11 Kasım 2014 Salı

“Topkapı Sarayı’nın restorasyonuna cebimden para eklerdim”

11 Kasım 2014
Ekrem Hakkı Ayverdi, ölümünün 30. yılında, Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) açılan bir sergiyle anılıyor. Mimarlık, koleksiyonerlik ve restoratörlük olmak üzere Ayverdi’nin üç yönünü ele alan “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı sergide, onun restorasyon projelerinden, koleksiyonundaki eşsiz hat sanatı örneklerine kadar pek çok eser yer alıyor. 

Beyoğlu Tepebaşı’ndaki Suna ve İnan Kıraç Vakfı İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde (İAE) geçen hafta açılan sergi, kültürümüzü merak eden herkesi ilgilendiriyor ama Fatihlileri daha yakından ilgilendiriyor. Dikkatli semt sakinleri, Fatih’in ana caddesinde ya da Koyunbaba Parkı’nda Ayverdi soyadına mutlaka rast gelmiştir. Peki Fevzipaşa Caddesi’ndeki müze ev hiç dikkatinizi çekti mi? Kapısındaki tabelada “Bu evde mütefekkir-yazar Samiha Ayverdi ve ailesi yaşadı.” yazan o evin mimari ve içindeki sanat eserlerinin, kıymetli eşyaların sahibi, abisi yazar Ekrem Hakkı Ayverdi idi. Her gün önünden geçtiğiniz evdeki nadide eserleri orada görmek mümkün değil ama 28 Mart 2015’e kadar İAE’de ziyaret edebilirsiniz.

 Ekrem Hakkı Ayverdi’nin, ülkemizin kültür adamlarından biri olduğunu söyleyebiliriz fakat o kadar çok kaleme sahip ki! Osmanlı mimarisinin üstadı, sekiz ciltlik mimarlık tarihi kitabı dillere destan, restoratör ve tabii ki koleksiyoner. Sergide bu üç yönü de ele alınıyor. Topkapı Sarayı başta olmak üzere, İstanbul, Edirne ve Bursa’da 1940’lı-50’li yıllarda yaptığı restorasyonlar sayesinde pek çok eser ayakta kalmış. Serginin bizce en dikkat çeken belgeleri de bu döneme ait. Topkapı Sarayı’nın restorasyon öncesindeki perişan halini gösteren fotoğraflar ile yine sarayın restorasyonu için 1942’de devlet tarafından kendisine ödenen 52 bin Türk Lirası’nı belgeleyen matbu (yanda) dikkat çekiyor. Osmanlı’nın son zamanlarda sarayı ne kadar ihmal ettiğini bu belgelerden anlamak mümkün. Hırka-ı Saadet Dairesi, Arz Odası ve Hazine dışındaki tüm bölümler hazin vaziyette. “Ekrem Hakkı Ayverdi, Mimarlık Tarihçisi, Restoratör, Koleksiyoner” adlı serginin küratörü, İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Bilim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Ayverdi ailesi ile çocukluğundan beri tanışan Prof. Dr. Baha Tanman, kendisinden duyduğu bilgiyi şöyle aktarıyor: “Restoratör olarak işinizi yaparsınız, o kolay. Ama ben kendisinden dinledim, ‘Ödenek yetmeyince cebimden para eklediğim olurdu.’ derdi. İşe sırf tüccar mantığıyla bakmamış, sevgiyle bağlanmış.”
Koleksiyonun ağırlık merkezini hat, tezhip, cilt gibi Osmanlı kitap sanatları oluşturuyor. Bunların yanı sıra Selçuklu ve Osmanlı çinileri ile Batı tarzında resim yapan Şeker Ahmet Paşa, Hoca Ali Rıza gibi ressamların eserleri yer alıyor. Tanman’ın anlattığına göre 1940’lı yıllarda o zamanki elitler Avrupa imalatı biblo biriktirirken, Ekrem Hakkı Bey ve birkaç kişi bu eserleri toplamaya gayret etmişler. Tek kaygıları var; eserler yaban ellere düşmesin. Baha Tanman, “Ekrem Hakkı Bey’in koleksiyoner profili, gerçekten olması gereken bir profil. Şimdi sırf moda olduğu için ya da belli bir sosyal statüde olan insanların evlerinde antika eşyaları olması gerektiği zannından dolayı eser alıyor. Kimse eserin kültüründen haberdar değil.” diyor.

Sergideki koleksiyon, müze evden süzülen sadece bir damla. Ayverdi’nin öğrencilik zamanında yaptığı cami çizimleri, Karahisari’nin hatları, Mimar Sinan’ın biyografisini ve eserlerinin dökümünü yazdırdığı ünlü eseri Tezküretü’l-Enbiye’nin bir nüshası, III. Sultan Selim’in Tur-i Sina Manastırı’nın vergiden muaf ve Osmanlı’nın himayesinde olduğunu gösteren tek vesika ve daha pek çok eser ilginizi bekliyor. Temennimiz, Ayverdi’nin Kubbealtı Vakfı’na bağışladığı koleksiyonunun tamamını ileride Pera gibi ‘toplumsal hafızaya girmiş’ müzelerden birinde izlemek…
Uğur Derman, Turhan Baytop, Ekrem Hakkı Ayverdi ve Semavi Eyice.
Ekrem Hakkı Ayverdi’nin kendi yaptığı Fatih’teki evi, 1939.
Evinin salonundan bir kare.
TOPKAPI SARAYI'NDAKİ ÇALIŞMALARINDAN




Topkapı Sarayı Restorasyonu. Fatih Köşkü revakları. 1935
KOLEKSİYONUNDAN...

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 


10 Kasım 2014 Pazartesi

İzdiham'ın yayın yönetmeni, şair Bülent Parlak: ‘Edebiyat dergiciliğinde yeni bir dönem başlatıyoruz’

10 Kasım 2014
Genel Yayın Yönetmenliğini şair Bülent Parlak’ın yaptığı ve ilk sayısı 2008’de yayımlanan aylık edebiyat kültür sanat dergisi İzdiham, yeni yayın dönemine 20 bin baskı yaparak girdi. Edebiyat dergilerinin az sattığı günümüz için oldukça cesur bir baskı sayısı. Bülent Parlak ve genç şairlerden oluşan ekibi, edebiyat dergiciliğine yeni bir soluk getirmek istiyor. 
Şair Bülent Parlak. Fotoğraf: Turgut Engin (Zaman Gazetesi) Yer: Kuzguncuk Perihan Abla Sokak.
İzdiham internet portalı olarak ne zaman kuruldu? Basılı yayına ne zaman geçti?
izdiham.com, 2007 yılının şubat ayında yayına başladı. 2008 yılının ağustos ayında ise matbu olarak ilk sayısını çıkardık. İzdiham Dergisi ile izdiham.com birbirinden aslında metinler anlamında bağımsız ama ruh olarak aynı şekilde devam etti bugüne kadar. Geçtiğimiz günlerde matbu olarak 15. sayıya ulaştık.

