5 Kasım 2019 Salı

Tenkil Müzesi izlenimleri: Caddeye çıkıp haykırmak istedim…

5 Kasım 2019 
Tenkil Müzesi’nin beşinci sergisi Belçika Limburg’da açıldı. Üç yılı aşan Tenkil Süreci’nin en çarpıcı izleri ve hatıralarının bulunduğu sergiden izlenimler…

Halime Gülsu’nun sarı kazağı ve başörtüsü, Ege’de hayatını yeni kaybeden çocukların eşyaları, Ahmet Turan Özcerit’in oğluna mektubu, Meriç’i protez bacaklarıyla aşan Zeynep’in kırmızı ayakkabıları ve Gökhan Açıkkollu’nun eşofmanının cebinden 3 yıl sonra çıkan not…

Her yıl Ölüler Günü olarak anılan 1 Kasım’da Belçika’nın Limburg şehrinde anlamlı bir sergi açıldı. Merkezi Frankfurt’ta bulunan Tenkil Müzesinin hazırladığı sergi, 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde işkence sonucu ölüme sürüklenen, kalp krizi ya da kanser gibi hastalıklara yakalanıp hak ihlalleri nedeniyle hayatını kaybedenler ile Meriç Nehri ve Ege Denizinden geçip özgürlüğe kavuşmak isterken ölenlerin yaşadıklarını anlatıyor.


1 Kasım’da Belçikalılar kapısını bacasını kapatıp mezarlıklara akın ediyor. Vefa ve saygının gereği olarak ölülerinin evlerini çiçeklerle donatıyorlar. Cuma günü öğleden sonra vardığımız şehirde dükkanlar bu yüzden kapalı, in cip top oynuyordu. Bir süre şaşkınlıkla Hasselt Havermart Caddesi üzerinde gezindikten sonra sergi hazırlıklarının devam ettiği Limburg eski adalet sarayının içine girdim ve Ölüler Günüyle özdeşleşen; Tenkil sürecinde yitip giden birçok isimle karşılaştım…

Esma Uludağ, Halime Gülsu, Gökhan Açıkkollu, Ahmet Turan Özcerit, Hatice Akçabay ve çocukları, 9 aylık Nurbanu, Betül ve Naime Civelek, Halil Dinç, Kevser teyze… Sonra da tekrar caddeye çıkıp haykırmak geldi içimden. “Buradaki ölüleri de ziyaret edin. Onlar işkenceden, zulümden kaçarken ölen masum insanlar!’ diye.

Yapmadım tabi ama adalet sarayının karşısındaki yeşil banka oturup tam 3 yıl önce 31 Ekim 2016’da İstanbul’dan uçağa binip Belçika’ya indiğim o güne gittim. Adalet ve hukukun artık mumla arandığı Türkiye’de tepe taklak edilen hayatımı, tepe taklak edilen hayatları düşündüm. Yaşatılan bu acılar uzun yıllar unutulacak gibi değil. Sergilenen eşyalara baktıkça ve sergi açılışında Ceyda’nın cam vitrinde sergilenen ayakkabısına sarılmasına tanık olunca bunu daha iyi anlıyorsunuz.

HİLMİ YAVUZ GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BAYILDI

Akşam saat 19.00’da açılan sergide ilk olarak küçük bir panel düzenlendi. Mete Öztürk’ün yönettiği panele, 35 günlük bebeğiyle hapse giren Rana Öğretmen (isim müsteardır), Mümtazer Türköne’nin koğuş arkadaşı Zafer Özsoy, “Gülerek Geçtim Meriç’ten” şiirini yazan Halil Dinç’in eşi Nihayet Dinç, protez bacaklarıyla Meriç’i aşıp Avrupa’ya sığınan Zeynep ve annesi katıldılar ve yaşadıklarını bir kez daha anlattılar.

Özellikle Rana Öğretmen, 11 ay boyunca cezaevi ortamında bir bebekle kalmanın zorluklarını anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Hayatının en zor günlerinin 9 gün kaldığı gözaltı süreci olduğunu ifade eden Zafer Özsoy, yazar Hilmi Yavuz’un gözlerinin önünde nasıl bayıldığına şahit olduklarını anlattı.

CEYDA AYAKKABILARINI GÖRÜNCE…

Eşini Tenkil Sürecinde Atina’da kaybeden, Tenkil Müzesinin Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ sergiye eşi ve çocukları; Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda ile gelmişti. Konferans bittikten sonra sergi alanına dağılan herkes eşyalara doğru yönelmişti ki Ceyda, koştu koştı koştı ve cam vitrinde sergilenen ayakkabılarına sarılıp öylece kalakaldı. Uzunca bir süre ben de öylece onu izledim. Sonra ablası, abisi ve babasıyla birlikte anneleri Esma Uludağ’ın köşesini seyredurdular.

