24 Mart 2015 Salı

Türkiye'de böyle kütüphaneler var

24 Mart 2015
 Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel’in “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” isimli sergisi 30 Mart’ta Cemal Reşit Rey’de (CRR) açılıyor. Osmanlı dönemine ait kütüphanelerden modern üniversite kütüphanelerine kadar 12 mekânın fotoğraflarının yer aldığı sergi bir hafta açık kalacak.
İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)
 ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ Evet!.. Türkiye’de böyle kütüphaneler var ama çoğumuz bilmiyoruz; yanından geçiyoruz, hatta içine giriyoruz fakat fark etmiyoruz. Fotoğrafçı Ümit Oğuz Göksel tam da bu amaçla, yani kütüphaneleri tanıtmak için İstanbul’un kütüphanelerini fotoğrafladı. İlk başta sıradan bir projeydi bu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Kütüphane Haftası nedeniyle kendisinden böyle bir çalışma yapmasını istemişti. On iki kütüphaneyi fotoğraflayacak ve karelerini sahibine teslim edecekti. Fakat öyle olmadı... Beş aydır kütüphanelere gire çıka emektar çalışanları yakından tanıdı, kütüphanecilik dünyasıyla gönül ilişkisi kurdu. Eş-dost, arkadaş çevresinin fotoğraflara bakıp ‘Türkiye’de böyle kütüphaneler mi var?’ sorusuyla gelen hayretlerini de görünce işin rengi değişti.

    İstanbul’da yaklaşık 400 kütüphane bulunuyor ancak Göksel, belli başlı kütüphaneleri çekmiş: İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA) Kütüphanesi, İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM), Atatürk Kitaplığı, Kadın Eserleri Kütüphanesi, Nadir Eserler Kütüphanesi, Kadıköy Tarih Edebiyat Sanat Kütüphanesi, Beyazıt Kütüphanesi, Süleymaniye Kütüphanesi, Orhan Kemal Kütüphanesi, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi, Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi ve İTÜ Kütüphanesi. Belli başlı kütüphaneler diyoruz ama onların da pek tanınmaması ne kadar ironik!

“DEPOLARI BİZİM EVDEN DAHA DÜZENLİ”
Ümit Oğuz Göksel, “Fotoğraflarla İstanbul Kütüphaneleri” sergisinde ziyaretçilerin bugüne kadar farkında olmadıkları detayları, mesela kütüphanelerin etkileyici mimarilerini bu fotoğraflarla keşfedeceğini söylüyor ve ekliyor: “Kütüphaneler, İstanbul’un kültür tarihinin en önemli unsurlarından olan kitapların evidir. Son derece önemli olan bilgileri barındırmasına rağmen toplumun küçük bir kesimi bu imkândan yararlanıyor. Bu sergi ile öncelikle İstanbul’da yaşayanlara bu zenginliği tanıtmak ve anlatmak istedim. Yüzlerce kütüphanenin çok az bir kısmına ulaşabildiğim için üzgünüm.”

    Okumayan bir toplum olduğumuzdan herkes şikâyet eder. Fakat Göksel’in izlenimleri ümit verici. Kütüphanelere dair beş aylık gözlemleri şöyle: Doluluk oranı oldukça yüksek, sadece sınava çalışmaya gelenler değil, gerçekten kütüphane için gelenler çoğunlukta. İSAM, IRCICA gibi ihtisas kütüphaneleri yaygınlaşıyor, kütüphane görevlileri 7/24 okuru nasıl mutlu ederiz diye mesai harcıyor ve okura inanılmaz bir hürmet gösteriliyor. Aynı zamanda Işık Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Göksel, “Ziyaretçileri, çalışanları seyrettim, ondan sonra çekime geçtim. Depolarına girdim, depolar bile bizim evden tertipliydi.” diyor. 
    Bu yıl 51’incisi düzenlenen “Kütüphane Haftası” kapsamında açılacak olan sergi, 5 Nisan’a kadar görülebilir.
İslam Tarih, Sanat ve Kültür Araştırma Merkezi (IRCICA)

Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi

Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi 
Kadir Has Üniversitesi Kütüphanesi

Beyazıt Kütüphanesi gazete arşivi

 İslam Araştırmaları Merkezi (İSAM)

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Kadıköy Edebiyat ve Sanat Kütüphanesi

Süleymaniye Nadir Eserler Kütüphanesi
Orhan Kemal Kütüphanesi

Süleymaniye Kütüphanesi deposundan bir detay

Ümit Oğuz Göksel, Ahmet Hamdi Tanpınar Kütüphanesi'ni çekerken
 HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

16 Mart 2015 Pazartesi

Film yıldızı değil, şovmenim

17 Mart 2015
X-Men, Sefiller gibi Hollywood filmlerinde rol alan fakat daha çok X-Men'deki Wolverine karakteriyle tanınan Avustralyalı oyuncu Hugh Jackman, önceki gün İstanbul'a geldi. Bugünden itibaren dört akşam "An Evening With Hugh Jackman" (Hugh Jackman'la Bir Gece) müzikaliyle Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'nde sahneye çıkacak. Zorlu Center PSM Sky Lounge'ta gazetecilerin sorularını cevaplayan Jackman, Türkiye'ye ikinci kez geliyor. İlk 19 yıl önce, Fethiye'ye balayı tatili için gelmiş ve eşiyle birlikte 18 saat otobüs yolculuğu yapmışlar. Jackman'a bu akşamki gösterisinde 32 kişilik orkestra, dans ekibi ve adı açıklanmayan bir Türk sanatçı eşlik edecek. Sahnede iki buçuk saat kalacak olan sanatçı, ‘Singin' in the Rain' ve ‘Guys and Dolls' gibi Broadway'in klasikleşmiş, en başarılı müzikallerinden 26 parça seslendirecek. Basın toplantısında Elves Presley'in 'Fever' şarkısından çok az bir bölüm seslendiren Jackman'ın konuşmasından öne çıkan başlıklar…

