26 Ocak 2019 Cumartesi

Sürgünle parçalanmış bir ailenin ölüme giden kızının hikâyesi: Günlüklerimi yakın…

26 Ocak 2019 
Bir parçası Amerika, bir parçası Avrupa, bir parçası Gürcistan’a dağılmış bir ailenin evlat ölümüyle de sınandığı parçalanmış bir ailenin hikâyesi…





Nihan Nur Çetiner, Gürcistan’da İngilizce öğretmenliği son sınıf öğrencisiydi. Anne-babası ve iki kardeşi Hizmet Hareketi’ne yönelik soruşturmalar sebebiyle dünyanın dört bir tarafına dağılmak zorunda kaldı.

Ailesinin bir parçası Amerika’da bir parçası Avrupa’da kendisi ise Gürcistan’daydı. Diş ameliyatı olduğu Gürcistan’da bitkisel hayata girdiğinde ne annesi ne babası ne de kardeşleri gelebildi.

Aile fertleri hâlâ bir araya gelip birbirlerine taziyede bulunabilmiş değil. Çetiner ailesi, Hizmet Hareketi’nin dünyanın dört bir tarafına dağılmış ailelerinden sadece biri.

EĞİTİMLE GEÇEN BİR ÖMÜR

Metin-Nuriye Çetiner çiftinin ömürlerini eğitim ve sosyal yardım faaliyetlerinde harcamış iki isim.

Edebiyat öğretmeni olan Metin Çetiner 16 yıl öğretmenlik hayatının ardından 2008’de koordinatör olarak başladığı Kimse Yok mu Derneği’nin genel müdürlüğüne kadar yükseldi. Özellikle Afrika’da su kuyuları ve kurban bağışı kampanyalarını organize etti.

Nuriye Çetiner ise Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı olarak Ümraniye’de Kur’an kursu öğretmenliği yapıyordu. Yaklaşık 20 yıl ders verdi, gençlerle ilgilendi, artık emekliliğini bekliyordu. Hayatları 15 Temmuz'dan sonra altüst oldu.

Metin-Nuriye Çetiner ve üç çocuğu; İbrahim (29), Nihan Nur (24) ve Hilal (14), 15 Temmuz’dan sonra dünyanın dört bir yanına dağılmak zorunda kaldı. Baba ve iki çocuk Amerika’da, anne Avrupa’da ve 12 Aralık 2018’de hayatını kaybeden Nihan Nur Çetiner Gürcistan’daydı.

Eğitim için Gürcistan’da bulunan kızları Nihan Nur, diş tedavisi için girdiği ameliyattan bitkisel hayatta çıktı.
Nihan Nur, anne-babası ve erkek kardeşi ile birlikte iken çektiği selfilerden biri.
BİTKİSEL HAYATTA İKİ HAFTA

Bitkisel hayatta kaldığı günler boyunca ailesinin hiçbir ferdi onu ziyarete gidemedi. Babası ve kardeşi Amerika’dan ayrılamıyor, annesi bulunduğu Avrupa ülkesinden çıkamıyordu. Pasaport iptalleri ve vize alamama gibi sorunlar nedeniyle ailenin bütün fertleri farklı ülkelerde sıkışıp kalmışlardı.

Annesi ameliyata girmeden önce kızının yanında olmak istedi ve her şeyi göze alıp elinde pasaportu olmadan uçağa binmek isteyince havaalanında gözaltına alındı ve kızının ölümünü bir Avrupa ülkesinin nezarethanesinde öğrendi.

Annesiyle birlikte Tiflis’e gitmek üzere birlikte yola çıkan 65 yaşındaki Necmiye Sema Yerlikaya ise Gürcistan’a uçabildi. Central Hospital’de iki haftadan daha fazla yoğun bakımda kalan Nihan Nur hayatını kaybedene kadar başında bekledi. Sonra onu yıkadı, kefenledi ve cenazesini Türkiye’den almaya gelen teyzesine ve dayısına teslim etti.

Nihan Nur Çetiner'in vefat haberi gelince arkadaşları ve öğretmenleri hastaneye akın etmişti.
8 SU KUYUSU AÇILACAK, ADI İKİ YETİMHANEDE YAŞAYACAK

Vasiyeti üzerine Ankara’ya dedesinin yanına gömülmek isteyen Nihan Nur Çetiner, bir gün önce yazıp imzaladığı ve yakın bir arkadaşına verdiği vasiyetine, “Herkese hakkımı helal ediyorum… Elbiselerimi yetimlere bağışlayın… günlüklerimi de yakın.” diye yazdı.

Babasından ise istediği tek şey vardı: “Afrika’da su kuyusu açarsan sevinirim.”

Nihan Nur adına 1 değil, Tanzanya, Nijerya, Çad ve Kamerun’da toplam 8 su kuyusu açılacak. Ayrıca ismi iki yetimhanede yaşayacak. Yardım derneği Time to Help, Tanzanya’da inşaatı devam eden ve 25 Şubat’ta açılacak yetimhaneye onun ismini verecek.

İkinci yetimhane de yine Tanzanya’da olacak.

Time to Help Derneği tarafından Tanzanya’da yaptırılan Nihan Nur Çetiner yetimhanesi 22 Şubat 2019'da açılacak.






TOPLANAN BAĞIŞLAR TANZANYA’DA YETİMLER İÇİN UMUDA DÖNÜŞTÜ

Merkezi Amerika’da olan Embrace Relief Foundation’ın başlattığı “Nihan Nur’s Final Wishes Fundraiser” kampanyasından toplanan bağışlarla çok zor şartlarda faaliyetlerine devam eden bir yetimhane ve meslek edindirme kursu (Dogodogo Merkezi) yenilenecek.

Metin Çetiner, “Kızım hayra yatkın bir evlattı. Sağlığında kimin derdi olsa koşar, hatim, tefriciye dağıtırdı. Şimdi herkes onun için seferber oldu. Afrika’nın bir ülkesinde 1001 hatim okundu.” diyor.

Nihan Nur Çetiner'in vasiyeti üzerine Tanzanya’da bir su kuyusu açıldı.





“DERNEĞİMİZİ İTİBARSIZLAŞTIRMAK İÇİN ALGI OPERASYONU YAPACAKLARDI”

Metin Çetiner, aslında 15 Temmuz’dan önce Türkiye’den ayrılmıştı. 17 Aralık 2014’ten sonra Gülen Cemaati’ne yönelik operasyonlar başlamış, 2004 yılında kurulan Kimse Yok mu Derneği de bu operasyonların merkezine konulmuştu.

Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), ‘yardımlar nereye harcandı’ diye sorarak derneği sürekli itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Derneğin 21 yöneticisi hakkında 23 Şubat 2018’de çıkarılan gözaltı kararı aslında 2015 yılı nisan ayında uygulanacaktı. Fakat olmadı.

Metin Çetiner o günleri şöyle anlatıyor: “2015 yılı nisan ayında dernekle ilgili algı operasyonu yapılacağının duyumunu aldık. 21 yöneticiyi sabah evlerinden alacak, gazetelerde boy boy fotoğraflarımızı yayınlayacaklardı. Amaç bir yardım kurumunu toplumun gözünden düşürmek, şaibeli, güvenilir olmayan bir dernek olduğunu kamuoyuna duyurmaktı. Derneğin yöneticilerinin büyük bir kısmı yurt dışına çıkınca bunu gerçekleştiremediler.”

80 ÜLKEDEN HİZMET MADALYASI

Metin Çetiner önce İngiltere’ye sonra da Amerika’ya gitti. Derneğin uluslararası ilişkileriyle buradan ilgilenmeye devam ederken güzel bir gelişme olur ve 80 ülkeden üstün hizmet madalyası alan Kimse Yok mu Derneği’ne bir ödül de Tayvan’dan gelir.

