Halime Gülsu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Halime Gülsu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2019 Cuma

Bir gün beni bu yatakta ölü bulabilirsiniz!

8 Kasım 2019
Halime Gülsu’nun ikinci koğuş arkadaşı Z.A: Son günlerinde, lavoboya gidemiyordu, altını biz temizledik. Çok utanırdı, sıkılırdı. Gardiyanlar ayağa kalkamadığını görüyorlardı…
Halime Gülsu, Tarsus Cezaevi, 18 Nisan 2018.

Halime Gülsu’nun Tarsus Cezaevi’nde ilaçları verilmeyerek, tedavi hakkı engellenerek ölüme sürüklenişine tanık olan koğuş arkadaşlarının şahitliklerini yayınlamaya devam ediyoruz.

Çocukluğundan beri, ölümcül SLE hastası olan Gülsu (32), 28 Nisan 2018’de hayatını kaybettiğinde koğuşunda kendisi hariç 21 kişi vardı. 67 gün boyunca birlikte yaşadılar. Hepsi genç öğretmenin hastalığına ve maruz kaldığı hak ihlallerine yakından tanık oldu. Dün, F.D.’nin şahitliklerini yayınladık. Bugün diğer koğuş arkadaşı Z.A. şahitliğini anlatıyor.

Z.A.: GÜNLÜK, AYLIK, HAFTALIK İLAÇLARI OLDUĞUNU SÖYLÜYORDU

Halime ile aynı gün gözaltına alındık. 20 Şubat 2018’de Mersin’de büyük bir operasyon yapılmış, 98 kişi alınmıştı. Yarısından fazlası kadındı. Alınanlar arasında üniversite öğrencileri, yaşlı kadınlar, şalvarlı teyzeler vardı.

Halime ile biz nezarethanede tanıştık. Yenişehir’de. Sayı çok fazla olduğu için 21 kişiyi Yenişehir’e götürdüler. 3 nezarethane vardı. 7’şer kişi kalacak şekilde bölündük. Çok şükür hepimiz kadındık, başımızda duran polisler de.

12 gün aynı nezarethanede birlikte kaldık. Küçücük bir oda zaten. 3 yatak, 5-6 battaniye vardı. 7 kişi orada öyle yatıyorduk. Halime hep hastalığından bahsediyordu. Anlatıyor, şaşırıyoruz bu nasıl bir hastalık diye. Çok az rastlanıyormuş. Günlük, aylık, haftalık ilaçları olduğunu söylüyordu. Gözaltına alınışını da anlatmıştı. Evde tek başınaymış. İçeriye dalmışlar, ellerinde gözünün içine sokarcasına kamera…

İlk hafta 21 kişi orada kaldı. 10. günden sonra artık insanları teker teker çifter çifter alıyorlardı. Gidenler ya tutuklanıyordu, ya tahliye oluyordu, ne olduğunu bilmiyorduk.

Halime gözaltına alındığı zaman, tam kapıdan çıkarken, “Benim ilaç almam lazım, bekleyin” demiş polislere. Sonra evde elinin altında ne kullanıyorsa o ilaçlarını almış. Ama tabi gözaltındayken, çantası başka bir yere gidiyor, kendisi başka bir yere. Orada ilaç kullandı, kullanmadı değil, ama düzenli kullanamadı.

RAPORUNU EMNİYETTE KAYBETTİLER

“Benim ilaç kullanmam gerekiyor, benim aileme haber verin” diyordu. Polisleri demirlere vurup çağırıyorduk. Hepimiz tepki gösterince ailesi arandı. Raporunu istedi Halime. “Benim raporlu ilaçlarım var, ısrarla raporumun gelmesi lazım” dedi. Abisi getirdi. Tutuklanıp cezaevine gittiğinde raporu kaybettiklerini söylediler. Halime çok sinirlenmişti, üzülmüştü o zaman.

Cezaevinde aynı koğuşa düştük. Halime ilk başlarda biraz dinçti ama asıl martın sonu nisanın ilk haftaları çok halsizleşti. O eski Halime yoktu. Koğuşun işlerini sırayla yapıyorduk ama Halime’ye yaptırmıyorduk. Bir iş yapacağı zaman yardımcı olmaya çalışıyorduk.

ÇEŞMEDEN İÇİN SU DEDİLER, İÇENLER HASTANELİK OLDU

Yenişehir’de nezaretteyken “Çok su içmem gerekiyor” demişti. Bize fazla su verilmiyordu. Sabahları meyve suyu, öğlen bir pet şişe, akşam bir pet şişe. Yetmiyordu tabi ki… Birer şişemizi Halime’ye veriyorduk. Çeşmeden için diyorlardı, içenler hastanelik oldu. İshal, kusma vs. Halime zaten oradan içememişti.

Tarsus’a gittik, Halime her defasında “Benim romatolojiye gitmem gerek.” diyordu, o kadar çok dilekçe yazdı ki. Hemen hemen her hafta yazıyordu. Sürekli revir istiyordu. Halime’yi dahiliyeye götürdüler. “Bunlar benim hastalığımı bilemez, dahiliye anlayamaz” diyordu. Hep dahiliyeye sevk ettiler. Ramotoloji bölümü zaten her hastanede yok. Mersin merkezde var. Tarsus Devlet Hastanesi küçücük bir yer.

 MAZGAL AÇILDI, RAPORU YÜZÜNE ÇARPARCASINA ATTI

Bir gün kan değerlerine bakılmasını istemişti. Mazgal açıldı ve Halime Gülsu dendi. Hepimiz aşağıya indik tabi, bir şey mi oldu diye. Bayan gardiyan geldi. Elinde bir kağıt vardı, Halime’nin suratına çarparcasına elini sallayarak, “Al hiçbir şeyin yokmuş” diye fırlattı. Biz öyle kaldık.

Halime eline aldı kağıdı, baktı ve acı acı gülerek “Bunlar benim istediğim değerler değil. Bunlar derdimi bilemez. Benim derdimi ancak benim durumuma düştüğünüz zaman anlarsınız. İnşallah benim derdime düşersiniz de beni anlarsınız.” dedi.

Nisan 2018’de oldu bu olay, tarih hatırlamıyorum. Onun bir fotoğrafı vardı, sarı kazağı çekimiş. O 18 Nisan 2018’de çekildi, onu unutmuyorum, çünkü o zaman görüş günüydü. Görüşten gelmiştik. Ondan sonra fotoğrafçı gelmişti koğuşa. Hatta biz toplu fotoğraf çekmek istiyorduk. O zaman OHAL’di. Yasak demişlerdi.

BANYOYA GİRİNCE KAPISINDA BEKLERDİK

Halime de hep yorgunluk, halsizlik vardı. Banyoya girerdi, kapısında beklerdik. “Halime iyi misin? Halime?” diye seslenirdik. Bize haber vermeden girmemesini istiyorduk. Koğuş iki katlı, yukarıda yatakhaneler var. Merdiveni çıkardı, oraya iskemle koymuştuk, köşeye oturur dinlenirdi, suyunu içerdi. Sonra hemen merdivenin bitiminde seccade seriliydi, namaz kılardı. Çok geç bitirirdi namazını. Halime bitti mi namazın derdim, dinleniyorum derdi. Nisanın 18’inden sonra namazlarını oturarak kılmaya başladı.

DİLİ BOĞAZINA KAÇTI, KAŞIKLA ÇIKARDIK

Bir gün ben aşağı kattaydım, son haftalardı. Bir bağırma sesi duydum, herkes bağırıyor, çığlıklar atıyor, ben aşağı kattayım, n’oluyor dedi kızlar, koşa koşa kızlar gelip tezgahtan kaşık aldılar, yukarı koştular. Halime’nin dili boğazına kaçmış. Çabuk kaşık yetiştirin, diyorlar. Sonrasında kendine geldi, ama o an kriz gibi bir şey olmuştu. Koğuşumuzda hakim, vali yardımcısı, öğretmenler, üniversite öğrencileri, biyolog, mühendis, birkaç yaşlı ev hanımları, teyzeler vardı.

HERKESE İĞNE VE MEKİK OYASI YAPARDI

Halime öyle bir arkadaştı ki iyi olduğu ilk zamanlarda koğuştaki bütün arkadaşlara iğne oyası yapardı. Hem öğretirdi hem de iğne oyasından çiçekler yapar hediye ederdi. Mekik oyası da biliyordu. Annesi Zeynep teyze, çok güzel şeyler öğretmiş kızına. Halime’nin iyi olduğu zamanlarda onunla oturur İngilizce çalışırdık. Hastalanmaya başlayınca bıraktık.

Son haftalarına gelecek olursak… Sürekli hastaneye gidip geliyordu, her defasında gitmesi gereken yerlere götürülmemiş, yapılması gerekli şeyler yapılmamış, morali bozuk bir şekilde gelirdi. Bizim de çok canımız sıkılırdı. Çantasını hazırlardık, hastaneye yatacak, gelmeyecek bu gece diye eline verirdik. Bir bakardık, akşamına Halime geri gelmiş. Çok sinirlenirdik. Halime niye yatmadın, yatırmadılar derdi, Halime niye yapmadın, yapmadılar derdi. Hasta bir insan olmasına rağmen elleri kelepçelenirdi.