Sefiller filminden de şarkılar olacak
Şovum aslında benim hayatımı anlatıyor. Bu nedenle benim için farklı anlamları olan parçalar söyleyeceğim. Gösteride tiyatro oyunum Oklahoma, Sefiller filmi, sevdiğim rock and roll şarkıları olacak. Ayrıca biliyorsunuz Broadway şovlarında rol alıyorum, klasikleşmiş Broadway şarkılarını da söyleyeceğim.
 
Türkçe şarkı söylememem sizin hayrınıza olur
Şovu ilk kez 2011'de San Francisco'da sahnelemeye başladım. Sonra Toronto'da, Broadway'de ve birkaç şehirde daha sahneledim. Zorlu Center PSM'den davet aldığımda çok heyecan duydum. Daha önce sahnelemediğim yeni sahneler var şovumda. Özel bir sürprizim de olacak size. Hayır, Türkçe şarkı söylemeyeceğim, bu sizin hayrınıza olur zaten. Keşke söyleyebilseydim. Belki hafta sonuna doğru bir şeyler öğrenebilirim. Bir Türk sanatçıyla aynı sahneyi paylaşacağım. Umarım iyi bir ikili oluruz.
Film yıldızı olmam beklenmedik bir gelişmeydi
Benim için her şey sahnede başladı. Önce müzikallerde rol aldım. Profesyonel müzikal kariyerime 1996 yılında Melbourne'da sahnelenen Beauty and the Beast'in (Güzel ve Çirkin) Gaston rolüyle başladım. Sunset Boulevard'da, Summa Cabaret'te ve 1998'de Royal National Cabaret'de sahnelenen Oklahoma'da başrol oynadım. Sahne şovları en keyif aldığım işlerim. Film yıldızı olmak benim için beklenmedik bir gelişmeydi. Herkes beni Wolverine karakteriyle tanıdı ama ben ondan çok farklıyım. Hayatım boyunca yaptığım en beklenmedik şey X-Men'de oynamaktı. Ama bu müzikal, hayatımın ta kendisiyle ilgili. Film yıldızından çok, şov insanı olduğumu söyleyebilirim.
 
Sabah uyanıp Boğaz'ı seyrettim...
İşimi büyük bir aşkla yapıyorum. Bugün İstanbul'da uyandım. Dışarıya baktım, Boğaz'ı seyrettim, bu olağanüstüydü, inanılmazdı. Herhalde dünyanın en şanslı insanı ben olmalıyım diye düşündüm. Çocukken odamın duvarlarında rock and roll yıldızlarının fotoğrafları yoktu ama dünyayı gezen insanların fotoğrafları vardı. Bakın bugün ben de buradayım. Yaptığım şeyi iş gibi düşünmüyorum. Çok büyük mutluluk duyuyorum. Ailemi geçindiriyorum. Çocuklarıma iyi bir eğitim alma imkanı sağlayabiliyorum. Bütün bunlar çok büyük bir nimet. Oyuncular olarak bizler, ‘şöyle yoğunuz, böyle yoğunuz' demeye, abartmaya bayılırız. Ben aslında epeyce geziyorum da…
 
"Son Umut" gibi bir film yapabilirim
Bu yılın, birlikteliği sembolize eden, uzlaşmayı yansıtan ve hep birlikte neler öğrenebileceğimizi simgeleyen çok önemli bir yıldönümü olduğunu düşünüyorum. Müzikalimin böyle bir zaman dilimine, Gelibolu'nun 100. yıldönümüne denk gelmesi güzel bir tesadüf oldu. Son Umut (Russell Crowe'un Çanakkale filmi) gibi bir film yapabilirim. Ben sadece sahnede olmanın gücüne değil, aynı zamanda bir film vesilesiyle insanlarla bağlantı kurmanın gücüne de inanıyorum. Son Umut filminde her iki tarafı anlamaya çalışıyorsunuz. Avustralya'da büyümüş insanlar olarak biz sadece madalyonun bir yüzünü biliyorduk, işte sinemanın gücü buradan geliyor. Bir şekilde kalbinizi yumuşatıyor. Tarihe ilgi duyan biriyim fakat, Osmanlı İmparatorluğu ve Atatürk ile ilgili kalın bir kitap okudum ve bunca yıl hüküm sürmüş imparatorlukla ilgili ne kadar az bilgi sahibi olduğumu görünce utandım.

Birdman'i kendime çok yakın buldum
Wolverine karakterini 15 yıl canlandırmış biri olarak Birdman'de anlatılan hikâyeyi kendime çok yakın buldum. Burada karakterin yaptığı en büyük hata pes etmesiydi. Eğer pes etmeseydi, bence gayet yolunda olacaktı her şey. Bu rolü ölene kadar oynayacaksın dediler. Bana sorarsanız harika bir filmdi. Bir oyuncunun yaşamını anlamayan ve ondan neler beklendiğini bilemeyen insanlar işin içyüzünü çözemiyorlar. Wolverine 40 yıl daha oynamayı şu anda tahayyül edemiyorum ama ne olacağını da bilemeyiz. 