Mehmet Ali Uludağ ve çocukları…

KIZIM SARI KIYAFETLERİNİ ÇOK SEVERDİ

Limburg Sergisini anlamlı kılan birkaç özellik daha bulunuyor. 2017 yılında kurulan müze, iki yıldır Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gezici sergiler gerçekleştiriyor. Limburg’taki sergide mağdurlara ait birçok eşya ilk kez sergileniyor.

27 Eylül 2019’da Ege’de botun batması sonucu ölen Işık, Kara ve Zenbil ailelerine ait eşyalar Tenkil Müzesinin koleksiyonuna hemen dahil edilmiş. Serginin girişinde ilk onlarla karşılaşıyoruz.
Gonca-Ebubekir Kara, evlatları Mustafa (6) ve Gülsüm’ün (8) o gün giydiği kıyafetlere notlar iliştirilmişler:

“Kızım sarı kıyafeti çok severdi ama Ege Denizi yeşile döndürdü. Mustafa kıyafetlerine çok önem verirdi, düzenli bir çocuktu. İnşallah onlar Allah’ın cennetine gittiler. Rabbim bir daha hiçbir kardeşimize bu acıyı yaşatmasın. Zalimlerin son kurbanı bizim çocuklarımız olsun.” Eşyaların yanında ayrıca mavi bir balon, oyuncak telefon, Gülsüm’ün gözlükleri, Mustafa’nın cebinden çıkan kağıt para da yer alıyor.


YAVRUM BİBERONUNU ESKİTEMEDEN ÖLDÜ

Aynı gün Fatma-Nazir Işık çifti de Ege’de iki çocuğunu kaybetti. Mir İbrahim Işık’ın (3) biberonunu ve siyah terliğini müzeye bağışlayan Fatma Işık oğlunu şöyle anlatmış:

“Mir İbrahim suyu çok severdi. Suyla oynamayı çok isterdi ancak elbisesi ıslandığında çok rahatsız olurdu, onun değiştirilmesini isterdi. Bu mavi çorap yolculuğa başlamadan önce hafif ıslandığı için değiştirilmesini istedi, değiştirdik, cebimizde kalmıştı. Kendimize saklamıştık ancak müzede olması daha uygun olur diye düşündük. Mir bu terliği çok severdi. Bir sürü terliği olmasına rağmen sadece bunu giyerdi. Sırf o seviyor diye yanımıza aldık. Biberen Mir Mahirimin ilk biberonuydu. Yavrum tek biberonunu eskitemeden vefat etti. İnşallah Rabbim diğer tarafta bizleri kavuştursun. Geride kalanlara uzun ömürler versin.”

Zenbil ailesinden ise Kevser Sezer ve kızı Meltem Zenbil’in başörtüleri sergileniyor. 58 yaşındaki Kevser Sezer yola çıkmadan önce yanına ‘diploma kayıt örneği’ yazan bir belge de almış. Sergide tanıştığımız damadı Oğuz Zenbil’e ne olduğunu sorduk: “Belge, sertifika ne varsa gelirken getirmek istemiştik. Kayınvalidem de kaymakamlıktan eğitim durumunu gösteren bu belgeyi almış. Naylon poşetin içindeydi, zarar görmemiş.” dedi Oğuz Zenbil, nemli gözyaşlarıyla sergiyi gezerken.


CANIM OĞLUM SİNAN

Tenkil sürecinde cezaevlerinde yazılan mektuplar büyük önem taşıyor. Özellikle hak ihlali nedeniyle vefat edenlerin duygularını ve durumlarını yansıtan bu belgelerin ayrı bir anlamı oluyor. Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Doç. Ahmet Turan Özcerit’in oğlu Sinan’a yazdığı mektup, müzenin koleksiyonuna dahil edilen ilk mektup.

Mektubuna “Oğlumun gün geçtikçe olgunlaştığını görmek çok güzel bir duygu” diyerek başlayan Özcerit, bir babadan oğluna yazılabilecek belki de en güzel mektuplardan birini tarihe bırakmış oldu. Özcerit mektubunda oğluna insanlıktan, adaletten yana olmasını, vicdanıyla hareket etmesini tembihliyor. Bir akademisyen olarak gelecek planlarıyla ilgili vizyon çiziyor. Mektubun yanı sıra Ahmet Turan Özcerit’in cezaevinde kullandığı spor ayakkabısı, çizgili tişörtleri ve bir bilekliği de bulunuyor.