Tayvan’da yılın en’lerini belirleyen bir kurum, dünyada insani yardım konusunda gayret gösteren kurum olarak Kimse Yok mu Derneği’ni seçmiştir. Çetiner, Tayvan Cumhurbaşkanı’nın elinden ödül almak için 2015 yılı mayıs ayında Tayvan’a gider, fakat hemen akabinde İstanbul’a yazılı ifade vermeye çağrılır.

BİR TARAFTA ÖDÜL ALIRKEN TÜRKİYE’DE İFADEYE ÇAĞRILDI

Dünyanın bir ucunda madalya alırken, kendi ülkesinde ifadeye çağrıldığı ilginç bir süreçtir bu:

“3 günlüğüne İstanbul’a döndüm. O zaman yurt dışına çıkış yasakları yoktu. Avukatımla birlikte ifademizi hazırladık ve Emniyet’e verdik. Sordukları soru, ‘Somali’ye para götürdünüz mü?’ Evet götürdük. Neticede dernekte toplanan yardımlar bunlar ve bu parayı götürürken yanımızda AKP’li 5 milletvekili vardı. Diyanet Vakfı, TİKA, İHH nasıl yardım götürdüyse Somali’ye, biz de öyle götürmüştük. Somali’de banka vardı da biz mi göndermedik. İfademizde bunları anlattık.”

Çetiner, dönemin AKP Grup Başkan Vekili İlknur İnce Öz, Hatay Milletvekili Orhan Karasaray, Samsun Milletvekili Binnur Şahinoğlu ve adını şimdi hatırlayamadığı iki milletvekili ile gider Somali’ye. İfadesinde bunları belirttikten sonra Amerika’ya dönen Çetiner, 2015 yılı ağustos sonuna doğru ise oğlunun nişanı olacağı için yine İstanbul’a döner. Nişanın ardından kızları Nihan Nur’u Gürcistan’a götüreceklerdir.


Metin Çetiner, Tayvan Cumhurbaşkanı (ortada) tarafından verilen ödülü almıştı.

Metin Çetiner, Tayvan Cumhurbaşkanı ile ödül töreninden.
ANNE, BABA VE KIZIN YOLU TİFLİS’TE AYRILIR

1994 doğumlu Nihan Nur, 2014 yılında Coşkun Koleji’nden mezun olur. Türkiye’de üniversiteyi kazanamayınca 2014’te Kamboçya’daki Zaman University’ye İngilizce hazırlık okumaya gider ve İngilizce öğretmeni olmaya karar verir.

Fakat burada İngilizce öğretmenliği bölümü olmadığı için Gürcistan’daki International Black See University’ye (IBSU) yazılır. Gürcistan’ın Türkiye’ye yakın olması da ailesinin hoşuna gider. 1 Eylül 2015’te bu yüzden hep birlikte Tiflis’e giderler. Anne ve baba, alışsın, zorlanmasın diye bir hafta Nihan Nur’un yanında kalır. Bu arada dönüş biletleri hazırdır. Fakat planlarını gerçekleştiremezler.

Nihan Nur Çetiner, Tiflis’te International Black See University İngilizce bölümü son sınıf öğrencisiydi.
 ANNE, BABA VE KIZ BİR DAHA BİRBİRİNİ GÖREMEZ

Anne, baba ve kızın yolu Tiflis’te ayrılır. Bir daha dünya gözüyle bir araya gelemezler. Metin Çetiner, “Artık Türkiye’de başıma ne geleceğinden emin olmadığım için Tiflis’ten Kırgızistan’a geçtim. 4,5 ay Kırgızistan’da kaldıktan sonra 13 Şubat 2016’da Amerika’ya uçtum. O günden beri buradayım.” diyor.

Nuriye Çetiner ise İstanbul’a döner. Hem diğer kızı Nihal oradadır, hem de emekliliğine az kaldığı için görevine devam etmek ister. Ta ki, 15 Temmuz’dan sonra, her gün arabasına alıp kursa gidip geldiği iki meslektaşı “Bu da cemaatten” diye kendisini ihbar edene kadar… Nuriye Çetiner, hemen KHK ile işinden atılır, yurt dışına çıkış yasağı konulur ve mahkeme süreci başlar.

Hakkındaki suçlamalar bellidir. Bank Asya’ya para yatırmak, Zaman gazetesine abone olmak, çocuklarını Coşkun Koleji’nde okutmak…


“SUÇLAYACAK BİR ŞEY BULAMAYINCA DOSYALARI BİRLEŞTİRDİLER”

Metin Çetiner, Bank Asya’ya devlet el koyduktan sonra para yatırdıklarını ifade ediyor: “Dededen kalma bir yerimiz vardı, onu sattık ve parayı Bank Asya’ya yatırdık. Fakat o dönemde banka TMSF’ye geçmişti. Devlete geçmiş bir bankaya para yatırmanın ne suçu olacak! Çocuğumuz okula ben kaydettirdim, eşim değil. Gazeteye de ben aboneydim.”

NİŞANLISI YÜZÜĞÜ ATTI

Nuriye Çetiner, üç ay önce Meriç Nehri üzerinden Yunanistan’a geçti. Küçük kızı Hilal, annesinden kısa bir süre önce babasının yanına gitti.

Ailenin yaşadığı başka bir zorluk da oğulları İbrahim’le ilgili oldu. Olaylardan etkilenen nişanlısı yüzüğü atarak nişanı bozdu.

DİŞ AMELİYATI ÖLÜME GÖTÜRDÜ

Doğuştan kalp hastası olan ve dişleriyle sürekli problem yaşayan Nihan Nur tüm bu yaşananlardan sonra bir daha Türkiye’ye dönmek istemedi. Diş tedavisi bu nedenle yarım kaldı. Zaten 6 dişi yoktu, 14 dişinin ise kimine dolgu, kimine de kaplama yapılması gerekiyordu.

Anne ve babası İstanbul’daki doktoruna gitmesini istedi, fakat ailesinden dolayı tutuklanan arkadaşları, dostları aklından çıkmıyordu. Mecburen Tiflis’te tedavi olmaya karar verdi.

Fakat Nihan Nur’un en büyük korkusu diş doktoruydu. Bu yüzden lokal anesteziye cesaret edemedi. Türkiye’deyken de ne zaman doktora gitse, bir elinden annesi bir elinden babası tutuyordu. Durum böyle olunca ‘ben uyuyayım, doktor tedavisini öyle yapsın’ diye düşündü.

Tiflis’te üç hastane ile görüştü, ilk iki hastane dişlerine ameliyat ile müdahale etmeyi uygun bulmadı. Kalbi ameliyatlı olduğu için riskli olacağını düşündü. Kan, kalp kapakçığına yaklaştığı bir yerde blokaj olduğu için tazyikli geliyor ve kapakçığı zorluyordu. Üç dört sene önce ameliyat ile bu tahribat düzeltilmişti.

“YANINDA OLAMAYINCA OLAN BİTENİ DEĞERLENDİREMEDİK”


Dişiyle ilgili herhangi bir işlem yaptırması gerektiğinde iki gün önceden antibiyotiğe başlıyordu. Üçüncü diş hastanesi DentoClub’ta görüştüğü, kendisini ameliyat edecek olan doktora bunları Gürcü bir kadının; Ia Idadze’nin yardımıyla anlatmaya çalıştı.