Her şovda 1,5 kilo kaybediyorum
Oyunculuğu gerçekten çok seviyorum. Bazı arkadaşlarım, ‘hiç merak etme yakında orta yaş krizi yaşarsın' diyor. Şu anda 46 yaşındayım ve öyle bir kriz henüz vurmadı beni. Her şey yolunda gidiyor, kendimi iyi ve genç hissediyorum. Performans sahneliyor olmaktan memnuniyet duyuyorum. Dans etmeye bayılıyorum. Aşağı yukarı her şovda 1,5 kilo kaybediyorum.
Yaklaşık 30 dakika boyunca gazetecilerin sorularını cevaplayan Hugh Jackman'i dün dev bir medya ordusu takip etti. Toplantıda Türk medyasının yanı sıra Toronto ve Dubai'den gelen gazeteciler de vardı.
Oyuncuların yüzde 98'i işsiz
Yaşlanmak kaçınılmaz bir şey tabi… Yaşlanınca herhangi bir rol alamamaktan korkmuyorum. Dürüst olmak gerekirse, şu anda kariyerimin hayal ettiğimin on yıl daha ötesindeyim. Günümüzde dünyadaki oyuncuların yüzde 98'i işsiz. Türkiye'deki oranı bilmiyorum ama hayatına oyuncu olarak başlayıp oyuncu olarak bitiren insan sayısı çok az. ‘Ben 80 yaşına kadar çalışmayı hak ediyorum' gibi düşüncelere kendinizi gark ederseniz hata yapabilirsiniz. Çünkü bu düşük bir ihtimal. Ben şu anda yaşadığım şeyi, büyük bir teveccüh olarak görüyorum.
 
Başarı, para mutluluk getirmez
Tabi ki uzun yıllar oyunculuk yapmak istiyorum. Bundan 20 yıl önce eşimle tanıştığım zaman ilk tiyatro oyunumu sahneliyordum ve haftada aşağı yukarı 800 dolar kazanıyordum ve son derece mutluydum. Yani 19 yıl önce İstanbul'a geldiğimde de mutluydum, şimdi yine aynı derecede mutluyum. Nerede kaldığımızı tam hatırlamıyorum ama gecesi 25 dolar olan bir odada kaldık. Başarı, para size mutluluk getirmeyecek. Kim olursanız olun, ne öğrenmiş olursanız olun hayatınıza karşı sergilediğiniz tavırla ilgilidir mutluluk. Bir şeyin sonsuza dek süreceğiniz öngörmek sizi mutsuzluğa götürür.

Kamera karşısında rahatlamam 20 yılımı aldı
Sahne üzerinde performans sergilemek beni daha çok mutlu ediyor. Film yapma süreci, son derece teknik bir süreç. Bütün gün çekimler sürüyor. İki dakikalık bir çekim çıkıyor sonucunda. Ama sahnede olmak da kamera karşısında olmak da beni tatmin ediyor. Bu arada film setinde (kamera karşısında) rahatlamam 20 senemi aldı. Filmler içinde en iyi performansımın Sefiller olduğunu söyleyebilirim. Kendini seyretmek çok zor bir iş, benim avuçlarım terliyor.
Osmanlı torunu mu, Türk mü, değil mi? 
Herkesi Türk ya da Osmanlı torunu ilan etmeye nasıl da meraklıyız! Hugh Jackman dünkü basın toplantısında kendini Türk ilan etmedi. Ama buna rağmen, bütün siteler, gazeteler bu cümlelerle yıkılıyor, Türklüğüyle ilgili başlıklar vs. Bu ne kompleks, bu ne ırkçılık. Ayrıca bu konu ilk kez gündeme gelmedi. Bir-iki ay önce bir gazeteye verdiği röportajda Türklüğü'nden! bahsetmişti. Dünkü toplantıda yeni olan başka bir şey vardı ama nedense kimse ilgilenmemiş. Tam olarak ne söylediğini aşağıda yazdım. Bu soru kendisine ikinci kez sorulunca 'bu mesele biraz karışık' diye konuya girdi ve çark etti. Bana göre skandal bir cümlesi bile var: "Bugün buradayım ve Türküm" şeklinde. Yarın başka bir ülkede başka bir şey olacam demektir bu. Bir insanı medya maymununa döndürmenin bir örneği de Hugh Jackman oldu.

Hugh Jackman, Türkiye'ye gelmeden önce bir gazeteye röportaj vermiş ve dedelerinin Türk olduğunu, Osmanlı topraklarında yaşadığını söylemişti. Jackman dünkü toplantıda önce bu bilgiyi doğruladı ve şöyle dedi: “Avustralya'da doğdum büyüdüm ama İstanbul ile bağlantım var. Çünkü büyük büyükbabam burada yaşıyordu. Sanırım Sakız Adası'nda doğmuş ve sanırım burada bir bankada çalışmış. Babam birçok kez İstanbul'a geldi. Her zaman da bana der ki, ‘sen kısmen Türksün'. Belki o yüzden Türk kahvesine bayılıyorum. Sabahları uyanıp da bir fincan Türk kahvesi içmek kadar beni mutlu eden bir şey yok.”