Tek seferde 20 bin baskı yapmak nasıl bir duygu?
Ben de şaşkınım. Benim değil dergi çıkarmak, dergi demeye bile takatim yoktu aslında. Anladım ki Allah diler ve siz anlamasanız da, yaptığınız işe şaşırsanız da olacak olan olur.

Türkiye'deki çoğu edebiyat dergisinin 500-1000 civarında sattığı düşünülürse 20 binlik satış hedefi için umutlu musunuz?
İnanmasak böyle iddialı bir rakamla çıkmazdık ama her şeyden önce nasip olarak görüyorum. Arkadaşım Güven Adıgüzel’in bir sözü var; “nasip güzel bir ihtimaldir.” diye. Öncelikle bunun bir nasip meselesi olduğunu söylemeliyim. Türkiye’de yanlış hatırlamıyorsam 100’den fazla edebiyat dergisi neşrediliyor ve birçoğu dediğiniz rakam aralığında satılıyor. Aslında ben meseleye tiraj olarak çok bakmıyorum. Bütün edebiyat dergileri bu kirli dünyada temiz kalmak için iyi bir neden. Düşünsenize seksen milyon insan yaşıyor bu topraklarda ve yaptığınız, emek verdiğiniz, çaba gösterdiğiniz çalışmanız ancak 50-100 kişiye hitap ediyor. Ya deli olmanız lazım ya da büyük bir idealist. Ben dergi çıkaran birçok kişiyi tanıyorum ve hepsi de idealist. Ama biz İzdiham olarak bu çemberden sıkılmıştık. Birçok arkadaşımla emek veriyoruz; dağıtım sıkıntısı, sattığınız dergilerin ödemelerini çoğu zaman geri alamama sıkıntısı derken yeni bir dönem başlatmamız gerektiğine karar verdik. Bir de güzel tarafı şu ki hiçbir kurum, kuruluştan destek almadan, kendi imkanlarımızla İzdiham’ı çıkarıyoruz. 20 bin tirajla ve tüm Türkiye’de var artık.

Bir yerlerde saklanmış edebiyat tutkunları kollarını açıp İzdiham'ı bekliyor mudur?
Bekleyenler vardı elbette. Çıktığımız gün birçok bayide derginin tükendiği haberleri geldi. Üçüncü gün takviye yaptık o bayilere. Ağrı Dağı’nı arkasına alıp İzdiham Dergisi’yle fotoğraf çektirip bize ulaştıranlar oldu. Bitlis’te öğretmenliğinin ilk senesinde anaokulu öğretmeni bir arkadaşımız sınıfına İzdiham Dergisi götürmüş, küçücük çocuklar İzdiham’a bakıyor. Fotoğraflarını çekip bize ulaştırıyor. Sizce bundan büyük bir beklemek var mı?  Beklemeyenlerin ayağına da gazete bayilerinde yer alarak biz gittik zaten.

 "Türkiye'de edebiyat dergisi az satılıyor, az okunuyor, az basılıyor" diyenlere ne cevap  verirsiniz?
Bizim amacımız bütün bu yargıları yıkmak ve edebiyatta yeni bir dönem başlatmak. Ben hep şunu söyledim. Edebiyat yoksulların sırtında yükseliyor. Yoksul olmak sefalet demek değildir. Yoksul olmak aslında asil olmaktır. Dünyaya direnmektir. Biz edebiyat dergiciliğinde bunu başlatan olmak istedik. İstiyorum ki bütün dergiler en az 20 bin satsınlar, 40 bin satsınlar. Biz bu anlamda geri kalmaya razıyız. Bizi geçmelerini gerçekten isterim. Çok da seviniriz arkadaşlar olarak. Geride kalmak her zaman çirkin değildir.

20 bin baskılı dergi 81 ilde de satışa sunuluyor mu?
Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nden tutun Artvin’in Yusufeli’ne, Samsun’un Terme İlçesi’nden tutun Malatya’nın Hekimhan İlçesi’ne kadar dergi satan bütün gazete bayilerinde İzdiham artık bulunabilir.

Derginin hazırlık aşaması "aylar" sürdü diye yazılmış, tanıtım yazısında. Tam olarak kaç ay sürdü bu çalışmalar ve kaç kişilik bir ekip bu çalışmaya katkı sundu?
Öncelikle şirketleşmemiz gerekiyordu. Şirketleştik ve hem de yayınevi olduk. Çünkü İzdiham gençler için bir okul olmaya başladı artık. Şu anda İzdiham Dergisi’nde ve izdiham.com’da yazılar yazarak, şiirler yayınlayarak kitabı olan yaklaşık 10’a yakın arkadaşımız oldu. Bu senenin sonuna kadar üç kitap daha basmayı düşünüyoruz. Çok heyecanlı şeyler anlatıyorum, farkında mısınız? Şirketleşme sürecinden dergi çıkana kadar 5 ay uğraştık. Halil Öztürkci, Özer Turan, Berkan Ürgen, Fatma Şengil Süzer, Tarık Taş, Beyazıt Bestami, Güven Adıgüzel, Yasin Kara, Seda Bilici, Çağrı Oruk, Onur Bayrak, Yavuz Türk, Fatih Mutlu, Yağız Gönüler, Seydi Özçal, Enes Aras, Merve Çetin, Barış Cem Kaya mutfaktan destek olanlardı. Bir de dışarıda olup her zaman bizi destekleyenler oldu. Atakan Yavuz, Ali Ayçil, Ayşe Kara, İsmail Demirci.

İzdiham'ı neden okuyalım?
Dünyada kendinize bir yer bulamıyorsanız İzdiham’ı okumanız gerek. Duvar diplerinde her akşam buluşarak, oradan büyük bir edebiyat macerasına nasıl çıkıldığını görmek için İzdiham okumanız gerek. Hiçbir kurum ve kuruluştan destek almadan kendi imkanlarıyla böyle bir serüvene çıkanlara şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek. Edebiyatın yenilmekten geldiğini düşünenlerin dergisiyle karşılaşmanız için İzdiham okumanız gerek. Sadece iyi metin yayınlamak kaygımıza şahit olmanız için İzdiham okumanız gerek.

Derginizin en sevilen yanlarından biri sloganı. “Hepimiz ölecek yaştayız.” Niye bunu seçtiniz? Oysa ne güzel yaşıyorduk.
Çünkü hepimiz ölecek yaştayız. Bu motto 2009 yılında çıkan İzdiham Dergisi’nin 3. sayısının kapak sloganıydı. Yaşamak güzel elbet ama öleceğimizi ve esas vatanımıza gideceğimizi unutmamak gerek.

