5 Haziran 2014 Perşembe

‘Çarşambayı Sel Aldı’ minyatürü tazminat kazandırdı

5 Haziran 2014
Minyatür sanatçısı Nilgün Gencer, 1992’de yaptığı “Çarşambayı Sel Aldı” türküsünün minyatüründen tazminat kazandı. Samsun Çarşamba Belediyesi, izin almadan ve telif vermeden minyatürün rölyefini yaptırınca sanatçıya 10 bin TL ödedi.
Sanat, sanatçı, telif, telif hakkı gibi meselelerin çok tartışıldığı günümüzde Samsun’un Çarşamba ilçesinden güzel bir haber geldi. Minyatür sanatçısı Nilgün Gencer’in 1992 yılında yaptığı, ilçenin adıyla bütünleşen, ünlü “Çarşambayı Sel Aldı” türküsünün minyatürü Gencer’e tazminat kazandırdı.

Olay şöyle: Çarşambalı yazar Turgut Çeviker, 1992 yılında memleketiyle ilgili kent yıllığı hazırlar. Bu eser Çeviker için önemlidir, kitapta şehrin mimari kimliği ile ilgili araştırmalara, fikirlere ve önerilerine yer verir. Ünlü türkünün hikayesini de ilçenin ileri gelen büyüklerinden Faik Okutgen’den derler, sonra da Nilgün Gencer’e minyatürünü yaptırır. Kitap, aynı yıl İris Yayınları tarafından 1500 adet basılarak yayımlanır. Üç parça halinde, 14x20 ebatlarındaki minyatürler de kitaba sponsor olan Tekofaks’ın sahibi, sanatsever Ayhan Bermek’e hediye edilir.

İstanbul Kadıköy’de yaşayan Çeviker’e, 2000’li yılların başında belediyeden bir telefon gelir. Kitabın, “Çarşamba’ya öneriler: Kent Müzesi” bölümündeki fikirleri nedeniyle aranan Çeviker, belediye tarafından şehre davet edilir ve dönemin başkanı Hüseyin Dündar ile görüşür. Çeviker, Çarşambalıların ada diye tanımladığı kent içindeki Yeşilırmak’ın Doğu Yakası’ndaki bölgenin tümüyle bir yaşam alanına çevrileceğini ve içine kent müzesi yapılacağını bu görüşmede öğrenir, nihayetinde gençlik yıllarından beri kurduğu kent müzesi hayalini paylaşır. Böylece projede birlikte çalışma kararı alırlar.

Çeviker, sonrasında gelişen olayları şöyle anlatıyor:
“Bu görüşmeden bir süre sonra Hüseyin Dündar, beni adaya götürdü. Yıkılan Şehir Kulübü’nün olduğu yerden adaya doğru yürürken bana yüzlerce metre uzanan istinat duvarını göstererek ‘Bu duvara bir şeyler yapılsın istiyorum; ne yapabiliriz?’ dedi. Benim o konuda bir düşüncem vardı zaten; profesyonel ve yerel ressamların çizeceği bir “Çarşamba’yı Sel Aldı” türküsü resimlemesinin rölyef olarak yapılması. Ama ne kent müzesi ne de bu çalışmayla ilgili kimseden ses çıkmadı epey zaman. Kente yıllık olağan ziyaretim sırasında müze projesinden vazgeçildiğini öğrendim. Bana kimse haber vermemişti, aldığım cevap, ‘Ötesini başkan bilir.’ şeklindeydi. Oradan ayrıldım ve adaya doğru gezintiye çıktım. İstinat duvarının Rahtıvan Paşa Camii hizasındaki bölümünde üç parça olarak dev rölyefle karşılaşınca başımdan aşağı kaynar sular boşaldı. “Çarşamba’yı Sel Aldı” minyatürü -rivayetiyle birlikte- karşımda rölyef olarak duruyordu. Yanına ise türkünün en tanınmış yorumcusu Yıldıray Çınar için anıt dikilmişti. Rölyefin dışında şöyle bir imza yer alıyor: “SAM Art”. İmzanın altında sünnetçi ilânlarını anımsatırcasına bir de telefon numarası vardı.”

Turgut Çeviker ve Nilgün Gencer’in 2008’de açtığı dava, aslında 2012’de sonuçlanmıştı ama Çarşamba Belediyesi Yargıtay’a başvurunca 2013’e uzadı sonuçlanması. Belediye ise epeyce uzun bir aralıktan sonra tazminatları “minyatür” ve “rivayet” telifi olarak geçen ay taraflara ödedi. Gencer 10 bin TL, Çeviker ise 5 bin TL kazandı.

Dava 6 yıl sürdü

Nilgün Gencer: “Çarşamba Belediyesi'nin eserime teveccüh göstermesi önemli elbette. Benim açımdan güzel bir şey. Ama bunu yaparken ne benden, ne de Turgut Bey'den izin aldılar. İzin almadıkları gibi rölyefi yapan kişi, kendi imzasını atmış esere. Böyle olunca birlikte dava açmaya karar verdik.”

Turgut Çeviker: “İstanbul ve Ankara'daki yaşamım boyunca kent, kentlerin tarih ve çevre bağları konusunda çok ilgilendim. Ankara Belediyesi'nde –üniversite yıllarımda– kültür sekreteri olarak çalıştım (1978-80). Yayıncılık alanının birçok yönünde çalışmış bir kişi olarak kentime bir armağan vermek istedim. Bu çabanın da onun "görünüş"ünü güzelleştireceğini düşündüm. Kitap çıktığında sıra dışı bir ilgi gördü. Birçok yazar, araştırmacı dostum –Çarşamba Kitabı'nın esiniyle– kentleri için kitap hazırlığına girişti. Çarşamba Kitabı'nı hazırlarken halk bilim önemliydi; bu konuda kentin en önemli ve de tek kişisi -ne yazık ki, yakın yıllarda yitirdiğimiz- Faik Okutgen idi. O, aileden bir manifaturacıydı; halk müziği sanatçısıydı ve kentinin birçok türküsünü derlemiş; kendi birçok türkü yakmıştı. “Çarşamba'yı Sel Aldı”nın rivayetini ondan dinlemiş, ancak kitapta yer alan son biçimini ben vermiştim.”

