frankfurt'taki 16 müzede Gürcistan sanatı, sineması, mimarisi, müziği ve mutfağına dair etkinlikler düzenlenecek. Sanatsal bir görünüme sahip olan Gürcü alfabesi de fuarın odak noktalarından. 33 harften oluşan alfabe ile ilgili Almanlar oldukça yoğun bir program hazırlamışlar Fakat yine de fuar programında öne çıkan ana başlıklar insan hakları ve basın özgürlüğü. 

Fuarda geçen yıl gerçekleştirilen Dan Brown söyleşisi.
10 Aralık 1948'de kabul edilen Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin bu yıl 70. yıldönümü. Fuar komitesi, bu çerçevede hem Avrupa' hem de Türkiye'yi kapsayan birçok panel hazırlamış. O programlardan biri bugün gerçekleştirilecek. Yazar Aslı Erdoğan'ın da konuşmacı olarak yer alacağı oturumda, Avrupa'da basın özgürlüğü konuşulacak. Türkiye'de bir yıl tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan gazeteci Deniz Yücel ise fuarda iki kez (12-13 Ekim) konuşmacı olarak bulunacak. Fuarda ayrıca Harry Potter kitabının yayınlaşının 20. yılına özel bir dizi etkinlik de gerçekleştirilecek. Son kitabın çizeri Iacopo Bruno da fuarın konukları arasında. (www.buchmesse.de)

Frankfurt sadece yayıncılığın ve dünya kağıt borsasının değil, Avrupa'da paranın da merkezi. Europa Zentral Bank bu şehirde bulunuyor. Her yıl binlerce genç, Frankfurt'a ekonomi okumaya geliyor ve EZB'ta çalışmanın hayalini kuruyor. Almanya'nın gökdelen yükselen tek şehri de Frankfurt. Ülkenin başka hiçbir yerinde bulutlara merdiven dayayan bir mimari göremezsiniz. Frankfurt'un bize göre en ilginç özelliği ise nüfusu. Yaklaşık 1 milyon insanın yaşadığı kentin yüzde 52'si yabancı. Yani Almanlar Frankfurt'ta azınlıkta kalıyor. Şehrin en kalabalık yerlerinde gezerken ya da metroda, trende seyahat ederken Alman'dan ziyade Suriye, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Kore, Eritre, Etiyopya, Türkiye'den ve daha pek çok ülkeden mülteciye denk geliyorsunuz. 

Avrupa Merkez Bankası (EZB)
Bu kadar kozmopolit bir şehrin kriminal yapısı da elbette ona göre oluyor. Alman Federal Ceza Dairesi'nin (Bundeskriminalamt) nisan ayında açıkladığı 2017 istatistiklerine göre Frankfurt Almanya'nın en tehlikeli ve suç oranı en yüksek şehri. Onu Hannover ve Berlin takip ediyor. Bundeskriminalamt (BKA), bu araştırmayı her yıl yayınlıyor ve genelde Frankfurt ilk beşteki yerini koruyor. Mesela 2016'da 4. sıradaydı. Frankfurt polisinin verilerine göre 2017'de şehirde 109 bin 458 suç işlenmiş. Bunlar genellikle hırsızlık, dolandırıcılık, maddi hasar, saldırı, göçmenlik yasası ihlalleri, uyuşturucu suçları, cinayet, tecavüz, hakaret, yasadışı silah bulundurma, telif hakkı ihlali veya siber suçlar. Suçların içte birinden fazlası hırsızlık kapsamına giriyor. Bisiklet hırsızlığı para pul, araba, çanta hırsızlığından fazla.

Berlin'den sonra ise sıralama şöyle gidiyor: Dresden, Leipzig, Halle an der Saale, Köln, Hamburg, Freiburg ve Bremen. Almanya'nn en güvenli şehirleri ise sırasıyla München, Augsburg, Oberhausen, Bielefeld, Mönchengladbach, Wiesbaden, Nürnberg, Stuttgart, Mainz, Bochum. 

Almanya'nın en tehlikeli 10 şehri.

Almanya'nın en güvenilir 10 şehri.
Suç oranının yüksek olması Frankfurt'un kültür, sanat ve edebiyata katkılarını hafifletmiyor. Siyasiler fuara sahip çıkıyor. Fuarın açılışını geçen yıl Angela Merkel yaptı, bugün Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier yapacak. 286 bin 425 ziyaretçinin beklendiği, 7 bin 309 katılımcının hazır bulunduğu, 4 bin etkinliğin gerçekleştirileceği, dünyanın her yerinden 10 bin gazeteci ve blogger'ın izleyeceği fuar, Frankfurt'u 1949'da bu yana fikir dünyasının öncü yaptı. Şehirde suç oranın yüksek olması bu marka değerini hiç etkilemiyor. 














30 Eylül 2018 Pazar

'Artık mülteci filmleri ilgi çekiyor'


30 Eylül 2018

 Almanya'da yıllardır oyunculuk yapan, şair-ressam Metin Eloğlu'nun kızı Şiir Eloğlu'nun rol aldığı Zone Rouge filmi yarın akşam Zürih Film Festivali'nde gösterilecek.

Şiir Eloğlu
Bu yıl 14. kez düzenlenen Zürih Film Festivali 27 Ekim’de başladı. 7 Ekim’de sona erecek festivalde dünya sinemasından pek çok film bulunuyor. Türkiye’den ise festivalin ana yarışmasında herhangi bir yapım bulunmuyor. Fakat özel gösterimlerde Avrupa doğumlu Türk yönetmenlerin filmleri ve oyunları yer alıyor. İsviçre doğumlu Cihan İnan’ın yönettiği Zone Rouge (Kırmızı Bölge olarak çevrilebilir) bu filmler arasında. Özel Gösterimler (Special Screenings) bölümde izlenebilecek filmin başrollerinde şair Metin Eloğlu’nun kızı Şiir Eloğlu da var.

Zone Rouge, 2018
Dünya galası 30 Eylül 2018'de Zürih’te yapılacak Zone Rouge, 25 yıl sonra bir araya gelen beş arkadaşın geçmişe dair bir hesaplaşmasını anlatıyor. Beş arkadaş, geleneksel okul partisinden sonra davet üzerine birinin evine gidiyorlar. Onlara davet sahibinin eşi ve kızı da katılıyor. Yedi kişi arasında geçen filmde, yıllar önce yaşanmış dramatik bir olayın gerçek yüzü o gece ortaya çıkıyor. Filmde Türk bir profesörü canlandıran Şiir Eloğlu, “Bu filmin, sinema kariyerimde büyük bir rolü olacak. Filmde beş başrol var. Biri de benim rolüm. Başka filmler de başrollerim oldu ama bu daha önemli. Merakla bekliyorum. Yarın ilk kez göreceğim. Bir buçuk önce bitirdik çekimleri. Heyecanlı bir akşam olacak benim için.”

Filmden...
 

Bugüne kadar 8 sinema filminde ve Alman yapımı birçok televizyon dizisinde yer alan Eloğlu, kendisine hep Türk rollerinin verilmesine üzülüyor ve “Ben Türkiye’de doğdum fakat Almanya’da eğitim gördüm. Burada bir tiyatro geçmişim var. Bütün Alman oyuncular gibi pek çok tiyatro oyununda rol aldım. Sinema filmlerim oldu ama genelde bana sinemada Türk karakterleri canlandırmam için teklifler geliyor. Bu tabi benim için iyi bir şey değil. Ben bir oyuncuyum. Bu aralar genelde mülteciler ile ilgili filmler çekildiği için bu filmlerden teklifler geliyor.” diyor.

Zone Rouge, 24 Ekim’de Bern’de yapılacak İsviçre galasından sonra 1 Kasım’dan itibaren İsviçre’de gösterime girecek. Avrupa’da ve Türkiye’de gösterilip gösterilmeyeceği ise henüz belli değil.
 