9 AYLIK NURBANU’NUN MAKASLA KESİLEN KIYAFETLERİ

Serginin en hüzünlü bebek kıyafeti 8 aylık Nurbanu Yeni’ye aitti. Ege Denizinde yitip giden Yeni ailesinden Gökhan Yeni ve iki çocuğunun kıyafetleri de eşi tarafından müzeye bağışlanmış. Gökhan Yeni’nin ayakkabıları, Nurbanu’nun beyaz tişörtü ve morgda makasla kesilerek çıkarılan pantolonu, Burhan’ın (2) yine kesilerek çıkarılmış tişörtü Tenkil sürecinin sembol kıyafetleri arasında.


GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN CEBİNDEN 3 YIL SONRA ÇIKAN NOT

Tenkil Müzesi Gökhan Açıkkollu’nun işkence gördüğü sırada kırılan gözlüğünü daha önce sergilemişti. Bu sergide ilk kez kalp krizi geçirdiği anın görüntülerine ve o anda üzerinde bulunan kıyafetlere yer veriyor. Sergide eşyaların yanına yerleştirilen 1 saat 25 dakikalık video sürekli izlenebilecek.

Açıkkollu’nun gözlüğü, saati ve gözlük kabının yanında bir not dikkat çekiyor. Şöyle yazıyor notta: “Seni çok seviyoruz. Bizi merak etme. Kendine dikkat et. Allah’a emanet ol. Ailen. 28.06.2016 Saat: 02.00”

Mümine Açıkkollu, 24 Temmuz 2016’da gözaltına alınan eşinin İstanbul Emniyet Müdürlüğünde olduğunu öğrenince gece yarısı apor topar ona birkaç parça eşya hazırlar, ilaçlarını da alır ve götürür. Kıyafetleri polise teslim etmeden önce de eşofmanın cebine bu notu koyar. Artık çocuklarıyla birlikte bir Avrupa şehrinde yaşayan Mümine Açıkkollu bu not ile tekrar sergi hazırlıkları sırasında karşılaşınca çok duygulanmış.

  

Mersin Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği için hayatını kaybeden İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu (32), cezaevine ilk girdiği günlerde avluda sarı kazağı ve çiçekli başörtüsüyle bir kare çektirmişti. Ölmeden önce çekilen bu fotoğraftaki kıyafetler ile kullandığı ilaçları kapları için de özel bir vitrindeki yerini almıştı.


PROTEZ BACAKLARIYLA SINIRLARI AŞAN ZEYNEP
Meriç’te üç çocuğuyla birlikte hayatını kaybeden Hatice Akçabay’ın çocuklarının kıyafetleri, Yunanistan’da kalp krizi geçirerek vefat eden “Gülerek Geçtim Meriç”ten şiirinin şairi Halil Dinç’in tişörtü ve şapkası, görüş yolunda ölen Hatice-Enes Civelek’in kızları Betül ve Naime’nin mor ve gri hırkaları, protez bacaklarıyla Meriç’i geçip  Yunanistan’a yürüyen Zeynep’in kırmızı ayakkabıları yine ilk kez sergilenen eşyalar arasında bulunuyor. Zeynep o akşam çok mutluydu. Böyle zor bir yolculuğu başarıyla tamamlamış olmanın mutluluğu vardı üzerinde… Ölüler Gününde, ölümü hatırlatan Limburg'da, Zeynep’in mutluluğuna giden engellerle dolu ama güzel bir başlangıç vardı.



Tenkil Müzesi gezici sergilerine devam edecek. Aralık 2019’da Almanya’nın Kassel şehrinde, Ocak 2019’da Romanya Bükreş’te olacak bu özel eşyalar…
(www.tenkilmuseum.com, @TenkilMuzesiTR @tenkilmuzesi)

4 Kasım 2019 Pazartesi

Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi...


Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor. İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı… VİDEO BU LİNKTE
28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM
Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.
ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM
2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ
Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.
NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM
Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM
19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.
ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM
1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.
SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR
Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.
28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM
28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.
PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR
İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.
O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE
Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye.

İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem. Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.
BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.
SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM
1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.
32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ
Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.
BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ
Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.
GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM
Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.
OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM
 

 

Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.
KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM
Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.
KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ
1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler.

28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…
BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM
15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.





Ev hapsindeki emekli albay BOLD’a konuştu

4 Kasım 2019 
28 Şubat’ta TSK’dan atıldı. Yıllar sonra iade-i itibarla rütbesi geri verildi. 15 Temmuz sürecinde tutuklandı. Gel gitleriyle bir Türkiye hikayesi... 

Zübeyir Gülabi 28 Şubat döneminde ordudan atıldı. Ardından devlet iade-i itibar yapıp albay rütbesiyle haklarını iade etti. 15 Temmuz’dan sonra ‘terörist’ diye damgalandı, tutuklandı, 8 ay hapis yattı.