Babasına da ameliyatla ilgili bilgi verdi: “Kızımızın İngilizcesi var, ama doktorun yok. Gürcüce bilen bir kadınla doktorla konuşmaya gidiyor. Ne konuştular, nasıl anlaştılar, çok bilemedik. Bana ‘iyi doktor, ben konuştum, durumu anlattım’ dedi. O şekilde ameliyat kararı aldık. Doktor 5-6 saatte birinci aşamayı yaparız, ikincisinde de toparlarız demiş. Biz de yanında olmayınca olan biteni değerlendiremedik. Böyle tehlikeler olduğunu öngöremedik.”

Bir yıl önce gaz zehirlenmesinden hayatını kaybeden Guranda Khachapuridze’nin annesi Ia Iadze, Nihan Nur’un yardımına koşuyor, bir nevi teselli buluyordu. Iadze, Nihan Nur’un ameliyathaneden sağ salim çıkması için saatlerce kapıda dua etti.

Ia Iadze
Ia Iadze, bir yıl önce gaz zehirlenmesinden hayatını kaybeden Nihan Nur’un sınıf arkadaşı Guranda Khachapuridze’nin annesiydi. Kızını kaybeden anne, Nihan Nur’u sahipleniyor, onunla teselli buluyor, yardıma ihtiyacı olduğunda her şeyine yetişiyordu.

Ameliyata girmek üzere Nihan Nur’a narkoz verildiği o anda da yanında yanındaydı. Nihan Nur’un çok heyecanlandığını ve korktuğunu ifade eden Iadze, manevi kızı olarak gördüğü Nihan’ın son sözünün “Kızın cennetten sana dua ediyor, sen de bana dua et.” olduğunu söylüyor.

“YAYGARA ÇIKARMAYIN, HASTANE MASRAFLARINI ÖDEYELİM”

Nihan Nur’a narkoz verildiği o anda hemen tansiyonu düştü ve daha operasyonun başında nabzı durdu. Kalp masajı biraz gecikmeli olarak yapılsa da sonuç alınamadı.

Daha profesyonel müdahale için bulunduğu DentoClub’tan beş dakika uzaklıktaki Central Hospital’e kaldırıldı ancak kurtarılamadı. Narkoz alerjisi teşhisi konulan Nihan Nur, burada 15 günden fazla yoğun bakımda kaldı ve hayatını kaybetti.

Nihan Nur Çetiner’in vefatında, DentoClub’ın bir ihmali olup olmadığı henüz belli değil. Otopsi yapıldı. Adli Tıp Kurumu ve Sağlık Bakanlığı’ndan gelecek raporlar bekleniyor.


Nihan’ın en büyük hayali ABD’de üniversite okumaktı.
EN BÜYÜK HAYALİ AMERİKA’YA GİTMEKTİ

Nihan Nur, yardımseverliğinin yanı sıra heyecanlı, deli dolu ve esprili kızdı. IBSU’da son sınıfa kadar gelmişti, bu yıl mezun olacaktı. Bir an önce okulu bitirip Tiflis’ten ayrılacağı günü iple çekiyordu. Arkadaşları ve kolejden öğretmeni Zehra Günay, onun tek hayalinin Amerika’ya gitmek olduğunu anlatıyor. Defalarca ABD vizesine başvurmasına rağmen hep red aldığı belirtiliyor.

NİHAN AMELİYATA GİRMEDEN ÖNCE VASİYETİNİ YAZDI: BURAYA KADARMIŞ…

Ankara'daki mezarlığı.
Nihan Nur Çetiner’in, vefatından bir gün önce yazıp arkadaşına teslim ettiği vasiyeti: Herkesten helallik istiyorum.

Nihan Nur ne çok sevdiği öğretmenine ne de dostlarına ameliyata gireceğinden bahsetmiş. Sadece Tiflis’te birkaç arkadaşına haber vermiş. Genç bir kız diş ameliyatına girerken neden vasiyet yazmak ister, neden cümlelerine “ölürsem…” diye başlamaz da “Buraya kadarmış…” gibi ifadeler kullanır soruları tüm sevenlerinin aklını kurcalıyor. Babası, iki cümlesinden birinde kızının ölümünü hissettiğini söylüyor.

Çetiner ailesi, 15 Temmuz’un paramparça ettiği ailelerden sadece biri… “Dağıldık tabiri caizse, bunlar tabii kolay olmuyor. İnsan psikolojisini çok yıpratıyor. Halen tam normal olduğumuz söylenemez. Yine de iyi olmaya çalışıyoruz.” diyen Metin Çetiner’in gözyaşı ve acısı henüz dinmiş değil. 10 gün hapiste kaldıktan sonra serbest bırakılan Nuriye Çetiner de dostlarının desteğiyle ayakta durmaya çalışıyor.


ÖĞRETMENİ: NİHAN VEFALI BİR ÖĞRENCİYDİ

Coşkun Koleji’nde müdür yardımcısı olan Zehra Günay, “Nihan benim odamın demirbaşı gibiydi, hiç ayrılmadık. Mezun olduktan sonra da bağımız kopmadı. Vefalı bir öğrenciydi. Nereye gitsem mutlaka beni bulur, varlığını hissettirirdi. Bana bazen sen diye hitap ederdi. Azıcık uyaracak gibi olurdum; ‘sanki kızın sana siz diye mi hitap ediyor’ diyerek beni ikna etmeyi başarırdı.

Duyguları çok güçlüydü Nihan’ın. Okuldaki herkesin dert ortağı, sırdaşıydı, yaramazdı, inatçıydı da. Öğretmenlerini az uğraştırmadı. Ama öyle sevgi dolu bir çocuktu ki uzun süre kızamazdınız ona. Yanlış bir şey yaptığında vicdanı onu hiç rahat bırakmaz, hemen düzeltmeye çalışırdı. Ameliyatından hiç bahsetmemesinin şaşkınlığını ve üzüntüsünü hâlâ yaşıyorum Buraya kadarmış… Hayatımıza bir melek uğramıştı ama biz onu bilemedik, ona doyamadık.” diyor.










NİHAN NUR YETİMHANESİ VE KUYUSU AÇILIŞI



14 Ocak 2019 Pazartesi

Mevlana'nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde tamamladı

14 Ocak 2019
Doç. Dr. Şadi Aydın, Türk ve Fars edebiyatı üzerine eserler kaleme aldı. Hayırseverlerin “Mevlana” ismini verdiği üniversite ve araştırma merkezinde gecesini gündüzüne kattı. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Hizmet Hareketi ile irtibatlı kişi ve müesseselerin maruz kaldığı baskı, yağma ve zulüm onun da hayatını altüst etti. Üzerinde çalıştığı eserler yarım kaldı. Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in “Maarif” isimli eserin Türkçe tercümesini sürgünde tamamladı. 

Türk ve Fars edebiyatı uzmanı Doç. Dr. Şadi Aydın, Mevlana ve ailesinin eserlerini Farsça'dan Türkçeye çeviren önemli bir akademisyen. Üç sene önce Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in Divan'ını çevirmişti. Bu çalışma biter bitmez babası Bahaeddin Veled'in Maârif'ine başlamıştı. Fakat 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Türkiye’nin içine düştüğü kaos sebebiyle çeviri yarım kaldı.
Maarif, Rumi Yayınları tarafından yayınlandı.

15 TEMMUZ’DAN SONRA MEVLANA ARAŞTIRMA MERKEZİ DE KAPATILDI

Yıllardır emek verdiği Konya Mevlana Üniversitesi ve müdürü olduğu Mevlana Sosyal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (MEVSAM) kapatıldı. Kendisi de 26 Temmuz 2016’da Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı. Bosna, ABD, Kosova, Arnavutluk, Selanik derken uzun bir yolculuktan sonra artık ailesiyle birlikte Yunanistan'a yerleşti. Eşi de aslen Selanik göçmeni bir ailenin kızı.
15 aydır Selanik'te yaşayan Aydın, akademik çalışmalarına burada devam ediyor. İki yıldır hiç boş durmamış, önce yarım kalan çalışmasının çevirisini tamamlamış. Maarif (Rumi Yayınları) artık Türkçe'de. Aydın, ayrıca Yunanistan'daki kütüphaneleri gezerek İslamî el yazmalarını tespit etmiş. Toplamda 100 olan bu el yazmalarının içeriğini, bir makale ile yakında ilim dünyasının istifadesine sunacak.