Halime Gülsu'nun ölmeden 15 gün önce çektirdiği fotoğrafında giydiği sarı kazak, çiçekli başörtüsü ve bazı ilaçlarının kutuları Tenkil Müzesi koleksiyonunda bulunuyor.
LAVABO İHTİYACINI KARŞILAYAMIYORDU

Son zamanlarında lavabo ihtiyacını karşılayamıyordu. Çok affedersiniz, altını temizledik. Çok utanırdı, sıkılırdı, çok üzülüyordu. Kendindeydi ama ayağa kalkacak hali yoktu. Ben ailesini daha çok üzmek istemediğim için bunları söylemedim.

Sara hastası gibi krizler, nöbetler geçirmeye başladı. Bir gün bir kriz geçiriyordu, herkes bağırıyor çağırıyor, bir teyze dizlerine vuruyor, gitti kız, gitti kız diyerek. Eli, ayağı, ağzı kitlendi. Gözleri kaydı. Sonra ambulans çağırdılar. Bir bayan iki erkek görevli vardı. Gencecik çocuklar, belki lise mezunudur.

Tüm arkadaşlar görevlilere, ‘bakın bu kızın durumu iyi değil, hastaneye gitmesi gerekiyor’ diyor. Halime’min yüzü sapsarı, dudakları mosmor. Kriz geçirdi yani, ne krizi biz de bilmiyoruz. Daha önce hiç böyle olmamıştım demişti düzelince.

Görevli kadın tansiyonunu ölçtü, tansiyonu biraz düşük. Tuzlu ayran getirin, tuzlu ayran getirin diye bağırdı. Emniyet amiri arkadaş ellerini vurarak, “Bana söyler misiniz madem bunun tansiyonu düşmüş neden yüzü sapsarı ve dudakları mosmor” dedi. O da tansiyon hastasıymış. Görevli kadın tansiyonu düşmüştür diyor, hiçbir şekilde bizi dinlemiyordu. Erkekler tamam götürmemiz gerekiyor demelerine rağmen, o bayan kabul etmedi ve Halime’yi bizimle beraber bıraktılar.

SABAH-AKŞAM SAYIMLARINA ÇIKAMIYORDU

En son hafta romatolojiye sevk aldı ama gitmek kısmet olmadı. Şöyle bir durum da oldu. Sabah sayımı- akşam sayımı oluyor. Sayıyorlar. 21 kişiyiz, 1 kişi nerede diyorlar. Yukarıda yatıyor diyoruz. 10 gün boyunca gardiyanlar Halime’ye yukarıda bakıyorlar, iniyorlar. Bir kere neden bu kadın yatıyor demediler. Sayıyorlar geri gidiyorlar, hasta diyoruz ama hepsi benim görevim değil, ben ne yapabilirim, şuna söyleyin, buna söyleyin diyerek sorumluluğu üzerinden atmaya çalışıyor.

Halime’nin yatağını aşağıya taşımıştık, acil bir durumda hemen kapıdan gönderelim diye. Yukarı çıkacak gücü yoktu zaten. Kollarından omuzlarından girerek biri de ayaklarından tutarak 3 kişi taşıyorduk Halime’yi.

Son 2-3 gün boyunca hepimiz sandalyelerimizi Halime’nin yatağının etrafına birleştiriyorduk ve başında bekliyorduk. Kimi dua, Kur’an okuyordu, kimi tesbih çekiyordu.

Halime her hastaneye götürüldüğünde çantasında hem abisinin hem doktorunun numarasını koyuyorduk ama ne abisine ne doktoruna ulaşılmamış. Abisine “Hiç mi sizi aramadılar” dedim “Hayır kimse aramadı” dedi. Çamaşırlarımızı elimizde yıkardık. O utanırdı, bazen gizlice gidip bizden habersiz yıkardı. Biz kapıdan seslenirdik çık diye, hayır derdi.

BEN HİÇ BU KADAR KÖTÜ OLMAMIŞTIM

İlaçlarını düzenli alamıyordu, tombul bir ilaç şişesi vardı. Bir gün o şişesini eline aldı, “Ya acaba ben bu ilaçları aldığım için mi bu durumdayım, yoksa almadığım için mi? Çünkü ben hiç bu duruma gelmedim” derdi. Psikolojik olarak da çok kötü oldu, hem de yıllardır kullandığı ilaçlarda bir düzensizlik olunca, kendi anlattığı kadarıyla söylüyorum, bağışıklık sistemini etkiliyormuş. Bize bir keresinde, “Arkadaşlar benim hastalığım öyle bir şey ki beni bir gün yatakta ölü bulabilirsiniz.” demişti.

Halime “Bağışıklık sistemim baskılanıyor” derdi. O ne derdik, o anlatmaya çalışırdı. Biyolog arkadaş da bize anlatmaya çalışırlardı. Halime hatta bize ilk başlarda hastayım dediğinde inanmazdık, sapasağlam görünürdü. Arkadaşlar ben ilaç aldığım için bu durumdayım derdi.”



7 Kasım 2019 Perşembe

Halime Gülsu’nun cezaevinde öldürülüşüne şahit olan koğuş arkadaşları BOLD’a konuştu

7 Kasım 2019 
Gülsu’nun önce raporları yok edildi, ardından ilaçları verilmedi, sonra tedavi ettirilmeyerek ölümüne neden olundu. Dehşeti yaşayan koğuş arkadaşlarından ilkinin şahitliklerini sunuyoruz.

İlaçları verilmediği ve tedavisi geciktirildiği için tutuklu bulunduğu Tarsus Cezaevinde 28 Nisan 2018’de hayatını kaybeden İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’nun ölümüne dair açılan soruşturmalar, Mersin ve Tarsus savcılıkları tarafından kapatılmaya çalışılıyor.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı, Mersin TEM’deki görevliler ve Tarsus Devlet Hastanesi doktoru hakkındaki soruşturmayı 16 Mayıs 2019’da ‘kovuşturmaya gerek yoktur’ diyerek takipsizlik kararıyla kapattı.

Tarsus Cumhuriyet Başsavcılığı ise cezaevi görevlileriyle ilgili açılan soruşturmayı 18 Mart 2019’da kapattı. Kararı aileye 7 ay sonra, geçtiğimiz hafta abi İrfan Gülsu’nun ısrarları sonucunda bildirdi.
Gülsu ailesi her iki karara da itiraz etti ama henüz itirazlara bir cevap verilmedi.

Gülsu davasını yakından takip eden TBMM İnsan Hakları Komisyonu Üyesi ve HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun girişimleri ve çabalarıyla sivil toplum kuruluşu MAZLUM-DER, Mayıs 2019’da Halime Gülsu’nun ölümünde ağır ihmaller olduğunu kanıtlayan bir rapor yayınladı. Ama her iki savcılık da bunları dikkate almadı, şahitleri dinlemedi.

İHMALLE ÖLÜME 22 ŞAHİT VAR

20 Şubat 2018’de gözaltına alınıp 28 Nisan 2018’de cezaevinden cenazesi çıkarılan Gülsu’nun yaklaşık iki aylık süreçte yaşadıklarına tanıklık edebilecek 21 koğuş arkadaşı bulunuyor.

BOLD Medya’nın ulaştığı iki koğuş arkadaşı F.D. ile Z.A.’nın anlattıkları, savcının belirttiği gibi Gülsu’nun ‘normal seyirde bir ölüm’ ile hayatını kaybetmediği, bile bile ölüme sürüklendiğini kanıtlıyor.


İLK TANIK F.D. ANLATIYOR: İLAÇLARIM DİYE ÇIRPINDIĞINI GÖRDÜM

Halime ile aynı gün gözaltına alındık ve aynı yerde gözaltında tutulduk. Daha o günlerde Halime ‘ilaçlarım’ demeye başlamıştı. İkimiz de aynı ilaçları kullanıyorduk. İkimizin hastalığı da aynı kökten geliyor. Muhatap olduğu insanlara ‘ilaçlarım’ diyerek çırpındığı gördüm. Raporunu soruyordu, ilaçlarının az kaldığını söylemeye çalışıyordu. Bu çırpınması 28 Nisan 2018’e kadar sürdü. Oldukça sıkıntılı bir süreçti.

Gözaltına alındığında yanlarına raporu almışlar ancak Emniyet’te raporu görevliler kaybetmiş. Aynı gün bizi tutukladılar. Tarsus Cezaevine götürdüler. Ve geçici koğuş denilen son derece hijyenden uzak ve kötü şartlar altında 3 gün geçirdik. Ardından bizi yine aynı koğuşa koydular. Bu süre zarfında Halime’nin ilaçları hala yok. Halime durmadan revir yazıyor. Ben de yazıyorum, o da yazıyor ancak revire çıkmak zor tabi.