Jackman'a sonra tekrar aynı soru sorulunca bu kez gerçeği şöyle açıkladı: “Aslında biraz karışık bir durum. Ailemin bazıları ‘dedemiz Türk'tü, bazıları Yunan'dı diyor. Yani bilemiyorum. Ama bugün buradayken Türk diyorum. Dürüst olmak gerekirse yüzde yüz emin değiliz bundan. Dedemin sonra İngiltere'ye gidip bir İngiliz kızıyla evlendiğini biliyoruz. Yüzyıl kadar önce. Dolayısıyla tam emin değiliz.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



 





Edebiyatın, Çanakkale ile acıklı imtihanı

16 Mart 2015
1915 yılının Haziran ayında Çanakkale Cephesi’ne bir ‘Edebi Heyet’ gönderildi. Aralarında şair, yazar, ressam ve bestekârların yer aldığı bu heyetin ‘edebi başarısızlığını’ Beşir Ayvazoğlu kaleme aldı. 
Edebi Heyet, Beşinci Ordu Karagahı'nda General Liman von Sanders ile birlikte.

Mehmed Emin Yurdakul, Ağaoğlu Ahmet, Yusuf Razi Bel, Nazmi Ziya Güran, Çallı İbrahim, Ömer Seyfeddin, Celâl Sâhir Erozan, Hamdullah Suphi Tanrıöver, Ahmet Yekta Madran, Müfid Râtib, Ali Cânip Yöntem, İbrahim Alâettin Gövsa, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Hıfzı Tevfik Gönensay, Hakkı Süha Gezgin... 1915 Haziran’ının sonlarına doğru, otuz kadar şair, yazar, ressam ve bestekâr Harbiye Nezareti Karargâh-ı Umumi İstihbarat Şubesi Müdürlüğü’nden birer tezkere aldılar. Yazıda, Çanakkale’de muharebe alanlarını gezerek duygu ve düşüncelerini anlatmaları isteniyordu. Davete olumlu cevap verenler, 11 Temmuz Pazar sabahı, kollarında beyaz üzerine yeşil defne dalları işlenmiş işaretler bulunan haki keten elbiselerini giymiş, kabalaklarını başlarına geçirmiş olarak Sirkeci Garı’nda buluştular, fakat Abdülhak Hâmid, Tevfik Fikret, Halit Ziya, Süleyman Nazif gibi ünlü isimleri aralarında göremeyince büyük bir hayal kırıklığı yaşadılar. Omuzlardaki yük daha da ağırlaşmıştı. Her birinden Arıburnu ve Seddülbahir cephelerini gezdikten sonra kendi sanatlarının diliyle kahramanlık ve zafer neşideleri bekleniyordu.
Seddülbahir Grup Kumandanı Vehip Paşa, düşmandan alınan makineli tüfekleri Edebi Heyet'e gösterirken (Harp Mecmuası Sayı 3, Kanunusani 1331)

Edebi Heyet üyeleri, Çanakkale yolunda bir mola sırasında.

Edebi Heyet, Arıburnu ve Seddülbahir’de on gün geçirir. Yazar Beşir Ayvazoğlu, bu geziyi, sonucunu ve bugüne kadar uzanan yansımalarını kaleme aldı. Ayvazoğlu, “Edebiyatın Çanakkale ile İmtihanı” (Kapı Yayınları) kitabının ilk bölümünde Edebi Heyet’teki isimleri fotoğraflarıyla birlikte tek tek tanıtıyor. “Kim Davet Edildi, Kim Edilmedi” başlığı altındaki ikinci bölümde Abdülhak Hamit Tarhan, Tevfik Fikret ve Mehmed Akif Ersoy’un heyette neden yer almadığını açıklıyor. Mesela Mehmet Akif, o sırada Almanya’da başka bir işle görevlendirilmiştir, Tevfik Fikret ise çok hastadır, zaten o yıl vefat ediyor.
 Çanakkale’ye davet edilenler arasında gördüklerini uzun uzadıya anlatan tek isim, Türk Ocağı Reisi Hamdullah Suphi olmuş. Suphi, İkdam gazetesinde “Gördüklerimiz” başlığı altında sekiz bölüm halinde tefrika ettirdiği ve daha sonra küçük değişikliklerle “Günebakan” adlı eserine aldığı bu yazısında izlenimlerini 11 Temmuz 1915 sabahı trenle Sirkeci’den yola çıktılar.
Edebi Heyet’in Çanakkale’ye ziyaretini ve dönüşünü 13 bölümde anlatan Beşir Ayvazoğlu, edebiyatımızın bu konuda neden başarısız olduğunu Sonsöz’de şöyle açıklıyor: “Çanakkale’de yazılan, Mehmed Akif gibi büyük bir şairin bile bütün şairlik kudretini kullandığı halde zor anlatabildiği bir destanı, Mehmed Emin Yurdakul’dan ve gencecik, tecrübesiz –ve kabiliyetleri sınırlı- şairlerden beklemek büyük bir hata ve haksızlıktı. Başarısızlığın sorumluluğu elbette heyeti teşkil ederken yanlış kararlar verenlerindir.” Çanakkale ile ilgili bugün bile dişe dokunur bir film, tiyatro, sergi, yayın sayısının az olması acaba yine bu yanlış kararlarla açıklanabilir mi?

Ahmet Haşim Çanakkale'deyken...