İzdiham dergisinin bildiğim kadarıyla hatırı sayılır bir okur kitlesi var, nereye giderseniz gidin sizi yalnız bırakmıyorlar. Bu birliktelik, uhuvvet nasıl sağlandı?
Çünkü samimiyiz ve birlikte oturduğumuzda kimse benim genel yayın yönetmeni, Berkan Ürgen’in garson, Tarık Taş’ın yazı işleri müdürü olduğunu fark edemez. Biz, bizi takip edenlerle aramıza mesafe değil samimiyet koyduk. Evlerine şiir okumaya bile gidiyoruz.

İzdiham kültür sanat ve edebiyat dergisi olmasının yanı sıra aynı zamanda yaşam dergisi özelliği de taşıyor. Mesela dergideki muavinlerin meslek anıları, cisimler ve “en son ne zaman şiir yazdınız”, köşeleri ilginç.
İzdiham öğretici ve dayatmacı bir dergicilikten çok sunan bir dergi ve hayatı edebiyata dahil eden bir dergi olmaya gayret ediyor, edecek. Muavinleri, şoförleri ve tantunicileri edebiyattan ayrı düşünmüyoruz İzdiham olarak.

Dergide güncel meselelerle ilgili yazılar da var. Genelde edebiyat dergilerinde pek görmüyoruz. “İyi Bir İnsan Olursak Marmaray’daki Balıkları Görebiliriz” ile “Bizi TOKİ Mahvetti” yazıları nasıl, hangi fikirle yazıldı?
Marmaray’a binmeyenler şunu soruyor. Balıkları görüyor muyuz Marmaray’a binince? Biz de kendi aramızda konuşurken şöyle bir cümle geçti. İyi insan olursak Marmaray’dan geçerken balıkları görebiliriz. İnanıyoruz ki görecekler. İyi olunca mutlaka görecekler. Tıpkı Şirinler’i görebileceğimiz gibi.

‘Edebiyatın magazini’ diyebileceğim bir bölüm bulunuyor İzdiham'da. Şairler, yazarlar Mustafa Kutlu’nun masasını anlatmış. Bu köşeden neyi murat ettiniz? Gelecek sayıda kimin masası/sandalyesi/gözlüğü olacak.
Mustafa Kutlu benim çok sevdiğim, saydığım ve yanından uslu durabildiğim ender şahsiyetlerden biri. Onun edebiyata katkıları asla unutulamaz. Ben en son kuşak Dergah Dergisi şairlerinden biri olarak Onun yanına her gittiğimde masasındaki sadelik benim çok dikkatimi çekiyor. Sanki orası dünya değil, sanki orası başka bir yer. Onun masasını görmeyenlere de bir nevi anlatmak, onlar da bilsinler istedik. Önümüzdeki sayı ise Ece Ayhan var. Sorumuz şu oldu: Ece Ayhan’ın devletle alıp veremediği neydi?

Yunus Emre ve Jean Paul Sartre karşılaştırdığınız bölüme gerek var mıydı? Neden böyle bir karşılaştırmaya ihtiyacımız olsun ki…
Dünyada yeri olan düşünür, şair ve yazarlar ile kendi topraklarımızın görüşlerini mukayese yapmak istedik. Karşılaştırmaları önemsiyorum çünkü masanın iki tarafında oturmadan birbirimizi anlamamız pek mümkün değil.

'EVET İSKAN' ŞİİRİNDE İNŞAAT SARHOŞLUĞUNA İSYAN ETTİM


İlk şiir kitabınız Sevgili Huzursuzluğum’dan sonra ikinci kitabınız Ricakeş de yayımlandı. Ricakeş ne demek? Huzursuzluğunuzla barıştınız mı?
Elimde olsa bütün kitaplarımın adını Sevgili Huzursuzluğum koymak isterim. Bende geçmeyecek bu huzursuzluk biliyorum. Rica etmek acıklı bir durumdur aslında. Ricakeş kelimesi Türkçe’de hiç kullanılmamıştı bugüne kadar. Bizlerin görevi bazen de Türkçe’ye kelime kazandırmaktır ya da unutulmaya yüz tutmuş güzel bir kelimeyi gündelik hayata hatırlatmak. Kitaptaki bir şiirde de zaten “ricakeş” kelimesi geçiyor.
 

Bazen sosyal medyada okurlarınızı şaşırtan tartışmalara giriyorsunuz. “Sen beni attığın yerleri bilmedin/ben düştüğüm rakımları/nasılsın...” dizesini yazan bir şairin okurlarıyla ‘bulaşık makinesi' tartışması yapması biraz tuhaf değil mi?
Ne yaparsam içimden geliyor. Gelgitlerimiz, tutarsızlıklarımız biziz zaten. Bulaşık makinası konusunda yine aynı şeyi söylerim. Bir kadının sevdiği adamla yediği yemeklerin bulaşıklarını yıkamak istemesi bana büyük bir incelik geliyor.

‘Evet, İskan’ şiiri İsmet Özel’in Evet İsyan şiirini hatırlatıyor. İskan için şu güzel ülkede neler neler talan ediliyor değil mi?
Talan eden varsa talan edenlerin şiirini yazan da çıkar. Ben de Evet İskan şiirinde itiraz ettim bütün bu olan biten inşaat sarhoşluğuna. Ak Parti 12 yılda büyük hamleler, iyi işler başardı ama estetiğe, inşaata, sanata dair kötü hatıralar bıraktı. Ben şiir yazarak düzelteceğimize inanıyorum. Şiir yazarak kendi lisanımla itiraz ettim. Çünkü Bursa’nın girişinde TOKİ evlerini gördüğünde şaşkınlığımdan ve üzüntümden kendi evimin yolunu o akşam bulamadım.
Şair Bülent Parlak. Fotoğraf: Turgut Engin (Zaman Gazetesi) Yer: Kuzguncuk Perihan Abla Sokak.
Bu kare de, bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı'nda sayfamızı yayına hazırlarken çekildi. Sayfamızın konuğu şair Bülent Parlak.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


5 Kasım 2014 Çarşamba

Gazetelerde aptalca eleştiriler görüyorum

5 Kasım 2014
Bir haftadır Türkiye’de olan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Genel Sekreteri Dr. Michel Vais, İstanbul’da üç oyun izledi. Geçtiğimiz pazar günü Zorlu Center’da “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği”ni anlatan eleştirmenle, söyleşi sonrasında oyunlar hakkında konuştuk. 

 Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği (IATC) Genel Sekreteri Dr. Michel Vais ve Nasrettin Hoca üzerine araştırmalar yapan, masal anlatıcısı eşi Françoise Crete bir haftadır Türkiye’deydi. Dün Fransa’ya dönen çift, önce Kapadokya’yı gezdi, sonra İstanbul’da üç oyun izledi. Michel Vais, geçtiğimiz pazar günü ise Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi Şehir Sahnesi’nde “Tiyatro Eleştirisinde Meslek Etiği” başlıklı bir sunum yaptı. Söyleşi pazar sabahı saat 10.00-12.00 arasında olmasına rağmen Vais’i dinlemeye gelenler az değildi. Vais, konuşmasında iki hafta önce Çin’de yapılan ve kendisinin de katıldığı Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği’nin son kongresinde konuşulanlardan, tüm dünyadan 30 bin üyesi bulunan birliğin işleyişinden bahsetti. Söyleşi bittikten sonra Vais’e izlediği üç oyun hakkındaki fikrini sorduk. Oyunlardan ilki Devlet Tiyatroları’nın beşinci sezonuna giren, başrollerinde Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’in oynadığı Profesyonel. Diğerleri ise cumartesi akşamı Beyoğlu Şermola Performans’ta Kürtçe olarak ilk kez sahnelenen Samuel Beckett’in Krapp’ın Son Bandı ile Tiyatro Boyalı Kuş’un Melek oyunuydu. 

Geçtiğimiz hafta Çin’de birliğin uluslararası kongresi yapıldı. Orada neler konuşuldu?
Çinli yeni bir başkan seçildi. 8. kez ben genel sekreter olarak tekrar seçildim. 10 üyeden oluşan yürütücü kurulumuzda ilk kez bir Afrikalı üye yer almış oldu. Bu Afrikalı delege Pekin’e gelemedi çünkü ona vize verilmemişti. Çin’e bu konuda bir uyarı mektubu yazıldı. Üye, bir sonraki toplantımıza davet edildi.

Eleştirinin etiği konusunda öne çıkan fikir neydi kongrede?
Tabii ki internet çağında tiyatro eleştirmenliğinin durumu üzerine konuşuldu. ‘yesilgazete.org’dan Kızıltan Yüceil’e de anlattım bunu: “İnternet hem tiyatroyu hem de tiyatro eleştirmenliğini değiştiriyor. Yazılı basının medya içindeki payı giderek azalırken, eleştirilerini internet mecrası üzerinden ifade edenler hızla artış gösteriyor. Bu kişilerin bir kısmı meslektaşlarımız olmakla birlikte, diğer bir kısmı eleştirmen gibi görünenler. Tam bir karmaşa ortamı oluşmaya başladı. Gerçek bir eleştirmen bu kalabalığın içinde ne tarafta kalıyor? Tiyatrolar değiştiği gibi tiyatro eleştirmenleri de değişmek zorundalar.”

Bir metnin eleştiri olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?
Bunu belirlemek oldukça zor tabii. Bazen gazetelerde kendilerine eleştirmen diyenlerin son derece aptalca yazılar yazdığını görüyorum. Bazen internette bloglar da yazan kişilerin görüşlerini okuduğumda yüzeysel ve gereksiz olduğunu düşünüyorum ama bazen de yararlı ve bilgilendirici olduğunu görüyorum.

Kime eleştirmen diyebiliriz, sizin kriteriniz ne?
Bir eleştirmenin muhakkak bir eğitimi bir formasyonu olması gerekiyor. Kendimi bir örnek olarak göstermek istemiyorum ama ben 17 yaşında tiyatro ile ilgilenmeye başladım, hiç tiyatro izlemeden sahneye çıktım ve 6 yıl boyunca oyunculuk yaptım. ‘Bir Tiyatro Eleştirmeninin Yolu’ adlı bir kitabım var. Tiyatro üzerine eğitim aldım ve daha sonra tiyatro üzerine yazılar yazmaya başladım. Çok büyük tereddütlerle ancak yavaş yavaş eleştiriler yazmaya başladım ve çok büyük bir tereddütle kendime eleştirmen demeye başladım.

Dr. Michel Vais: “Eleştiri kolay bir şey değil. Belli bir noktada olmak ve onu hak etmek gerekiyor. Çok genç olup da çok keskin görüşler bildiren arkadaşlarımızdan biraz çekiniyorum açıkçası ve onların kalıcı olacağını düşünmüyorum.”
Fotoğraf: Sevinç Özarslan, Zorlu Center Fuaye
Söyleşi bittikten sonra Michel Vais’e İstanbul'da izlediği üç oyun hakkındaki fikrini sorduk. Oyunlardan ilki Devlet Tiyatroları’nın beşinci sezonuna giren, başrollerinde Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler’in oynadığı Profesyonel. Diğerleri ise cumartesi akşamı Beyoğlu Şermola Performans’ta Kürtçe olarak ilk kez sahnelenen Samuel Beckett’in Krapp’ın Son Bandı ile Tiyatro Boyalı Kuş’un Melek oyunuydu. 

“Başrolü çok beğendim”
“Daha önce tabii ki bildiğim bir oyundu. Sanırım üç kez gördüm. İlki 25 yıl önceydi. Oyunu çok iyi tanıyorum, zaten doktoramı Beckett üzerine yaptım. Ayrıca birkaç oyununun da yönetmenliğini yaptım. Emre Erdem’in yönettiği Krapp’ın Son Bandı’nda beni şaşırtan, oyunun sahneye konma biçimiydi. Dekorun ve kostümün plastikten olması şaşırtıcıydı. Naylon kostüm, başroldeki karakter, astronot, kozmonot gibi fütüristik bir kişilikmiş gibi izlenim oluşturdu bende. Bir hayli tuhaftı. Olumsuz olan nokta, önümdeki plastik perdeydi. İngilizce altyazıları bu nedenle okumakta zorlandım. Başroldeki oyuncu (Hilmi Demirer) çok içten bir oyunculuk sergiledi, çok beğendim ve oyunu izlerken ona bağlandığımı hissettim. Biraz müzik fazlaydı. Volümü yüksekti, ayrıca çok sert ve militer bir müzikti. Açıkçası neden bu müzik seçildi diye merak ediyorum. Krapp son derece dağınık, düzensiz yaşayan, kaotik bir karakterdir. Ama öte yandan çok titizdir. Küçük küçük kasetleri kutulara koymuş, onları arıyor, 30 yıl önceki kaseti buluyor. İki ucu olan bir karakter. Bu yüzden kutudaki sahneleri düşürmesi gerekmeyebilirdi.”

“Oyundan çok etkilendim”
Profesyonel'deki oyunculuklar harikaydı. İkisinin de (Bülent Emin Yarar ve Yetkin Dikinciler) oyunculuk gücü mükemmeldi. Daha önce bu metinden bahsedildiğini duymuştum ama okumamıştım metni. Oyundan çok etkilendim. Tek eleştirim; biraz fazla komediye kaçılmasıydı. Halbuki çok acı ve derin bir oyun.