13 KİTAP YAZDI, MÜKÂFATI “SÜRGÜN” OLDU

Şadi Aydın, sadece Konya'da değil birçok üniversitede ders verdi, yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Kendi alanında çeşitli dillerde 13 kitap ve onlarca bilimsel makale yazdı. “Mevlana bu eseri elinden hiç bırakmamış. Yüzlerce kez okuduğu biliniyor. 8-9 asır sonra çevirmek bize nasip oldu.” dediği Maarif, 13’üncü yüzyılda yazılmış, Mevleviliğin ana kaynaklarından kıymetli bir eser. Böyle bir eserin Türkçeye bu kadar geç çevirilmesi bir yana, bu çalışmaları yapan akademisyenlere 'terörist' muamelesi yapıp, sürgüne zorlamak da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine nasip oldu.
En büyük arzusu; insan hakları, adalet, demokrasi, özgürlük, barış, hukuk ve eşitliğin ülkesine geri dönmesi olan Doç. Dr. Şadi Aydın, 15 Temmuz’dan sonra yaşadıklarını ve yayımlanan kitabına dair düşüncelerini BOLD’a anlattı.

Türkiye’den neden ve ne zaman ayrıldınız?
15 Temmuz darbe projesinden sonra yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile birçok üniversitenin yanında bizim de çalıştığımız Mevlana Üniversitesi kapatıldı. Çalışanlarına terörist muamelesi yapıldı, dolayısıyla Türkiye’de akademide çalışma imkanımız kalmadı. Biz de iş bulabilmek ve mesleğimizi sürdürebilmek için 26 Temmuz 2016 tarihinde yurt dışına çıkmak zorunda kaldık.

Hakkınızda bir ihbar, arama kararı var mıydı?
Ayrıldığım tarihlerde herhangi bir durum söz konusu değildi. Lakin 8 Eylül 2016 tarihli bir mahkeme kararıyla üniversitemizden, aralarında bizim de bulunduğumuz 43 akademisyene terör örgütü üyeliğinden arama ve gözaltı kararı verildi. Maalesef, bu arkadaşlarımın önemli kısmı haksız ve hukuksuz olarak uzun zaman hapis yattı.

Mevlana Üniversitesi’nde yaptığınız bilimsel çalışmaları kısmen biliyoruz fakat yine de hatırlatabilir misiniz?
Çalışma sahamız; klasik Türk ve Fars edebiyatının yanı sıra Mevlana ve Mevlevilik. Üniversitede Mevlana Araştırmaları Merkezi’ni idare ediyorduk. Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili çalışmalar yaptık. Mevlana ve Mevlevilikle ilgili birçok kitap yayınladık ve bilimsel toplantılar düzenledik.
Üniversitede Hz. Mevlana’nın “Mesnevi” adlı eserini kampüs dersi haline getirdik. Türkiye’de ilk defa Barış Enstitüsü’nün temellerini attık. Yüksek Öğretim Kurulu’ndan (YÖK) enstitü kuruluş izni aldık. Fakat siyasi şartlar enstitünün faaliyete geçmesine müsaade etmedi. Mevlevilikle ilgili birçok çalışma ve projeye imza attık. Hatta şunu söyleyebilirim; menhus 15 Temmuz günü yine Mevleviliğe dair mühim bir eser üzerinde çalışıp yorgun argın eve dönmüştük ki o meş’um hadise meydana geldi.

Akademik çalışmalarınıza devam ediyor musunuz?
O uğursuz temmuz günlerinde Hz. Mevlana’nın babası, âlimler sultanı Bahaeddin Veled’in “Maârif” isimli eserini Türkçeye kazandırmak için çaba sarfediyorduk. 15 Temmuz hadisesiyle eser maalesef yarıda kalmıştı. Yurt dışına çıktıktan bir müddet sonra tercümeye devam ettik ve nihayet geçen ay çalışmayı bitirerek eseri yayınladık.

Tercüme kaç yılda tamamlanmış oldu?
Tercüme toplamda üç yılda bitti. Zorlu üç yıl. Aslında 2016 yılında bitirmeyi hedeflemiştik. Fakat Türkiye’de ortalık iyice kararmaya başlamıştı. Biz gece gündüz tercümeyi bitirmeye çalışıyorduk.

Maârif'in içeriğinde ne var, ana konuları nedir? 
Maârif, Bahaeddin Veled hazretlerinin farklı zamanlarda farklı meclislerde dile getirdiği Farsça vaaz ve sohbetleri içeriyor. Bu vaaz ve sohbetler fasıl fasıl kendi talebeleri tarafından kayda alınmış ve kitaplaştırılmıştır. Hz. Mevlana’nın elinden düşürmediği başucu kitabıdır. Bu kıymetli eseri ilk defa Türkçeye biz kazandırdık.

Eser ne zaman yazıldı? Siz İran'daki neşrini esas alarak yaptınız bu çalışmayı. O ne zaman ve nasıl yayınlanmıştı?
Maârif 13. asırda yazılmıştır. Mevleviliğin en temel eserlerinden biridir. Meşhur âlim merhum Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Türkiye ve İran’da bulunan elyazma nüshalar karşılaştırılmak suretiyle ilk defa 1954 yılında Tahran’da basılmıştır. Biz de bu ilmi neşri gözönünde bulundurarak tercümemizi bu eser üzerinden yaptık. 8-9 asır sonra çevirmiş olduk.

Maârif Mevlevilik açısından neden önemli? Mevlana'nın Mesnevi'sini ne ölçüde etkiledi?
Maârif bir açıdan Mevleviliğin ilk kitabı sayılır. Bu yönüyle oldukça önemlidir. Mevlana menkıbelerinde zikredilen rivayetlerde Hz. Mevlana’nın bu kitabı yüzlerce kez okuduğu hatta elinden hiç bırakmadığı rivayet edilir. Maârif sadece Mesnevi’yi değil Mevlana’nın bütün eserlerini etkilemesinin yanında onun düşünce dünyasına da şekil veren bir iman ve itikat kitabıdır.

Mevlana ve Mevlevilik açısından önemli olan bu eser, neden şimdiye kadar tercüme edilmedi?
Üzülerek söyleyeyim; Türkiye’de Mevlana ve Mevlevilik çok ihmal ve istismar edilmiş bir konudur. Zira daha çok meselenin magazin ve görsel boyutuyla ilgileniliyor. Mevleviliğin en büyük şahsiyetlerinden ve Mevleviliği kurumsallaştıran Sultan Veled hazretlerinin fevkalade hacimli olan şiir divanı da yine tarafımızca tercüme edilerek Mevlana Üniversitesi tarafından basılmıştı.
Türkiye’de Mevlana ve Mevlevilik üzerine çalışan akademisyenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bunların arasında da Farsça bilenlerin sayısı azdır. Arapça bilmeksizin ilahiyatçı, Farsça bilmeksizin de tasavvufçu olmak Türkiye’de olağan bir şeydir. Bahaeddin Veled’in eseri dil ve içerik bakımından çok zor bir eserdir. Zannediyoruz ki bundan ötürü eserin tercümesiyle kimse ilgilenmemiş. Şu da ilave edilmelidir ki; Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili neşredilmeyi bekleyen epeyce eser bulunmaktadır. Yine bu konuyla alakalı henüz tespit edilmemiş bir eser üzerinde yakında çalışmaya başlayacağımız müjdesini de vermiş olalım.