Çarşamba'yı Sel Aldı Minyatürü I

Çarşamba'yı Sel Aldı Minyatürü II

Çarşamba'yı Sel Aldı Minyatürü III

 
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




2 Haziran 2014 Pazartesi

Neyzen Tevfik'in son öğrencisi hâlâ ders veriyor

2 Haziran 2014
'Z'lerle işi olmayan sanatkâr
Neyzen Tevfik'in son öğrencisi İlyas Çelikoğlu 90 yaşını devirdi. Küçük Ayasofya, Kapıağası Sokak'taki evinde tek başına yaşayan neyzen, hâlâ ders veriyor, öğrenci yetiştirmeye devam ediyor. Ömrü boyunca dilinden düşürmediği tek cümlesi, “Ben Z kullanmıyorum.” olan Çelikoğlu'nun hayatı ve ahlâkı hepimize örnek.
Neyzen Tevfik'in son öğrencisi İlyas Çelikoğlu, 90 yaşını devirdi. Beş yıl öncesine kadar Küçük Ayasofya Camii'nin bahçesindeki Yesevi Vakfı'nda ney dersi veren Çelikoğlu, artık öğrencilerini eve kabul ediyor. Eşi vefat ettikten sonra pek çıkmaz olmuş fakirhanesinden. Bugüne kadar birçok öğrenci yetiştirdi İlyas hoca, sayısını kendi de hatırlamıyor. Şimdilerde ise haftada sadece 5-6 kişiyle ilgilenebildiğini söylüyor, “Dudağım uyuşuyor, anca yetişebiliyorum.” diyor sorunca. Çelikoğlu, neye nasıl merak sardığını, Neyzen Tevfik ile tanışmalarını, anılarını, onunla itişip kakışmalarını bugüne kadar birkaç kez anlattı. Biz sorduk, yine anlattı. Aşağıda hem anılarını hem de onunla geçirdiğimiz, zuhurat dolu bir günü bulacaksınız.

Bir cumartesi öğleden sonra çat kapı gittik İlyas Çelikoğlu'nun evine. Onu evde bulmayı pek ummuyorduk, birkaç kez telefonla aradık ama cevap vermedi. Küçük Ayasofya'nın oralarda, sora sora Bağdat bulunur misali dolanırken son kez arama tuşuna bastık. Bu sefer açtı, hemen adresini söyledi. Kapıda karşıladı bizi hoca. Habersiz gitmemize rağmen kabul etti, ağırladı, uğurlarken yine kapıya kadar çıktı. Her zamanki gibi o yumuşacık, narin üslubu ile iki saat içinde ne hayat dersleri verdi, hiç hissettirmeden…

Küçük Ayasofya Camii'nin çok yakınında, evinde tek başına yaşayan hocanın, Allah nazarlardan saklasın; sağlığı sıhhati, aklı fikri yerinde. Bir delikanlı kadar dinç. Evi de kendisi gibi mütevazı. İki küçük oda, ancak bir kişinin sığabildiği mutfak, Neyzen Tevfik'in ve kendi fotoğraflarının asılı olduğu holden müteşekkil. Onu bulmak, tekrar görüşmek bizi heyecanlandırmış, bir o kadar da sevindirmişti. Fakat kapıdan girip salona geçtiğimizde içimizi hüzün kapladı. Perdeleri kapalı, rutubet kokulu evde öyle yalnız başına görünüyordu ki! Terk edilmiş gibiydi. Haline kalbimiz burkulmuştu… "Niye hocaya kimse sahip çıkmıyor, doğru dürüst, daha konforlu evi yok, oysa ne çok emeği geçti klasik Türk müziğine! Dede Efendi Musiki Derneği başta olmak üzere Eyüp ve Beşiktaş musiki derneklerini kurdu, yönetti, öğrencilere adadı kendini." Sorular arka arkaya geliyor, cevapsız kaldıkça yüzümüz asılıyordu.

İçimizin kalabalığı durmak bilmezken karşımızdaki kanepeye oturan hoca, bir anda Ladikli Ahmet Efendi'yi ilk ziyaret ettiği anı anlatmaya başladı. Kimdir bilmiyorduk, tasavvuf ve tarikat ehlinden mühim bir zat olduğunu, Hz. Hızır (as) ile bağlantısını, tayy-ı mekân ettiğine dair rivayetleri evinden ayrıldığımızda öğrendik. İlyas hoca, 20'li yaşlarda bir delikanlı iken 11 arkadaşı ile yola koyulup Ladikli'nin, Konya'nın bir köyündeki evine varmışlar. Kapısı penceresi kırık dökük, soğuk kış gününde sobası yanmayan bir yermiş vardıkları ev. Delikanlı İlyas'ın içinde kızgınlık, öfke.. kabarmış da kabarmış, nasıl olur böyle bir şey, nasıl olur bu hal, nasıl nasıl… derken Ladikli Ahmet Efendi, “Evlat bana acıma” diye onu usulca uyarıvermiş, sırtını sıvazlamış. Yetmiş küsur sene önce bir köyde sarf edilen bu söz, o an yüzümüze tokat gibi çarpmıştı. “Fiiliyata karışma, zuhurata tabi ol” dedikleri durum böyle bir şey olmalıydı.