10-12 gün geçtiği günlerde ben banyoya girmiştim, o esnada mazgal açıldı ve ismimin okunduğunu duydum. Hazırlanın revire çıkacaksınız dediler. Ama Halime’nin ismi okunmamıştı. Halime bana kapıdan seslendi, “Ben sizin yerinize gidebilir miyim” dedi. Zaten ben banyodaydım, “Sen git senin işin görülsün” dedim.

NEDEN REVİRE GELDİN DİYE KIZMIŞLAR

Sonra o gitti hatta orada ona kızmışlar, neden sen geldin diye. Halime de ben hastayım demiş. Hastalığını söylemiş. 1 hafta sonra Tarsus Devlet Hastanesi dahiliye bölümüne götürüldü. Halime söylemiş hastalığını. Doktor sadece rutin tetkikleri istemiş. Halime’nin hastalığını ortaya çıkaracak tetkikler yapılmamış, istenmemiş daha doğrusu.

Sonra Halime koğuşa geri getirildi. Zaten sonuçları alıp doktora gitme şansımız yok. Görevli memur sonuçları alır, götürür, doktora gösterir, doktor da değerlendirmeyi yapar, ilaçları yazar. Ama o esnada Halime’de bir şey çıkmıyor.

BUNLAR HASTALIĞIMIN TETKİKLERİ DEĞİL!

Hatta İKM (infaz koruma memuru) gelip Halime’nin yüzüne raporları atarcasına “Hiçbir şeyin yokmuş ‘sen hastayım’ diyorsun” diyor. Halime de “Ben kendime hastalık mı uyduruyorum ne demek bu? Ben hastayım.” dedi. Raporlara baktı ve “Bunlar benim hastalığımın tetkikleri değil ki. Benim hastalığımın tetkikleri istenmemiş, yapılmamış.” dedi.

Sonra yeniden revir yazdı. Başkana yazdı. Burada başkan görüşü denen bir sistem var. Müdürün bir altı. İlk onunla görüşebiliyorsun. İlk başkan görüşünde Halime’yle yine beraberdik. Halime, “Bakın benim hastalığım şu, görevli memur bana sapasağlamsın dedi. Ama rahatsızlığımın tetkikleri yapılmamış. O yüzden ben mağdurum. İlaçlarımı alamıyorum.” dedi. Ve bu sırada 20-25 gün geçmiş.

Bu sefer tekrar Halime’yi hastaneye götürdüler. Ama tabi ki gitmesi 1 haftayı buluyor. Hemen işlemiyor işler. Tekrar revire çıkıyor, revir jandarmaya yazıyor, jandarma ayarlıyor… Tarsus Devlet Hastanesinin de Şehir Hastanesine sevk etmesi gerekiyor. Sonra Şehir Hastanesine sevk yapıldı.

ARADAN 1 AY GEÇTİ, HALİME RAHATSIZLANMAYA BAŞLADI

Biz 20 Şubat 2018’de içeri alındık 12 gün göz altındaydık. 3 gün geçici koğuşta kaldık. Yani oraya sevk edilmesi bayağı bir zaman aldı. 1, 1.5 ay kadar geçti. Ve Halime rahatsızlanmaya, hastalık usul usul kendini göstermeye başladı. Halime yoruluyor, Halime halsiz. Bir taraftan çabalıyor. Doktorum-ilacım…

Esas kullanması gereken bir ilaç var ama raporu kayıp olduğu için kullanamadı. Rapor bulunamadı. Halime gidiyor, geliyor revire. Sistemden bakarsanız bulunur diyor ama sistem bir türlü açık değil. Bir sürü olumsuzluk var. Aslında cezaevi kurulunun hekimi çok kolay bir şekilde Halime’nin TC’si ile sisteme girdiğinde rahatsızlığıyla ilgili her şeyi görecek. Çünkü Halime 15 yıl bu hastalıkla mücadele etmiş bir insan. Hastalığının seyrini çok iyi biliyor. Hastalığının doktoru olmuş. İlacını kullanmazsa neler olacağını biliyor. Zaten cezaevi şartları, beslenme ciddi problem. 10 kişilik koğuşta 22 kişi kalıyoruz, 2 de çocuğumuz var. Banyo tek, tuvalet tek sıkıntılı bir yer.

6 FARKLI KURUMA MEKTUP GÖNDERDİ

Sonra Halime’nin Şehir Hastanesine sevki yapıldı. Ama ne zaman götürüleceği belli değil. Halime buna sessiz kalmamaya karar verdi ve 20 Şubat’tan bu yana yaşadıklarını kaleme aldı. 6 farklı kuruma yazdı. Cezaevi savcığına, savcılığa, Adalet Bakanlığına, BİMER’e, CİMER’e başından geçen her şeyi yazdı.

İlk açık görüşümüzün olduğu gün çarşamba günüydü. 25 Nisan 2018. Üç gün sonra vefat etti zaten. Açık görüş günü Halime’yi Şehir Hastanesine götürdüler. Halime aynı gün yazdığı mektupları ‘kapalı zarf usulü’ teslim etti.

“KAPALI ZARF USULÜ MEKTUP HAKKI”

‘Kapalı zarf usulü’ dediğinizde yönetim açmıyor zarfı. Tutukluların böyle bir hakkı var. Normalde okuyorlar ama ‘bunun okunmasını istemiyorum’ diyerek üzerine not düşüldüğünde onu açamıyorlar. Biz bu tür şeyleri bilmezdik, bilmemiz de mümkün değildi. Koğuştaki hukukçu arkadaşlar bize bu anlamda destek oldu. Bunun bir hak olduğunu ve bu hakkın kullanılabileceğini söyledikleri için yazmıştık, diğer türlü zaten o mektupların dışarı çıkma ihtimali sıfır. Hala çıktığından emin değiliz. Bir mektup toplam 4-5 sayfa olması lazım. Halime çok yorulduğu için yazamıyordu ve bazı arkadaşlar ona yazmasında yardım ediyorlardı. Ciddi manada yoruluyordu.

HASTANEYE YATIŞ İSTEYECEĞİM

Evrakları teslim etti. Hastaneye gitti. Giderken “Bugün hastaneye yatış isteyeceğim” doktordan dedi. Ben de “Ama yatırırlar mı bilmiyorum” dedim. Ve o şekilde kapıdan çıktı. Görevli memura da hastaneye yatmak istediğini belirtmiş. Memur “O kadar kolay iş değil o.” demiş.

Öyle deyince, talep edememiş, yatırmayacaklarını düşünmüş. Daha sonra bana “İnfaz koruma memuru o hiç kolay iş değil dedi, ben de talep etmedim.” dedi. Bir de oralarda yorulmak istememiş. Gücü kalmamıştı. Biz bir taraftan acaba hastaneye yatırmazlar mı endişesi taşıyoruz. Bir taraftan ilk açık görüş günü, abisini görebilecek mi diye düşünüyoruz. İkilemdeyiz. Görüşmezse görüşmesin hastaneye yatsın diyoruz, ama bir taraftan ilk açık görüşü…

Ne olacak ne bitecek diye düşünürken görüş saatine 10 dakika kala Halime geldi. Şehir Hastanesine götürülmüş, tetkikler yapılmış, sonuçlar 15 gün sonra çıkacak demişler.

Sonra abisiyle görüştü. Hatta yan yana oturmuştuk. Ben de birkaç gün önce avukatımla konuşmuştum, Halime’nin rahatsızlığını anlattım. Bu kızın hala bir avukatı yok, zor durumda, hala ilaçlarını almakta sıkıntı yaşıyoruz.

Ertesi gün öğleye doğru Halime biraz kendine geldi. Kızlar aşağı havalandırmada kahvaltı hazırlamışlar. Halime daha o saate kadar bir şey yememiş. Halime’yi zorla götürdüler, canı istemiyor. Baktım biraz yemek yedi, kahvaltı etti. Biraz yemeye başladı, toparlanacak diye hoşumuza gitti. Gözlemliyoruz çünkü onu. Üzülüyoruz da bir taraftan da. Onun ağız tadıyla yediği son yemek o oldu.

Resim yazısı ekleHalime Gülsu ve annesi Zeynep Gülsu.
Ardından Halime yukarı çıktı. Ben namaz kılıyordum. Sonra bir ara baktım kendini nefes nefese peteğin üstüne attı. Selam verdim “Halime nasılsın” dedim. “Bozma namazını” dedi. “Aldım onu, hemen bir arkadaşın yatağına yatırdım. Oraya uzandı, ben namaza devam ettim. Bir-iki arkadaş da başında ilgilenmeye başladılar noluyor diye.

Koğuştaki arkadaşları biri “Baksanıza bu kızın elleri buz gibi ama sanki beyni kaynıyor.” dedi. Gerçekten bir baktım elleri buz gibiydi ve buz gibi ter dökmüştü ama başı kaynıyordu sıcaktan. tansiyon aleti isteyelim dedim. Merdivenlere yöneldim ama ben namazdayken istenmiş zaten, ölçüyoruz sonuç alamıyoruz.