Mevlana Araştırmalar Merkezi'nden önce, yani sizin yaptığınız çalışmalardan, tercümelerden önce Mevlevilikle ilgili neler yapıldı? Bu çalışmalar ne zaman kesintiye uğradı?
Mevlana ve Mevlevilikle ilgili olarak Türkiye’de Feridun Nafiz Uzluk, Veled Çelebi İzbudak, Tahirü’l-Mevlevi, Abdulbaki Gölpınarlı ve Şefik Can gibi muhakkikler tarafından çok mükemmel eserler ortaya konmuştur. Bu çalışmalar daha çok Mevlana ve Mevleviliğe ait eserlerin tercüme, şerh, tefsir ve tahlilini içermekteydi. Bu isimler sonrasında bu sahada entelektüel bir boşluk hasıl oldu ve bunun sonucunda bu alanda ihmaller yaşandı. Son 20-30 yıldır yapılan çalışmalar yüzeysel araştırmalardan ibarettir. Bu mühim husus son zamanlarda da sadece Şeb-i Arûs ihtifallerine indirgendi. Zira Mevlana’nın fikirlerinin yeni Türkiye’de politik ve siyasi bir karşılığı bulunmamaktadır. Çünkü o hep sevgiden, aşktan, bağışlamaktan, barıştan, erdemden, diyalogdan, hoşgörüden ve sanattan bahsetmektedir.

Mevlana'nın ailesiyle ilgileniyor, onların eserlerini çeviriyorsunuz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled'in Divanı’nı çevirdiniz. Babasının Maârif'ini tercüme ettiniz. Ailede başka kimler var, neler yazmışlar?
Hz. Mevlana’nın babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled, Şeyh Necmeddin-i Kübra hazretlerinin talebesidir. Kendisi Belh’ten siyasi sebeplerin yanı sıra birtakım saray ulemasının haset ve çekememezliğinden dolayı bulunduğu beldeden göçü ihtiyar etmiştir.Bahaeddin Veled hatırı sayılır bir İslam âlimidir. Mevlana çocuk yaşta iken bu yolculuğa çıkmıştır. Burada ilginç olan durum şudur ki; Hz. Mevlana, babasının mesleği olan Kübreviliği takip etmemiş ve kendi duyuş, anlayış ve hislerine göre yeni şeyler söylemiştir. Kendisinden sonra oğlu Sultan Veled, Hz. Mevlana’nın bıraktığı miras, hatıralar, tecrübeler ve eserler üzerine Mevleviliği inşa etmiş ve bu düşünceyi kurumsallaştırmıştır. Sultan Veled, babası gibi oldukça entelektüel bir şahsiyettir. Yazdığı eserler bu ifadenin şahididir. Ancak daha sonra Mevlevi postuna oturanlar yazma işinde bu kadar velud değiller. Genellikle Hz. Mevlana’nın baş eseri “Mesnevi” okunmuş ve okutulmuştur. Bunun dışında Mevlana’nın Divan-ı Kebir adlı şiir mecmuası okunmuş ve bestelenmiştir. Elbette Sultan Veled’in eserleri de yine en çok okunan ve okutulan eserler arasındadır. Doğrusu Mevleviliğin esası; Hz. Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in eserleridir.
Şadi Aydın, 15 aydan bu yana ailesiyle birlikte Selanik'te yaşıyor.
Kaç aydır Yunanistan’da yaşıyorsunuz? Nasıl bir ortamınız var?
Yaklaşık 15 aydır Yunanistan’da yaşıyorum. Komşularımız genelde Lozan mübadillerinin çocukları ve torunları. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen ailelerin fertleri. Yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen atalarından tevarüs ettikleri malumat ve gelenekleri fark etmek mümkün. Aslında burada pek yabancılık çekmiyoruz. İnsana bakış, bazı kültür unsurları ve yaşam felsefesi bakımından özlediğimiz eski Türkiye’yi hatırlatıyor. Bizi anlayışla karşılıyor ve empati yapıyorlar. Yan komşumuz Bursalı bir diğeri Niğdeli... Evimiz Trabzon caddesinde...

Burada yaptığınız herhangi bir akademik çalışma var mı?
Biz nerede olursa olsun çalışmaya alışkınız. Mekan değişikliği bizim için önemli değil. Zaten akademik hayatımız boyunca çok farklı coğrafya ve ülkelerde çalıştık. Karadenizliyiz, eşim de Selanik göçmeni bir ailenin evladı, yaşadığımız mahalle de bahsettiğim üzere Anadolu’dan gelen Rumlarla dolu. Çok şükür bu açıdan bir sıkıntımız yok. Akademik çalışma noktasında en büyük eksikliğimiz ana kaynaklara ulaşamamak ve kütüphane yokluğu. Türkiye’de iken içinde 5 bin kitabı barındıran şahsi kütüphanemiz vardı. Artık maalesef yok. Geçmiş yıllarda hem yurt içinde hem de yurt dışında elyazma eserler üzerinde çalışmıştık. Bu konuda kitaplar ve makaleler yayınlamıştık. Şu günlerde Yunanistan kütüphanelerinde bulunan İslamî el yazma eserlerle ilgili bir araştırmayla meşgulüz. Kısmetse birkaç haftaya kadar bu çalışmayı bitirip yayınlamayı düşünüyoruz.

Kaç İslamî el yazması buldunuz? Bunların içeriği nedir?
Yunanistan kütüphanelerinde bulunan Türkçe, Arapça ve Farsça eserler yani İslamî elyazmaları Lozan antlaşması çerçevesinde karşılıklı olarak Türkiye’ye nakledilmiş. Fakat bir miktar İslami el yazma eser sağda solda kalmış ve daha sonra bunlar bir şekilde Yunanistan kütüphanelerinde yer almış. Biz işte bu eserlerin izini takip ettik. Toplamda yüz kadar İslamî el yazma eseri -Kur’an-ı Kerim, tefsir, tarih, edebiyat ve dil ile ilgili- tespit ettik ve evsafını çıkardık.

Akademik geleceğinizle alakalı neler planlıyorsunuz?
Şimdilik Türkiye dışındayız. Türkiye’ye dönmek bugünkü şartlar itibarıyla bizim için neredeyse mümkün değil. Bütün sahalardan eğitimli insanlar ve akademisyenler ülkeyi terk ediyor.
Ülkedeki baskı ve şiddet ortamı, özgürlük ve demokrasinin bulunmayışı ve hukukun iflası maalesef bu neticeleri veriyor. Ancak gün gelir bütün bu olumsuzluklar bir mucize eseri olarak ortadan kalkarsa biz de o günkü durumu değerlendirir ve faydalı olacağımız yerde bulunmaya gayret ederiz.
Yapmayı planladığımız bazı bilimsel projeler var. Kısmen bunlara başlamış durumdayız. Sanırım bu projelere Avrupa’da devam ederek bilime katkıda bulunmaya devam edeceğiz.

Türkiye’den çok ciddi bir beyin göçü var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Yüzbinlerce insan mesleğini ve sanatını icra etmekten men ediliyor. Bir ülkede üniversiteler, araştırma merkezleri, hastaneler ve okullar kapatılıyor ve bütün bunların yerine hapishaneler inşa ediliyorsa elbette ilim ve bilim ehli kimseler orada durmazlar. İlim ve bilim demokratik ve özgür ortamlarda gelişir, demokrasi, özgürlük ve hukukun bulunmadığı ülkelerde ilim ve bilim olmaz. Bu sebeplerle Türkiye’nin beyin gücü batıya göçmektedir. Daha dün Hitler’den kaçanlar Türkiye’ye sığınırken bugün Türkiye’den ayrılanlar Almanya başta olmak üzere diğer batı ülkelerine gitmek mecburiyetinde kalıyor. Tarih bir şekilde tekerrür ediyor.