1996’da ‘Ordu ve Din’ üzerine bir program hazırlayan Mehmet Ali Birand, Gülabi ile yaptığı görüşmeyi Genelkurmay’dan gelen talimatla yayınlayamadı. Birand programı hazırlamış, “peki TSK’dan atılanlar ne diyor” diyerek ikinci bölüm için reklam arasına gitmiş, ancak reklamlardan sonra program uçmuştu. Bugünlerde Youtube üzerinden tekrar yayına başlayan 32. Gün’ün arşivinde hala o program bulunmuyor.

1990’lı yıllarda Batı Çalışma Grubu’nun ‘ajanlık’ teklif ettiği Gülabi, “Artık birilerinin konuşması gerekiyor. Ben Güneydoğu’da ölümle birçok kez burun buruna geldim. Kimseden korkum yok.” diyor.

Siyah Transporter ile kaçırılan Cemil Koçak ile Ankara Sincan Cezaevinde karşılaştığını söyleyen Gülabi, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bildiğini ve 15 Temmuz’da bunu uyguladıklarını ifade ediyor.

İşte, 1974’ten beri ülkücü hareketin içinde olduğunu belirten Zübeyir Gülabi röportajı…

28 ŞUBAT’TA YÜZBAŞIYKEN İHRAÇ EDİLDİM

Adanalıyım. 1986’da Kara Harp Okulundan teğmen olarak mezun oldum. 1995 Aralık ayında Yüksek Askeri Şura kararıyla yüzbaşı iken ihraç edildim. 28 Şubat süreci oluyor. Sonra Türkiye’de hiçbir iş bulamadığım için -paşalar hiçbir işte çalışmama müsaade etmediği için- Türkiye’den ayrılmak zorunda kaldım. Ordudan ayrıldıktan sonra 2016’ya kadar hiçbir şirketin elemanı olarak çalışmadım. Hep bağımsız kalmayı tercih ettim. 1999 yılında Nijerja’ya gittim.



Nijerya’da iki dönemim var. 2012’ye kadar olan dönemde küçük bir girişimci olarak çalıştım. Ticaret yaptım. Yaşayabilmek için kendi kendime mobilyacılığı öğrendim. Boya, mobilya imalatı yaptım, iyi bir mobilya ustası oldum. Türkiye’den Nijerya’ya boya, mobilya ithal ettim. Mobilya malzemeleri, çelik kapı, bisküvi, tencere…

Ne iş olsa yaparım modunda, nereden para kazanabileceksem o işi yaptım. Sonra boya fabrikası kurdum, onu kapattım, mobilya fabrikası kurdum. 2010’da Lagos eyaletinde çıraklık eğitim merkezinden sorumlu yönetici oldum. Mobilya konusunda eğitim veriyordum.

ALBAY OLARAK EMEKLİ EDİLDİM

2010’daki Anayasa referandumundan sonra 2011’de haklarımız iade edilince Türkiye’ye döndüm. Kadrolarımız, haklarımız iade edildi. Aradaki yılları çalışmış gibi saydılar ve albay olarak emekli edildim. TSK’da çalıştırmadılar, MEB’de araştırmacı kadrosu verdiler. MEB’de de işin doğrusu oturduk. İş vermediler. Orası insan havuzu gibi. Bir sürü kurumdan toplanmış, kurumları özelleştirilmiş, kapanmış devlet memurlarının yer aldığı bir havuzdu. Biz de o havuzdaydık.

Ama ben Turgut Özal Üniversitesinde önce yüksek lisans yaptım. Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler alanında. Sonra doktoraya başladım. Yüksek lisans tezim Türkiye-Nijerya ilişkileri üzerineydi. Konusunda ilk kaynaktır. Tek kaynaktır halen. Yeterliliğimi verdikten bir ay sonra darbe oldu ve üniversitem kapandı. Doktoramı yarım bırakmak zorunda kaldım.


AFRİKA’NIN EN BÜYÜK ŞIRINGA ÜRETİCİSİNİN GENEL MÜDÜRÜ

Temmuz 2016’da Nijerya’dan iş teklifi geldi. Nijerya’yı iyi bildiğim için benim adımı önerenler olmuş. Ağustos 2016’da Nijerya’ya döndüm. O günden, tutuklandığım 19 Ocak 2019’a kadar Nijerya’da Jubilee Syringe Manufacturing Company’de (JSM) genel müdür olarak çalıştım. JSM, Afrika’nın en büyük şırınga üreticisidir. Fabrikanın inşaasından çalışmasına, sistemin oturtulmasına kadar o işleri yaptım.