Bu fotoğraf, Birinci Dünya Savaşı’nın çıkması üzerine 22 Ekim 1914’te askere çağrılan Ahmet Haşim’e ait. Kendisi Çanakkale cephesine gönderilmiş, fakat Beşir Ayvazoğlu’nun hikayesini yazdığı Edebi Heyet’e çağrılmamış. Döndükten sonra Ahmet Haşim’in Çanakkale’ye dair anlattıkları dostlarını hayal kırıklığına uğratmış. (Kitapta neler anlattığını okuyabilirsiniz). Yakup Kadri, “Canım, Çanakkale’de gördüklerin bundan mı ibaret?” diye sorunca, “Yok, bir de düşman bombardımanlarının havada bir patiska çarşafın yırtılışını andıran sesleri vardı” diye alaylı bir tavırla cevap veren Haşim, gözlerinin ucuyla gülümseyerek şöyle devam etmiş: “Benden bir kahramanlık neşidesi mi bekliyordunuz? Onu da her şey olup bittikten sonra izzet ve ikram ile Çanakkale’ye davet edilen şairlerden dinlersiniz.” Şimdi burada sizinle konuşan sadece ihtiyat zabiti Haşim Efendi’dir.”
Ayvazoğlu Haşim bu sözlerini şöyle yorumluyor: Haşim’in bu sözlerinde, gülümseyerek söylenmiş olsa da acı bir sitem vardır. Harp bütün şiddetiyle devam ederken İstanbul’da vakit geçiren, bir kısmı çok genç ve tecrübesiz şair ve yazarları zafer destanları yazmaları için Çanakkale’ye gönderirken, “zaferin ne pahasına kazanıldığını ta içinden görmüş ve ateş hatlarının nice tehlikeli saatlerini bizzat yaşamı olan Ahmet Haşim’i kimse hatırlamamış, aklının ucundan geçmemiş, hatırlamışsa bile Arap olduğu için Türkçülerden oluşan heyete katılması uygun görülmemiştir.

Çanakkale’de bir ressam
Topçu Bataryası, Çallı İbrahim

Edebi Heyet’te ressam olarak iki sanatçı vardı: Çallı İbrahim ve Nazmi Ziya. Çallı İbrahim, savaşla anlatan, daha sonra Viyana’da da sergilenen 6 eser yaptı: Topçu Bataryası, Yaralı Asker, Siperde Gece Baskını, Siperde Sabah, Çadırın Önünde ve Subay. Beşir Ayvazoğlu’nun belirttiğine göre bu resimlerden son üçünün nerede olduğu bilinmiyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 
 


14 Mart 2015 Cumartesi

Gregor Samsa, bir sabah böcek olarak uyanalı 100 yıl oldu

14 Mart 2015
Bu yıl, Franz Kafka’nın ünlü eseri “Dönüşüm”ün yayımlanışının 100. yıldönümü. Kafka’nın 1912’de yazdığı fakat 1915’te yayımlanan eseri, bugüne kadar pek çok yazarı etkiledi, ilham kaynağı oldu. “Dönüşüm” 20. yüzyılın en çok atıfta bulunulan kurgu yapıtlarından biri olarak değerlendirildi. 50 sayfalık bu kısa hikâyeyi, ilk kez genç bir hukuk öğrencisiyken okuyan Nobel ödüllü yazar Gabriel Garcia Marquez şöyle demişti: “İlk cümlede neredeyse yataktan düşüyordum. Hayret etmiştim… İlk cümleyi okuyana kadar kimsenin böyle yazabileceğini düşünmüyordum, eğer bilseydim yazmaya daha uzun zaman önce başlamış olurdum, böylece derhal kısa hikâyeler yazmaya koyuldum.”
Türkçeye “Dönüşüm” veya “Değişim” adıyla pek çok kez çevrilen öykü, ülkemizde en çok okunan kitapların başında geliyor. Gregor Samsa’nın bir sabah kendini dev bir böceğe dönüşmüş olarak bulmasıyla başlayan ve hayatındaki değişiklikleri anlatan öykü, acaba bizim edebiyatçılarımızı nasıl etkiledi? Dört yazar, bu sorumuza cevap verdi. Ayrıca Kafka’nın tüm eserlerini daha geniş bir okur kitlesine ulaştıran Cem Yayınevi’nin sahibi Ali Uğur, eserin Türkiye’deki yayın sürecini ve ismi hakkındaki tartışmaları değerlendirdi.

ENİS BATUR: “İlk okuduğumda çok gençtim, her şeyi yanlış anlamıştım”
"Şu an 38-39 arası ateşle yatıyorum, Samsa'dan farkım yok! Şunu söyleyebilirim: Kitabın adı Türkçeye yanlış çevrilmiştir, 'Dönüşüm' değil, 'Başkalaşım' olmalıdır. Kapakta sık sık hamamböceği kullanılmıştır, Kafka oysa yayıncısını uyarmıştır, "sakın hamamböceği koymayın kapağa" diye, çünkü-elbette-ortada böcek falan yoktur. İlk okuduğumda çok gençtim, her şeyi yalan yanlış anlamıştım."

AHMET BÜKE: “Kitabı bankın üzerine bırakıp gittim”
"Dönüşüm'ü lise sona giderken Karşıyaka'da bir kitapçıda görüp almıştım. Cebimdeki paraya en uygun kitap olduğunu hatırlıyorum. Bu yüzden hep ince kitapları sevdim. Ucuz ve güzel olurlar. Hemen bir parka oturup okudum. Şuna karar vermiştim: "Yazmak benim işim olamaz." Kitabı bankın üzerinde bırakıp gittim. Acaba benden sonra okuyan oldu mu onu?"

AHMET ÜMİT:
“Kitaptan etkilenip bir öykü yazdım”

"Dönüşüm'ü çok gençken okumuştum. 12 Eylül öncesinde. Beni çok etkileyen bir metindir. Bunun üzerine yazdığım bir hikâye vardır. 1997-98'de çıkardığımız ‘Yine Hişt' dergisinde yayımlanan ‘Praglı Bir Kavka Kuşu' adlı öykü Kafka'yla yüzleşmemdir. Hikayede Kafka ile İstanbul'da karşılaşıyorum ve sonra onun bir elektrik direği üzerine hamamböceğine dönüşmesine tanık oluyorum. Dönüşüm, modern çağda insanın ortak bir travmasını, sorununu dile getiriyor. İnsanın, insan olarak değerinin ortadan kalkmasını, metalaşmasını anlatır. Aslında Karl Marks'ın Kapital kitabında metafetişizm diye sayfalarca anlattığı konuyu Kafka bir imgeyle özetlemiştir."