“Melek hakkında yazmazdım”
“Kızıltan Yüceil’e anlatmıştım: Oyuncu (Yeşim Koçak) hızlı geçişlere sahipti ve oldukça zengin bir palette performans sergiledi. Bu açıdan etkileyiciydi. Oyunun akışı metinden ziyade oyunculuk, mizansen gibi daha kolay takip edebileceğim unsurlardan besleniyorsa, izlediğim performansa dair duygusal reaksiyonlar vermem daha mümkün olabiliyor. Bu nedenle, bir eleştirmen olarak (Melek hakkında) yazmayı çok uygun bulmazdım. Elbette, bunda ne oyun yazarının ne de oyuncunun bir kusuru yok, sadece dil engeli (oyunu Türkçe izledi) benim için çok yüksekti. Gözlemlerim somut bir yargı oluşturabilmem için yeterli gelmezdi.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


2 Kasım 2014 Pazar

Ünlü piyanist Lang Lang, Ermenek için çaldı

2 Kasım 2014
Dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang, önceki akşam Zorlu Center Ana Tiyatro'da bir saat sahnede kaldı. Konserine Robert Schumann'ın bir bestesini, Ermenek'teki maden işçilerine adayarak başlayan sanatçı, performansının sonunda koltuğunu, Türkiye'nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki Kaan Baysal'a bıraktı.

 Birçok Uzakdoğulu gibi dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang da Türkiye'ye hayran ve sonsuz bir sevgiyle bağlı. Bunu bir kez daha önceki akşam Zorlu Center Performans Sanatları Merkezi'ndeki konserinde ispatladı. Gerçi sevgisini ilk kez 2003 yılında ülkemize geldiğinde göstermişti. O zaman kendisine eşlik edecek Kuzey Almanya Radyo Senfonisi ve şef Christoph Eschenbach, bombalama olayları nedeniyle konserden vazgeçmelerine rağmen, o biletini iptal etmemiş, İş Sanat'ta sahneye çıkmıştı.

Lang Lang Türkiye'ye üçüncü kez geliyor ve bundan sonraki gelişinin planını şimdiden yaptığını konserden bir gün önce Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısında duyurdu. İstanbullu müzikseverler önceki akşam Ana Tiyatro'yu doldurmamış olsa da sanatçı, değerli bir duyarlılık göstererek konserine Robert Schumann'ın bir bestesini, Ermenek'teki maden işçilerine adayarak başladı. Sanatçının, madendeki su baskınında mahsur kalan ve hâlâ haber alınamayan 18 işçi için çaldığı kısa eser, bir ağıt gibi yankılandı salonda. Sonra Frederic Chopin'in (1810-1849) dört baladı ile devam etti performansına. Ayaklarını sigortalatan futbolcular gibi ellerini Allianz Türkiye'ye sigortalattığını söyleyen sanatçı sahnede bir saat kaldı ve bu sürede neden parmaklarını güvence altına aldırdığını ispatladı. Bu kısa zaman diliminin son on beş dakikasını ise Türkiye'nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki piyanist Kaan Baysal'a ayırdı. Açıkça belirtmek gerekirse, önceki akşam herkes ünlü bir piyanisti dinlemeye gelmişti, çok heyecanlıydılar, karşılarında Time Dergisi’nin “Dünyanın En Etkili 100 İnsanı” listesinde yer alan bir sanatçı vardı, fakat Lang Lang'dan daha çok alkışı Kaan aldı. Konser sırasında fotoğraf çekmek ve kayıt yapmak yasak olduğu halde, Chopin'in iki eserini çalmak üzere piyanonun başına geçen Kaan'ın o anını ölümsüzleştirmek için herkes telefonlarını çıkardı.

11 yaşındaki Kaan Baysal, gelecek vaat eden bir piyanist. 
Lang Lang, Kaan piyanonun başına geçtiğinde onu arkasında oturarak izledi ve bir ara, bir elini çenesinin altına dayayıp, diğerini dizine koyduğunda bizi gülümseten bir kare oluştu. ‘Çok dertli tabii, ne de olsa kariyeri tehlikede' diye düşünmeden edemedik. Latife bir yana ünlü sanatçı, bugüne kadar pek çok ödül aldı ama kariyerinde asıl odaklandığı noktanın müzik projesi olduğunu söylüyor. 5 yaşındayken ailesi kendisine nasıl destek olduysa aynı şekilde o da yetenekli çocuklara destek olmak istiyor. Bu amaçla 2008'de Lang Lang Uluslararası Müzik Vakfı'nı kurdu. Allianz Türkiye ile birlikte hayata geçirdikleri ‘Allianz Gençler Müzik Kampı'yla hayalini gerçekleştiriyor. Her yıl dünyanın her yerinden seçilen 12 yetenekli genç, bu kampta onunla bir hafta vakit geçiriyor. Kaan da işte bu projenin bir parçası. Bu yıl 10-16 Kasım arasında Barcelona'da yapılacak kampa Türkiye'den Kaan Baysal gidecek. Lang Lang'ın, Kaan'ı sahnede gururla takdim etmesinin ve notaları nasıl bastığını geriden titizlikle dinlemesinin nedeni buydu. Bundan sonraki tüm alkışlar Kaan Baysal'ın olsun. ‘Müziğin geleceği için 1 olmak' projesi tam da bunun için yapılıyor…

Dünyaca ünlü Çinli piyanist Lang Lang, konserinin son 15 dakikasını Türkiye’nin gelecek vaat eden sanatçıları arasında gösterilen 11 yaşındaki piyanist Kaan Baysal’a ayırdı.
Lang Lang, konserden bir gün önce Çırağan Sarayı'nda düzenlenen basın toplantısına katıldı.  

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


 

1 Kasım 2014 Cumartesi

Şirin Neşat, Ortadoğu’da ilk sergisini açıyor

1 Kasım 2014 
Geçtiğimiz ocak ayında Davos Zirvesi’nde kazandığı ödül ve yaptığı konuşmayla dikkatleri üzerine çeken sürgündeki İranlı sanatçı Şirin Neşat (Shirin Neshat), Körfez ülkesi Katar’ın başkenti Doha’da sergi açıyor. Doha’daki Arap modern sanatlar müzesi Mathaf (Müze), 9 Kasım’da başlayacak olan, küratörlüğünü Mathaf’ın müdürü Abdellah Karroum’un üstlendiği Afterwards (Bilahare) adlı sergisi, sanatçının Ortadoğu’daki ilk kişisel sergisi olma özelliğini taşıyor.

Şirin Neşat’ın eski ve yeni eserlerini bir araya getiren sergi, Firdevsi’nin epik destanı Şehname’den esinlenilen 2012 tarihli “Kralların Kitabı” (The Book of Kings) isimli fotoğraf serisini ve sanatçının 30 yıl boyunca odaklandığı kültürel ve politik olayları yorumlandığı video çalışmalarından oluşuyor.