Tiyatro kökenli

Cihan İnan
Zone Rouge, 1969 İsviçre doğumlu olan Cihan İnan’ın ikinci sinema filmi. Bern Üniversitesi’nde Felsefe okuyan İnan, mezun olduktan sonra Freiburg Tiyatrosu’nda ilk yönetmenlik deneyime başlıyor ve pek çok tiyatro oyunu ve televizyon filmi yönetiyor. Bern Tiyatrosu’nun (Konzert Theatr Bern) müdürü olarak görev yapan İnan, ilk filmi 180 Derece’yi 2010’da çekmişti. O filmde de rol alan Şiir Eloğlu, Christopher Buchholz ve Michael Neuenschwander’e ikinci filminde de rol vermiş. (www.zff.com)


Filmden: Christopher Buchholz ve Şiir Eloğlu


12 Mayıs 2018 Cumartesi

Mehmed Niyazi’nin Ötüken’inden geriye ne kaldı?

12 Mayıs 2018
Mehmed Niyazi ve arkadaşlarının öncülüğünü yaptığı Ötüken Yayınları 60'lı yıllarda sağcı yazarlara sahip çıkmak için kurulmuştu. Bugün o yayınevinden geriye hazin bir hikâye kaldı.

Ötüken Yayınları, 2014'te kuruluşunun 50. yılını ilk yayınladıkları kitap olan Necip Fazıl Kısakürek'in Reis Bey piyesine özel baskı yaparak kutlamıştı. Bu vesileyle yayınevinde emeği olan birkaç isimle görüşmüştüm. Dün vefat eden Mehmed Niyazi Özdemir (1942-2018) ve Nurhan Alpay (yayınevinin 1968'den beri müdürü) bu isimlerin başındaydı.

Mehmed Niyazi, 1964'te yayınevini kurmak için bir araya gelen birkaç öğrenciden biriydi. Diğerleri Nevzat Kösoğlu (1940-2013) Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Prof. Dr. H. Fehim Üçışık, Özer Ravanoğlu, Mustafa Yıldırım, Ahmet İyioldu idi. Tüm öğrenciler akrabalarından aldıkları 3-5 bin liranın yanı sıra harçlıklarını birleştirmiş ve öyle yola çıkmışlardı. Sıkıştıkça onlara Niyazi'nin, Sakarya'nın ileri gelen esnaflarından biri olan babası destek olmuştu. Çoğu hukuk okuyan gençler, okullarını bitirip yedek subay olduklarında dahi asker maaşlarını yayınevine yatırmışlardı. Hiçbirinin para kazanmak gibi bir gayesi yoktu. Tek dertleri, ‘bizim de bir yayınevimiz olsun' düşüncesiydi. O yıllarda sağ görüşlü yazarların eserlerini yayınlayan bir ya da iki yayınevi vardı. Onlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşrediyordu. Bu nedenle sağ camiada yayıncılığın başlangıcında Ötüken'in rolü büyüktür.

Mehmed Niyazi ve arkadaşları önce Peyami Safa'nın 'Yalnızız' romanını matbaaya verirler fakat telifinde problem çıkınca Reis Bey ilk yayımladıkları eser olur. Ardından Kısakürek'in Benim Gözümde Adnan Menderes, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sezai Karakoç'un İslam'ın Ekonomi Strüktürü ve İslam'ın Dirilişi gelir. Reis Bey, çok satmasa da yayıncılık hayatına renk, üniversite öğrencilerine şans getirir. Kitabın kapağı o kadar beğenilir ki, başta İnkılap Kitabevi (1927) olmak üzere bütün kitapçılar vitrinlerini kırmızı kapaklı Reis Bey ile donatır. Kısakürek'in bugün dahi tüm kitaplarında kullanılan ‘imzalı kapak tasarımı' fikri onlara aittir. Mehmed Niyazi, Reis Bey'in ilk telifiyle ilgili bir anısını şöyle anlatmıştı:

“Sirkeci'de Meserret Kahvehanesi vardı. Necip Fazıl, her sabah ajans dinlemeye gelir, öğlen ikiye kadar Meserret'te vakit geçirirdi. Reis Bey'in ilk telifini ödemek üzere Üstad ile orada buluşmak üzere sözleştik. Meserret diğer kahvelere göre biraz pahalıydı. Her yerde çay bir lira ise orada beş lira. Neyse çaylarımızı içtik, Üstad'a içinde 5 bin lira olan zarfı takdim ettik, kalkıp gideceğiz. Kalkarken çayların parasını o ödemek istedi. Zarfın içindeki 5 bin liranın, bin lirasını çıkarıp çaycıya uzattı. Çaycı da 'Bozuk para yok muydu?' diye sordu. Üstad'ın cevabı, 'Bozuk para kullanmıyorum, üstü kalsın.' oldu. Biz tabii şaştık kaldık. Kahveden çıkmak üzereyken ben geri döndüm, çaycıya 'Sen şu beş lirayı al, bin lirayı bana geri ver.' dedim. Parayı Üstad'a fark ettirmeden tekrar geri koydum. Üstad öyle bir adamdı.”

Niyazi'nin aynı yıllarda yayımlanan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı "Var Olma Kavgası" da okurdan epeyce ilgi görür. Eser 5 bin adet satılır, ki bu rakam o yıllar için çok iyidir. Cemil Meriç, Fuad Köprülü, Erol Güngör, Nihal Atsız, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun ve Tarık Buğra'nın eserleriyle hemhal olmak da yine o heyecanlı gençlere nasip olur. 1971'de Abdülhak Şinasi Hisar'ın tüm eserlerini yeniden yayımlarlar.

Sonra talihsizlikler yaşar yayınevi. 1984'deki büyük Cağaloğlu yangını iflas etmesine neden olur. 1990'a kadar küçük kitap hiç yayınlamazlar. Durumu toparlamak için telif ansiklopediler, 14 cilt çıkan Büyük Türk Klasikleri, 17 ciltlik Sahih-i Buhari ve Tercümesi gibi eserler basarlar.

Kuruluş amacına sadık kalamamak

Mehmed Niyazi ve diğer isimlerle görüştükten sonra bende oluşan fikir, aslında Ötüken'in hak ettiği değeri bulamamış, yazık olmuş bir yayınevi olduğuydu. Çok daha iyi bir yerde, konumda olabilecekken, Can, İnkılap, Remzi gibi markalaşamamasına, yayıncılık geçmişiyle daha geniş bir kitleye ulaşabilecekken bunu başaramamasına üzülmüştüm (belki bilinçli bir tercihti, bilemiyorum). Oysa bunu fazlasıyla hak ediyordu. Sezai Karakoç'un Diriliş'i, N. F. Kısakürek'in Büyük Doğu'yu Ötüken'den sonra kurmaya karar verdiği pek bilinmez. Kapı gibi yazarlarla yola çıkan, bir anlamda onlara el uzatan bir yayıneviydi. Bugün gelinen noktada ise Ötüken hazin bir hikâyedir. Yarım asırlık tarihine maalesef 'yazarına sahip çıkamayan yayınevi' ibaresini yazdırdı. Ahmet Turan Alkan'ın yayıncısı olan yayınevi, 15 Temmuz 2016'dan sonra yazarın kitaplarını satıştan kaldırdı. Dün gece internet sitelerine tekrar baktım. Yazarlar kısmından da ismini çıkarmışlar, kitaplar bölümünde ise sadece e-kitap olarak Altıncı Şehir adlı eseri duruyor. O da unutulmuş ya da gözden kaçmış olmalı. Ötüken'in, Alkan dışında vefasızlık ettiği bir isim daha var; fakat onun adı şimdilik bende kalsın. Ahmet Altan'ın, Ahmet Şık'ın kitaplarına yayıncıları aynı muameleyi yapmadı. Son iki yıldır yaşananları, sıkıntıları, Türkiye'de oluşturulan korku iklimini bir yere kadar anlayabiliyoruz fakat haksız, hukuksuz yere iki yıldır hapiste olan ve müebbet ile yargılanan Ahmet Turan Alkan gibi bir kaleme yayıncısının sahip çıkamaması izan duygumuzu zorluyor.