Hoca kalbimizi mi okudu, yoksa yüzümüzün ifadesi mi bizi ele verdi bilemiyoruz, ama o, bu havayı dağıtmak istercesine kalktı, mutfaktan fokur fokur sesi gelen çaydan ikram etmek üzere davrandı. Biz alırız demeden, çayları doldurup, dantel örtü serili tepsisine koyup getirdi, bize asla kendisine hizmet etme izni vermedi. “Otur bakayım sen, büyük sözü dinle.” diye tatlı tatlı azarladı. “Size zahmet oluyor” diyecektik ki, “Ne zahmeti evladım, Rahmet. Ben Z kullanmıyorum.” dedi ve sustu… Zahmet, zulüm, zalim, zarar, ziyan, zengin demek istiyordu. Rahmet, Rab, Rahman, Rahim'den bahsediyordu. Çay bardaklarını yıkamamıza dahi izin vermedi. Önce davranmayalım diye, koştu kendisi yıkadı. Yıkarken arkasından, kendi aklımızca çaktırmadan fotoğraflarını çekmeye koyulduk. Elini kurularken demesin mi, ‘Telaşlanma, sakin, sakin…'

Evde onu öyle görünce, gaflette bulunup “Hocam neye devam mı?” diye sorduk, “Evet hâlâ bir şeyler üfürüyoruz.” diyecek kadar da esprili... Muhabbetimiz iki saat sürdü, zil çalınca kalkma vakti geldiğini fark ettik. Kapıdaki öğrencisiydi. Müsaade istedik, hoca ona da itiraz etti. “Ders sünnet, misafir farz.” diye. Evinden ayrıldığımızda aklımız onda kaldı, o ise çoktan derse başlamıştı…

Neyin sesini ilk duyduğu an

İlyas Çelikoğlu: Bir Ramazan günüydü. Ben Kara Kuvvetleri'nden emekliyim. Akşam eve geldim, o zaman Fatih'te Yavuz Selim'de oturuyoruz. Divanın üstüne uzanıp kalmışım. O arada kız kardeşim geldi, radyonun düğmesini çevirdi; bir ses… Ama nasıl... Beni benden aldı. O sesin peşine düştüm, soruşturmaya başladım. Sazın cinsi ne, nerden geldi, tarihçesi… Bir vesile ile Hüseyin Tolon ile tanıştım. Belediyenin konservatuvarında öğretim üyesiydi o zamanlar. Hüseyin Bey, notayı kolay öğrendiğimi görünce beni daha çok sahiplendi. Ondan sadece solfej, nazariyât dersleri aldım, neye başlayamadım. Kendisi beni bir süre sonra neyzen Emin Dede'nin talebesi Mesut Paker ile tanıştırdı. Böylece başladım ney öğrenmeye. Mesut Bey'le çalışmalarımıza devam ederken Gavsi Baykara'ya, Yenikapı Mevlevîhânesi Şeyhi Abdülbâkî Dede'nin torununa da gittim. Neyzen Tevfik ile tanışması Mesut Paker'le yaklaşık dört sene beraberdik.


Neyzen Tevfik ile tanışması 

Sonra bana, "Ben sana verebildiğimi verdim, seni şimdi Tevfik Efendi'yle tanıştıracağım." dedi. Tevfik Bey deyince, pek hoşuma gitmedi. Yaşam tarzını biliyordum çünkü. Mesut Bey istemediğimi anladı ama dedi ki, "İyi insandır, söylenenlere bakma, sen onun parmaklarını al, dön."
Bir cumartesi günü beraber gittik yanına. Giderken Mesut Bey, "Tevfik Efendi soğuk şeylere meraklıdır, boş gitmeyelim." dedi. O zaman buzdolapları yok, buzcudan bir kalıp buz kestirdi. Fatih'teki Reşadiye Oteli'ne gittik. Otelin sahibi Neyzen Tevfik'in baba dostuymuş. Ona otelin beşinci katında yer vermişler. Yukarı çıktık, kapıyı tıkladı hocam, içerden kaba bir ses, güzel de bir sesi vardı "Kim o?" dedi. "Ben molla" diye cevap verdi Mesut Bey. "Git şimdi, ben yatıyorum." dedi. Mesut Bey, "Ama elimde buz var." deyince küfür etti.

Küfrü duyunca merdivenden hızla inmeye başladım. Aşağı indik. Fatih'teki Havacılar Parkı'na gidip oturduk. Buzları orada birine verip camiye gittik. Dönerken tekrar uğradık yanına. Baktık kapıyı açmış, süpürmüş etrafı. Bir kovaya su doldurmuş, ortasına büyük rakılardan bir tane koymuş, etrafına da salatalıkları dizmiş. Neyse, orada beni tanıttı ve böylece derslere başladık.

1950'den 1953'e kadar devam etti derslerimiz. Daha sonra hastalandı Tevfik Bey. Ama o arada hem meşk yapıyoruz hem takışıyoruz, çünkü herkese bir laf söyler, kulp takardı. Bir gün sırf bu nedenle kavga ettik, kovdu beni yanından. Ohhh çok şükür, dedim içimden. Çok sevindim. Ama yine de benim hocam, üzerimde hakkı var, kalktım, ver elini öpeyim dedim, helallik istedim. Vermek istemedi, gitmemi istemiyor bir yandan, ama ben yakaladım elini öptüm, Allahaısmarladık deyip ayrıldım yanından… Aradan 7-8 ay geçti. Annemin Balmumcu'daki evindeyim. Kapı çaldı, birlikte ders aldığımız Süleyman geldi. İçeri dahi girmedi, “Hoca seni bekliyor, haydi.” dedi. Ben yüksek sesle, gelmeyeceğim dedim. Annem bunu duyunca, mutfakta yıkadığı bulaşığı bırakıp elleri sabunlu yanımda bitti. Telaşlı telaşlı: “Ne diyorsun sen, o senin hocan, sende hakkı var.” diye kızdı bana. Kalktık, gittik.

Tevfik Bey, uzun uzun yüzüme baktı. "Büyüdün" dedi bana, niye büyüdüm ki dedim, gene aynıyım, gene aynı adamım dedim. Gene o “Büyüdün” dedi. Neyse başka söyleyecek bir şeyin var mı dedim, otur dedi, oturmadım. Kalktı ayağa bu sefer, kafamı tuttu, tepesinden öptü, akıllı çocuksun ama çok dik kafasın dedi. Baba-oğul gibiydik ama böyle itişe kakışa yaşayan bir baba-oğul. İzmir'e tayinim çıktı sonra. Bu arada vefat etti Neyzen Tevfik, vefatında yanında olamadım. Hiçbir zaman kötü diyemem arkasından. Güvenirim kendisine. Güvenim şöyle: Dünya malına tamah etmezdi.