Sergi hakkında bilgi veren Abdellah Karroum, “Şirin Neşat’ın antik mitolojiler ve günümüzün olayları arasındaki paralellikleri, özgün şiirsel anlatımı ve güçlü yorumuyla fotoğraf, kaligrafi, şiir ve filmle ifade ettiği çalışmalarının gerçek anlamının, kendimizi eserin içine yerleştirerek bulabileceğimizi düşünüyorum.” diyor.

Bugüne kadar Seul, New York, Detroit, Yorkshire, Amsterdam, Münih, Mexico City, Londra, Şikago’da sergiler açan Neşat, 2009’daki Venedik Film Festivali’nde “Gümüş Aslan” ile 48. Venedik Bienali’nde verilen ilk uluslararası ödülün de sahibi. Sergi, 15 Şubat’a kadar açık kalacak. Katar ise 2015 yılını “Türkiye Kültür Yılı” ilan etmeye hazırlanıyor.

Mathaf’ta 7 binden fazla eser var


Arapçada ‘müze’ anlamına gelen Mathaf, 2010 yılında koleksiyoner olan Şeyh Hassan bin Mohamed bin Ali Al Thani tarafından kuruldu. Arap coğrafyasına yayılan büyük modern sanat koleksiyonun kamuya açık bir alanda sergilenmesini sağlayan Mathaf, ağırlıklı olarak Arap dünyası ve tarihinin yorumlandığı, son 25 yılda üretilmiş 7 binden fazla sanat eserine ev sahipliği yapıyor. (www.mathaf.org.qa)



HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ



25 Ekim 2014 Cumartesi

Göçün ve müziğin resmi

25 Ekim 2014
Ressam Banu Tansuğ’un anneannesi Drama’da, babası Manastır’da doğmuş. 1922’de ise Yunanistan’daki ta atalarından kalan 500 yıllık toprakları bırakıp anne tarafı İzmir’e, baba tarafı İstanbul’a göç etmiş. Çocukluğu, büyüklerinden dinlediği acı dolu göç hikayeleriyle geçen Tansuğ, dinlediklerini bugün Nişantaşı’ndaki Art 212 Sanat Galerisi’nde açılan “Rebetika: Haz ve Hüzün” sergisinde tuvale taşıyor. Sergide sadece acı yok elbette, adından da anlaşılacağı üzere göçe zorlanmış insanların mücadelesinde müziğin gücü de var. Tansuğ sergisinde, figür ve kompozisyonları oluştururken dönem fotoğrafları, kartpostallar gibi görsel malzemelerden yararlanıyor ve 20. yüzyıl başlarındaki Anadolu Rum ve Türk halklarına özgü yazı karakterlerini arka planda birer simge olarak kullanıyor. Mesela ünlü hattat Ahmed Karahisari’nin karalamalarını o dönemi yansıttığı için tercih etmiş. Sanatçı, neden böyle bir sergi hazırladığını şöyle anlatıyor:

“Toplumsal yıkımlar yalnızca acı, önyargı, düşmanlık ve tüyler ürpertici anılar mı yaratırlar? Hayır! Bir de şarkılar kalır geriye, şarkılar taşınır bir yerden ötekine; yükte hafif pahada ağır. İşte 1922 olayları sonrasında yaşanan mübadele yıllarında Kapadokya’dan İzmir’e dek türlü kentlerde yaşayan yüz binlerce Rum, anavatan demelerine karşın bir türlü kaynaşamadıkları Yunanistan’a taşındılar gemi gemi. Gemilerde şarkılardan başka şeye yer yoktu. Küçük Asya Rumlarının adeta istek dışı bir çığlıkmış gibi patlayan haykırışları (şarkıları) Yunanistan’ın dört bir yanından yükseldi. Anadolu’dan getirdikleri çalgılar eşliğinde acılarını aktarıyorlar, anılarını yâd ediyorlardı. Bugün tutkuyla dinlediğimiz Rebetika şarkılarını işte bu yıllara ve tarihsel kucaklaşmaya borçluyuz.” Rebetika: Haz ve Hüzün sergisi, 6 Kasım’a kadar açık kalacak.

Banu Tansuğ







13 Ekim 2014 Pazartesi

Âşık Veysel ile iki gün…

13 Ekim 2014
Gazeteci ve fotoğraf sanatçısı Ergun Çağatay, 1970'te Ümit Yaşar Oğuzcan ile Ankara treninde karşılaşmasaydı ve birlikte Sivas'a gitmeselerdi, elma bahçesinde çekilen Aşık Veysel'e ait yukarıdaki kare bugün olmayacaktı. Âşık Veysel ile iki gün geçiren Çağatay, “Elimde onun bir düzine daha fotoğrafı var.” diyor. Ergun Çağatay arşivinden çıkardığı Aşık Veysel'in bu nadide fotoğrafını Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi'nde açtığı ‘Merceğimde 50 Yıl' sergisinde sergiliyor. 25 Ekim'e kadar açık kalacak sergide, Çağatay'ın dünyadan ve Türkiye'den çektiği başka kareleri de var.


Âşık Veysel’e ait o kadar az fotoğraf var ki, Google’a adını yazdığınızda hep elinde sazıyla çekilen bilindik o kare çıkar karşınıza. Oysa Sivas’ın Sivrialan köyünde, evinin yakınlarındaki elma bahçesinde, kız kardeşi ve torunuyla çekilen yukarıdaki mütebessim karesiyle bir sergide karşılaşmak ne güzel bir sürpriz oldu. 1968’de fotoğraf çekmeye başlayan ve 1974 yılında Paris’te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğine adım atan Ergun Çağatay imzalı kare, Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi Sanat Galerisi’nde geçtiğimiz hafta içi açılan “Merceğimde 50 Yıl” adlı fotoğraf sergisinden. Çağatay, sergi için tüm meslek hayatı boyunca çektiği karelerden bir seçki yapmış. Fakat elinde Âşık Veysel’in daha pek çok fotoğrafının olduğunu söylüyor. 1970’te çektiği bu karenin hikâyesi ise hayatta hiçbir şeyin tesadüf olmadığını bir kez daha gösteriyor.

AŞIK VEYSEL: “BEN EDEBİYAT OLUP OLMADIĞIMI DÜŞÜNMEM”


1937 doğumlu olan Ergun Çağatay, 1970’te Ankara’daki ailesini ziyaret etmek üzere Haydarpaşa’dan trene biner. Yemekli vagonda seyahat etmektedir. İki masa ötesinde tanıdık bir sima görür. Kim olduğunu hatırlar ve masadan kalkıp yanına gider, “Siz Ümit Yaşar Oğuzcan değil misiniz?” diye sorar. Aldığı cevap evettir. Ümit Yaşar, o yıllarda İş Bankası Kültür Yayınları’nı yönetiyordur ve Ankara treninde bulunmasının nedeni Sivas’a, Âşık Veysel’i ziyarete gidecek olmasıdır. “Çok yaşlandı, ölmeden evvel tüm sözlerini bir kitap halinde toplamak istiyorum.” der Çağatay’a. Nihayetinde birlikte gitmeye karar verirler. Çağatay ve Oğuzcan, ertesi gün Ankara garında buluşur, Şarkışla’nın Sivrialan köyüne varırlar.