Elbette bu kararlarda Mehmed Niyazi'nin rolü olmadığını biliyorum. Yayınevinin yönetimi, 18 kişilik bir varis grubunun elinde. Zaten o, son iki yıldır hastalığının (akciğer yetmezliği) sıkıntılarıyla uğraştı. Ömrü kütüphanede geçmiş güzel bir insandı Mehmed Niyazi Özdemir. İşi gücü sabahtan akşama kadar okumak ve araştırmaktı. Onu Bağlarbaşı'ndaki İslâm Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) hep aynı yerde bulurdunuz. Ötüken'e dair bilgileri de dört yıl önce kütüphanenin bahçesinde anlatmıştı. Çoğu okur Özdemir'i Çanakkale Mahşeri ile tanıdı, Yemen romanı ile çok sevdi. Dahiler ve Deliler kitabı yakın çevresini anlattığı ilginç ve neşeli eserlerinden biriydi. Artık İSAM kütüphanesi, Sultanahmet Kitap Fuarı, Necip Fazıl'ı anma günleri, her mayısta kurulan Hilmi Oflaz sofraları onsuz olacak. Öğrencilere ayırdığı vakitlerin, ziyaretine gelenlerle yaptığı muhabbetlerin yeri dolmayacak. Gönlümüzde, yalnızlığı, mütevaziliği, nezaketi ve derin bilgisiyle yer etti, hep öyle kalacak.


















4 Mayıs 2018 Cuma

Frankfurt Türk Tiyatro Festivali

4 Mayıs 2018
 Bu yıl beşincisi düzenlenen festivalde 10 gün boyunca 7 oyun izlenebilecek. Çoğunluğu Türkiye'den gelen yaklaşık 120 sanatçı, yazar ve yönetmen çeşitli etkinliklerle sanatseverlerle buluşacak.

Tiyatro Frankfurt’un ev sahipliğini yaptığı 5. Frankfurt Türk Tiyatro Festivali, Frankfurt Başkonsolosluğu, Frankfurt Belediyesi ve Gross Gerau Kaymakamlığı himayesinde bugün başlıyor. Oyuncu, yönetmen ve yazar yaklaşık 120 kişilik profesyonel bir grup on gün boyunca Frankfurt’ta olacak. Festivalde Shirley, Hasta Etme Adamı, Sınır, İstiklal, Giydirici, Karmakarışık oyunları ile çocuk oyunu Müzikli Park sahnelenecek. Türk Tiyatrosu’nun ustalarından Ayla Algan, Haldun Dormen, Tamer Levent, Aliye Uzunatağan, Ayşenil Şamlıoğlu, Selçuk Yöntem, Ayça Varlıer, Sumru Yavrucuk, Süheyl ve Behzat Uygur’un da aralarında olduğu konuklar sohbetler, paneller, atölye çalışmaları ile sanatseverlerle bir araya gelecek. Erkan Avcı, Barış Falay, Fatih Koyunoğlu, Zafer Algöz, Emrah Elçiboğa oyunculuk, Tamer Levent yaratıcı drama, Nur Onur ise etkili iletişim ve beden dili atölye çalışmalarını gerçekleştirecek.

Yaşar Kurt, ilk oyunuyla tiyatro sahnesinde

Yaşar Kurt
Festivalde toplam 7 oyun sahnelenecek. Açılış bu akşam Frankfurt Gallus Tiyatrosu'nda Sumru Yavrucuk'un tek kişilik, ödüllü oyunu Shirley ile olacak. Oyunlardan önce her gün oyuncularla sohbetler, atölyeler var. Bu yıl farklı olarak Almanya'da kurulan iki Türk tiyatro grubu festivale katılıyor. Objektif Sahne Nürnberg Muzaffer İzgü'nün yazdığı Sınır ile Güneş Theatre Frankfurt ise prömiyerini festivalde yapacağı 'İstiklal-Beyoğlu'nda Bir Gece' adlı oyunla festivalde olacak.

Artık Frankfurt'a yerleşen rock müziğinin sevilen ismi Yaşar Kurt'un hem yazımına katkıda bulunduğu, müziklerini yaptığı ve rol aldığı İstiklal, İstiklal Caddesi'nde müzikholde çalışan bir müzisyenin 6 saat içinde yaşadıklarını anlatıyor. Müzik mafyasının peşinde koştuğu, hayatına dair önemli kararları almanın eşiğinde olan genç sanatçı, caddenin tarihi ve renkli dünyasında bir yolculuğa çıkıyor. İlk oyunculuk deneyimiyle sahneye çıkacak olan Kurt, oyunda şarkılarını da canlı söyleyecek. Başrolde Yaşar Kurt ile birlikte Tülay Yoncacı ve Cüneyt Sezer'in yer aldığı İstiklal'in dekor ve ışık tasaramını Devrim Arabaları filminin ödüllü sanat yönetmeni Veli Kahraman hazırlamış. Festivalde prömiyer yapacak diğer oyun ise Nurten İnan'ın festivale özel yazdığı çocuk oyunu Müzikli Park.

Karmakarışık
Festivalin onursal başkanlarından Haldun Dormen'in yönettiği Karmakarışık, Süheyl ve Behzat Uygur'un komedi oyunu Hasta Etme Adamı ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nın bu yıl kapalı gişe oynayan yapımı Giydirici, festivalin merakla beklenen oyunları arasında. İkinci Dünya Savaşı'nda ölümüne tiyatro yapan bir grubu anlatan Giydirici'yi Hakan Çimenser yönetiyor. Celal Kadri Kınoğlu, Hülya Gülşen, Hakan Çimenser, Rüyam Perihan Dirin, Ebru Demirdöven, Aral Seskir, Osman Tunca Soysal, Sinan Cem Çabuk, Güneş Yakın, Cem Şahin, Suzan Sabancı ve Özgün Bayraktar rol alıyor. Oyunlar ve atölyelerle ile ilgili ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/pg/tiyatrofrankfurt/photos/?tab=album&album_id=1803402306377139

Giydirici
'Oyunculara tv yıldızı muamelesi yapmayın'

Frankurt Belediyesi, Kamil Kellecioğlu'nun 15 yıl önce kurduğu Tiyatro Frankfurt'u ve dolayısıyla festivali ilk kez bu yıl destekleme kararı almış. Desteğin devam etmesi için festivalin tanıtıma çok önem veriliyor. Festival, Avrupalı Türklere ulaşma konusunda oldukça sıkıntı çekiyor. Sanatla ilişkisi 'popülerlik' düzeyinde olan izleyiciler oyunlara ancak televizyon dünyasından tanıdıkları varsa ilgi gösteriyorlar. Bu sadece Avrupalı Türklerin değil, bütün izleyicilerin başlıca sorunu. Fakat bu neden Avrupa'da daha belirgin

Festivalin onursal başkanlarından (Festivalin dört onursal başkanı var: Ayla Algan, Haldun Dormen, Tamer Levent ve Ayşenil Şamlıoğlu) Ayşenil Şamlıoğlu'nun Fransa'da yaşadığı olay durumu özetliyor. Hatırlanacağı üzere Şamlıoğlu'nun yönettiği Kozalar, prömiyerini 2016'da Fransa'nın Avignon şehrinde düzenlenen Avignon Festivali'nde yapmıştı. Türkiye'de oldukça ses getiren, sanat dergilerine kapak, bol bol röportajlara vesile olan bu gelişme festivalde de ilgiyle karşılanmış. Oyunun başrolünde tabi ki Demet Evgar, Binnur Kaya, Esra Dermancıoğlu var. Şamlıoğlu, "Avignon'un çevresinde çok fazla Türk yaşıyor. Ve o güne kadar hiç festivale gelmemişler. Oysa eski bir festival, uzun yıllardır düzenleniyor. (S.Ö: Bu yıl temmuzda 72. yapılacak) İlk defa Türk nüfusu bizim oyunu izlemeye geliyor ve böyle bir şey Camillion tarihinde ilk kez oluyor. Festivalin yöneticileri çok şaşırdılar, o kadar heyecanlandılar ki, 'bu sizin oyununuzla oldu' dediler. Ben tabi ki, 'onların hepsi Türkiye'de çok ünlü ve başarılı oyuncular. Bu yüzden geldiler' diyemedim. Ne yazık ki durum böyle."