GÖZLERİ GİTTİ, KASILDI, MOSMOR OLDU, ÇOK KÖTÜ OLDU

Bir anda Halime’nin gözler gitti, kasıldı, mosmor oldu, kötü bir görüntüydü gerçekten. Düşünün küçücük, iki çocuğun olduğu bir yerde böyle bir şey yaşanıyor. Tabi hepimiz çırpınmaya başladık, kimimiz kapıya vuruyor, kimimiz butona basıyor, çabuk gelin diye.

O sıra Halime’nin kasılması geçti biraz, kendine geldi, gözü açıldı. Bu sırada istiğfar etti. Hem alttan hem üstten… Tabi biz ne yapacağız, ne edeceğiz çırpınıyoruz. O sırada geldiler görevliler.

ÖLÜMCÜL HASTALIĞI VAR DEDİM, ANLAMADILAR

“N’oldu? Kiminle tartıştı? Kiminle kavga etti? Niye böyle?” diye sorular yöneltmeye başladılar. Kimseyle tartışılmadı, kavga edilmedi, kimseye hiçbir şey söylemedi. Kız hasta, ölümcül bir hastalığı var dedim. Sürekli de ölümcül kelimesini kullanmaya başladım anlamıyorlar diye.

Sonra ambulans geldi. Görevliler de alışmışlar; cezaevinde insanlar sinir krizi geçirir, tartışırlar vs. Öyle bakıyorlar bütün olaylara. Halime’yi de aynı kefeye koymaya çalışıyorlar. Biz diyoruz, bunun sorumluluğunu kim alacak bu kız çok hasta. Zar zor ikna ettik hastaneye götürmeye onları.

İki katlı bir yer orası, asma tavan var. Üstü yatakhane, altında mutfak ve tuvalet. Halime’yi indirmek istiyoruz, sedye diyoruz, sedye yok. O haldeki bir hasta nasıl inecek? Dört arkadaş ellerini kenetlediler Halime’yi kucaklarına aldılar, o merdivenlerden aşağıya indiler. Sağlık görevlileri ve aynı zamanda kurum memurları baktılar sadece.

570 KİŞİNİN YAŞADIĞI YERDE BİR SEDYE YOK

Biz arkadaşımızı indirmekten gocunmuyoruz ama 570 kişinin 80’e yakın çocuğun bulunduğu bir yerde bir sedyenin olmaması kadar kötü bir şey yok. Kapının önüne bir tekerlekli sandalye getirmişler. Onu da içeri bile sokmadılar. Kızı oraya bindirdik. Ondan sonrasını bilmiyoruz, götürdüler Halime’yi. Akşama doğru geri getirdiler.

Acil servise götürmüşler, grip olmuşsun demişler. Bir serum takmışlar, ateş düşürücü bir şey vermişler, Parol gibi. Onlar da biraz Halime’nin kendine gelmesine sebep olmuş. Geldi ama kız yoğun bakımlık bir durumda aslında. Şuuru, bilinci yerinde ama mecali, gücü kuvveti yok.

KOĞUŞTA İKİNCİ KRİZ

Ben Halime’nin yanına yaklaşamıyordum. Çünkü yanına yaklaşırsam çok şiddetli ağlayacağım, üzüleceğim kaygısıyla uzakta duruyordum. Arkadaşlar da bir şeyler yedirelim diye çaba sarf ediyorlar. Sonra bir meyve yedirdiler. 3 dakikaya varmadı Halime aynı şekilde bir kriz yaşadı. Perşembe günü, biri öğleden sonra, biri akşam saatlerinde olmak üzere iki kez doktora göndermeye çalışmamız yine maceralı şekilde oldu. Oradaki herkes de buna şahitlik eder.

Halime’yi tekrar kollarımızla tutarak aşağıya indirdik. Zar zor ikna ederek hastaneye gönderdik. Saat gece 2 buçuk civarı kapı açıldı, herkes aşağı indi. Ben de uyandım, Halime geldi dediler. Aşağı indim, baktım Halime oturuyor. Noldu dedim. “N’olucak serum taktılar, bir şey yaptıkları yok” dedi.

NÖBETLEŞE BAŞINDA BEKLEMEYE BAŞLADIK

Yer olmadığı için ben koğuşta yer yatağında yatıyordum. Kızlar “Abla Halime’nin yukarı çıkacak dermanı yok, hem her defasında onu bu şekilde aşağıya taşımayalım, senin yatağı aşağıya indirsek mi?” dediler. Ben de tabi ki dedim. Yatağı aşağıya indirdik. Halime’yi yatırdık. Nöbetleşe başını beklemeye başladık.

Herkes elinden geleni yapmaya çalışıyor. Sabah saat 9 ile 12 arası ben görevi devraldım. Bir şey yemiyor, “Halimecim bir bardak su içer misin” diyorum. Bir iki yudum su içti, hiçbir şey yemedi. Yatıyor sessizce. Ağlamıyor, hıçkırmıyor, isyan etmiyor, bir şey söylemiyor sadece öylece yatıyor.
Hani insan bazen aklından geçirdiği şeye utanır ya ben bunu nasıl aklımdan geçirdim diye… İşte o durumu yaşadım. Yatağa döndüm baktım Halime uzanmış yatıyor. Rengi gitmiş. İçimden “Allah’ım bu kız ölecek mi?” diye geçti. Sonra oradan nasıl kaçasım geldi anlatamam. Ben nereye gideceğim, nasıl saklanacağım, nasıl böyle bir şey düşünürüm diye…

Sonra Halime’yi revire götürdüler. Akşam 17.00’ye kadar orada tutmuşlar. Bir serum takmışlar. Saat 17.30 gibi Halime’yi tekerlekli sandalyeyle merdivenin başına getirmişler. Arkadaşınızı gelin alın dediler. Gitti arkadaşlar, merdivenden aldılar, geldiler.

Cuma akşamı (27 Nisan 2019), saat gece 22.30 gibi Halime’yi tekrar götürmeye kalktılar. Halime gitmek istemiyordu artık… Halime günlerce sayıma inemedi. Bir de yanına çıkıp “Bayan, bayan iyi misin?” diye sanki niye bizi buraya çıkarttın da biz aşağıda sayıyoruz anlamında davranışları var. Neyse yani…

RİCA EDERİM BENİ HASTANEYE GÖTÜRÜN

Halime’yi götürdüler. Biz bir daha zaten onu görmedik. Halime’nin hastalığı bu haddeye gelmeden 1 hafta önce şöyle bir şey yaşandı, onu atladım: Bir akşamdı, oturuyorduk, ‘Ben kendimi hiç iyi hissetmiyorum, beni doktora götürün diyeceğim.’ dedi. Ben ‘Şimdi mi diyeceksin?’ diye sordum, ‘Evet, sanırım hastalığım had safhaya çıktı.’ dedi. Ve butona bastı. Doktora gitmek istediğini söyledi. Götürdüler. Akvaryum dedikleri bir yer var, oraya oturtmuşlar. Biz de zannediyoruz hastaneye götürüldü.

Akvaryum görevlilerin oturduğu bir yer. Etrafı açık olduğu için, cam yani, kapalı bir yeri yok, o yüzden akvaryum diyorlar. Halime’yi orada epey bir tutmuşlar. Sonra ambulans gelmiş, tansiyonuna bakmışlar. Ve demişler ki bir şeyiniz yok. Halime de hastalığı anlatmış, ilaçlarını alamadığını belirtmiş, hastalığımın seyrinin iyiye gitmediğini düşünüyorum, o yüzden benim tetkiklerimin yapılması lazım, rica ederim beni hastaneye götürün demiş. Bu Şehir Hastanesi’ne götürülmeden önceki bir süreç.

SİZİN GALİBA CANINIZ SIKILMIŞ

Böyle deyince sanıyorlar ki Halime’nin canı sıkıldı. Çünkü orada özellikle adli mahkumlar sıkılınca hastayım diyor, ambulans çağırıyorlar, dışarı çıkmak, hava almak için bir çeşit bahane… Sağlık görevlileri de bundan dolayı Halime’ye ‘Sizin galiba canınız sıkılmış’ tarzında şeyler söyleyip göndermişler. İşte böyle bir sürü ihmal zinciri…

Cumartesi (28 Nisan 2019) sabah oldu. Halime’den ses yok, haber yok. Gardiyanları çağırıyoruz, Halime’yi soruyoruz, bazıları bilmiyoruz diyor, bazıları hastanededir diyor, bazıları başka şeyler söylüyorlar. Ama Halime ile ilgili bir bilgi yok. Getirmediklerine göre belki hastaneye yatırmışlardır diye umut ederek, dua ederek geçirdik o günü.

BİRDENBİRE BİZE İYİ DAVRANMAYA BAŞLADILAR

Pazar günü sabah oldu, hala bir haber yok. Bir arkadaş panik atak hastası oldu. Halime gitti gelmedi, ondan dolayı da panik. Ben de iyi değilim. Butona basıyoruz, tansiyon aleti anında geliyor. Şeker aleti var mı dedim. Koştular koştular şeker aleti getirdiler. Günlerden pazar bir de. Dedim ki arkadaşlara; bu işte bir iş var, bunlar bizimle neden bu kadar ilgileniyorlar? Ben hoşlanmadım bu ilgiden, bunun altında bir şey var.