SIRMA KÖKSAL: "Hayatımı beni böcekleştirmesinler diye kurguladım"
"Dönüşüm'ü 13 yaşımda okumuştum ilk kez. O yaşta o güne okuduklarıma benzemeyen farklı bir şey olduğunu düşünmüştüm. İlk başta hemen herşeyi anladığımı sanmıyorum ama sürekli aklıma takıldı, birçok zaman kendimi farkında bile olmadan kitabın sahnelerinin içinde hissettiğimi hatırlıyorum. Sonra, sanıyorum bir yıl kadar sonra yeniden okuduğumda daha iyi anladım neyi anlattığını. Gençken, yaşamı tek başınıza belirleyebileceğinizi sanıyorsunuz. Samsa olmamak için herşeyi yapmaya hazırdım. Bütün hayatımı beni böcekleştiremesinler diye kurgulamaya çalıştım. Ama sonra, büyüyünce aslında bireylerin tek başlarına bu durumla başedemeyeceğini, yanlış bir hayatın doğru yaşanamayacağını, bu nedenle de bireyin değil, insanın böcekleşmemesi gerektiğini düşünür oldum. Kafka'nın yayıncısı olmaktan (Can Yayınları Yayın Yönetmeni) gurur duyuyorum tabii. Ama Can Yayınları listesine baktığımda zaten sık sık "sizleri okuyarak ben oldum, aldınız başınıza belayı..." diye geçiriyorum içimden. Umarım beni ben yapmış yazarlarımın yüzünü kara çıkartmıyorumdur.


Türkiye'de ilk kez 1959'da yayımlandı
"Dönüşüm", ülkemizde ilk kez 1959'da Vedat Günyol'un çevirisiyle Ataç Yayınevi tarafından yayımlandı. Kafka kitaplarının ikinci yayıncısı ise Cem Yayınları'ydı. 1990'lı yılların sonunda okurla buluşan gri kapaklı bu kitaplar çok sevildi.
Ali Uğur (Cem Yayınevi'nin sahibi): "Değişim'in ilk çevirmeni, Fransızcadan yaptığı çeviriyle, Vedat Günyol'dur. Bu çeviri 1959'da Ataç Yayınevi tarafından yayımlanmıştır. Değişim kitabını özgün dili olan Almancadan çeviren ilk kişi, Kâmuran Şipal'dir. Kâmuran Bey daha sonra Kafka'dan günümüze kalan tüm metinleri peyderpey dilimize kazandırmıştır. Şu anda Türkçede en çok çevrilen kitapların başında gelen Değişim'in ne yazık ki ikincil dillerden (başta İngilizce) yapılan çevirileri Almancadan yapılan çevirilerin önüne geçmiş durumda. Kitabın adının nasıl çevrileceği  Kafka çevirmenleri, hatta okurları arasında bile tartışma konusu olmuştur. Vedat Günyol ve Kâmuran Şipal Değişim'i, Ahmet Cemal ve diğerleri Dönüşüm'ü yeğlemekteler. Çünkü Almanca özgün ad olan Verwandlung, diğer Batı dillerine kolay çevrilen bir kavram: Metamorfoz. Ama ne yazık ki, dilimizde tam bir karşılığı yok. Soranlara şaka yollu, Ovidius'un Metamorfosis adlı yapıtının Başkalaşımlar adıyla çevrildiğini ve neden Kafka'nın ünlü kitabı için bu adın düşünülmediğini karşı soru olarak yönelttiğimiz bile olmuştur.
'Değişim' adının yeğlenmesinin nedeni ise şu: Kafka araştırmacılarının çoğu, metinde Gregor Samsa'nın böceğe dönüşmesinden çok, bu olaydan sonra ailesinin yaşadığı değişimin daha önemli olduğunu öne sürüyorlar. Metin, ilk bakışta algılandığı gibi Samsa üzerine olmaktan çok Samsa'nın ailesi üzerinedir. Bu nedenle, metnin adında 'Değişim' yeğlenmiştir. Kâmuran Bey'in yayınevimizde yayımlanan çevirisinin ardından gelen, metin Heinz Politzer'in bir inceleme yazısıdır. Bu konu üzerine en doyurucu açıklamayı orada bulabilirsiniz."
 

13 Mart 2015 Cuma

Çanakkale Zaferi 100. yaşında... Savaşın derinlerini görelim

13 Mart 2015
 Çanakkale Zaferi’nin 100. yıldönümünde ülkenin dört bir yanında kutlamalar yapılıyor, sergiler açılıyor, kitaplar yayımlanıyor, oyunlar sahneleniyor. İtiraf edeyim, iyi niyetlerle yola çıkılarak hazırlanan tüm bu programların arasında dişe dokunur iş sayısı ise pek az. Alelacele 3-5 fotoğraf bir araya getirilerek açılan sergiler, aynı başlıklar altında yıllardır tekrarlanan konferanslar, söyleşiler, paneller, Google bilgileriyle yazılan kitaplar… Bir de defile düzenleyenler var, o konuya hiç girmiyorum. ‘Derinlerden Siperlere Çanakkale 1915’ sergisi ise farklı. Serginin arkasında bir torunun 20 yıllık emeği var.
Bugün 13 Mart 2015... Beş gün sonra Çanakkale Zaferi’nin 100. yıldönümü kutlanacak. Aslında geçen yıldan itibaren 2015’e özel pek çok plan, program yapıldı. Geçen hafta sona eren CNR Kitap Fuarı’nın teması Çanakkale Zaferi’ydi. Eylül 2014’te gerçekleştirilen 4. Çanakkale Bienali’nin kavramsal çerçevesi de aynıydı. 31 Mayıs’ta başlayacak 43. İstanbul Müzik Festivali ise özel sipariş edilen Çanakkale bestesiyle açılacak. 