Frankfurt Türk Tiyatro Festivali'ndeki atölyeleri ilgi gören oyuncu Emrah Elçiboğa da küçük bir hatırlatmada bulunuyor: "Yıllardır usta oyuncular buraya gelip gidiyor ama maalesef herkes onları televizyon ekranından tanıyor. Onların hepsi aslında tiyatrocu. Elinizin altına Google var. Lütfen festivale katılacak oyuncuların, yönetmenlerin kısa özgeçmişlerini okuyun. Geçmişte neler yapmışlar, kimlerle çalışmışlar? Onlara öyle bu bilgilerle de yaklaşın ve dizi haricinde hak ettikleri değeri verin. TV yıldızı muamelesi yapmayın. Mesela Ayşenil Şamlıoğlu geleneksel Türk tiyatrosu ile modern tiyatroyu harmanlayabilen bir yönetmen. Ülkemizde de kimse bunun üzerine kalem oynatmıyor."

Shirley



28 Mart 2018 Çarşamba

Sakıncalı kitap imha rehberi!

28.03.2018
90 derecede yıkanan, çamaşır suyuna bastırılan, yakılan, gömülen kitaplar... 12 Eylül 1980'de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz'dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980'lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ve bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli.
Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Hubertus Gojowczyk, Brandbuch IV, 1972.
Haberi görmüş olmalısınız; Manisa Şehzadeler ilçesindeki Sultan Camii’nde düzenlenen kandil programına katılan İYİ Parti Şehzadeler Başkanı Güldane Dörtbudak ve arkadaşları, Peygamberimizin hayatını anlatan Sonsuz Nur (Fethullah Gülen) kitabını görünce soluğu önce cami imamının yanında, sonra da poliste almış. Ardından paranoyaya bağlamışlar: Kandil programına katılacağımızı bilen art niyetli insanlar bize provokasyon mu yaptılar? Bu kitabın burada ne işi var? diye soruşturuyorlar. Hakikaten ben de çok merak ettim, o kitap oraya nasıl gitti? Artık kimsenin evinde o kitaplardan kalmadı ki! Hatta Kuran’ı Kerim bulundurmaktan korkanlar var.

90 derecede kaynatılan ‘sakıncalı’ kitaplar
 
Malum bizler, 1980 ve öncesindeki darbe dönemlerinde toplatılan, sobalarda ya da banyo kazanlarında yakılan, olmadı bodrum katlarında saklanan kitapların hikâyeleriyle büyüdük. Ama 15 Temmuz’dan sonra yaşanan kitap yok etme tecrübeleri bunları misliyle geçti. Öyle olaylar anlatılıyor ki, film karesi ya da fantastik bir hikaye gibi.

Bir arkadaşım evindeki sakıncalı kitapları önce yastık kılıflarının içine doldurdu, sonra çamaşır makinesinde 90 derecede yıkadı. Makineden çıkan kitapları elleriyle parçaladı ki, iyice tanınmayacak hale gelsinler… Son olarak da poşetlere doldurup gece yarısı çöpe taşıdı. O çöp kutusu da evin karşısındaki değil, birkaç mahalle ötedeydi.

Başka bir arkadaşım kitaplarını çamaşır suyuna bastırdı. Leğenin içine biraz su, biraz çamaşır suyu koyuyor, sonra da hepsini teker teker işlemden geçiriyorsun. Çamaşır suyu, yaprağı ve yazıları eritiyor. Ne imha ettiğiniz belli olmuyor ama mesele sadece imha değil. Neyi yok ettiğinizi de saklamak zorundasınız.

Bir diğeri aynı mantıkla küvetin içine yatırdı kitaplarını. Sabaha kadar sayfaları parçaladıktan sonra poşetlere doldurup farklı çöplere taşıdı. Başka bir arkadaşım, İstanbul dışında yaşayan annesine götürdü. Kadın gözleme pişirme bahanesiyle ocağı yakıp hepsini yok etti. Suriyeli komşusu olan başka biri, onlara verdi; yakıp ısınsınlar diye.

Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Cornelia Konrads, Blindbuch, 2002.
Kadıköy’de yaşayan bir arkadaşım ise biraz aceleci davranarak sakıncalı kitaplarını önce evinin karşısındaki çöp kutusuna atmış. Aklı başına sonra gelmiş. Hiç evin karşısına bomba konur mu! Eşiyle birlikte telaşlanmışlar. Çöp arabası gelse alıp gitse ne olacak? Pencereden çöpü kolaçan ediyorlar. Gele gele biraz sonra bir kağıt toplayıcısı geliyor. Adamcağız, bir süre o kitapları eviriyor, çeviriyor, okuyor…

Afyon’un bir köyünde yaşanan hikaye de ibretlik. Kadın, memur olan oğlunun dini kitaplarını ahıra yığıyor. Tefsirler, risaleler, dua kitapları… Kur’an-ı Kerim de var aralarında. Fakat içi rahat değil. O sırada düğün için İstanbul’dan gelen akraba kızını ve yanındaki arkadaşını evin civarından geçerken görünce, ürkek el işaretiyle çağırıyor ahıra ve soruyor: “Kızım bunları yakayım mı? Bunlar kötü kitaplar mı?” Kadın sonra yakıyor tandırı ve teker teker yakıyor kitapları.

Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Max Schmelcher, 10.000 Jahre Geschichte, 2016

İnsanların ve kitapların kaderi ne kadar çok benziyor
 
Sakıncalı kitapların bir tarihi var. Bir de geleceği… 12 Eylül 1980’de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz’dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980’lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ve bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli. 40 yıl önce de bugün de pek çok insanın hatta çocukların hayatı heder oldu. Şimdilik bu kitap imha hikâyelerini dinliyor ve not alıyoruz. Bir gün bu eserler, Arjantinli sanatçı Marta Minujin’in tasarladığı Yasaklı Kitaplar Tapınağı'ndaki yerlerini alacak. Bunu biliyor ve o günü bekliyoruz.
ozarslansevinc@gmail.com



4 Şubat 2018 Pazar

Artık tüm seramiklerini yıkabilirsiniz!

3 Şubat 2018
Seramik sanatının öncü ismi Sadi Diren, 91 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Diren ile 2015'te D'art Sanat Galerisi'nde açılan sergisi için görüştüğümüzde, “Bütün seramiklerimi yıktılar, bir ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar artık.” demişti. Artık o da gitti.
Sadi Diren, 60 küsur yıllık sanat hayatında Atatürk Kültür Merkezi, Tarabya Oteli, Avrupa Konseyi, Manifaturacılar Çarşısı ve daha pek çok mekan için seramik panolar yaptı. Bütün eserlerini fotoğraflayıp arşivledi. Elbette tüm seramikleri yok olmadı. Ama ‘en büyük işlerim’ diye ifade ettiği bazı seramik panoları ve duvar kaplamaları son yıllarda kendisine haber bile verilmeden yıkıldığı için söylemişti bunu. Artık o gitti, seramiklerini rahatça yıkabilirsiniz(!) diyeceğiz ama ‘şimdi daha çok para eder’ diye sahip çıkanlar olacaktır. Sanat dünyasının acı gerçeği…
 
Diren, o gün yaptığımız görüşmede eserlerinin başına gelenleri şöyle anlatmıştı:

“1973’te Nejat Eczacıbaşı villası için bir seramik istedi. Havuzu çevreleyen duvara bir pano yaptım. Nejat Bey’in vefatından sonra evi genişletmek için o seramiği yıkmışlar. Bir ay çalışmıştım o pano için, 14 bin parçadan oluşuyordu. Oysa yerinden çıkarılabilirdi. Üzüldüm doğrusu.” Nejat Eczacıbaşı’nın daha sonra hem sergisini hem de kendisini ziyaret ederek gönlünü aldığını duymuştum.