Arkadaşın şekerine baktılar, beni tanık olarak gösteriyorlar, ısrarla diyorlar ki, ‘Bakın şekeri bu, tansiyonu bu.’ Arkadaşın şekeri de 105 miydi neydi tam hatırlamıyorum ama bana onaylattırıyorlar. Bana tanıklık yaptırıyorlar kendilerince. Dedim yine bu işin arkasında başka bir şey var. Hoşuma gitmiyor tavırları.

Acaba Halime’nin durumu ağırlaştı da ondan dolayı zan altında kalmamak için mi yapıyorlar nedir diye düşünüyoruz ama Halime vefat etmiş haberimiz yok. Ve evet onlar zan altında kalmamak için yapıyorlarmış. Bizim de o gün telefon görüşmemiz var. İki grup halinde çıkıyoruz, Halime’den bir haber alalım diye ümit ediyoruz.

BÜTÜN KOĞUŞ KOPTU, AMBULANSLAR KAPIDA BEKLETİLDİ

O esnada geldiler, telefona çıkardılar bizi. Eşim hangi kanalda gördü bilmiyorum ama alt yazı geçmiş. SLE hastası bir kadın öldü diye. Eşim bana söyledi ama isim vermedi. Umut etmek de hani fakirin ekmeği ya Halime’nin üzerine kondurmuyorum. Değildir inşallah diyorum. Arkadaşlara söyleyemiyorum. Böyle bir şey varmış ama inşallah o değildir diyemiyorum. Ama benden sonra giden arkadaşlarda da bir sessizlik. Zaten çocuklar var diye içten bir kaynaşma. Gözlere baktım n’oluyor dedim. N’oluyor söyleyin dedim. Tabi bütün koğuş koptu.


AVAZIM ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRDIM: KATİLSİNİZ

Biz haberi duyduk tabi, ortalık kırıldı geçti. Ondan sonra benim tansiyonum fırladı, arkadaşın biri kilitlendi kaldı. Herkes orada farklı bir şey yaşadı. İki çocuk var, onları hırpalamamaya çalışıyoruz. Görevlilerden biri çocukları aldı götürdü. En azından o ortamda bulunmasınlar diye. Kontrol edemiyoruz kendimizi. Ben avazım çıktığı kadar bağırdım, katilsiniz diye. Siz yediniz o çocuğun başını dedim. Çiçek gibi bir insanın hayatını katlettiniz diye avazımın çıktığı kadar bağırdım.

OLMAYAN AMBULANSLAR KAPIDA HAZIR BEKLETİLDİ

Halime’nin ölümünü öğrenince kalp krizi geçiren olur, tansiyonu yükselen olur diye ambulansları hazır bekletiliyorlar kapıda. Pazar günü üstelik. N’olur götürün dediğimizde olmayan ambulanslar o gün orada. Herkes çok kötü olunca ambulanslara götürdüler bizi.
Sonra kurum müdürü geldi; karısı hastaymış, adam 1 haftadır hastanelerde koşturuyormuş, girdi içeri dedi ki “Allah belalarını versin bu doktorların.” Aynen bu ifadeyi kullandı. “Benim eşim hasta bir haftadır teşhis koyamadılar” dedi. Senin karına hastalığın teşhisini koyamamışlar. Bu kızın hastalığı belliydi, küçücük bir araştırma gerekliydi. Hepsi bu. Birkaç tuşa basacak kızın raporunu çıkartacak ve ilaçlarını aldırtacaktınız. Hepsi bu. Ondan sonra geldiler, arkadaşlar anlattı, herkes anlattı. Haklısınız tarzı şeyler söylüyor.

HEP BİRLİKTE ROTA VİRÜSÜ GEÇİRDİK

Biz oraya ilk girdiğimiz zamanlarda hep beraber bir rota virüsü hastalığı geçirdik. 10-15 gün içinde. Bütün koğuş kusma, ishal, karın ağrısı şikayeti yaşadı. On aylık bir kızımız vardı. Onda başladı, herkese bulaştı. Sonra bizi iki ayrı grup halinde serum taktırmaya götürdüler. Halime bunları da yaşadı yani.

Müdür konuşurken arkadaşlar dediler ki, 4 ay revir yazdık ama doktora çıkamadık. Bizden önceki arkadaşlar bunları yaşamış. Tansiyon hastası olduk, kalp hastası olduk, şeker hastası olduk. Bir arkadaş rahim kanseri olmuş. Hastalıktan sonra çıkartmışlar. Bir sürü mağduriyet…

İFADELERİMİZİ EKSİK YAZDILAR

Halime’nin vefatından sonra bir gün ifadeleriniz alınacak dediler. Kendilerini aklama çabasındalar. Hukukçu arkadaşlar bizi uyardı. İster yazılı ister sözlü ifade verin, eğer ki söyledikleriniz yazılmamışsa sakın imzalamayın dediler. Biz başladık ifade vermeye. Onlar her defasında kendilerini aklamaya çalışıyorlar. Bütün arkadaşlar aynı şeyi yaşadı. Yazılı ifade kabul etmediler. Söylediklerimizin etkisini azaltarak yazmaya çalışıyorlar. Israrla okumak istiyoruz, öyle imzalamak istiyoruz diyoruz.

Mesela Halime’nin 6 farklı kuruma kapalı zarf olarak gönderdiği mektupları söylüyoruz, kaydetmiyorlar. Kaydetmemek için çaba sarf ediyorlar. Bu kadar insanın olduğu bir yerde neden sedye yok diye söylüyorum. Arkadaşınız sedye yok diye mi öldü, diyorlar.

İkamelerin hiçbir suçu yokmuş! Doktorun suçu diyorlar. Ama kurum doktorunun değil, hastane doktorunun suçu. Kurum doktorunun bu anlamda hiçbir suçu yok! Kaydetmemeye çalışıyorlar söylediklerimizi. Defalarca ölümcül hastalık dememize rağmen, bu hastalık nasıl bir hastalık diye kimse araştırıp bakılmadı.

YALVARIYORUZ, ABİSİNİ ARAR MISINIZ?

Halime’nin götürüldüğü gece abisini arar mısınız diyoruz, ikamelere yalvarıyoruz. Halime’nin yıllarca hastalığını takip eden doktorunu arayın diyoruz. Onu ararsanız, Halime’nin rahatsızlığına daha iyi bir şekilde tanı konulacak diyoruz. Değişik değişik formüller üretip söyledik ama hiçbiri yapılmamıştı zaten, yapmazlar yani. Biz bunları anlattığımızda kayda geçmemeye çalışıyorlar. Önce imzalamayacağımızı söyledik. Sonra unuttuğumuz ve sonradan hatırlayacağımız şeyler olursa ilave edeceğimizi bildirerek altına not düşerek, yeniden ifade vermeyi talep ederek imzaları attık.

BİZ AKLANDIK!

O ifadeler ne oldu bilmiyoruz. Ama ikamelerin konuşmalarından bazı arkadaşlar şöyle bir şey duymuş: Biz, aklandık bu konuda. Kız, gerçekten ihmalle gitti…

Düşünün ağır hastasın ve 3-5 hafta sonra sana ilaç geliyor. Revir hekimi çok bilgisiz bir hekimdi. İlaçlarla ilgili bilgiye vakıf değildi. Söyleneni de dinlemiyordu, yani ilgisizdi.

Bizi ilk mahkemeye getirdiklerinde tek tek savcının karşısına çıkarttılar. Halime’nin avukatı olmadığı için Halime’ye CMK’dan atanan bir avukat geldi. Hem savcıya hem de avukata hastalığını söylemiş.. Avukat, raporu olmadığı için tahliyesini talep ediyoruz tarzında bir şey söyleriz demiş. Halime de umutlanmıştı.

Mersin Cumhuriyet Savcılığının hastalığından haberi vardı yani. Orada Halime’nin raporunu kaybetmeleri savcının dikkate almamasına sebep oldu bence. Sözlü ifade yeterli gelmiyor onlara, oradan kurtulmak için herkes her şeyi söyleyebilir diye düşünüyorlar.