Ömrü kütüphanede geçen genç bir akademisyen
Doç. Dr. Şadi Aydın gençlik yıllarında Fatih Üniversitesi’nde, daha sonrasında ise Türkmenistan’da Uluslararası Türkmen-Türk Üniversitesi ve İran’da Tahran Allame Tabatabai Üniversitesi’nde klasik Osmanlı edebiyatı dersleri verdi. Doktorasını 2004'te Tahran Üniversitesi’nde tamamladı.

Doç. Dr. Şadi Aydın'ın bugüne kadar kaleme aldığı eserler.
Fars Kültür ve Edebi Unsurlarının Osmanlı Divân Şiirine Tesiri, Tahran-2007, (Farsça).
Sebk-i Hindî ve Türk Edebiyatında Hint Tarzı, (Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ile birlikte), İstanbul-2007.
İran Kütüphaneleri Türkçe Yazmalar Kataloğu, Timaş Yayınları, İstanbul-2008.
Osmanlı Şiiri Antolojisi, Tahran-2010, (Türkçe-Farsça).
Türk Edebiyatında Farsça Divân ve Divânçeler, Ankara-2010.
Şeh-nâme’nin Dünya Kültür ve Dillerindeki Varlığı, Türk Edebiyatında Hâkim Firdevsî-i Tusî ve Şeh-nâme, (Kitapta Bölüm, Birinci Yazar, Farsça), Tahran-2010.
Çağdaş İran Edebiyatı, (Prof. Dr. İsmail Hâkimî’den Çeviri), Ankara-2012.
Şark İlyada’sı Şehnâme, Muallim M. Cevdet, Ankara-2012.
Klasik Fars Şiirinde Sevgili, Ankara-2012.
Keşkül: Mesnevi’den Seçmeler, Konya-2013, (Farsça-Türkçe).
Sultan Veled Divânı Tercümesi, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), Konya-2015.
Sultan Veled Divânı’ndan Seçmeler, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), İstanbul-2015.
Maârif Tercümesi, Sultanü’l-Ulema Bahâeddin Veled, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), İstanbul-2018.






28 Aralık 2018 Cuma

Sibel'e 4 ayda 26 ödül

27 Aralık 2018
Ağustos ayından bu yana 40 festivale katılan Sibel filmi, bugünden itibaren Avrupa sinemalarında, 22 Şubat’ta ise Türkiye’de gösterime giriyor. Katıldığı her festivalden birkaç ödülle ayrılan filmin yönetmenleri bilinmeyene yapıştırılan terörist gibi etiketleri eleştiriyor ve “Tanımadığımız herkese etiket yapıştırıp tehlikeli, kötü, mülteci, terörist diyoruz. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.” diyorlar. 

Çağla Zencirci ve Guillaume Giovanetti’nin üçüncü uzun metrajlı filmi Sibel, 4 ayda yaklaşık 40 festivale katıldı, 26 ödül aldı. Filmin başrol oyuncusu Damla Sönmez, en sonuncusu Londra Film Haftası’nda olmak üzere 5 kez en iyi kadın oyuncu, film ise 4 kez en iyi yapım seçildi. 3 eleştiri, 3 izleyici, 3 de genç jüri ödülü var. Liste uzayıp gidiyor. Filmde, ıslık diliyle konuşan işitme engelli Sibel’in ormanda bir yabancıyla karşılaşmasının ardından yaşadığı değişim anlatılıyor. Almanya, Fransa, Türkiye ve Lüksemburg ortak yapımı filmin yönetmenleri özel bir gösterim için birkaç gün önce Frankfurt’ta idi. Zencirci ve Giovanetti ile filmden sonra kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Sibel’i, Türkiye’nin en popüler köylerinden biri olan ıslık diliyle meşhur Kuşköy’de çektiniz. Bu köyü nasıl keşfettiniz?

Tüm filmlerimizin çıkış noktası dile olan ilgimiz oldu. Diller üzerine araştırma yaparken elimize bir kitap geçti. O kitapta ıslık dilinden ve köyden bahsediliyordu. Adını ilk kez böyle duyduk. İlk defa 2014’te gittik Kuşköy’e, acaba bu dil gerçekten var mı, hala konuşuluyor mu bilmek istedik.

Filmin hikayesi nasıl ortaya çıktı?

Kuşköy’de geçirdiğimiz süre içerisinde Kuşköy’lülerle birbirimizi tanıdıkça, tanıştıkça orada bir film çekme isteği oluştu içimizde. Gelin Kayası’nın hikayesini anlattılar, ormanda gezen kurt efsanesinden bahsettiler. O sıralar dağlarda bir teröristin gizlendiğine dair söylentiler de dolaşıyordu. Bize anlatılan hikayeler ve köydeki yaşamdan esinlendik. Bir gün köyün kahvesinde otururken önümüzden sırtında dolu çay küfesiyle genç bir kadın geçti. Etrafına ıslık çalarak sesleniyor, kendisiyle konuşanlara da yine ıslık çalarak cevap veriyordu. Sibel’in fikrini bize o verdi.


Sibel gerçek bir karakter mi, tamamen kurgu mu?

Sibel’i yazarken Karadeniz kadınının karakterinden çok etkilendik. Hem düşünce biçimleri ve de kıvrak zekaları açısından, hem de fiziki olarak çok dirençli kadınlar. Sibel’i 4 yılda tamamladık ve bu süre zarfında sürekli köye gidip geldik. Kuşköy’deki her hane ile ayrı ayrı konuştuk, beraber çay toplamaya gittik. Hepsi bize esin kaynağı oldu. Köyün gerçek muhtarından da çok esinlendik, son derece misafirperver, her şeye ilgisi ve merakı olan, içgüdüsel olarak modern biri. Dört kızı bir de oğlu var hatta kızlarından birinin adı da Sibel. Bizi evlerinde misafir ettiler. Muhtarın kızlarıyla güvene dayalı, çok arkadaş yanlısı bir ilişkisi var, filmimizde muhtar karakterini oluştururken bu gerçeği de yansıtmak istedik.

Sibel’in dağda karşılaştığı Ali karakteri de oldukça ilginçti. Karadeniz’de bir Kürt hikayesi mi anlatıyorsunuz? Genelde Karadeniz’de dağlarında Türk askerlerinden kaçan Kürtlerin saklandığına dair efsaneler anlatılır. Ali’nin temsil ettiği şey nedir?

Ali bütün film içinde hakkında en az şey bildiğimiz karakter. Nereden geliyor, nereye gidiyor, nereli, eğitimi ne bu adamın, aile yapısı nasıl, nasıl biri, hiçbir fikrimiz yok. Bilinmeyen, hakkında hiçbir şey bilmediğimiz, o nedenle korktuğumuz insan Ali. Ama bu sadece Türkiye için geçerli bir durum değil, bugün dünyanın her yerinde bilinmeyen, tanınmayan korku uyandırıyor, üzerine hemen bir takım etiketler yapıştırılıyor: Tehlikeli, kötü, mülteci, terörist. Ali bizim için bu duyguyu temsil ediyor. Amacımız yerel bir hikayeden çıkarak evrensel bir söylem oluşturabilmek.

Mesela izleyiciler bu konuda neler söyledi, onların tepkileri nasıldı?