Nejat Eczacıbaşı villası
 İkinci yıkılan eseri, 1972’de Tarabya Oteli’nin barına yaptığı rengarenk seramikti. Tarihi otel, yeniden yapılmak üzere birkaç sene önce yıkılınca eser de tarihe karışmış. İstanbul Üniversitesi’nin Baltalimanı’nda yabancılar için lokantası ve lokali vardır. Diren, bu mekâna da bir pano yapmış. Binanın üstünü kaplamak isteyince o panoyu da yıkmışlar.

Tarabya Oteli






Avrupa Konseyi binasındaki seramiği tertemiz!

Ayakta olanlardanManifaturacılar Çarşısı ve Atatürk Kültür Merkezi’ndekiler içinse ‘keşke yıkılsa, rezalet durumdalar’ demişti: “Tarabya gitti, Baltalimanı gitti, Manifaturacılar keşke gitse rezil ettiler. Önüne dükkânlar yapmışlar. Hiç bakılmamış. Şimdi sıra AKM’ye geldi. Depo gibi rezalet halde. O da yıkılmak üzeredir. AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu istemişti o seramiği benden, aylarca sürdü çalışma, montajını da ben yaptım. Şimdi sonu ne olacağı belirsiz. Dört ayda yaptığım Strasbourg’daki 20 metrelik eserime ise tertemiz bakıyorlar.”

AKM'deki...

Sadi Diren’in 1977’de yaptığı “Peace in the World” adlı bu duvar panosu Avrupa Konseyi binasında hâlâ duruyor.
Sanat yaşamına 1949’da başlayan Sadi Diren, Türkiye’deki seramik sanatını ayakta tutan başlıca isimlerdendi. Çok çalıştı, çok üretti. Türkiye’den Almanya’ya, İtalya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Macaristan’a kadar hem yüzlerce esere imza attı hem de seramik endüstrisi alanında yine yüzlerce tasarım gerçekleştirdi. Hem hocaları (Bedri Rahmi Eyüboğlu) hem de yabancı eleştirmenler tarafından övgüler aldı. 1964’te Almanya’dan yurda döndüğünde Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları’nda süs ve mutfak eşyaları kısmına müdür ve sanatçı olarak girdi. 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dekan oldu. 1991’e kadar aynı göreve tekrar tekrar seçildi. 1991’de ise devlet sanatçılığı unvanı aldı. 1944’te de emekli oldu. Diren son günlerini ise Caddebostan’daki evinde geçirdi. Kapısında hala ‘devlet sanatçısı ve dekan’ yazıyordu. Birkaç sene öncesine kadar da seramik yapmaya devam ediyordu.

1953’te ilk sergisini açtığı Maya Sanat Galerisi’nin sahibi Adalet Cimcoz, onu sanat çevresine tanıtırken şöyle demişti: “Bu delikanlıya iyi bakın, geleceğin seramik ustası o.” Cimcoz, onun değerini ta o zaman fark etmişti. Son yıllarda ise ne koleksiyonler ne de devlet sahip çıktı kendisine, öğrencileri ilgilendi hep. Özellikle Duygu Bağlan ve Emre Zeytinoğlu yanından ayrılmadı. “Kültür her şeyin üstündedir. Siyasetin de, ekonominin de…” sözü öğrencileri için yol gösterici oldu. Diren, D’art Sanat Galerisi’ndeki sergisi için, “Bu benim son sergim.” demişti. Fakat yine hazırlıklar içindeydi.

Sadi Diren ile D’art Sanat Galerisi’ndeki sergisinin açıldığı gün tanışmıştık. Sonradan öğrendim, meğer o gün hiçbir gazeteciyle görüşmek istememiş, gazetecileri beğenmediğini dile getirmiş. Fakat bizimle görüşmüş ve röportaj yayınlandıktan sonra fikrinin değiştiğini yakınlarına ifade etmişti. Kaç kez beni görmek istediğini iletmişti. Onunla son bir kez daha konuşamadığım için çok üzgünüm. Mekanı Cennet olsun…

Diren'in cenazesi, 5 Şubat 2018 Pazartesi günü saat 11.00'de MSÜ Fındıklı yerleşkesi Osman Hamdi Bey Salonu'nda yapılacak törenin ardından, Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Feriköy Mezarlığı'nda defnedilecek. 



20 Aralık 2017 Çarşamba

Fotoğraf efsanesi Magnum 70 yaşında

20 Aralık 2017 
 Her on yılda bir kutlama yapan ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos, 70. yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. Frankurt'taki Leica Gallery'de açılan "Magnum Photos At 70: Past, Present, Future" sergisi yüz yıla damga vuran olayları ve fotoğrafçılarını buluşturuyor.
 Nikos Economopoulos, Türkiye, Central Anatolia. 1988.
 2017, ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos'un 70. yıldönümüydü. Her on yılda bir kutlama yapan ajans bu yıl da geleneğini bozmadı. Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger ve David Chim Seymour tarafından 6 Şubat 1947’de kurulan ajans, 70. yaşını çeşitli etkinliklerle, sergilerle ve yayınlarla kutladı. ABD, İngiltere, Çin, Hong Kong, İzlanda, Fransa, Avusturya, Slovenya ve Almanya bu kutlamalara katıldı. Ajansın efsane fotoğraf sanatçılarının retrospektifleri, tematik sergiler yıl boyunca pek çok ülkede açıldı. 2017’nin bitimine çok az kala programlar hâlâ devam ediyor. Hatta 2018’e sarkmış durumda.

 24 Kasım’da Frankurt’taki Leica Gallery‘de açılan “Magnum Photos At 70: Past, Present, Future” sergisi, galerinin ve Alman Borsası’nın (Deutsch Börse Photography Foundation) koleksiyonundan yaklaşık 50 kareye yer veriyor. 1999’dan bu yana çağdaş fotoğrafa odaklanan Deutsch Börse Photography Foundation’ın koleksiyonunda 120’den fazla uluslararası sanatçının bin 700 eseri bulunuyor. Frankurt Leica Gallery ise Nikos Economopoulos, Philip Jones Griffiths, Elliott Erwitt, Thomas Hepker, Bruno Barbey, Henri Cartier-Bresson, Werner Bischof, Inge Morath, Rene Burri, Guy Le Querrec, Ernst Haas, Paul Fusco’nın karelerine yer açıyor. Sergide, Thomos Hoepker’in 1966’da çektiği Muhammed Ali portresi ve 11 Eylül’de ikiz kulelerin yıkılışını karşı kıyıdan belgeleyen ‘9/11’ karesi, Elliott Erwitt’in 1964’te Küba’da çektiği, elinde purosuyla Che Guevara gibi efsane fotoğrafların yanı sıra Erzurum’dan, Kars’tan, Diyarbakır’dan da kareler var.

1980’lerin ortalarından 90’lara kadar Türkiye’yi ve Balkanları fotoğraflayan Yunanistanlı fotoğraf sanatçısı Nikos Economopoulos, 1991 yılında Erzurum yakınlarında top oynayan iki Kürt çocuğuyla karşılaşır ve onları futbolcuların maça çıkmadan önceden verdiği klasik pozlardan birini verdirerek çeker. 1988’de orta Anadolu’da, beyaz elbiseli küçük bir kız çocuğu objektifine gülümser. 1990’da ise yolu Kars’ın bir köyüne düşer. Karşısında soğuktan buz kesmiş yüzleri ve endişeli gözleriyle uzaklara bakan çocuklar vardır. Economopoulus, bu fotoğrafları çekerken yaşadıklarını daha sonra ‘Kendimi orada evimdeymiş gibi hissettim.“ diyerek anlatır. Sergide yer alan bu üç kareye bakarken aklımızda ‘o çocuklar kimbilir şimdi nerede?’ sorusu vardı. Onlar da Anadolu’nun bağrından koparılmış, yerlerinden yurtlarından edilmiş miydiler acaba?