Soruşturmanın asıl Halime’yi gözaltına alan ve raporu kaybedenlerden başlatılması gerekiyor. Rapor kaybolmasaydı savcı Halime’yi bırakma kararı alacaktı. Başka bir hastayı bırakmışlardı. O raporun TEM’de kaybolması bir sürü şeyin art arda gelmesine sebep oldu. Ama tabi ki bu rapora ulaşılamaz mıydı? Çok rahat bir şekilde ulaşılırdı. Ancak doktor bilgisayarın birkaç tuşuna basarak rahat bir şekilde o rapora ulaşabilirdi…

YARIN: İKİNCİ KOĞUŞ ARKADAŞI Z. A.: 

* MAZGAL AÇILDI, GARDİYAN RAPORU YÜZÜNE FIRLATTI

* DİLİ BOĞAZINA KAÇTI, KAŞIKLA ÇIKARDIK

* SON İKİ GÜN YATAĞINDA ALTINI BİZ ALDIK

5 Kasım 2019 Salı

Tenkil Müzesi izlenimleri: Caddeye çıkıp haykırmak istedim…

5 Kasım 2019 
Tenkil Müzesi’nin beşinci sergisi Belçika Limburg’da açıldı. Üç yılı aşan Tenkil Süreci’nin en çarpıcı izleri ve hatıralarının bulunduğu sergiden izlenimler…

Halime Gülsu’nun sarı kazağı ve başörtüsü, Ege’de hayatını yeni kaybeden çocukların eşyaları, Ahmet Turan Özcerit’in oğluna mektubu, Meriç’i protez bacaklarıyla aşan Zeynep’in kırmızı ayakkabıları ve Gökhan Açıkkollu’nun eşofmanının cebinden 3 yıl sonra çıkan not…

Her yıl Ölüler Günü olarak anılan 1 Kasım’da Belçika’nın Limburg şehrinde anlamlı bir sergi açıldı. Merkezi Frankfurt’ta bulunan Tenkil Müzesinin hazırladığı sergi, 15 Temmuz’dan bu yana cezaevlerinde işkence sonucu ölüme sürüklenen, kalp krizi ya da kanser gibi hastalıklara yakalanıp hak ihlalleri nedeniyle hayatını kaybedenler ile Meriç Nehri ve Ege Denizinden geçip özgürlüğe kavuşmak isterken ölenlerin yaşadıklarını anlatıyor.


1 Kasım’da Belçikalılar kapısını bacasını kapatıp mezarlıklara akın ediyor. Vefa ve saygının gereği olarak ölülerinin evlerini çiçeklerle donatıyorlar. Cuma günü öğleden sonra vardığımız şehirde dükkanlar bu yüzden kapalı, in cip top oynuyordu. Bir süre şaşkınlıkla Hasselt Havermart Caddesi üzerinde gezindikten sonra sergi hazırlıklarının devam ettiği Limburg eski adalet sarayının içine girdim ve Ölüler Günüyle özdeşleşen; Tenkil sürecinde yitip giden birçok isimle karşılaştım…

Esma Uludağ, Halime Gülsu, Gökhan Açıkkollu, Ahmet Turan Özcerit, Hatice Akçabay ve çocukları, 9 aylık Nurbanu, Betül ve Naime Civelek, Halil Dinç, Kevser teyze… Sonra da tekrar caddeye çıkıp haykırmak geldi içimden. “Buradaki ölüleri de ziyaret edin. Onlar işkenceden, zulümden kaçarken ölen masum insanlar!’ diye.

Yapmadım tabi ama adalet sarayının karşısındaki yeşil banka oturup tam 3 yıl önce 31 Ekim 2016’da İstanbul’dan uçağa binip Belçika’ya indiğim o güne gittim. Adalet ve hukukun artık mumla arandığı Türkiye’de tepe taklak edilen hayatımı, tepe taklak edilen hayatları düşündüm. Yaşatılan bu acılar uzun yıllar unutulacak gibi değil. Sergilenen eşyalara baktıkça ve sergi açılışında Ceyda’nın cam vitrinde sergilenen ayakkabısına sarılmasına tanık olunca bunu daha iyi anlıyorsunuz.

HİLMİ YAVUZ GÖZÜMÜZÜN ÖNÜNDE BAYILDI

Akşam saat 19.00’da açılan sergide ilk olarak küçük bir panel düzenlendi. Mete Öztürk’ün yönettiği panele, 35 günlük bebeğiyle hapse giren Rana Öğretmen (isim müsteardır), Mümtazer Türköne’nin koğuş arkadaşı Zafer Özsoy, “Gülerek Geçtim Meriç’ten” şiirini yazan Halil Dinç’in eşi Nihayet Dinç, protez bacaklarıyla Meriç’i aşıp Avrupa’ya sığınan Zeynep ve annesi katıldılar ve yaşadıklarını bir kez daha anlattılar.

Özellikle Rana Öğretmen, 11 ay boyunca cezaevi ortamında bir bebekle kalmanın zorluklarını anlatırken gözyaşlarını tutamadı. Hayatının en zor günlerinin 9 gün kaldığı gözaltı süreci olduğunu ifade eden Zafer Özsoy, yazar Hilmi Yavuz’un gözlerinin önünde nasıl bayıldığına şahit olduklarını anlattı.

CEYDA AYAKKABILARINI GÖRÜNCE…

Eşini Tenkil Sürecinde Atina’da kaybeden, Tenkil Müzesinin Yönetim Kurulu Üyesi Mehmet Ali Uludağ sergiye eşi ve çocukları; Veli Said, Müşerref Zümra ve Ceyda ile gelmişti. Konferans bittikten sonra sergi alanına dağılan herkes eşyalara doğru yönelmişti ki Ceyda, koştu koştı koştı ve cam vitrinde sergilenen ayakkabılarına sarılıp öylece kalakaldı. Uzunca bir süre ben de öylece onu izledim. Sonra ablası, abisi ve babasıyla birlikte anneleri Esma Uludağ’ın köşesini seyredurdular.

Mehmet Ali Uludağ ve çocukları…

KIZIM SARI KIYAFETLERİNİ ÇOK SEVERDİ

Limburg Sergisini anlamlı kılan birkaç özellik daha bulunuyor. 2017 yılında kurulan müze, iki yıldır Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde gezici sergiler gerçekleştiriyor. Limburg’taki sergide mağdurlara ait birçok eşya ilk kez sergileniyor.

27 Eylül 2019’da Ege’de botun batması sonucu ölen Işık, Kara ve Zenbil ailelerine ait eşyalar Tenkil Müzesinin koleksiyonuna hemen dahil edilmiş. Serginin girişinde ilk onlarla karşılaşıyoruz.
Gonca-Ebubekir Kara, evlatları Mustafa (6) ve Gülsüm’ün (8) o gün giydiği kıyafetlere notlar iliştirilmişler:

“Kızım sarı kıyafeti çok severdi ama Ege Denizi yeşile döndürdü. Mustafa kıyafetlerine çok önem verirdi, düzenli bir çocuktu. İnşallah onlar Allah’ın cennetine gittiler. Rabbim bir daha hiçbir kardeşimize bu acıyı yaşatmasın. Zalimlerin son kurbanı bizim çocuklarımız olsun.” Eşyaların yanında ayrıca mavi bir balon, oyuncak telefon, Gülsüm’ün gözlükleri, Mustafa’nın cebinden çıkan kağıt para da yer alıyor.


YAVRUM BİBERONUNU ESKİTEMEDEN ÖLDÜ

Aynı gün Fatma-Nazir Işık çifti de Ege’de iki çocuğunu kaybetti. Mir İbrahim Işık’ın (3) biberonunu ve siyah terliğini müzeye bağışlayan Fatma Işık oğlunu şöyle anlatmış:

“Mir İbrahim suyu çok severdi. Suyla oynamayı çok isterdi ancak elbisesi ıslandığında çok rahatsız olurdu, onun değiştirilmesini isterdi. Bu mavi çorap yolculuğa başlamadan önce hafif ıslandığı için değiştirilmesini istedi, değiştirdik, cebimizde kalmıştı. Kendimize saklamıştık ancak müzede olması daha uygun olur diye düşündük. Mir bu terliği çok severdi. Bir sürü terliği olmasına rağmen sadece bunu giyerdi. Sırf o seviyor diye yanımıza aldık. Biberen Mir Mahirimin ilk biberonuydu. Yavrum tek biberonunu eskitemeden vefat etti. İnşallah Rabbim diğer tarafta bizleri kavuştursun. Geride kalanlara uzun ömürler versin.”

Zenbil ailesinden ise Kevser Sezer ve kızı Meltem Zenbil’in başörtüleri sergileniyor. 58 yaşındaki Kevser Sezer yola çıkmadan önce yanına ‘diploma kayıt örneği’ yazan bir belge de almış. Sergide tanıştığımız damadı Oğuz Zenbil’e ne olduğunu sorduk: “Belge, sertifika ne varsa gelirken getirmek istemiştik. Kayınvalidem de kaymakamlıktan eğitim durumunu gösteren bu belgeyi almış. Naylon poşetin içindeydi, zarar görmemiş.” dedi Oğuz Zenbil, nemli gözyaşlarıyla sergiyi gezerken.


CANIM OĞLUM SİNAN

Tenkil sürecinde cezaevlerinde yazılan mektuplar büyük önem taşıyor. Özellikle hak ihlali nedeniyle vefat edenlerin duygularını ve durumlarını yansıtan bu belgelerin ayrı bir anlamı oluyor. Cezaevinde kanser olduktan sonra hayatını kaybeden Doç. Ahmet Turan Özcerit’in oğlu Sinan’a yazdığı mektup, müzenin koleksiyonuna dahil edilen ilk mektup.