Türkiye’nin dört bir yanında büyük zaferin 100. yıldönümü için kutlamalar yapılıyor, sergiler açılıyor. Çanakkale ruhunu yaşatma gayesiyle hazırlanan ‘100 yılda 100 etkinlik’ kapsamında kitaplar yayımlanıyor, oyunlar sahneleniyor hatta defile düzenleniyor. İtiraf etmek gerekirse, iyi niyetlerle yola çıkılarak hazırlanan bu programlar arasında dişe dokunur iş sayısı çok fazla değil. İstanbul’da, Yeni Cami’nin arkasındaki İş Bankası Müzesi’nde 10 Mart Salı günü açılan ‘Derinlerden Siperlere Çanakkale 1915’ sergisi biraz farklı. Serginin arkasında belgeselci Savaş Karakaş’ın 20 yıllık emeği var.

BİR GAZİNİN UZUN HİKÂYESİ
Hafız Hilmi Coşkun, 31 Mayıs 1894’te dünyaya geldi. Subay ya da öğretmen olmak hayaliydi. Seferberlik ilan edilince Çanakkale Savaşı’nda İngilizlerle 14. Tümen’de 55. Alay’da savaştı. Ardından Kafkas ve Filistin cephelerinde Kurtuluş Savaşı’na katıldı. Bu savaşlarda şarapnel parçalarıyla kolu, bacağı sakat kaldı. 22 Ekim 1922’de askerlikten terhis oldu, babasının vasiyetini tutarak emeklilik maaşını devlet hazinesine bağışladı. Bundan sonra hayatına Akçakoca’da öğretmenlik yaparak devam etti.

Hilmi Coşkun, o yıllarda, yaşadığı acıları ve yoklukları yazmakla kalmadı, belki ileride bunlar hatırlanır diye torununa ‘Savaş’ adını verdi. Evet, torun Savaş Karakaş, 1995’ten bu yana Çanakkale Boğazı’nda yaptığı batık gemi araştırmalarıyla, 1974’te vefat eden dedesinin izini sürüyor. 1990’lı yıllarda özel televizyonlarda sunuculuk yapan Karakaş, 20 yılda pek çok savaş gemisini belgeledi, filme aldı. Ünlü sualtı araştırmacılarıyla Boğaz’ın dibini keşfe çıktı. Şimdi de bütün bunları dedesinin hikâyesiyle birlikte ‘Derinlerden Siperlere Çanakkale 1915’ sergisinde sunuyor.
Serginin küratörü Savaş Karakaş, 1974’te kaybettiği dedesinin kucağında, 5  yaşında.
Küratörlüğünü Savaş Karakaş’ın yaptığı, Prof. Dr. Haluk Oral’ın danışmanlığında hazırlanan sergide, deniz ve kara savaşları iki ayrı bölümde anlatılıyor. Kara savaşları holünde, Çanakkale Savaşları’nda kullanılmış askeri obje ve malzemeleri vitrinlerde görüyoruz. Burada her iki tarafa ait süngü, matara, kılıç, tel kesme makasları, siper kürekleri, tüfek ve tabancalar gibi askeri malzemenin yanında pipolar, taraklar, sefer tasları, kaşık, çatal gibi özel eşyalar sergileniyor. Bütün bu eşyaya savaş şartları ve siperlerde yaşananlara dair asker anıları eşlik ediyor.

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ, ÇÜNKÜ...
Çanakkale Boğazı, 65 kilometre uzunluğunda bir su yolu ama elbette dostça gelenler için... Düşmanca gelenler için geçilmez bir kale. 18 Mart’ı anlatan deniz savaşları holü, büyük bir Çanakkale Boğazı maketiyle başlıyor. ‘Çanakkale geçilmez’ cümlesinin romantik bir söylemden öte, nasıl bir gerçeklik olduğu bu bölümde anlatılıyor. Nusret Mayın Gemisi’nin kumandanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey ile mayın grup komutanı Nazmi Bey, 7-8 Mart gecesi, 26 mayını Boğaz’ın en dar yeri olan Karanlık Liman’dan denizin derinliklerine gönderir. Dibe giden mayınlar 4 buçuk metre yükselir ve avlarını beklemeye başlar. 18 Mart’ta, yani zaferin kazanıldığı gün, Boğaz’dan geçmeye çalışan düşman gemilerinin altlarında büyük patlamalar olur. Her biri 2 metre 7 cm yüksekliğindeki 26 mayının replikasının sergilendiği bu bölümde, o gece hangi gemide, nerede patlama olduğunu dakika dakika anlatan panolardan okuyabiliyorsunuz. Serginin en dikkat çeken bölümü ise dalgaların altında neler yaşandığını gösteren küp şeklinde hazırlanmış mavi renkli hareketli panolar ile Mustafa Kemal Atatürk’ün bugüne kadar hiç sergilenmemiş üç tümen emri.