Nicos Economopoulus, Near Erzurum, Young Kurds, Turkey 1991

Economopoulos_Kars_Village_Normads_Turkey 1990

Philip Jones Griffiths’in Vientam’da, Werner Bischof’un 1951’de Kore Savaşı’nda çektiği kareler serginin etkileyici fotoğrafları arasında. Dünyanın her yerinden savaşı belgelemeye gelen, ellerinde fotoğraf makinesi bulunan gazeteciler, Magnum Photos’un 70 yıllık tarihini anlatan en güzel karelerden. Tabi ki Griffiths’in de en önemli fotoğrafları arasında.

Werner Bischof, Reporter der Weltpresse, Kaesong, Korea 1952

Robert Capa’ya özel
70. yıl kutlamaları çerçevesinde Robert Capa adına iki retrospektif sergi hazırlandı. İlki Ağustos 2017’de Slovenya’da açıldı. İkincisi ise 23 Aralık’ta Çin’de başlayacak. Xie Zilong Resim Sanat Merkezi’ndeki sergi, Capa’nın II. Dünya Savaşı’nda çektiği kareler ile birlikte ressam ve yazar dostlarının fotoğraflarına yer verecek. John Steinback, arkadaşı Robert Capa için, “Bir toplumun dehşetini bir çocuğun yüzünde gösterebilmişti.” diyerek onun fotoğrafı ve duyguyu birleştirebilen kabiliyetine dikkat çeker. Capa’nın savaş fotoğrafları bir döneme tanıklık açısından gerçekten çok kıymetli.

Ernest Hemingway, William Faulkner, Henri Matisse ve Pablo Picasso gibi isimlerle yakın dostluklar kuran Capa, onları atölyesinde ya da yaşadıkları şehirlerde fotoğraflıyor. Bu karelerin pek çoğuna aşinayız. Picasso’nun sahilde bir kadına tuttuğu güneş şemsiyeli fotoğrafını ya da Matisse’nin uzun fırçasıyla resmine yaptığı müdaheleyi gösteren kareler klasikleşti.

Magnum Photos, bugüne kadar fotoğraf sanatına ve dünya tarihine 70 yıllık bir arşiv bıraktı. New York, Londra, Paris ve Tokyo’daki ofisleri ve 15 acentasıyla tüm dünyaya fotoğraf geçerek arşivini her gün güncelliyor. Büyük bir fotoğraf kütüphanesine sahip olan www.magnumphotos.com'da yaklaşık bir milyon kare var. Magnum Photos’un 70 yıllık hikayesine bugüne kadar 92 sanatçı katkıda bulundu. Bugünkü üye sayısı ise 49. Türkiye’den Ara Güler, 1953’de Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı’na katıldı ve İsmet Inönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yaptı ve fotoğraflarını çekti. Bunları Magnum Photos aracılığıyla yayınladı. En ünlüsü fotoğrafçılara çok az poz veren Picasso röportajıydı.

Günümüzde ise Emin Özmen, Magnum Photos’un aday fotoğrafçıları arasında girmeyi başardı. Geçtiğimiz temmuz ayında adaylığa kabul edilen Özmen, ajanstan 2015’te mülteci kriziyle ilgili projesi için fon almıştı. Umarız Türkiye’den birçok foto-muhabiri Magnum’un üyesi olur. Fotoğrafla tarih yazan ajansa daha nice seneler… ozarslansevinc@gmail.com





17 Aralık 2017 Pazar

‘Bu şarkıyı 1993’te yaptık, şimdi kimse üstüne alınmasın’

17 Aralık 2017
Efsanevi rock grubu Moğollar, 16 Aralık Cumartesi Almanya'nın Darmstadt şehrinde 50. yıl konserlerinden birini daha verdi. Fakat, Cahit Berkay'ın "Gari de Gari" ismiyle de bilinen ünlü bestesi bittikten sonraki 'küçük açıklama'sı, Moğollar'ın tarihinde unutulmayacak bir an oldu.
“Bu şarkıyı 1993’te yaptık, şimdi kimse üstüne alınmasın!” Evet, aynen böyle söyledi Cahit Berkay dün akşam. Pek çok insan dondu kaldı. Bahsettiği şarkı, sözü ve müziği kendisine ait olan ‘Moğollar 94’ albümünün açılış parçası Dinleyiverin Gari idi. Moğolların’ın muhalif tavrını en iyi anlatan bestelerden biri olan, “Gari de Gari” ismiyle de bilinen şarkı başlar başlamaz tüm salon eşlik etti onlara. Çünkü memleket yangın yeri; sağcısı, solcusu, Müslümanı, Kürdü, Alevisi, Ermenisi herkes dertli. Cümle alem içini döküverdi. Fakat şarkı bitince Berkay, “Küçük bir açıklama” diye söze başladı ve şöyle devam etti: “Biz bu şarkıyı 1993 sonunda yaptık, şimdi kimse üstüne alınmasın.” Peki ama bu açıklama kime ve niye? Salonda şarkıdan nem kapacak kim vardı ki?

1967’nin son aylarından kurulan ve 50 yılı geride bırakan efsanevi rock müzik grubu Moğollar, 16 Aralık cumartesi akşamı Darmstadtium Kongressaal’da gerçekten unutulmaz bir konser verdi. Onlar 50 yıl heyecanını sahnede, biz de koltuklarımızda yaşadık. Avrupa konserlerine 10 Kasım’da Köln’den başlayan grubun, Gent, Den Haag, Den Bosch, Genk, Amsterdam ve Essen’den sonraki durağı Frankfurt’a 30 km uzaklıktaki Darmstad şehri idi. Grup, Ozan Müzik Evi tarafından bu yıl üçüncüsü düzenlenen Kültür Müzik Festivali kapsamında sahneye çıktı.

Hürşehit Köse’nin kurduğu Ozan Müzik Evi, türkülerimiz, kültürümüz adına Almanya’da güzel işler yapıyor. Amacı Anadolu kültürünü, diğer kültürlerle buluşturmak. 1997 yılından beri adım adım ilerleyerek bugüne gelmişler. Evrenin Sesi Müzik Topluluğu adlı bir gönüllüler korosu var. Gençlerden ve çocuklardan oluşan saz ekibi kurulmuş. Köse’nin çocukları Direnç ve Özge de o grubun baş solistleri olarak sahnedeydiler. Moğollar’dan önce onları dinledik. Çoğunluğu Almanlar’dan oluşan Darmstad Müzik Akademisi’nin öğrencileri ve öğretmenleri de konserin bir bölümünde onlara eşlik etti ve Pir Sultan Abdal’ın Tevhit, Ötme Bülbül, Kalenin Dibinde Bir Taş Olaydım eserlerini kemanlarıyla icra etti.

Hürşehit Köse, eşi Fatma Köse ve çocuklarıyla birlikte ailece büyük bir çaba içindeler. Dostları, sevenleri oldukça fazla. Siyasi partilerle de iyi ilişkiler kurulduğu ortadaydı. Yeşiller Partisi’nin Darmstad Meclis Üyesi Barbara Akdeniz konser boyunca onları yanız bırakmadı, plaket sunumlarına katıldı. Cahit Berkay ve Taner Öngür, sanırım Hürşehit Köse’nin uğraşları boşa gitmesin diye konser boyunca epey bi uğraştılar ama kendi geçmişlerini, 50 yıllık birikimlerini o cümleyle birlikte Almanya’ya gömdüler.

Salonda Dinleyiverin Gari şarkısını üstüne alınacak pek kimse yoktu. Darmstad Alevi Derneği Başkanı’nın tebrik mesajı gönderdiği gecenin konuklarının büyük bir kısmı Alevi’ydi. Bilakis alınmak ne kelime bayağı da memnundular. Berkay’ın ‘kimse üstüne alınması’ diye hitap ettiği tek isim Frankfurt Başkonsolosu Burak Karartı idi. Ön sıradaki yerini alan Karartı, festivalin en önemli destekçileri arasında bulunuyor. Fakat Karartı böyle bir şarkıyı niye üstüne alınsın ki! Moğollar’ı tanımıyor mu, nasıl bir müzik grubu olduğunu bilmiyor mu? 1993’te yaptığınız bir eser nedeniyle size kızacak ve mütevazı müzik festivallerini, kültürel çabaları desteklemekten vazgeçecek kadar çapı çerçevesi dar bir bürokrat mı? Özür diler gibi, böyle bir açıklama yapmanıza gerek var mıydı?