Hikâyenin gerisini Çağatay’dan dinleyelim: “Köyde iki güne yakın kaldık. Âşık Veysel’in bir düzine fotoğrafını çektim ama bugün o anları tekrar yaşasaydım bu işi başka türlü yapardım. O yıllar Türkiye’de film bulmak bile bir dertti. Eldeki malzemeyi dikkatli hatta pinti kafasıyla kullanıyorduk. O köyde de öyle oldu. Sergideki fotoğrafı Âşık Veysel, beni elma bahçesine götürdüğü zaman çektim. Yanında kız kardeşi ve torunu vardı. Veysel köylülere ‘Burada iyi elma yetişir’ dediği zaman etrafındakiler ‘bu kör adam ne bilir’ demişler. Âşık Veysel’in inatla diktiği fideler boy verip meyveye durunca köylüler bu sefer asıl kör olan bizmişiz itirafında bulunmuş.”

Ümit Yaşar Oğuzcan İstanbul’a dönünce Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın adlı kitabını yayınlar ve birkaç ay sonra onu İstanbul’a getirir. İş Bankası’nın o tarihte Beyoğlu Atlas Sineması’nın yanında bir lokali vardır. Bankanın önde gelen şube müdürleri Âşık Veysel onuruna burada bir akşam yemeği verir. Ergun Çağatay da davetliler arasındadır. Çağatay o anı şöyle anlatıyor: “Hiç unutmam banka müdürlerinin övgü dolu sözlerinden Âşık Veysel çok sıkılmış, buram buram terlemişti. Bir banka müdürünün ‘Türk edebiyatının yücesi, kendinizi edebiyatımızın neresinde görüyorsunuz?’ sorusuna Veysel ‘Ben edebiyat olup olmadığımı düşünmem sadece içimden geldiği gibi söylerim. Edebiyat olup olmadığıma benim dışında başka insanlar karar veriyor. Bu onların işi.’ cevabını vermişti.

DİJİTAL ÖNCESİ FOTOĞRAFLAR

‘Merceğimde 50 Yıl’ sergisi Ortaköy Afife Jale Kültür Merkezi’nde 25 Ekim’e kadar devam edecek. Sergide Çağatay’ın Türkiye’den ve dünyadan çektiği, özellikle 1970’li yıllara ait başka kareleri de yer alıyor. Mesela Sultanahmet’in bilindik klasik fotoğraflarından çok farklı bir kare, Hasankeyf, Gümüşlük’ün şimdiki halinden eser olmayan bir görünümü, Küçükçekmece’de muhteşem ahşap mimarisine sahip bir ev, Mersin Aydıncık’ta bir kahve, İsveç’te sonbahar görülmeyi hak eden diğer kareler arasında...

Sergi temasını dijital öncesi fotoğraflar olarak tanımlayan Çağatay, dijitalleşmeyle birlikte fotoğraf sanatındaki gelişmelere ilişkin görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Bence fotoğrafın ölüm fermanı verileli neredeyse on yılı aşan bir zaman dilimi oldu. Bugün fotoğraf, kimliğinden soyutlanıp bir medya malzemesi oldu. Bugün fotoğraf, bir ressamın boya fırçası, bir yazarın kalemi kağıdı durumunda. Dijital ortam ve elektronik alanında her geçen gün kaybedilen baş döndürücü gelişmeler fotoğrafı basite indirdi ve fotoğrafı üzerinde oynayarak sahteleştirmek kolaylaştı. Daha önemlisi fotoğraf belge/belgesel olma niteliğini kaybetti, herkesin üretebileceği alelade bir mal oldu. Elektronik gelişmenin yavaş yavaş yok ettiği basım sayfalarından çıkıp, kişinin bilgisayar ortamında yarattığı kendi dünyasının fantezi malzemesine dönüştü. Dijital fotoğrafçılık doğru ışık ve açı için beklenen uzun saatleri, karanlık odalardaki mesaiden fotoğrafçıyı kurtardı ama fotoğraf sanatçısının esere olan katkısını, emeğini en aza indirdi... Bu sergi, dijital öncesi çağda, fotoğrafın ölüm fermanından çok önce çekilen, bazıları klasik anlamda, bazıları ise ölüme çeyrek kala çekilen gerçek fotoğrafların son kareleridir. Gerçek tarihtir.”
Pere Lachaise, Paris
Bozkashi game, Baysun, Özbekistan
Detroit, Kara Müslümanlar
Küçükçekmece
ABD
Haliç
Mardin

İsveç'te sonbahar
Moskova
Ergun Çağatay, Sultanahmet ve Hasankeyf karelerini nasıl çektiğini anlatıyor:

Sultanahmet… İstanbul üzerinde fotoğraf çekmek için üç defa uçtum. İki defa helikopterle bir defa dört kişilik ufak bir uçakla. O tarihlerde askeriyenin dışında helikopteri olan ne şahıs ne devlet dairesi (polis gibi) ne de şirket vardı. İstanbul’da iki şirket helikopter kiralıyordu. Aklımda kalan kiralık helikopterlerin saati beş yüz Amerikan dolarıydı, uçak ise bir havacılık kulübünden kiralanmıştı. Helikopterle ikinci uçuşumda Sultanahmet Meydanı’nın üstüne geldik. Karşımda neredeyse benden evvel bin defa çekilmiş beylik manzara vardı. Meydan ve Sultanahmet Camii, biraz gerisinde Ayasofya ve onun gerisinde Topkapı Sarayı. Aynı klişeyi belki lazım olur diye bir iki kere çektim ama daha başka bir şey yapmak istiyordum, değişik bir şey olmalıydı. Birden Sultanahmet Camii’nin kesiti gözümün önüne geldi. Makinama takılı objektif ile kafamdaki fotoğrafı tam alamıyordum, yetersiz kalıyordu. Pilota meydanın üstünde bir tur daha atmasını söyledim. Minareleri bir yerden kesmeliydim, ikinci turdan sonra istediğim fotoğrafı tam anlamıyla çekemeyeceğimi anladım. Üçüncü turda ne çıkarsa bahtına niyetine üç kare fotoğraf çekebildim. Bir tanesi düşünceme en yakın olanıydı yani sergideki fotoğraf. Helikopterin zamanını kendi kafamdaki fanteziler için harcamak istemedim. Nasıl olsa herkesin ilgilendiği, benim beğenmediğim o beylik fotoğraflar diyerek başka taraflara uçtum. Genellikle çektiğim fotoğrafları ben beğenmem. O fotoğraf yıllarca arşivde öylesine kaldı. Sadece birkaç yıl önce yanımda çalışan Seval hanım, negatiflere bakarken “Ergun bey ben bu fotoğrafı sevdim, benim için basar mısınız?” dediği zaman yeniden odak noktası oldu.