Dilenen bir adam
Merkez Bankası'nda müdür muavini olan bir arkadaşım vardı, Avni Atun. O anlatmıştı: Bir gün görevden çıkmış, akşam saat beş. Adada oturuyor, oraya gidecek. Bilet almak için gişede sıraya girmiş. Sağına soluna bakınca biri şapkayı kulaklarına kadar çekmiş, mendil de sermiş önüne, dileniyor. Eğilip bakınca karşısında Neyzen Tevfik. Avni Bey, bileti alıp karşıdaki banka oturmuş, bakalım bu paraları ne yapacak diye. Beş lira atmışlar hep mendile. Miktar epey fazla. Biraz sonra mendilin ucunu bağlamış, Üsküdar'daki Afet Altun Camii'nin oraya gitmiş. Üsküdar iskelesinin arkasında büyük bir bina var, onun arkasındaki sokakta bu cami. O mendili caminin kapısında dilenen siyah çarşaflı kadına vermiş. Olduğu gibi içinden hiçbir şey almadan. Kendisi muhtaçtı, ama dünya malı umurunda değildi. Bu huyunu severdim.

Kısa bir özgeçmiş

İlyas Çelikoğlu, 10 Aralık 1923 tarihinde Beşiktaş Balmumcu'da doğdu. İlköğrenimini Feriköy İlkokulu'nda, ortaokul ve liseyi Sultanahmet Meslek Lisesi Makine-Model bölümünde, yükseköğrenimini Ankara Öğretmen Okulu'nda tamamladı. Sonra Kara Kuvvetleri'nde öğretmen olarak çalıştı. İstanbul ve İzmir de görev yaptıktan sonra emekliye ayrıldı. 1982 yılında Caferağa Medresesi'nde başlayan ney derslerine evinde devam ediyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


24 Mayıs 2014 Cumartesi

Soma ‘hat’ından, Sekizinci Söz’ün minyatürüne

24 Mayıs 2014
Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde açılan “Noktadan Renklere Yolculuk” sergisi, hoca ve öğrencilerinin eserlerini bir araya getirdi. Hoca Muhammed Mağ, sergide, Soma’yı Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği hat ile anlattı, öğrencisi Kübra Zencer ise Sekizinci Söz’deki temsilî hikâyenin minyatürüyle hocasına eşlik etti.

Noktadan Renklere Yolculuk sergisi 17 Haziran’a kadar görülebilir. Sergideki “Helal ve temiz olanı yeyin.” yazan Soma eserinden elde edilecek gelir, Soma’ya bağışlanacak.
Soma maden ocağında 13 Mayıs’ta meydana gelen patlama ile Tophane’deki Kumbaracı4 Türk İslam Eserleri Sanat Galerisi’nde olaydan iki gün sonra açılan Noktadan Renklere Yolculuk sergisinin aynı dönemlere denk gelmesi elbette tesadüf değil. Hayatımızdaki pek çok şey gibi bir tevafukun parçası. Hoca, hat ve tezhip sanatçısı Muhammed Mağ ve 6 farklı şehirde yetiştirdiği 15 öğrencinin eserlerini bir araya getiren sergiye, Neslihan Duran ve Elif Birkan Bursa’dan, Merve Aydoğan Olgun, Hilal Güçlü, Elif Özkan, Esra Özkan, Yasemin Özçelik Kadıoğlu, Şükran Kaygusuz ve Semra Şahsuvaroğlu Ankara’dan, Yavuz Albayrak Adıyaman’dan, Firdevs Yağcı Eskişehir’den, Elif Güleroğlu Canbay, Kübra Zencer, Hacer Bingöl İstanbul’dan, Mürüvvet Avcı Bilgin Çanakkale’den katılıyor. Kimi minyatür, kimi hat, kimi tezhip, kimi de kalemişi çalışmasıyla…
Muhammed Mağ ve öğrencieri.


Sergide dikkat çeken eserlerin başında Muhammed Mağ’ın Soma’da meydana gelen kazadan duyduğu üzüntüyü dile getirdiği, adı da ‘Soma’ olan hat geliyor. Kömür tozu ile karartılmış kâğıt üzerine yazılan Nahl sûresinin 114. ayetinden iktibas ettiği “Helal ve temiz olanı yeyin”e, Kübra Zencer’in elinden çıkan, Bediüzzaman Said Nursi’nin Sekizinci Söz’de anlattığı temsili hikâyenin minyatürü eşlik ediyor. Ağaç, meyve, ejderha, aslan, kuyu metaforlarının yer aldığı Sekizinci Söz, genel itibarıyla insanın inanç ve iman ihtiyacı üzerinde duruyor ve bu ihtiyacı, uzun bir yola çıkan iki kardeş üzerinden anlatıyor. Hikâye şöyle: “Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Gitgide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ona sordular: ‘Hangi yol iyidir?’ Dedi ki: ‘Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.’Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola ‘Tevekkeltü alâllah’ deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz: İşte bu adam, dereden tepeden aşıp, git gide ta hâli bir sahrâya (çöle) girdi. Birden müthiş bir sada işitti. Baktı ki, dehşetli bir arslan, meşelikten çıkıp ona hücum ediyor. O da kaçtı, ta altmış arşın derinliğinde susuz bir kuyuya rast geldi. Korkusundan kendini içine attı. Yarısına kadar düşüp elleri bir ağaca rast geldi, yapıştı. Kuyunun duvarında göğermiş olan o ağacın iki kökü var. İki fare, biri beyaz, biri siyah, o iki köke musallat olup kesiyorlar. Yukarıya baktı, gördü ki, arslan, nöbetçi gibi kuyunun başında bekliyor. Aşağıya baktı, gördü ki, dehşetli bir ejderha, içindedir. Başını kaldırmış, otuz arşın yukarıdaki ayağına takarrüp etmiş. Ağzı, kuyu ağzı gibi geniştir. Kuyunun duvarına baktı, gördü ki, ısırıcı muzır haşerat, etrafını sarmışlar. Ağacın başına baktı, gördü ki, bir incir ağacıdır. Fakat, harika olarak, muhtelif çok ağaçların meyveleri, cevizden nara kadar, başında yemişleri var. İşte, şu adam, sû-i fehminden, akılsızlığından anlamıyor ki, bu adi bir iş değildir. Bu işler tesadüfî olamaz…”



Kübra Zencer, Üstad’dan mülhem eserinde kullandığı her metaforun başka bir şeyi ifade ettiğini söylüyor. Siyah ve beyaz fare, gece ile gündüzü, kuyu insanın ömrünü, aslanın kudreti ölümü, ağaç ömrümüzün müddetini, ejderha berzahı, ağaç ve sunulan meyveler Allah’ı ve verdiği nimetleri... Kişinin bakışına göre berzah, zindan da olabilir, cennet bahçelerinden bir bahçe de. Güzel düşünen için bunlar bir işarettir ve bunu anlayan kişiye her şey bir anda dost olur. Soma’daki acıyı anlatan hat’ı tamamlayacak en güzel eser, -biraz da cevap aslında- bu minyatür olsa gerek.