NİJERYA DEVLET BAŞKANINA SÖZ VERDİM

Merkezi hükümetle de ilişkilerim güzeldi. Yerel hükümetle öyle. Nijerya’da eyalet sistemi vardır. Nijerya şırınga üreticileri birliği başkanıyım. Ülkenin medikal malzeme sanayi politikasını yazdım. Nijerya adına sektör başkanı olarak Türk heyetinin de katıldığı D-8 toplantılarına katılıyordum.
Nijerya devlet başkan yardımcısına Nijerya’yı 3 yıl içinde şırınga ihracatçısı yapma sözü vermiştim. Benden önce 7 şırınga firması kapalıyken, şu anda 3 tanesi çalışıyor. 6 sözüm vardı. Gümrük mevzuatını değiştirme karşılığında bu sözü vermiştim. Değiştirdik ve başarılı olduk.


3 YILDA 9 KERE TÜRKİYE’YE GİRİŞ-ÇIKIŞ YAPMIŞTIM

19 Ocak 2019 sabahı İstanbul Atatürk Havalimanına indim. İzne gelmiştim. Pasaport kontrolden geçemedim. Gözaltına alındım. 2 gün gözaltında kaldıktan sonra Ankara’ya getirildim. Terörle mücadelenin spor salonunda birkaç gün misafir edildim. Fetö/pdy örgüt üyesi olduğum iddia ediliyordu. Zaten savcılık 14 Ocak 2019’da yakalama kararı çıkartmış, ben de hemen gecikmeden gelmişim.

Bu arada belirteyim; 2016 Ağustos’undan tutuklandığım tarihe kadar Türkiye’ye 9. ya da 10. gelişimdi. Polis sorgulamasında öğrendiğime göre fetö davalarında yargılanan iki üst düzey kişiyle telefon görüşmekle suçlanıyordum. İki de üyelikten yargılanan kişiyle irtibatım tespit edilmiş. Bank Asya hesabımın olduğu tespit edilmiş. Bu kadar.

ERGENEKON YAYINLARINI TENKİT ETMEK İÇİN ARADIM

1995’te ordudan atıldıktan sonra 1996 yılını medyayla, siyasilerle görüşerek geçirdim. Yapılan haksızlığı anlatmak için. Birçok gazeteciyle tanıştım haliye. O üst düzey dedikleri kişi Zaman gazetesinin yöneticilerinden Hamdullah Öztürk imiş. 2011’de görüşmüştüm. Ben de evet görüştüm dedim, Ergenekon yayınlarını tenkit etmek için ki, doğru, gerçekten doğru. Kendisiyle 1996 yılında, medyaya çıktığım dönemde tanışmıştım.

Mehmet Ali Birand bir programını bize ayırmıştı. Siyaset Meydanında konuştum. Gazetelerde manşet oldum. Yoğun bir medya çalışması yaptım. Yüksek Askeri Şura kararlarıyla atılmanın hukuki olmadığını, haksızlığa sebep olduğunu açıklamaya çalıştım. Hatta atılmalarla ilgili bir kitap yazdım. O dönemin ortamında bir türlü bastıramadık. Bir türlü de basılacak zamanı gelemedi. Zaten o dönemde ordudan atılmış olmak bile terör örgütü üyeliğine delil sayılabiliyor. Öyle bir ortamdayız şimdi. O dönemde çok konuştum medyada ama hakkımda hiç dava açamadılar, utangaç diktatörler.

SORGUDA NİJERYA’NIN TÜRK OKULLARINI NEDEN KAPATMADIĞINI SORDULAR

Nijerya’yı sordular bana. Niye orada cemaatin okullarını kapatmadığını sordular. Örgütün gücü ne? Niye okulları Nijerya kapatmıyor? Türk okuluna gidip gitmediğimi sordular. Türk okulu, adını Türkiye Cumhuriyetinin izniyle konulmuş, Türk bayrağı dalgalanıyor, tabi ki gittim, niye gitmeyeyim, her Türk gibi ben de gittim tabi. Nijerya’ya gelmiş her Türk gibi ben de gittim. Buna büyükelçiler dahil. Böyle bir sorgulamadan geçtim.

24 Ocak 2019 tutuklanıp Sincan Cezaevine götürüldüm. İlk mahkemeye 23 Eylül 2019’da çıktım. 8 ay sonra. 5,5 ay hiç iddianamem bile gelmedi. Ben bile kendimden korktum, neymişim dedim. Tutuklandığım gün TRT 1’de Nijerya’da örgütün üst düzey görevlisi diye alt yazı geçirdiler. Ertesi gün Sözcü gazetesi duyurdu. 23 Eylül’deki mahkemede tahliye dediler, ama ev hapsi verildi. Bir dahaki mahkeme 16 Ocak 2020’de olacak.