Mektubuna “Oğlumun gün geçtikçe olgunlaştığını görmek çok güzel bir duygu” diyerek başlayan Özcerit, bir babadan oğluna yazılabilecek belki de en güzel mektuplardan birini tarihe bırakmış oldu. Özcerit mektubunda oğluna insanlıktan, adaletten yana olmasını, vicdanıyla hareket etmesini tembihliyor. Bir akademisyen olarak gelecek planlarıyla ilgili vizyon çiziyor. Mektubun yanı sıra Ahmet Turan Özcerit’in cezaevinde kullandığı spor ayakkabısı, çizgili tişörtleri ve bir bilekliği de bulunuyor.



9 AYLIK NURBANU’NUN MAKASLA KESİLEN KIYAFETLERİ

Serginin en hüzünlü bebek kıyafeti 8 aylık Nurbanu Yeni’ye aitti. Ege Denizinde yitip giden Yeni ailesinden Gökhan Yeni ve iki çocuğunun kıyafetleri de eşi tarafından müzeye bağışlanmış. Gökhan Yeni’nin ayakkabıları, Nurbanu’nun beyaz tişörtü ve morgda makasla kesilerek çıkarılan pantolonu, Burhan’ın (2) yine kesilerek çıkarılmış tişörtü Tenkil sürecinin sembol kıyafetleri arasında.


GÖKHAN AÇIKKOLLU’NUN CEBİNDEN 3 YIL SONRA ÇIKAN NOT

Tenkil Müzesi Gökhan Açıkkollu’nun işkence gördüğü sırada kırılan gözlüğünü daha önce sergilemişti. Bu sergide ilk kez kalp krizi geçirdiği anın görüntülerine ve o anda üzerinde bulunan kıyafetlere yer veriyor. Sergide eşyaların yanına yerleştirilen 1 saat 25 dakikalık video sürekli izlenebilecek.

Açıkkollu’nun gözlüğü, saati ve gözlük kabının yanında bir not dikkat çekiyor. Şöyle yazıyor notta: “Seni çok seviyoruz. Bizi merak etme. Kendine dikkat et. Allah’a emanet ol. Ailen. 28.06.2016 Saat: 02.00”

Mümine Açıkkollu, 24 Temmuz 2016’da gözaltına alınan eşinin İstanbul Emniyet Müdürlüğünde olduğunu öğrenince gece yarısı apor topar ona birkaç parça eşya hazırlar, ilaçlarını da alır ve götürür. Kıyafetleri polise teslim etmeden önce de eşofmanın cebine bu notu koyar. Artık çocuklarıyla birlikte bir Avrupa şehrinde yaşayan Mümine Açıkkollu bu not ile tekrar sergi hazırlıkları sırasında karşılaşınca çok duygulanmış.

  

Mersin Tarsus Cezaevinde ilaçları verilmediği için hayatını kaybeden İngilizce Öğretmeni Halime Gülsu (32), cezaevine ilk girdiği günlerde avluda sarı kazağı ve çiçekli başörtüsüyle bir kare çektirmişti. Ölmeden önce çekilen bu fotoğraftaki kıyafetler ile kullandığı ilaçları kapları için de özel bir vitrindeki yerini almıştı.


PROTEZ BACAKLARIYLA SINIRLARI AŞAN ZEYNEP
Meriç’te üç çocuğuyla birlikte hayatını kaybeden Hatice Akçabay’ın çocuklarının kıyafetleri, Yunanistan’da kalp krizi geçirerek vefat eden “Gülerek Geçtim Meriç”ten şiirinin şairi Halil Dinç’in tişörtü ve şapkası, görüş yolunda ölen Hatice-Enes Civelek’in kızları Betül ve Naime’nin mor ve gri hırkaları, protez bacaklarıyla Meriç’i geçip  Yunanistan’a yürüyen Zeynep’in kırmızı ayakkabıları yine ilk kez sergilenen eşyalar arasında bulunuyor. Zeynep o akşam çok mutluydu. Böyle zor bir yolculuğu başarıyla tamamlamış olmanın mutluluğu vardı üzerinde… Ölüler Gününde, ölümü hatırlatan Limburg'da, Zeynep’in mutluluğuna giden engellerle dolu ama güzel bir başlangıç vardı.



Tenkil Müzesi gezici sergilerine devam edecek. Aralık 2019’da Almanya’nın Kassel şehrinde, Ocak 2019’da Romanya Bükreş’te olacak bu özel eşyalar…
(www.tenkilmuseum.com, @TenkilMuzesiTR @tenkilmuzesi)

27 Nisan 2019 Cumartesi

Halime Gülsu’nun annesi: Kızımı öldürdüler Allah da onları tüketsin

27 Nisan 2019
KHK’lı ve tutuklu ailelerin çocuklarına yardım ettiği için tutuklanıp cezaevinde öldürülen Halime Gülsu, 15 Temmuz’dan sonra hayatını kaybeden sembol isimlerden biri oldu. Yaşadıkları ne bugün ne de yarın unutulacak gibi değil. Annesi de zaten “Yazın, dünya duysun, tarihe geçsin” diyor.

Gülsu’nun ölümüme sürüklenişi ile ilgili 400 sayfalık bir dosya hazırlandı. Avukatları Tarsus Cezaevi yönetimine ve diğer sorumlulara dava açmaya hazırlanıyor. Bunun için MAZLUMDER Adana Şubesi’nin 4 Mayıs’ta açıklayacağı rapor bekleniyor. Tarsus Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma ise 1 yıl geçmesine rağmen hala sonuçlanmadı.

Tutuklandığında kızının yanında olmayan, cenazesine de gidemeyen annesi Zeynep Gülsu (66) olan biteni Kanada’dan izliyor. Bir yandan üzülüyor, bir yandan acısını sahiplenen insanların varlığıyla teselli buluyor. İngilizce öğretmeni Halime Gülsu’yu vefatının birinci yıldönümünde annesi anlattı.

Röportajı, Halime Gülsu’nun vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen Bold Medya’nın ulaştığı son karesi ve annesi ile birlikte 2017 yazında ziyaret ettikleri Mısır fotoğraflarıyla yayınlıyoruz.

Ne zamandır Kanada’da yaşıyorsunuz?

21 Ocak 2018’de Kanada’ya oğlumun yanına gelmiştim. Hâlâ buradayım. Gelinim hastalanmıştı, zatürre geçiriyordu. Oğlum ‘anne eşim hasta, iki çocuk var, gelebilir misin’ dedi. Karar verdik geldik. Bir daha da gitmedim. Şimdilik buradayım. Dönmeyi de düşünmüyorum. 82 yaşında hasta ablam var. Dün onunla konuştum. Gelmiyor musun diye soruyor. Ülkemi çok seviyorum ama özlemiyorum artık. Kırgınım çok.

Kaç çocuğunuz var?

Dört tane. Üç erkek bir kız. İrfan, Sinan, Zübeyir ve Halime. Halime en küçüğümdü. Beş de torum var, altıncısı yolda.

Vefatından bir-iki hafta önce Tarsus 3 No’lu Kadın Kapalı Cezaevi’nde çekilen son fotoğrafı…

Kızınızın vefatını nasıl öğrendiniz?

27 Nisan’da vefat etti kızım, bana 28 Nisan’ın sabahında söylediler. Buradaki oğlum öğrenince anneme ben diyemem demiş. Sabah kalktım, evde bir gariplik var. Saat 9-10 gibi bir adam börek alıp gelmiş. Pikniğe mi gidecekler diye düşünüyorum ben. Sonra kızkardeşim aradı, abim aldı telefonu eline. Öyle öğrendim. Ben zaten söylemiştim ‘Benim kızım çıkamaz oradan’ diye. Ağlayıp bağırma çağırma bizde olmaz zaten kızım. Dilimden dökülen ilk cümle ‘Kızımı öldürdüler, Allah da sizi tüketsin’ oldu.

Mersin’de birlikte mi yaşıyordunuz?

Evet, biz birlikte kalıyorduk. Eşim 14 Eylül 2015’te vefat etti. Abileri evli, Halime benim yanımdaydı. Tutuklandığında da kızımın yanında yoktum, görüşlerine de cenazesine de gidemedim (ağlıyor)…

Zeynep ve Halime Gülsu, vefatından 7 ay önce Mısır’da yaşayan abisini ziyarete gitmişti.
Hakkınızı helal edin sizi üzdük, acınızı tazeledik...

Yok kızım, sen sor ki, dünya duysun, tarihe yazılsın. Ben bir yıldır unutamıyorum. Bizimle bir olan, acımızı paylaşan herkesten Allah razı olsun. Son mektubunu okumuşsunuzdur. Ben de her şeyi mektubundan öğrendim. Çok üzülüyordum, çocuğun bir şeyinden haberim yok diye. HDP Milletvekili Ömer Faruk Gergerlioğlu’ndan da Allah razı olsun. Ona da çok dua ediyorum. O ilgilendi, mektuplarını her şeyi ortaya döktü.

Koğuş arkadaşlarıyla görüşme imkanınız oldu mu?

İki kişiyle görüştüm. Biri Adanalı bir hanımdı. Kızımın hastalandığını herkese bu hanım haber veriyor. 20 kişilermiş koğuşta, nöbetleşe baktık dedi. Ağrım yok ama çok halsizim diyormuş. Adı gibi halim selimdi, ne şikayet etti, ne sesini çıkardı dediler. Üst kattaymış Halime. Hastalanmış. Sedye istemişler. Kapıyı da açmamışlar. ‘Bir sürü varsınız, tutun götürün’ demişler. Bunları herkes bilsin, duysun…

 En son ne zaman görüşmüştünüz?