Muhammed Mağ


17 Mayıs 2014 Cumartesi

Darülbedayi’nin ilk oyunu, 98 yıl sonra yeniden sahnede

17 Mayıs 2014
Türk tiyatrosunun ilk resmi oyunu olarak kayıtlara geçen ve 1916’da Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda sahnelenen Çürük Temel, 19. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında bugün ve yarın Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu’nda izlenebilecek. Bir aile dramını anlatan oyun, ekimden itibaren yeni sezonda sahnelenmeye devam edecek.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın (Darülbedayi), 20 Ocak 1916’da sahnelediği ilk oyun olan Çürük Temel, 98 yıl aradan sonra yeniden sahneleniyor. Fransız yazar Emile Fabre’ın (1869-1955) La Masion d’Argile adlı eserinden o zaman Hüseyin Suat tarafından tiyatroya uyarlanan oyun, 19. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Engin Alkan yönetmenliğinde, çağdaş bir yorumla bugün saat 20.30’da Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde izleyici karşısına çıkıyor.

Oyunu bugünkü dile aktaran Sezai Gülşen ve Doğan Yavaş’ın yaptığı araştırmaya göre Reşat Rıdvan tarafından yönetilen Çürük Temel’in provaları 30 Ağustos 1915 tarihinde Darülbedayi’nin ilk binası olan Şehzadebaşı’ndaki Letafet Apartmanı’nda yapılmış. 1950’lerin ortalarında yıktırılan ve bugün yerinde İstanbul Üniversitesi Biyoloji bölümü binası bulunan bu apartmandaki ilk genel prova, 19 Ocak 1916 Çarşamba günü saat 21.30’da gerçekleştirilmiş. Bu provaya gelmeleri için davetlilere 14 cm eninde 10,5 cm genişliğinde beyaz karton üzerine davetiyeler gönderilmiş ve provayı Şehzade Ziyaeddin Efendi ve kardeşi ile savunma, adalet, bayındırlık bakanları izlemiş. Tepebaşı Kışlık Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunun Osmanlıca yazılmış ilk kastında (yukarıda) Muhsin Ertuğrul, Madam Felegyan, Kınar Sıvacıyan, Eliza ve Adrien Binemeciyan, Ahmet Refet Muvahhit, Nurettin Şevkati ve Sara Mannik rol almış.

Çürük Temel, Darülbedayi’nin ilk oyunu olmasının yanı sıra adı Türk tiyatrosu ile özdeşleşen Muhsin Ertuğrul’un da rol aldığı ilk oyun. Oyun sahnelendikten sonra Halit Fahri Ozansoy, oyunculardan Sara Mannik’in bir ara kapıyı hızla çekmesiyle çıkan gürültünün gerçekçi duyguyu vermesi yönünden yenilik olduğunu belirtmiş, Muhsin Ertuğrul’un oyunculuğu ile ilgili ise şöyle yazmış. “… bilhassa Ertuğrul Muhsin’in rolündeki muvaffakiyeti halkı heyecan içine sürüklüyor ve sahnede safha safha açılan bir aile faciasının en derin psikolojik hareketlerine alakayı gittikçe çoğaltıyor.”


Boşanmanın ailede ve özellikle çocuklar üzerinde yaptığı olumsuz etkiyi anlatan oyun, İzmir’de geçiyor. Varlıklı bir aileye mensup Münire Hanım’ın ikinci evliliğinden olan genç kızı İclal evlenme arifesindedir. Münire Hanım’ın ilk evliliğinden bir kızı ve oğlu vardır, fakat oğluyla 20 yıldır hiç görüşmemiştir. Olaylar dededen kalma halı fabrikasının iflas etmek üzere olduğunun anlaşılmasıyla gelişmeye başlar. Fabrika satılmaya karar verilir. Ancak Münire Hanım’ın oğlu Ferid bir anda ortaya çıkar ve bu fabrikadan pay ister. Fabrikanın başında bulunan Necib Bey için bu talep bir şeref ve haysiyet meselesidir. Çocuklarla ebeveynlerin uzlaşmaz biçimde haklarının peşinde diğerlerine karşı verdikleri amansız savaş kimsenin mutlu olmadığı bir dağılmayla sona erer.



Çürük Temel, İBB Şehir Tiyatroları’nın 80. kuruluş yıldönümünün kutlandığı 1995’te, Zihni Küçümen’in yönetmenliğinde okuma tiyatrosu olarak sahnelenmiş, oyunun metni, eski diline hiç dokunulmadan yeni oyuncular tarafından okunmuştu.

“Demode anlatım biçimini modern dile dönüştürdüm”

Engin Alkan/Yönetmen: “Yüzyıl öncenin estetik algılarıyla seyirciyle buluşmuş bir metni bugünün seyircisinin haz duygusuna yöneltmek, onu köhneleşmiş bir yapıttan bugün de soluk alıp veren bir dünyaya dönüştürmek elbette ki çok titiz bir çalışmayı gerektiriyordu. Çürük Temel hâlâ geçerliliğini yitirmemiş insan çelişkileriyle yüklü, sözü olan bir oyun. Öncelikle sözü bugünün seyircisine iletilebilmesi gerekiyordu. Metnin bugün demode kabul edilebilecek melodramatik anlatım biçimini modern bir tragedya diline dönüştürerek, trajik unsuru en başta gösterip, bu noktaya varılan süreci sergilemeye gayret ettim. Yıkılmış, çökmüş, parçalanmış bir fabrika atmosferiyle başlayan oyunda, seyircinin gösteri boyunca ‘çözüm nedir?’ sorunsalına cevaplar bulmaya çalışmasını amaçladım.”