Dinleyiverin Gari’nin sözlerini hatırlayalım:

baylar bayanlar, kayacak merdiven bulamayanlar, sizlere bir manimiz var dinleyiverin gari.

Paralar oldu yeşil mani
Tanımıyor engel mani
Yok insafı imanı
Bol keriz bol enayi

Gemisini kurtaran
Fedakar ve cefakar
Kaptanın yüzdüğü deniz
Biziz abicim biziz
Yüzdürmeyin gari

Dul hakkı yetim hakkı
Palavradır palavra
Niyazidir şehitler
Sızlamaz mı o kemikler
İnilerler gari

Yeşili inekler yedi
Hazineyi yamyamlar
Memleketin içine
Ediverdiler gari

Ne şiş yansın ne kebap
Diye diye olduk harap
Kalmadı başka örecek çorap
Yarab bizim başlara
Akıl veriver gari

Şimdi eller havada
Oylar yandı tavada
Yok eksilme cakada
Cek caklı vaatlere
Tok karnımız gari

Kıl olmadan dinleyiverin gari
Hayret bir şey oluvermeyin gari
Zilleri takıverip oynayıverin gari

Görüldüğü üzere 1993’ten bugüne memlekette pek bir şey değişmedi. Fakat Moğollar için çok değişmiş. Hadi onlara fazla haksızlık yapmayalım! Türkiye’de aşağı yukarı sanatçıların durumu böyle. Kafalar bu denli kuma gömülmemişti. Sesini çıkaranlar linç ediliyor. Ötekileştiriliyor. Bazı sanatçıların da tepki biçimlerini anlamak mümkün değil. Meltem Cumbul-Semih Kaplanoğlu örneğinde olduğu gibi. Fakat Moğollar gibi her dönem tavır ve duruşlarını belli eden, siyasetçileri eleştirmekten korkmayan, toplumsal olayları bestelerine taşıyarak sistemi protesto eden bir grubun sindirilmiş olmasına inanmak istemiyor insan. Konserde bu sindirilmişliği görmek çok üzücüydü.

Grup, konserin açılışını Ağrı Dağı Efsanesi’yle yaptı. Cahit Berkay, Taner Öngür, Serhat Ersöz, Emrah Karaca neredeyse her konserlerinde olduğu gibi sırt sırta vererek, 50 yıldır neden birlikte olduklarını anlatan çok güzel karelerle müziklerini icra etti. Sonra peşi sıra Selvi Boylum Al Yazmalım, Devlerin Aşkı, Dila Hatun filmlerinin besteleri geldi. 9 yıl önce vefat eden Engin Yörükoğlu, Cem Karaca ve Barış Manço da unutulmadı ve Dağlar Dağlar, Bir Gün Belki Hayatta ve Tamirci Çırağı ile onları da andılar. 2000’li yıllardan ise sadece iki eser söylediler. Berkay’ın ‘Bir gün internette bir şiir yakaladım ve onu besteledim’ dediği Çaya Kaç Şeker ve Geri Sar…



Sıra grubun klasiklekmiş ve artık onların sloganı olmuş eserlerine geldi. Önce Dinleyiverin Gari’yi söylediler ve peşinden malum açıklama geldi. Ardından Bergamalı köylüleri desteklemek için yaptıkları Ölüler Altın Takar mı… Taner Öngür, eseri anons ederken “Bu şarkıyı 1996’da Bergama’da siyanürle mücade eden köylüler için yapmıştık. Sonra söylemekten vazgeçtik. Çünkü o şirket siyanürle altın çıkarmaya devam etti. Fakat bugün planlı ve bilinçli bir çevre felaketi yaşanıyor ülkede. HES’ler, madenler… O yüzden yeniden söylemeye başladık.” diyebildi. Karadeniz’in o güzelim derelerini yok eden HES projelerine ve Artvin’deki maden çıkarma olaylarına cılız da olsa dokunmuş oldular böylece.

Sivas Katliamı’nda öldürülen 33 şair ve yazara adanan Issızlığın Ortasında’ya sıra geldiğinde grup kimliğini hatırladı ve “Bir beste var, her konserde çalıyoruz, çalmaya da devam edeceğiz. Ta ki Sivas Katliamı’nın katilleri bulunana kadar. Unutmayacağız, unutturmayacağız.” dediler. “Bir Şey Yapmalı”da da ise yine olanlar oldu ve Taner Öngür kendini tutamayıp “Bugün bütün yöneticiler ceplerini doldurma peşinde.” diye başladığı cümlesini “Bu ne kadar sürecek? Bütün yöneticiler, yani dünyayı yöneten insanlar bence sadece kendi ceplerini düşünüyorlar genel olarak. Sadece bir ülkeden bahsetmiyorum hepsi hepsi… O yüzden tüm halklar birleşmeli ve bir şey yapmalı.” diye toparladı.

Konserin sonunda gruba, Evrenin Sesi Müzik Topluluğu eşlik etti ve Uzun İnce Bir Yoldayım’ı söyleyerek geceyi tamamladılar. Cahit Berkay, Burak Karartı’nın takdim ettiği 50. yıl plaketini “Büyükelçimize grup arkadaşlarım adına teşekkür ediyorum. Böyle bir etkinliği destekleyen devletimizin bir temsilcisini burada görmekten ben çok onore oldum.” cümleleriyle teslim aldı.

Bir yanda “Önümdeki birkaç yıl için arkamdaki onlarca yılı korkaklık ederek çöpe atacak biri değilim.” cümlesini de içeren tarihi savunmasıyla Ahmet Altan, diğer yanda 50 yıllık müzik kariyerini Avrupa turnesiyle taçlandırmak için yola çıkan ve ‘ne şiş yansın ne kebap’ diyerek kendi bestelerine dahi ihanet eden Moğollar… Oysa Cahit Berkay, 2007 yılında verdiği bir röportajda şöyle demişti:

“1993’te Moğollar’ı tekrar kurduğumuzda dünya da değişmişti biz de. Ailemiz, çocuklarımız vardı, sosyal sorumluluğumuzu kavramıştık. Tepki göstermemiz gereken konular vardı. Sivas’ta yakılan aydınlara sahip çıkmalıydık. Erozyonu dert edinmiştik. Siyanürlü altıncılara, Türkiye’nin muhafazakarlaşmasına tepki vermeliydik. Eğlendirme çabası yerine, muhalif müziği seçtik. Tiraj, rating kaygısı olmadan müzik yaptık. Bizi bu mutlu etti. Müzikseverler bize sahip çıktı. Bugün Moğollar bu sayede saygı duyulan bir topluluk. Keşke Türkiye yaşanabilir, sorunsuz bir ülke olsaydı. Politik kaygı duymadan müzik yapabilseydik.”

Evet, keşke… 1993 Moğollar’ın yeniden bir araya geldiği önemli bir tarihti. Grubun bugün dahi sahip çıkmaktan vazgeçmediği Sivas Katliamı da ne yazık ki aynı yıla denk gelmişti. Ve daha birçok olay… Fakat Moğollar, dün gece müziğiyle, tavrıyla 1990’larda kalan nostaljik bir grup olduğunu kanıtladı. Mesela 2000’li yıllarda memlekette protesto edeceğiniz hiç mi bir şey olmadı? Günümüzde sizi ilgilendiren hiçbir şey yok mu? Suçları kanıtlanmadığı halde tutuklu bulunan binlerce kadın ve cezaevindeki 700 bebek de mi dikkatinizi çekmedi? Fikir özgürlüğüyle ilgilenmiyor musunuz? Yaklaşık 200 gazeteci ve yazar hapiste. Aslında Moğollar, dün geceki tavırlarıyla 12 Mart ve 1980 darbelerinde sırf söyledikleri şarkılar nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kalan ya da hapis yatan Cem Karaca, Selda Bağcan gibi sanatçılara da vefasızlık etmiş oldular.