28 ŞUBAT’TAKİ PLANLARINI BİLİYORDUM

28 Şubat’ta ordudan atılmış bir asker olarak, 28 Şubatcıların o günkü Türkiye’ye ait planlarını bilen biri olarak 15 Temmuz’u da merak ediyordum. Bugün fetö denen cemaat bu işin içinde miydi? Cemaatçi subaylar ordu içinde bu kadar yoğun muydu, bu kadar çok generalleri var mıydı? Aklımı kurcalayan çeşitli sorularım vardı. Bir sivil toplum örgütü olarak Hizmet Hareketi deniyor da gerçekten bu insanlar böyle bir şeye bulaştı mı diye merak ediyordum. İyi kötü öğretmenleri ve genel yapısı hakkında iyi kaanetlerimiz vardı. Merak ediyordum, bulaştılar mı diye?

Cezaevinde subaylar, ast subaylar, öğretmenler, esnaflar vardı. Bunlar tanıştım, sorumun cevabını almış oldum. Subaylara sordum, Harp Okulu Davasında yargılanan bir üsteğmen vardı. Jandarma Genel Komutanlığı davasından yargılanan bir subay vardı. Gazi olmuş, komando binbaşılar, yüzbaşılar vardı. Hepsi komutanları tarafından Whatsup mesajlarıyla o gece göreve çağrılıyorlar. Gittikleri anda da karargahlarına varır varmaz, komutanları güvenlik sıkıntımız var diye ellerine silah veriyor. Şurada mevziye girin, çevre emniyeti alın deniyor ve bir müddet sonra ateş açılmaya başlanıyor, bilmiyorlar işin doğrusu, onlar da ne olduğunu bilmiyor.

PLANI 15 TEMMUZ’DA UYGULADILAR

İddianemelerden okuyarak da ne olduğunu anlamaya çalıştım. Evet darbe girişimine benzer bir şey var ama üzerine atılan grubun bu darbenin içinde olmadığı kanaati oluştu bende. 28 Şubat’ta yapılan planın bir uygulamasını yapmışlar gibime geliyor bana. Benim o zamanki taktığım isimle ‘karanlık amaçları olan karanlık bir grup’ diye açıklamalar yapmıştım. Böyle bir grubun yaptığı darbe planını cemaatin üzerine yıkmışlar gibi geliyor bana. Siyaset de öyle istedi anladığım kadarıyla.

O ZAMAN DA CEZALANDIRILDIM, ŞİMDİ DE

Biliyorsunuz Kıvrıkoğlu “28 Şubat bin yıl sürecek” demişti. AK Parti iktidara gelince ‘biz işte gördünüz mü bitti’ kanaatine ulaşmıştık. Şimdi anlıyorum ki, 28 Şubat devam ediyor. O zaman yapamadılar bu darbeyi. Yapamamalarının gerekçesi de 15 Temmuz’da eğer gerçekten bir darbe varsa başarılı olamamasının sebebi yüzünden yapılamadı o zamanki darbe.

Camilerden, okullardan askere ateş açılacaktı o zaman. Şeriatçılar Cezayir’deki gibi ayaklanma yapıyorlar bahanesiyle. Muhsin beyin (Yazıcıoğlu) açıklaması vardır. “Türkiye bir Cezayir olmayacaktır ama Suriye de olmayacaktır” diye. İki tarafa da -eğer gerçekten hevesliler varsa şeriatçı bir ayaklanma yapmak isteyen ona da gönderme yapan bir açıklamaydı, etkili de olmuştu o dönem.

Ama asıl plancılar Suriye tipi baasçı bir yapılanma içinde olan insanlardı. Sonra o planları Balyoz ile revize ettiler. Güncelleştirdiler. O zaman 6 milyon insan fişlemişler, 28 Şubat davalarında mahkeme kayıtlarında var. Ceza da aldılar bunlar. İşin enteresan tarafı bizi ordudan atan insanlar ceza aldılar ama ben de yine ceza aldım. O zaman da cezalandırıldım, şimdi de cezalandırıldım.

BATI ÇALIŞMA GRUBUNDAN YAPILAN GİZLİ TEKLİF


Zaten o zaman benim atılmamın da gerekçesinin arkasında bunların darbe planlarını görmem vardı. Maalesef ben gördüklerimi de bir komutanıma söylemiştim. Meğerse komutanım da Batı Çalışma Grubu (BÇG) karargahında çalışan biriymiş. Askeri disiplin içinde olmayacak gruplaşmalar, hiyerarşi içinde bir araya gelişler vardı.

1994 yılında, benden birkaç kıdemli bir arkadaşım, ‘Zübeyir gizli dindarları tespit etmek için istihbarat ekibi kuruluyor. Gizli. Senin de buna dahil olmanı istiyorum’ diye teklif yapmıştı. Ankara’ya da yeni gelmiştim. “Ben kurmay olacağım, istihbaratçılıkla harcayacak vaktim yok” demiştim. Mesela bir komutanım vardı, bana ‘Eşin başörtülü atarız seni. Ya başını açsın, ya boşa ya da atılacaksın.’ demişti.