Çağdaş bir yorumla yeniden sahneye aktarılan, Engin Alkan yönetmenliğindeki oyunda Oya Palay, Yeşim Koçak, Mert Tanık, Nurdan Gür, Mustafa Barış Koçkar, Dolunay Pircioğlu ve Samet Hafızoğlu rol alıyor.



15 Mayıs 2014 Perşembe

Eseri, Saatchi Gallery’de süresiz sergilenecek

15 Mayıs 2014
Genç sanatçılara el veren, onları sanat dünyasına kazandıran Londra’daki Saatchi Gallery’nin yeni misafiri Taha Alkan oldu. 27 yıl önce kurulan ve o günden beri modern sanatın önemli merkezleri arasında gösterilen galeri, Alkan’ın dijital sanat çalışması “Never Written Story” (Yazılmamış Hikâye) adlı çalışmasını süresiz sergileyecek. Andy Warhol, Damien Hirst, Jeff Koons’un eserlerine ev sahipliği yapan Saatchi Gallery’yi, her yıl 1,2 milyon kişi ziyaret ediyor. Tate’den sonra en çok gezilen sergi mekânı olarak biliniyor. 1984 Sivas doğumlu olan ve geçen yıl Amerika’ya yerleşen Taha Alkan’a dijital sanat çalışmasını ve sergi sürecini sorduk.
Birdenbire Saatchi Gallery’de karşımıza çıktınız. Sizi tanıyabilir miyiz?
Türkiye’de Uludağ Üniversitesi Mimarlık’ta okuduktan sonra Amerika’da Heritage Architecture isimli şirkette mimar ve tasarımcı olarak çalıştım. Akabinde Emre Arolat ile birlikte iki sene, tasarımcı ve görsel yönetmenlik yaptım. Sürecin sonunda mimari ve endüstriyel işlere sanatsal boyut getirmek duygusu ağır bastığından mimarlıkla dijital sanatı birleştiren bir eksene yerleştim. Bu çizgi New York-İstanbul arasında mekik dokuyarak devam ettiriyorum.

Dijital sanata ilginiz nasıl başladı?
Sanat bana okuldan önce ailemle geldi. Babamdan dolayı grafik tasarımla ve Apple bilgisayarlarla çocukken tanıştım. Çizim kabiliyetimin üzerine gidip mimar olmayı tercih ettim. Bu sırada bir sene sülüs hüsn-i hat eğitimi aldım. Klasik hat meşki bileğimi terbiye etti, gözüme ölçü ve kompozisyon duygusunu öğretti. Mimarlık eğitimini düşüncelerimle ve yeteneklerimle harmanlamaya çalıştım. Okulda öğrendiklerimin üzerine neler koyabileceğimi düşündüm. Çalışmalarım başlangıçta fark edilmiyorken daha sonra ilgi arttı.

Ne oldu?
Türkiye’den önce dijital sanat alanında dünyaca ünlü web sitelerinden (cgsociety.org, 3dtotal.com, cgarchitect.com) pek çok kere ödül kazandım. Çalışmalarım, uluslar arası önemli yayınlarda (3DArtist Magazine, 3dCreative) dünyanın en iyi çalışmaları arasına girdi.

Amerika’ya neden gittiniz?
NTV Tarih dergisi için Gezi Parkı olayları konulu biri kapak olmak üzere üç illüstrasyon çalıştım. Konudan ve kapaktan ötürü dergi kapatıldı. Bu çalışmaların minyatür versiyonu Hollanda’da Turkartoon isimli geçici bir sergide, Greek versiyonu ise New York’ta Güç Birliği sergisinin tema çalışması olarak sergilendi. Çalışmamı dünya çapında 18.000.000 kişi gördü. Türkiye’de de sergilemek istedim ama insanlar korktular, çekindiler. Biz de bu olaydan sonra eşimle Amerika’ya yerleştik.


Saatchi Gallery’de sürekli sergilenen Never Written Story’nin özelliği nedir?
Bu eser öncelikle doğduğum topraklara bir saygı duruşu. Teknik olarak uzun ve yoğun bir çalışmanın ürünü. Bunun altında 2d ve 3d başlıkları yatıyor. 3d, olmayan bir sahneyi ya da nesneyi bilgisayarda sanal olarak üretip, görüntü ortaya çıkarma sanatı. Bu tekniğin sonu Hollywood’da görsel efekt işleridir. Bir sahneyi fiziken gerçekleştirir gibi saçlardan ayakkabılara, trenin demir perçinlerinden pencereden sızan ışıklara her şey ince detaylarıyla ele alınıyor. Tıpkı bir filmin özel efektleri gibi resmin arkasındaki hikayenin ifadesini güçlendirecek her detay titizlikle görselleştiriliyor. Bu teknik karmaşanın ardından resme bakanlar sıcak bir duygu hissediyor. Tek dezavantajı, yapılan şeylerin fotoğraf sanılması, oysaki dijital tekniklerle yapılmış çağdaş tablolar.

Eserinizin Saatchi’ye kabul süreci nasıl gelişti?
Saatchi’ye yaptığımız kişisel başvurunun ardından çalışmamızın galerinin ikinci katındaki büyük dijital ekranda sergilenmeye hak kazandığını öğrendik ve mutlu olduk.
Farewell, The Green Mile, David El Turco… Eserlerinizin hepsinin bir hikâyesi de var.
Elbette, aslında her resim arkasında bir hikâyeyi barındırıyor. Bunlardan Farewell (Veda), TCDD emeklisi iki dedeme ve doğduğum topraklara saygı ve özlemimin bir ifadesidir. Her iki dedemi de görmedim. Resimde onlar kara bir trenle istasyondan ayrılırken annem ve babam, dünya istasyonundan ayrılan babalarına el sallıyor. Green Mile ise basit renk kompozisyonlarıyla birçok duyguyu büyük ustalıkla anlatabilen Japon ressamlarına bir saygı duruşu. Karlı bir günde kızağını çeken yaşlı Japon karakterimiz sıcak evinin yolunu tutmuş.