Hem yurt içinde hem de yurt dışında Ali karakteri aslında benzer sorulara yol açıyor, herkes kendi ülkesi üzerinden bir benzetme yapmaya çalışıyor. Mesela bir festivalde filmi izleyen seyirciler aralarında tartışmaya başladılar; birisi Ali’nin Kürt olduğunu, diğeri asker kaçağı olduğunu, bir diğeri İstanbul’lu bir devrimci olduğunu iddia etti. Bu durum aslında Ali karakterinin tam da olması gereken yerde durduğunu gösteriyor. Herkes kafasında Ali’ye başka bir etiket yapıştırıyor, bu da bir şekilde amacımıza ulaştığımızı gösteriyor.

Kendi ülkenizde film yaparken zorlandınız mı?


Ben Ankara’da doğdum ve büyüdüm, eğitimimi de Ankara’da tamamladım. Hacettepe Üniversitesi Ekonomi Bölümü mezunuyum. Sinema ve yönetmenliğe duyduğum ilgi ve Guillaume’la tanışmamızın ardından yurt dışı ile bağlantılarım gelişti. İlk dönemlerde aslında kendi kültürüme olan mesafemin çok da sınırlı olduğunu fark ettim. Bir süre sonra bu mesafe gittikçe arttı. Çok yapışık olmak ya da çok uzak olmak. İkisi de iyi değil. Çok yakın olduğunuzda bazı şeyleri göremiyorsunuz, çok uzak olduğunuzda da yine bazı şeyleri göremiyorsunuz. Ortasını bulmak önemli. Bu filmi yapmak istememizde aslında doğru mesafeyi bulduğumuza inanmamızın çok etkisi oldu.

Sibel’in giydiği kıyafetler ilginçti. Genelde Karadeniz kadını, allı güllü, çiçekli böcekli etekler, elbiseler giyer. Haki yeşil gömlekle gezen Karadenizli genç kız pek göremezsiniz. Neden böyle bir tercih yaptınız?

Sibel bir avcı. Amacı kurdu avlamak, ormanda hiç göze çarpmadan hareket ederek hedefine ulaşmak. Bölgede karşılaştığımız avcılar haki rengi tercih ediyorlardı. Biz de onları örnek aldık. Sibel’in farkı ise boynundaki kırmızı yemenisi. Burada aslında bir terslik var: Sibel gözlerden uzak olmaya çalışıyor ama bir yandan da en büyük isteği aslında görünebilmek. Kurdu avlamaya çalışmasının nedeni de aslında bu. Köylülerin nihayet kendisini fark etmesini, kendisini takdir etmesini istiyor. Kendi içindeki gücü farkettikçe de kıyafetleri değişiyor, daha renkli kıyafetlere bürünüyor.

Sibel, Reha Erdem’in Jin filmini, Semih Kaplanoğlu'nun Bal'ını hatırlatıyor. Sanırım size de bu hep söyleniyor.

Evet bazı filmlerle sık sık karşılaştırılıyoruz, bunların arasında Jin de var. Burada güçlü kadın karakteri etrafında örülmüş hikayeler, yeşilin yoğun olduğu mekanlar, ormanda bir şey ararken kendini bulan kadınların hikayeleri karşılaştırmalarda rol oynuyor büyük ihtimalle.

Frankfurt’taki gösterimden sonra sizi sahneye ıslık çalarak çağırdılar. Bu dil herkesin ilgisini çekiyor tabi. Gerçekten böyle bir dil olduğu Avrupa’da biliniyor mu, yoksa onun da kurgusal olduğu mu düşünülüyor? Size ne tür sorular, tepkiler geldi dil ile ilgili?

Nadiren de olsa bu dili bilen seyircilerle karşılaşıyoruz ama genelde seyirci filmle beraber dilin varlığını keşfediyor. Şaşırarak dilin gerçekliğini, her şeyi ifade edebilme özelliğini ve de Damla Sönmez’in film için bu dili gerçekten konuştuğunu öğreniyorlar. Film içindeki diyalogların hepsi gerçek ıslık dili ve hepsini de Damla Sönmez çalıyor.

Köylüler de filmde oynuyor, amatör oyuncularla çalışmak nasıldı?


Bizim uzmanlık alanımız aslında amatör oyuncular, profesyonel oyuncularla ilk kez çalışıyoruz. Bundan önceki filmlerimizde oynayanlar hiç kamera karşısına geçmeyen insanlardı. Hep bir yere gittik, birisiyle tanıştık. O kişi bize bir hikaye anlattı. Biz senaryosunu yazıp kendisini oynattık. “Noor” da öyledir, “Ningen” de öyledir, “Ata” da öyle.

Karadeniz kadınları yerinde duramaz. Onları idare etmek zor olmadı mı?


Karadeniz kadının çok büyük bir özelliği var. Çalışmaktan yorulmuyor, ağır şartlara da bir o kadar alışkın. Bir zaman sonra biz daha sormadan “Bu iyi olmadı, tekrar yapalım” deyip güneşin altında 45 derecelik yokuşları çıkıp çıkıp indiler. Şimdiye kadar çalıştığımız en disiplinli amatör oyuncular diyebiliriz.


Filmi Kuşköylüler izledi mi?

İlk onlara gösterdik. Köydeki ilkokulun içindeki sınıfa bir ekran kurduk ve hep birlikte izledik. Onların kültüründen esinlenerek bir film yaptık. İlk izlemek onların hakkı, onların onayını almamız bizim için önemliydi. Kuşköylüler için önemli olan filmde ıslık dilinin nasıl gösterildiği ve nasıl konuşulduğuydu. Ayrıca köydeki herkes filme bir şekilde katkıda bulundu. Bazıları filmde oynadı, bazıları bizimle birlikte çalıştı, bize evlerini açtı. Emeklerinin sonucunu görmekten de bir o kadar memnun oldular. Köye sürekli olarak hem yurt içinden hem de yurtdışından belgeselciler geliyor ama büyük çoğunlukla köylerinde çekilen filmleri görme şansları olmuyor. O nedenle hep beraber filmi seyredebilmek onlar için çok önemliydi.

Daha önceki filmlerinizden biraz bahsedebilir misiniz?

Beraber kısa metraj ve de belgesellerle beraber 10 film yaptık. “Sibel”, “Noor” ve “Ningen”’den sonra üçüncü uzun metrajlı filmimiz. Türkiye’de çektiğimiz ilk film bir belgesel. Adı “Camera Obscura” (2010), Altı Nokta Körler Vakfı ile ortak çalışmamız. Filmin ortaya çıkışı da yine başka bir filmimiz sayesinde oldu: “Ata”, kurmaca kısa filmlerimizden biri. Bir Uygur Türkü kaçak olarak Fransa’ya geliyor. Bir Türk kızı da aşk meselesi yüzünden Fransa’ya geliyor. İkisi de çok yalnız. Buluşuyorlar. Onların hikayesi. Ata Uygurca’da baba demek. Kız bir süre sonra adama Ata demeye başlıyor.

“Ata”’yı Ankara Sesli Kütüphane çalışanlarına göstermiştik. Görme engelli bir izleyici yanımıza geldi, ‘Ben de hep yönetmen olmak istemiştim, filminizi de çok beğendim, acaba ben de film yapabilir miyim?’ dedi. Neden olmasın dedik. Önce senaryo yazma atölyesi yaptık, onu filme aldık. Ardından da mizansen atölyesi yaptık. Katılımcılar da 5 kısa film yaptılar. Hepsinden 90 dakikalık bir belgesel hazırladık. “Camera Obscura” böyle ortaya çıktı. İstanbul Film Festivali’nde ilk kez gösterilmişti. Aynı belgeseli Fransa’daki görme engellilerle de yapmak istiyoruz.