7 ÇANAKKALE BELGESELİ
Savaş Karakaş’ın, batırılan gemilerin belgeselini çektiğini söylemiştik. Sergi alanlarındaki ekranlarda ve projeksiyonlarda Kuş Bakışı Çanakkale Boğaz’ı, Kuş Bakışı Gelibolu Yarımadası ve Heroes of Gallipoli (Gelibolu’nun Kahramanları) videoları sessiz olarak tekrarlanırken, Çanakkale Savaşları üzerine yedi farklı belgeselin de gösterimleri yapılıyor. Derinlerdeki Tarih (54 dakika), Çanakkale Geçilemedi (110 dakika), Boğaz (5 dakika), Destanlaşan Gemiler (8 dakika), Çanakkale Geçildi mi? (45 dakika), Derinlerden Yansımalar (47 dakika), Gelibolu’nun Derin Sırları (45 dakika).

Serginin danışmanı Haluk Oral da 30 yıldan bu yana Çanakkale Savaşı ile ilgili bilgi, belge topluyor. Özellikle savaş alanındaki insan hikâyeleriyle yakından ilgileniyor. Sergide bu hikâyelere yer verilmiş. Oral’a göre adı az bilinen İbradılı İbrahim, hakkı verilmemiş kahramanlardan Yarbay Mehmet Şefik, Türk askerlerini anlatan Alman Hans Kannengiesser ve ateşkes gününde 300’den fazla fotoğraf çeken Plevne Ryan lakaplı Charles Snodgrass Ryan’ın Çanakkale’deki rollerini mutlaka bilmemiz gerekiyor. Oral’ın dediği gibi, zaferi kazanalı 100 yıl oldu ama Çanakkale ile ilgili keşfedilmeyi bekleyen daha çok hikâye, bilgi ve belge var.






 












 

 




ÇANAKKALE ZAFERİ ÜZERİNE BAŞKA ETKİNLİKLER DE VAR

Avustralya Savaş Müzesi'nden 20 özel fotoğraf

Avustralya Savaş Müzesi'nin arşivinde yer alan, Çanakkale Savaşı'nın bugüne kadar yayınlanmamış 20 adet fotoğrafından (üstte biri görülüyor) oluşan koleksiyon, 18 Mart-30 Haziran 2015 tarihleri arasında Pera Palace Otel'deki Atatürk Müze Odası'nda sergilenecek. Sergide, Avustralya, Yeni Zelanda ve Türk askerlerinin Gelibolu Yarımadası'ndaki savaş hallerinin, dondurucu soğukta yaşanan zorlukların ve savaş sonrası yıllardaki anma törenlerinin yansıtıldığı fotoğraflar yer alacak.

"Onbeşlilerin Trajedisi" Küçükçekmece'de
“100. Yılında Çanakkale” sergisi 17 Mart'ta Küçükçekmece Cennet Kültür ve Sanat Merkezi Sergi Salonu'nda açılıyor. Küratörlüğünü Erkan Doğanay'ın yaptığı sergide, Çanakkale Zaferi, fotoğraf ve belgeler eşliğinde kronolojik olarak anlatılacak. Dönemin fotoğraflarından oluşan belgesel görüntülerde “Onbeşlilerin” trajedisi olacak. Sergide ayrıca mimar, ressam Kenan Pençe'nin Çanakkale'de beş yıl süren araştırma ve çalışmaları sonucunda ortaya çıkan özel çizimleri de yer alacak.
Gönüllü Bombacı
"Henüz 13 yaşında bir küçük delikanlı... Fotoğrafın üzerinde bir not... "Gönüllü Bombacı" Başka bir bilgi düşülmemiş... Duruşuyla, kararlığıyla, gözlerinden okunan özgüveniyle "Gönüllü Bombacı"... Ne yapmıştı da ona bu sıfatı layık görmüşlerdi?" Fotoğraf Cennet Kültür Merkezi'nde sergilenecek.

Bursa Kitap Fuarı'nda konferans
Yarın başlayacak TÜYAP Bursa Kitap Fuarı'nda Çanakkale'nin 100. yılı ile ilgili sergi, söyleşi ve paneller yapılacak. TÜYAP Bursa Uluslararası Fuar ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecek fuarda “Yüzyıl Öncesinde Dünya Medyasında Çanakkale Savaşları Sergisi” izlenebilir. Mustafa Armağan, 5 Mart Pazar günü saat 15.45'te Cumalıkızık Salonu'nda “Sultan Abdülhamid'in Çanakkalesi”ni, 16 Mart Pazartesi 15.45'te ise Çekirge Salonu'nda “Çanakkale Zaferi”ni anlatacak. 19 Mart Perşembe günü saat 18.00'de ise Çekirge Salonu'nda İhsan Sönmez, Halil Ersin Avcı, Bahadır Yenişehirlioğlu “Çanakkale Ruhu”nu konuşacak.

İstanbul Şehir Tiyatroları'nda özel gösterim
"100. Yılda Darülbedayi'den Selam-Çanakkale 1915" belgeseli 17 Mart Salı akşamı saat 20.00'de Kâğıthane Sadabat Sahnesi'nde ücretsiz sahnelenecek. İstanbul Şehir Tiyatroları'nın hazırladığı ve yaklaşık 100 sanatçının katılımıyla gerçekleştirilecek belgesel gösteride Seyit Onbaşı ile İngiliz Deniz Eri Joe Murray, Kınalı Ali'yle Anzak askeri Jonny 100 yıl sonra aynı sahnede buluşacak.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