Bazı çalışmalarınız sanat tarihinin ustalarına göndermeler şeklinde.
Evet, mesela Michelangelo’nun ünlü Musa heykelini biraz Türkî bir havaya sokup ‘David El Turco’ ismiyle yorumladım. Davud heykeli bu çalışmada kendisini hayran hayran izleyen ve elini uzatan bir çocuğun eline uzanır gibi diz çöküyor. Sırtındaki yelek ve başındaki fes ise yine NTV Tarih’in Oryantalizm konulu sayısının kapağı olarak yayınlanmıştı.
Osman Hamdi Bey’in Kaplumbağa Terbiyecisi’ni de görüyoruz çalışmalarınızda. Hatta terbiyeci olarak kendinizi resmetmişsiniz. Buradaki amacınız nedir?
Osman Hamdi Bey’in ünlü Kaplumbağa Terbiyecisi resminden ilhamla kendimi bir han revakında Osman Bey’in kaplumbağalarıyla canlandırarak resmettim. Maksadım, hem atalarımızın sanatını anlamak ve anlatmak, hem dijital sanatın imkânlarının her zaman kolay üretilen ve tüketilen formlardan ibaret olmadığını göstermekti. Özellikle Türkiye gibi görsel sanatların serpilme evresinde olduğu bir yerde bu başarıyı bir nebze yakaladığımızı düşünüyorum. (tahaalkan.cgsociety.org)

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

13 Mayıs 2014 Salı

Meddah usulü ‘Benim Adım Kırmızı’

13 Mayıs 2014
Orhan Pamuk’un romanından uyarlanan “Benim Adım Kırmızı: Tasvirler” sahnelenmeye başlandı. Eylül 2013’te kurulan Cazu Tiyatro’nun sahneye aktardığı oyunun galasına da gelen Pamuk, genç oyunculardan telif almadı fakat ‘eğer metni beğenmezse oynanmayacağına’ dair küçük bir dostluk kontratı istedi.
Bugüne kadar farklı topluluklarda tiyatro ile uğraşan dokuz arkadaş, 2013 yılının Eylül ayında Orhan Pamuk’un Benim Adım Kırmızı romanını sahneye aktarmak üzere bir araya geldi. O günden bu yana, yaklaşık sekiz aydır bu oyun üzerinde çalıştılar. Provalarını, metin üzerindeki okumalarını, nasıl bir sahneleme yapacaklarına dair aralarındaki fikir tartışmalarını www.kirmizigunlukler.blogspot.com.tr adresinde gün gün yazdılar. Provalardan fotoğraflar eklemeyi de unutmadılar bloglarına.

Bu arada Orhan Pamuk’a, sahneleyecekleri metni gönderdiler, telif vs. gibi konularda iznini almak istediler. Pamuk, henüz yola çıkmış gruptan para pul talep etmedi ama haklı olarak “eğer metni beğenmezse oynanmayacağına ve oyunun nerelerde sahneleneceğine dair” küçük bir kontrat, daha çok dostluk anlaşması gibi bir yazı istedi gençlerden. Seve seve kabul etti onlar da. Pamuk, Cazu Tiyatro’yu dokuz aydır uzaktan ve sessizce takip ediyor, bloglarını beğendiği oyun ekibinin kulağına gitmiş, ama yine de geçtiğimiz perşembe günü Mecidiyeköy’deki Sahne Hal’da yapılan “Benim Adım Kırmızı: Tasvirler”in galasında Pamuk’u görmeyi beklemiyorlardı.

Pamuk, Benim Adım Kırmızı’da sadece bir aşk ve cinayet hikâyesi anlatmıyor, Doğu ve Batı resmindeki bakış, taklit, temsil konularındaki farklılıkları da tartışıyor. Cazu Tiyatro, Pamuk’un resim sanatı çerçevesinde sorguladığı bu bakış ve temsil meselesini, bakma ve bakılmanın sanatı olan tiyatro ve oyunculuk sanatları bağlamında ele almayı deniyor. Benim Adım Kırmızı’yı okumayanlar, sahnede minyatürle karşılaşacak, ama görsel olarak değil, okuyanlar ise romandan kopmuş parçaları izleyecek. Çünkü oyunda sadece kitabın küçük bir bölümü; padişah için yapılmaya başlanan ama cinayet nedeniyle yarım kalan minyatürün tasvirleri sahneye taşınıyor. 
“Benim Adım Kırmızı: Tasvirler”, 17 Mayıs’ta Ege Üniversitesi Kültür ve Sanat Evi’nde, 22 Mayıs ve 29 Mayıs’ta Beyoğlu’ndaki Sekizinci Kat’ta, 25 Mayıs ve 5 Haziran’da ise Mecidiyeköy’deki Sahne Hal’da izlenebilir.
“Benim Adım Kırmızı: Tasvirler”, ellerinde bendir çalarak ilahi okuyan yedi meddah sahnesiyle başlıyor, solo performanslarla devam ediyor. Kitapta geçen asıl hikâyeye göre nakkaşlar Frenk usulüne göre bir minyatür yapmaya başlarlar; ‘köpek, ağaç, para, şeytan, ölüm, kırmızı’nın tasvirleri vardır bu minyatürde ama bitmez, bitemez… Sahnede, kendilerine meddah diyen oyuncular bu tasvirleri taklit ediyor. Bir Karagöz ustası gibi. Ellerinde o tasvirlerin kuklaları, bendirleri de perdeleri…

Ana hikâyeyi sahneye hiç taşımadıklarını anlatan oyunun yönetmeni Oğuz Arıcı, “Metinde çok büyük bir değişiklik yapmadık. Yeniden de yazmadık. Sadece Orhan Pamuk’un yazdığı kısımları keserek, birbirine bağlayarak, kısaltarak sadece meddah ve tasvirleri anlattığı bölümleri kullanarak yeni bir metin oluşturduk.” diyor.