20 Şubat 2018’de gözaltına aldılar. Herhalde bundan kısa bir süre önce görüşmüştük. Tam da hatırlamıyorum. Ben zaten Mersin’e dönmek için hazırlanıyordum. ‘Anne iyiyim, beni merak etme’ demişti. Cezaevine girince hiç görüşemedik. 25 Nisan’da abisi açık görüşe gitti. 30 dakika görüştüler. O gün geldiğinde Halime’nin durumu iyi değil eski haline dönmüş demişti. Doktor raporlarına kayıp dediler. Polise verilmiş rapor kayıp olur mu? Abisi tekrar aldı, götürdü. Yine kayıp dediler. Çok haksızlık yaptılar kızıma. Zulüm altında öldü. Koğuştaki arkadaşları hiç ilaç içmediğini söylüyor.

8 yaşından beri hastaydı kızınız. Hastalığı nasıl ortaya çıkmıştı?

Çocukken toprak yerdi, kansız diyordu doktorlar. Liseyi bitirdikten sonra çok hastalandı. Kan tahlilleri yaptılar. O kadar kötü bir hastalık ki, hemen perişan ediyor. Komaya girdi. Mersin’de ilk götürdüğümüz devlet hastanesi artık bizim yapacağımız bir şey kalmadı deyince fakülte hastanesine yatırdık. Ordaki doktoru Burak Akçay üç yıl takip etti kızımı.

Sonra abisi İrfan (Gülsu), Gaziantep’te Mesut Onat diye bir doktor buldu ona. O doktor Elhamdülillah kızımı iyi tedavi etmişti. Bayağı iyileşmişti. Hatta ben buraya gelmeden önce ‘kızım git bir muayene ol’ dedim. Halime gitti, kontrollerini yaptırdı. Doktor bir ilacı daha kesmiş, durumun çok iyi demişti. Gerçekten de öyleydi. Biz de seviniyorduk. Ben de öyle gelebildim buraya. Tam Mersin’e döneceğim zaman tutuklandı. Geldiler gece yarısı kızımı, sıcak yatağından almışlar, evimi de öyle dağıtmışlar ki hiç hakkımı helal etmiyorum. Zirveden zırvasına kadar hiç kimseye…

Nasıl bir çocuktu Halime Gülsu?

Aktif bir çocuktu. Çok saygılıydı bize. Zekiydi. Beni gezdirirdi. Eşim öldü evim yıkılmadı ama kızım öldü evim yıkıldı. Evlat acısı çok zor. Allah kimseye göstermesin. Ama ben mutluyum. Elhamdülillah dini uğruna öldü evladım. Onunla teselli oluyorum.

Nerede büyüdü?
Eşim Mersin’in Tarsus ilçesinin Pirömerli Köyü’nde imamdı. 1975’te evlendik. 2002’ye kadar aynı köyde kaldık. 27 sene. Halime de o köyde doğdu, büyüdü. İlkokulu bitirince Halime’yi İmam Hatip Ortaokulu’na gönderdik. Hastalanınca okulu bitiremeden Malatya’ya kansızlık tedavisi için gitti. Sonra Malatya’da süper liseye geçti. En son Mersin Dumlupınar Lisesi’nden mezun oldu. Üniversite imtihanlarına girdi ama hastalığından dolayı iki-üç sefer kazanamadı. Sürekli hastanelerdeydik çünkü.

Sonra İngilizce öğretmeni oldu…


Önce iki yıl İlahiyat okudu kızım. Ama daha sonra Gaziantep Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümünü okudu. İngilizce Öğretmeni’ydi. Gaziantep Gazikent Lisesi’nde ancak bir yıl öğretmenlik yapabildi. 15 Temmuz’dan sonra eve gelmişti. O gün de kızımla birlikte evimizdeydik. Herkes gibi biz de ilk defa televizyondan duyduk.



Öğretmen olmak hayali miydi?

Öğretmen olmadan önce komşumuzun çocuklarını çalıştırırdı, herkes çok severdi onu. ‘İnşallah Halime ablamız öğretmen olur. Ne kadar güzel anlatıyor’ derlerdi. Gerçekten de çok iyi bir öğretmendi. İşine bağlıydı ve işini severdi. Okulu kapanınca Mersin’de mağdur ailelerin çocuklarına ders verdi, onlarla ilgilendi.

‘Birkaç kez gitme, yapma dedim. Anneyim, endişeleniyorum. ‘Yok anne, hiç bana mani olma, ben o çocuklara yardım etmem lazım’ demişti. Anne babası cezaevinde olan lise çağında genç bir kızdan bahsetmişti. Çocukla aileden kimse ilgilenmemiş, perişan halde. Psikolojisi bozulmuştu. ‘Anne nasıl ilgilenmeyeyim bu çocuklarla. Bak ne haldeler’ demişti. Ben de o zaman razı olmuştum.




Halime Gülsu Mersin Güneykent Mezarlığı’na defnedildi. Babasının da mezarlığı orada bulunuyor.
 ZÜBEYİR GÜLSU (ABİSİ): TEK DÜŞÜNDÜĞÜ ZOR DURUMDAKİ ÖĞRENCİLERİYDİ

“Annem ile Halime en son 5 Temmuz 2017’de Mısır’a gelmişti. Eşim hamileydi o zaman. Doğum için geldiler. Gelmeden önce 4-5 aylık bir bilet almalarını söylemiştim. Bir yere göndermek istemiyodum. Ama ancak bir buçuk ay kaldılar. Halime’yi o zaman bayağı söylemiştim, biletini uzatalım, sen burada kal diye. İstemedi, aklında hep zor durumdaki öğrencileri vardı. Öyle deyince ben de zorlamadım.


Normalde Halime’nin hakkında hiçbir arama soruşturma yoktu. Buradan gittikten 3-4 ay sonra bir öğrencisini teknik takibe almışlar. Onun evine gidince Halime’yi de orada görünce o da teknik takibe alınmış sanırım. Halime takip edildiğini fark etmişti ve bana söylemişti. Abi bizi takip ediyorlar, fotoğrafımı çekiyorlar demişti. Hatta bir ara ‘Mersin’deki Muğdat Camii’ne gittik namaz kılmak için, yukarı çıktık. Temizlikçi kılığında biri bizi namazı bitirene kadar bizi seyretti sonra gitti demişti. Birkaç kez parkta da aynı şeyi yaşamışlar.

Kardeşimin tek düşüncesi annesi babası hapse düşmüş çocuklardı. Onları düşünür, üzülür, elinden geldiğince onlara yardım ederdi. Yaptığı bundan başka bir şey değildi. Kardeşimi bu yüzden öldürdüler. Kendini öğrencilerine adamıştı. Biz de kararına her zaman saygı duyduk, destekledik. Bizim tek üzüntümüz, acımız onu bir daha göremeyecek olmak.”

HALİME GÜLSU’NUN ÖLDÜRÜLME SÜRECİ

32 yaşındaki Halime Gülsu 8 yaşında yakalandığı sistemik Lupus hastalığıyla yıllardır mücadele ediyordu. Cezaevine girmeden önce son kontrollerini yaptırmış, doktoru iyi durumda olduğunu söylemişti. Fakat cezaevinde ilaçları verilmediği ve tedavisi ihmal edildiği için hayatını kaybetti. Tarsus Cezaevi yönetimine defalarca dilekçe vermesine, vefatından 4 gün önce Başbakanlık İletişim Merkezi (BİMER)’e mektup yazmasına rağmen kimseye sesini duyuramadı ve 27 Nisan 2018’de cezaevinde hayatını kaybetti.

KHK'lı AİLELERE YRDIM ETMESİ SUÇ SAYILDI

Halime Gülsu, cemaat operasyonları kapsamında 20 Şubat 2018’de Tarsus terörle mücadele polisleri tarafından yapılan ev baskınlarında 80 evhanımıyla birlikte gözaltına alındı. Mersin 4. Sulh Ceza Hakimliği tarafından 3 Mart 2018’de silahlı terör örgütüne üye olmak ve finanasal yardım sağlamak iddiasıyla tutuklandı. Yaptıkları iş kendisi gibi KHK ile mağdur olan ailelere yardım etmekti.

HALİME GÜLSU'NUN ABİSİ İRFAN GÜLSU'NUN 28 NİSAN 2018'DE BOLD MEDYA'YA ÖZEL VERDİĞİ RÖPORTAJ: https://www.youtube.com/watch?v=xKfpn27FVBY&t=834s

HDP MİLLETVEKİLİ ÖMER FARUK GERGERLİOĞLU'NUN ORTAYA ÇIKARDIĞI SON MEKTUBU DA BU LİNKTEN OKUNABİLİR: https://medyabold.com/2019/01/16/hapishanede-goz-gore-gore-oldurulen-halime-gulsunun-mektubu/