SEÇİMDEN 1 GÜN ÖNCE ATILDIM

1995 Aralık’ta seçimden bir gün önce ordudan atıldım. Elime bir kağıt verdiler, atıldın dediler, bu kadar. Hiç sorgulanmadım. Enteresandır, ben kurmaylık sınavını kazandım hemen dosyam istenmiş ve atıldım. Kurmaylığı kazanmasaydım sanki atılmayacaktım gibi bir kanaatim var.

Kurmay sınavını geçince general olma hakkı kazanıyordunuz. Gerçi 15 Temmuz’dan sonra kurmayları da general yapmıyorlar. 15 Temmuz’dan sonra general olanların yaklaşık yüzde 70’i kurmay olmayan subaylar. Önceden bu yüzde 10 civarında olurdu. Kurmay olmayan general sayısı yüzde 10’u bulmazdı. Atıldıktan sonra bir sene boyunca medyaya çıktım, yaşadığım haksızlığı anlattım. Medyayı sırayla dolaşıyorum. Meclis’te Yavuz Donat ile tanıştım. Demirel o zaman Cumhurbaşkanı. DYP hükümet. Yavuz Donat etrafında 5-10 milletvekiliyle geziyor. Milletvekilleri yanında el bağlamış şekilde yürüyorlar. Fikret Bila da vardı sanırım.

İki sayfalık bir mektup hazırlamıştım, görüştüğümüz herkese veriyordum. Yavuz bey, Fikret Bila’ya Milliyet’te benimle bir röportaj yapmalarını söyledi. Kanundan, hukuktan bahsediyorum. 28 Şubat’ın adı konulmamıştı henüz, BÇG o zaman yoktu ama ordu içinde bir gruptan bahsediyorum, orduyu da suçlamıyorum. Röportajı yaptık Fikret Bila ile, Posta gazetesinde küçücük, kimlik zayi ilanı kadar çıktı. Sonra mektubu Yeni Şafak ve Akit bulmuşlar. Tam sayfa resmimle birlikte yayınladılar.

Mektupta komutanımın bana söylediklerini yazmıştım, ‘ya karının başını aç, ya boşa ya da atarız’ demesinden başlayarak ordu içinde amaçları karanlık olan bir grubun Türkiye’yi Suriyeleliştirmek istediklerini, bunun içinde Atatürkçü bir kılıf yaparak dindar gördüklerini ya da kendileriyle çalışmayacaklarını düşündükleri insanları ihraç ettirdiklerini, yargı dışı oluşumdan da istifade ederek bu ihraçları kullandıklarını anlatmıştım. Yargılanmak istiyorum diyordum. Bir Emile Zola arıyordum işin doğrusu.

32. GÜN’ÜN YAYINLANMAYAN KAYIP BÖLÜMÜ

Sonra Mehmet Ali Birand ve ekibi irtibat kurdu bizimle. Ordu ve din dosyası hazırlıyoruz, görüşür müsünüz dediler. Deniz Arman vardı. Onun ekibi çekimleri yaptı. 2 saatlik bir programdı. Nisan ayıydı sanırım. Üç gün anonsunu yaptılar, bizim aile görüntülerimiz var. Programı yayına verdiler. O gün Emin Çölaşan bir yazı yazdı ve “Liboş Mehmet bu progamı yayınlayamaz, yayınlayabilecek mi, şeriatçılara destek veriyor” mealinde.

Akşam yayın başladı, komutanların resmi görüşlerini verdikten sonra “Atılanlar ne diyor bu konuda? Diğer taraf ne diyor” diye reklam arası aldı ve bir daha program başlayamadı. Ertesi gün Genelkurmay Foto Film Merkezinden bana telefon ettiler. ‘Çok cesur konuşmuşsun ama Mehmet Ali’den kasedi aldık.’ dediler. 32. Gün arşivlerinde o program yok. Bütün arşivlerini tekrar izledim, yok. O günden sonra 32. gün birkaç ay yayınlanmadı. Deniz Arman işini kaybetti, 2-3 ay işsiz kaldı. Sonra Star’a geçti zannediyorum. Böyle bir süreçti.

BÇG’Lİ KOMUTANLAR HAKKIMDA ÖLÜM EMRİ VERDİ

Ben 28 Şubat sürecinde konuşunca BÇG’li komutanlar o zaman benim hakkımda ölüm emri de vermişler diye gayrı resmi olarak duymuştum. Böyle restleşmemiiş olmuştu. Joker çekmelerimiz oldu. 56 yaşındayım. Ben vuruldum, Gümeydoğu’da 36 ay çalıştım, tim komutanlığı yaptım. Ölümle çok öpüştüm, o yüzden korkum yok.