Hasankeyf… Hasankeyf’e birkaç kere gittim ama bu fotoğraf tam anlamıyla spontane bir şey oldu. Bir şirket bana bir araç ve şoför verdikten sonra Anadolu’daki şirkete ait servis istasyonlarının fotoğrafını çekmemi istedi. O yıllarda PKK olayları yeni yeni başlamıştı. Sadece Van ile Hakkari yoluna gece gitmeyin diye uyarmışlardı. Sonbaharla kış arası bir mevsimdi. Batman’dan çıktık Mardin'e doğru yol alıyorduk, uyumuşum. Birdenbire belki bir sarsıntı ile uyandım. Araç bir köprüyü geçiyordu. O sırada ilk defa Hasankeyf'i gördüm. Manzara karşısında oldukça şaşırmıştım. Şoföre arabayı durdurmasını söyledim. Araçtan dışarı çıktım soğukça bir havaydı, köprünün üstünden Hasankeyf'i seyrettim, buranın ne biçim yer olduğunu algılamaya çalıştım, sonra yürüyerek köprünün başına gittim. Bir çoban sürüsünü geri getiriyordu. Her şey o kadar etkileyici idi, ışık, bulutlar, sürü manzarayı tamamlıyordu. Sanki yukarlarda bir görünmez el her şeyi düzenlemişti. Bu fotoğrafın hâlâ Hasankeyf'in çekilmiş en iyi fotoğrafı olduğuna inanırım.

ERGUN ÇAĞATAY KİMDİR?

15 Ocak 1937'de İzmir'de doğdu. İlköğretimini İzmir’de tamamladıktan sonra, 1958 yılında İstanbul Robert Kolej'den mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ndeki eğitimini yarıda keserek gazeteciliğe başladı. 1968 yılında, eşinin hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle fotoğraf çekmeye başlayan Çağatay, 1974 yılında Paris'te GAMMA fotoğraf ajansına girerek foto muhabirliğe adım attı. 1980’de New York'ta Time/Life grubunda çalışmaya başladı ve dergide ses getiren pek çok önemli habere imza attı. 1983’de Paris / Orly Havaalanı’nda Ermeni terör örgütü ASALA'nın bombalı saldırısında çok ağır yaralanan Çağatay uzun süre yanık tedavisi gördü. Saldırı, hayatında bir dönüm noktası oldu ve bu dönemden sonra özellikle de tarih alanında yoğun araştırmalar yapmaya yöneldi. Yurtdışındaki başarılarının ardından Türkiye’ye dönen Ergun Çağatay’ın Topkapı Sarayı Kütüphanesi’ndeki nadir el yazması kitaplar üzerine yaptığı çalışma, Japonya'dan Brezilya'ya kadar dünyanın bir ülkesinde yayınlandı ve büyük beğeni topladı.

Ergun Çağatay, Avrupa'ya göç eden Türk, Cezayirli, Pakistanlı ailelerin Avrupa'da büyüyen ikinci nesil çocukları üzerine de önemli araştırmalar yaptı. Paris/Fransa'da Nathan Yayınevi için TÜRKİYE kitabını hazırladı. Ergun Çağatay’ın en kapsamlı projesi “Turkic Speaking Peoples - Türkçe Konuşanlar” en çok ses getiren çalışmalarından biri oldu. Çok geniş ve kapsamlı olan bu proje; kitap, sergi ve belgesel film çalışmaları hedeflenerek hazırlandı. Sanatçı, yapımını üstlendiği ve fotoğraflarını çektiği, “Türkçe Konuşanlar: Orta Asya’dan Balkanlar’a 2000 Yıllık Yolculuk” kitabında, okuyucuları, birbirinden çarpıcı özgün fotoğraflar eşliğinde dil ve kimlik üzerine; göçebelik etkileşimleri, Türk-Çin ilişkileri, Türklerle Orta Asya İran – Arap, Slav, Avrupa etkileşimleri üzerine, sözlü edebiyattan mimariye, yemek kültüründen çeşitli sanat alanlarına, insan davranışlarına, eşsiz bir yolculuğa çıkarttı.

Ergun Çağatay, 14 yılda tamamladığı kitap için 110 bin kilometre yol kat ederek 35 bin kare fotoğraf çekti. Türk, Alman, Amerikalı, Fransız, İsveçli, Kazak, Norveçli, Özbek, Rus, Ukraynalı uzmanların bilimsel makaleleriyle yer aldığı 495 sayfalık büyük boyutlu kitapta, Oslo Üniversitesi'nden Prof. Bernt Brendemoen'in takdim, Ergun Çağatay'ın önsöz ve Doğan Kuban'ın Giriş yazılarından sonra 400 fotoğraf ve 34 makale yer aldı. Kitap, Kasım 2006’da Turkic Speaking Peoples başlığıyla İngilizce olarak Almanya’da Prestel Yayınevi tarafından Hollanda Kraliyet Vakfı Prince Claus Fund desteği ile yayınlandı. Kitabın Türkçe çevirisi ise 2008’de İstanbul’da yayınlandı.

Türkçe Konuşanlar kitabı çalışmaları devam ederken çıkardığı Bir Zamanlar Orta Asya kitabı ile beraber hazırlanan sergi ise, İstanbul, Eskişehir, Taşkent (Özbekistan), Almatı (Kazakistan), Austin (Texas /ABD), Kashiwazaki (Japonya) ve Uppsala (İsveç) şehirlerinde izleyiciyle buluştu. Yine aynı proje çerçevesinde 1986 Çernobil nükleer santralindeki patlamadan sonra, dünyanın en büyük çevre felaketi olarak nitelenen, hatalı sulama sonucunda Aral Gölü'nün Kuruyup Çölleşmesi’ni anlatan belgesel filmini Akademi Prodüksiyon şirketi ile ortak çalışma sonucunda hazırladı. Filmden kısaltılarak hazırlanan 30 dakikalık bir film, 37. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde (2000) Kısa Belgesel Film dalında 98 yerli ve yabancı katılımcı arasından birincilik ödülünü kazandı. Ödülün maddi tutarı, bölgedeki yardım çalışmalarına aktarıldı. Filmin Türkçe, Rusça ve İngilizce bir kitapçıkla birlikte VCD olarak yayınlandı. Son olarak Paris’te 2009 Eylül ve 2010 Ocak-Şubat aylarında Türkçe Konuşanlar kitabı için çekilmiş fotoğraflardan oluşan iki adet sergisi açıldı. Eylül 2009 da açılan sergi Paris’ten sonra sırasıyla La Rochelle, Clermont-Ferrand, Bordeaux (le Conseil général de Gironde), Lyon kentlerini dolaştı.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