Acilen bir şey yapmalı sevgili Moğollar. Biz yine sizi dinlemeye geleceğiz, şarkılarınıza eşlik edeceğiz ama Darmstad konserinizdeki açıklamalarınızı da asla unutmayacağız…



ozarslansevinc@gmail.com

3 Aralık 2017 Pazar

Sanatla geçen bir ömür: Gencay Kasapçı

3 Aralık 2017
Çağdaş Türk resminin özgün isimlerinden Gencay Kasapçı, 84 yaşında hayatını kaybetti. Dün Mersin'de toprağa verilen Kasapçı, nazar boncuklarını eserlerinde Türkiye'de ilk kullanan isimdi. Gencay Kasapçı, hayatının son üç senesine iki retrospektif sergi, bir film sığdırdı. Ardında bir de ZERO tartışması bırakıp gitti.

Gencay Kasapçı’yı 2013’te Küçükçekme Cennet Kültür Merkezi’nde açılan ilk retrospektif sergisi “Sanatla Bir Ömür’ sayesinde tanımıştım. Sergiden önce Fenerbahçe’de buluşup röportaj yapmıştık. Kasapçı o gün, 1960’lı yıllardan beri neler yaşadığını, bir buval dolusu nazar boncuğu ile İtalya’ya gitme maceralarını ve sanat hayatına dair daha pek çok olay anlatmıştı. “80 yaşında bir film bile çektim, artık her şeye hazırım.” cümlelerini sarf ettiği an gözümün önünden geçiyor.

Gencay Kasapçı, hayatının son üç senesine iki retrospektif sergi, bir film, bir de ZERO tartışması bırakıp gitti. Sanatçı, ölümünün ardından, ‘Türkiye’nin ilk ve tek ZERO sanatçısı’ olarak anılıyor. ZERO sanat akımı Türkiye’de 2015’te Sabancı Müzesi’nde açılan ‘ZERO’ sergisi vesilesiyle duyuldu. 1950’li yıllarının sonlarında Almanya’da gelişen akımın amacı 2. Dünya Savaşı’nın yarattığı karamsar havayı dağıtmak, insanlara ümit olmaktı. Alman sanatçılar, Otto Piene, Heinz Mack ve Günther Uecker’in öncülük ettiği akım tüm Avrupa’yı etkilemişti. Ünü Japonya’ya kadar ulaşmıştı.


ZERO Vakfı kurucu yöneticisi Mattijs Visser‘e göre ZERO, aynı duyguları paylaşan dostların, arkadaşların bir araya gelmesinden ortaya çıkan bir sinerjiydi. Fakat 2010’lu yıllara kadar bu akım büyük bir sessizliğe gömülmüştü. 2014’te yükselişe geçti. Önce New York’taki Guggenheim Müzesi’nde, daha sonra Berlin Martin Gropius Bau Müzesi ve Amsterdam Stedelijk Müzesi’nde ard arda ZERO sergileri açılıyor. Dördüncü sergi ise, 2015’te Sakıp Sabancı Müzesi’nde “ZERO: Geleceğe Geri Sayım” adıyla gerçekleştirildi. Gencay Kasapçı da bu sergi vesilesiye tekrar gündeme gelmişti. 1950’li yıllarda eğitim için İtalya’ya gitmesi ve ZERO sanatçılarının açtığı sergilere katılması onun da adının zikredilmesine vesile oldu.

Fakat serginin açılığı ilk gün, Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Nazan Ölçer, “Gencay Kasapçı, aslında ZERO sanatçısı değil. O yıllarda İtalya’da okuduğu için akımdan etkileniyor. ZERO sanatçılarıyla ilişkisi, o çevreyle yakınlığı olmuş. Onlardan etkilenerek hareketli eserler de yapmış. Fakat anlaşılan o dönemi çok uzun sürmüyor. Türkiye’ye geldiği zaman bambaşka işler yapıyor. Ama yine de o sergilere katılmış olması bizi çok heyecanlandırdı. Çok hoş bir sürprizdi. Sağlık durumu iyi olmadığı için serginin açılışına gelemedi ama daha sonra sempozyum dizimiz olacak, kendisini orada ağırlayacağız.” diyerek şaşırtan bir açıklama yapmıştı. Kasapçı bu tür açıklamalarla, tartışmalarla uzaktan yakından pek ilgilenmedi. Fakat 26 Ekim-9 Aralık 2016 tarihleri arasında Russo Art Gallery’de açtığı “Zero 1960-2016” başlıklı belki de son sergisi ile yerini yurdunu belli etti. Kasapçı o gün, hayatının bir dönemini etkileyen ZERO akımına dair şöyle demişti:
“Ben ışık, renk ve sonsuzluk ressamıyım diyebilirim. Bu sergiye karar verildiğinde ölümü bekliyordum. O kadar yüksekti ki değerlerim… Bulunduğumuz noktayı düşündüm, geldiğimiz günü düşündüm ve tabi ki ölümü düşündüm. Bu bir süreç. Nereden geliyoruz? Ana rahminde bir noktadan geliyoruz, birçok sıfırlar yaşayarak sonuçta yine sıfıra ulaşıyoruz.”


İtalya yılları
Gencay Kasapçı, Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdikten sonra 1959’da İtalya’ya gider. Burada farklı sanat ekolleri içerisinde yer alır. Uzun sanat hayatı hep zorluklarla mücadele ederek geçen Kasapçı, tutkusu sayesinde birçok zorluğun üstesinden gelmeyi başarır. Henüz 25 yaşındayken bir bavul dolusu nazar boncuğunu İtalya’ya götürmek ister. Ama bu mümkün değildir, yasaktır. “Buna izin, verse verse bakan verir” derler. Dönemin Maliye Bakanı, Yassıada’da idam edilen Hasan Polatkan’dır. Kasapçı, randevu almak üzere bakanlığın merdivenlerinde nöbet tutar. Polatkan arabasından inince de önüne atlar. Ertesi sabah saat 09.00’da ilk randevuya adını yazdırır.

İtalya’da geçen yılları, her bakımdan verimlidir. Sanat tarihçisi Ömer Faruk Şerifoğlu, onun bu dönemini şöyle anlatıyor: “Floransa Akademisi Collaccki Atölyesi’nde fresk ve mozaik çalışmalarında bulunur ve önemli başarılara imza atar. Milano’nun minimalist akımının içinde bir Türk sanatçısı olarak değer kazanır. Eserleri o yılların avangarde galerilerinde ve ZERO grubu içindeki sergilerde yer alır ve beğeni ile karşılanır. Nazar boncuklarını eserlerinde kullanan ilk sanatçı olur. 1954’te tek model ve renkte üretilen nazar boncukları yapan fırınları bularak daha renkli cam kullanmaları için ikna eder ve üretimlerine daha sanatsal bir boyut katmalarına yardımcı olur. 1958’de nazar boncuklarını kullanarak yaptığı ve Turizm Bakanlığı’nın satın aldığı masa, Brüksel Dünya Fuarı Türkiye Pavyonu’nda teşhir edilir.”

Gencay Kasapçı’nın Roma’da yaşadığı 1960’lı yıllarda pek çok ressam, 57 yaşında ölen Japon sanatçı, düşünür Nobuya Abe’nin çevresinde toplanır. Kasapçı da o ressamlar arasındadır. Abe, sanatçılardan oluşan “Illimunation” adlı bir grup kurar ve hep birlikte sergi açarlar. Gencay Kasapçı Türkiye’ye döndüğü için sergiye katılamaz. Gruptan arkadaşı olan Mira Brtka ile 9 yıl önce İstanbul Bienali’nde karşılaşan Kasapçı, onunla bir film çeker. Yaklaşık 50 yıldır birbirinden habersiz aynı doğrultuda resim yapan iki arkadaşın hikayesini anlatan belgesel film “Different is the Same”in çekimleri, Mersin, İstanbul, Roma, Bratislava, Novi Sad’da tamamlanır.


ozarslansevinc@gmail.com