GÜNEYDOĞUDAKİ ESKİ GAYRETLERİMİZİ KIYMETLİ GÖRMÜYORUM

Güneydoğu’daki mücadelemizin bir orijinalitesi de kalmadı. Bu konuya girmek istemememin sebebi de devlet teorileri üzerine çalışmış olmamdır. 11 Eylül’den sonra Amerika’nın teröre karşı mücadelesiyle birlikte devletler siyasi suçları terör kavramının içine sokarak muhaliflerini bastırıyorlar. Amerika’da da öyle oldu, dünyanın her yerinde de. Şimdi moda böyle. Devlet kimseye düşünce suçu açmıyor terör suçundan dava açılıyor. Hem malına mülküne el koyuyor. Yani muhafazakar teorinin mukaddeslerinden olan mal mülk meselesini de göz ardı ediyor.

Güneydoğu’da ben çalıştığımda asker halka karşı eylemde, şiddette bulunmamaya, en azından bunun görünür olmamasına gayret ederdik. Ama şimdi devletin bu rezervi de kalktı. Artık devlet şiddeti de vatanseverlik olarak satabiliyor yandaşlarına. Yani terörle mücadele etmiş olmamın bir değerli kalmadı. O zaman sadece terörle mücadele ediliyordu, halk ayrılıyordu. 1993’ten beri bu ayrım kalktı ama 2014’ten sonraki dönemde tamamen kalktı. Şehirler dümdüz ediliyor, kentsel dönüşüme alet ediliyor terörle mücadele. Onun için eski gayretlerimizi kıymetli görmüyorum.

OĞLUMUN ÖĞRETMENİYLE AYNI KOĞUŞTAYDIM


Oğlumun matematik öğretmeniyle aynı koğuştaydım. Evladım yaşında insanlardı. Ben onlara üzülüyorum. Ben askerim, her türlü zorluğa katlanmayı biliyorum, komando subayıyım, bir öğretmenin terörden yargılanmasına daha üzülüyorum.

KAÇIRILAN CEMİL KOÇAK İLE CEZAEVİNDE KONUŞTUM

Cemil Koçak (15 Haziran 2017’de Ankara’da kaçırıldı) ile ilk gün geçici koğuşta tanıştım. 37-40 yaş arasında biri. 15 Temmuz’dan sonra Siteler’den kaçırıldığını, 100 gün bilmediği bir yerde, MİT olarak tahmin ettiği kişilerce alı konulduğunu söyledi. Tabutlukta kaldığını, elleri ve ayakları bağlı vaziyette hem de günlerce kaldığını anlattı. Yüz gün sonra Gölbaşı tarafında bir dağbaşına bırakılmış. Sonra tekrar tutuklanmış ve hakkında mahkeme açılmıştı. Ben kendisine, gençsiniz, bunlar siyasi davalar, hayatınızın ileri dönemlerinde bu tutukluluklar kazanç olacak deyince açılıp biraz konuştu benimle.

KİTABIMI YAYINLAMAYA KİMSE CESARET EDEMEDİ

1995’te ordudan atılanları anlattığım bir kitap yazmıştım. O kitap hiç basılamadı. 2010’da bir yayıncı ile görüştüm. Artık 28 Şubat bitmişti ama kitapta 2007’ye kadar yani AK parti döneminde de dindar oldukları gerekçesiyle YAŞ kararıyla ordudan atılanlar vardı. Hatta Adnan Tanrıverdi’nin de hükümete karşı büyük eleştirileri vardı. Yayıncı arkadaşlar hükümete de eleştiri var diyerek yayınlamak istemediler. 28 Şubat döneminin radikal İslamcıları da yayınlamaya da cesaret edemedi. Ya size hapis cezası yok, para cezası var, onu da ben öderim dememe rağmen olmadı. Şimdi o kitabı romanlaştırmaya çalışıyorum. Cumhuriyet tarihinde ordudan yapılan tasfiye sürecini, tasfiye tarihini anlatan bir kitap haline getirmeye çalışıyorum. Sadece 28 Şubat’ta atılan dindarların değil de bütün süreci anlatan bir kitap…

BÖYLE BİR DÖNEM GÖRMEDİM

15 Temmuz gibi hukukun, insanlığın rafa kaldırıldığı bir dönemi, ben 56 yaşındayım görmedim. Az buçuk 74’ten beri ülkücü hareketin içindeyim. Siyaseti de, 12 Eylül’ü de biliyorum. 28 Şubat’ta biz çok rahatmışız. Ben konuşuyordum, el altından tehditler geliyordu sadece ama mahkeme açmaya cesaret edemediler. Hatta açın mahkeme ben konuşayım diyordum. Bu dönemde mahkemede bile konuşturulmuyorsunuz.