Tasvirlerini Hilal Polat’ın yaptığı oyunda rol alan Behiç Cem Kola, Bengi Kırlaroğlu, Cansu Kahvecioğlu, Cenk Külçe, Hasan Şahintürk, Tuba Keleş ve Uğur Açıkgöz oyunculukları ile göz dolduruyor. Orhan Pamuk oyunu beğenip beğenmediği konusunda bir açıklama yapmadı ama davete icabet, biraz da icazet vermek gibi bir şey… (www.cazutiyatro.com)


Cazu Tiyatro ekibiyle. Yönetmen Oğuz Arıcı çizgili kazaklı.
HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ




12 Mayıs 2014 Pazartesi

Göbeklitepe’den çıkan 700 eser, yeni müzede sergilenecek

12 Mayıs 2014
Şanlıurfa’nın 18 km kuzeydoğusundaki Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar, bu sene 20. yılını doldurdu. Bir yıldır yerli turistlerin akınına uğrayan Göbeklitepe’de çıkarılan 700 eser, temmuz sonunda açılması planlanan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nde sergilenecek.
Göbeklitepe’deki bu yılki kazılar 25 Mayıs’ta sona erecek. Kazılara 20 yıldır başkanlık eden Klaus Schmidt (altta ortada) 80 kişilik ekiple çalışıyor. Bölgede, 12 bin yıl önce yapılmış 24 adet gömülü ibadet yeri bulunuyor.
Dünyanın en eski ve en büyük inanç merkezi olduğu anlaşılan Göbeklitepe’de arkeolojik kazılar başlayalı 20 sene oldu. 12 bin yıl öncesinden haber veren bölge son bir senedir yerli turist akınına uğruyor. Kazı başkanı Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü Orient Bölümü uzmanı ve Erlangen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Klaus Schmidt ve 80 kişiden oluşan kazı ekibi ise yeni bilgilere ulaşmak üzere bölgede çalışmalara devam ediyor. Bu yılki kazılar 25 Mayıs’ta sona erecek. Klaus Schmidt, eşi Çiğdem Köksal-Schmidt ve Almanya, Belçika, Hollanda’dan gelen bilim adamları, her gün saat 06.00’dan 14.00’e kadar yeni kazı alanında çalışıyor, sonra Şanlıurfa merkezdeki ‘kazı evi’nde yemeklerini yiyip dinleniyor, akşam üzeri 17.00 gibi tekrar kazıya devam ediyorlar.

Schmidt’e göre 90 dönümlük Göbeklitepe’deki kazılar, 50-60 yıl daha sürebilir, bölge o denli büyük ve zengin. Bugüne kadar 1 ibadet yeri ortaya çıkarıldı. Schmidt, kazı alanının etrafında 21 adet gömülü ibadet yeri olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Ana kazı alanının sağ ve solunda benzer yapılara ulaşabiliriz ama amaç az kazı ile çok bilgiye ulaşmak.”




Göbeklitepe’nin en karakteristik buluntuları T şeklindeki dikilitaşlar. Üzerinde tilki, kuş, yılan, turna gibi hayvan figürleri bulunan ve boyutları 5 metreye kadar çıkabilen bu anıtsal taşlara yeni kazı alanlarında da rastlandı. Fakat bu seferkilerin üzerinde daha fazla hayvan figürü var. Schmidt, “Biz zannediyorduk ki, taş devrinde insanlar ellerinde sopalarla geziyor, mütevazı ve basit bir şekilde yaşıyorlar. Oysa o dönemde de bir medeniyet var. Tarımı bulmuşlar, inanç merkezi yapmışlar. Bütün arkeoloji dünyası şu anda bunları konuşuyor.” diyor. Göbeklitepe ile ilgili bu yılki en önemli gelişme, 20 yıldır çıkarılan eserlerden 700’ünün, yapımı beş yıldır süren ve temmuz sonunda açılması planlanan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nde (Müzenin adı daha önce Edessa olarak açıklanmıştı) sergilenecek olması. Göbeklitepe’nin kendisi zaten açık hava müzesi gibi ama kazılarda bulunan küçük heykeller ve kandil gibi çeşitli eserler sergilenmemişti.

37 bin metrekarede, 10 bin eser


Göbeklitepe ziyaretinden sonra Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi Müdürü Müslüm Ercan, müzeye basın turu düzenledi. Üç ay sonra açılacak müzede toplam 10 bin eser sergilenecek. Dışarıdan bakıldığında sarımtırak rengiyle oldukça büyük bir alana yayılan 37 bin metrekarelik müze, iki bölümden oluşuyor. 31 bin metrekarelik alan arkeoloji müzesine ayrılmış. Burada tarih öncesi çağlar; paleolitik, neolitik ve kalkolitik dönem anlatılacak. Sergilenecek en önemli eserler arasında Nevali Çori Höyüğü bulunuyor. 23 yıl önce Atatürk Barajı’nın altında kalacağı için olduğu gibi kaldırılan ve bugüne kadar aynen korunan höyüğün kurulumu bitmiş. Göbeklitepe ana kazı alanının benzeri de yine burada sergilenecek.


Müzenin 6 bin metrekarelik ikinci bölümü ise Haleplibahçe adı verilen mozaik müzesi. Şanlıurfa’da 11 ayrı merkezde tespit edilen 500 metrekare mozaik, yerlerinden kaldırılıp buraya getirilmiş. İki bölüm arasına inşa edilen Arkeopark’ta ise tarihi canlandırmalar ve eğitim faaliyetleri yapılacak. Arkeopark’ın en sürpriz canlandırması, 6D teknolojisi ile hazırlanan Hz. İbrahim’in ateşe atılması olacak. Şanlıurfa, çok daha büyük sürprizlere gebe bir şehir. Çünkü Göbeklitepe ile çağdaş, 6 ören yeri daha bulunuyor. Göbeklitepe’nin bu yılki sponsorlarından Akyürek Holding, bölgenin bilinirliğinin artması için tanıtım çalışmalarına destek veriyor.






HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