Herkes yönetmenler olarak sizi de merak ediyor. Bir araya nasıl geldiniz?
Ankara’da tanıştık. Her ikimiz de sinema dışında işlerle uğraşıyorduk. Tanışmamız her ikimizi de sinemaya yöneltti diyebiliriz.

Çalışırken ikili olarak çatışma yaşamıyor musunuz?
 Tabii ki yaşıyoruz. Ne de olsa iki ayrı beyin iki ayrı şekilde düşünüyor ama burada her ikimizin de birbirimizden bağımsız filmleri olmaması bir şekilde dengeyi sağlıyor. Biz beraber film yapmayı öğrendik, şu an tek başımıza film yapabileceğimizi de düşünmüyoruz. Her ne kadar farklı kültürlerden gelen farklı kişilikler olsak bile dünya görüşümüz ortak, gücümüz de burada geliyor galiba.

‘Sibel’in 2019’daki festival yolcuğu nasıl olacak? Mesela en iyi yabancı film dalında Oscar’a aday adayı gösterilmeyi bekliyor musunuz?

Yeni festival seçkilerimiz var, ayrıca sırasıyla Almanya, Türkiye, Fransa, İsviçre ve Belçika’da Sibel gösterime girecek. Umarız mümkün olduğu kadar çok seyirciye ulaşabiliriz. Filmimizin uluslararası platformlarda ülkemizi temsil etmesinden tabii ki onur duyuyoruz. Diğer yandan başvurular ve seçkiler bizden bağımsız olarak işleyen süreçler. O nedenle bizim asıl amacımız filmin seyirciye ulaşması, bunu kolaylaştıracak her adım da bizim için bir başarı. Ama tabii ki Sibel’in bu seçkide bir şansı olabileceğinin düşünülmesi de bizi mutlu ediyor.

Yeni projeleriniz neler?
Türkiye’de yeni bir projemiz var, senaryosu hazır. Yine güçlü bir kadın karakterinin etrafında dönüyor. Diğer projemizde Güney Kore’de. İki ülke arasındaki benzerlikler şaşırtıcı derecede fazla. Güney Kore’de işlenen herhangi bir sosyal konu Türkiye’de de anlam bulabiliyor. Bu benzerlikleri işleyecek bir film yapmak istiyoruz.

Sibel’in aldığı ödüller

 71. Locarno (İsviçre): FIPRESCI Ödülü, Ökümenik Jüri Ödülü, Genç Jüri Ödülü

25. Adana Film Festivali: En İyi Film, En İyi Kadın Oyuncu (Damla Sönmez), En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Emin Gürsoy)

55. Ulusal Yarışma: En İyi Senaryo, En İyi Kadın Oyuncu Ödülü (Damla Sönmez)

16. Hamburg Film Festivali: En İyi Avrupa Ortak Yapımı Ödülü

40. Montpellier Akdeniz Filmleri Festivali (Fransa): Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü

24. Roma Akdeniz Filmleri Festivali: Üniversite Jürisi Ödülü

38. Amiens Film Festivali (Fransa): CAS Jürisi Ödülü 

6. Muret Film Festivali (Fransa): En İyi Film Ödülü, Genç Jüri En İyi Kadın Oyuncu Ödülü

20. Eskişehir Uluslararası Film Festivali: Yılın Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

18. Brüksel Akdeniz Filmleri Festivali: En İyi Film Ödülü, Genç Jüri Ödülü, Cineuropa Ödülü

Fayence Montauroux (Fransa): En İyi Film Ödülü, ‘Pro-Fil‘ Jürisi En İyi Film Ödülü, Seyirci Ödülü

Cannes Sinema Buluşmaları: Film Eleştirmenleri Ödülü, Seyirci Ödülü, SCNF Ödülü

Londra Film Haftası: En İyi Performansı Ödülü (Damla Sönmez)

Sibel, Frankfurt'taki Mal Sehen adlı sinemada gösterildi. Mal Sehen (bi bakalım anlamına geliyor) alternatif film gösterimleri yapan özel bir mekan.



25 Aralık 2018 Salı

Bir vefasızlık öyküsü: Göbeklitepe

25 Aralık 2018
Göbeklitepe 2014 yılından beri yetimdir. Onu ortaya çıkaran ve onca emek veren Prof. Klaus Schmidt'in Göbeklitepe’ye verdikleri 20 yıllık emeğin üzerine beton dökülürken, Erdoğan 2019’u Göbeklitepe yılı ilan etti. Dünyanın en eski yerleşiminde bir vefasızlık öyküsü...
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 2019’un Göbeklitepe yılı ilan edildiğini açıkladı. Şöyle diyor: “2019 yılını Şanlıurfa Göbeklitepe yılı olarak ilan ediyoruz. Gaziantep de bu işin içinde olacak, Mardin de aynı şekilde, Adıyaman da…. 5 ilimizi bu işin içerisine almak suretiyle bölgeyi Göbeklitepe yılında ayağa kaldıracağız. 2018’i de Truva yılı ilan etmiştik. Bölgede turizme yüzde 60 bir canlılık getirmiştik.”

Şanlıurfa’nın 18 km kuzeydoğusundaki Örencik Köyü yakınlarında keşfedilen Göbeklitepe, dünyanın en eski ve en büyük inanç merkezi olarak kabul ediliyor. 12 bin yıllık bir geçmişe sahip. Dünyanın ilk tapınaklarının burada inşa edildiği biliniyor. Yerleşik yaşama geçiş tarihinin yeniden yazılmasına gerektiği Göbeklitepe ile ortaya çıktı. Bölgede 21 adet gömülü ibadet yeri var. Bugüne kadar ancak biri ortaya çıkarılabildi. Göbeklitepe’deki arkeolojik kazılar, bu sene 24. yılını doldurdu. Bölge özellikle son yıllarda yerli ve yabancı ziyaretçi akınına uğradı. Şehre bir müze kazandırdı. Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi kazılardan çıkan eserler sergilenmek üzere yapıldı. UNESCO ise geçtiğimiz temmuz ayında Göbeklitepe’yi Dünya Miras Listesi’ne aldı.



20 Temmuz 2014’te kalp krizi geçirerek hayatı kaybeden Kazı Başkanı Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü Orient Bölümü uzmanı ve Erlangen Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Klaus Schmidt ve eşi Çiğdem Köksal Schmidt, Göbeklitepe’ye 20 yıl emek verdiler. Bölgeyi tüm dünyaya tanıtan ve yabancı arkeologları bölgeye çeken T şeklindeki yapıların ortaya çıkarılması onların istikrarlı çalışması ve başarısının sonucu. 3 ve 6 metre arasında değişen boyları ve stilize edilmiş insan ve hayvan figürleri bulunan bu yapılar, hayranlıkla izlendi.

Schmidt ailesi, 2014’e kadar her yaz Göbeklitepe’de yaklaşık 80 kişilik ekiple görev yaptı. Her yıl bu ekibe Almanya, Belçika, Hollanda’dan gelen yeni bilim adamları katıldı. Ölümünden kısa bir süre önce konuştuğumuz Prof. Schmidt, Göbeklitepe’nin büyük ve zengin bir bölge olduğunu ve kazıların 50-60 yıl daha sürebileceğini söylemişti. Prof. Schmidt’in ani ölümünden sonra Çiğdem Köksal Schmidt, Şanlıurfa Belediyesi’yle yaşadıkları anlaşmazlık nedeniyle kazı çalışmalarında devre dışı bırakıldı.

BENDEN BAŞKA KİMSENİN CANI ACIMIYOR MU?



Fakat Çiğdem Köksal Schmidt, yıllarca emek verdiği bölgeyi terk etmedi. Her fırsatta oraya gitti, yapılanları gözlemledi. Yanlışları dile getirdi. En son geçtiğimiz mart ayında yaptığı ziyaretinde kazı alanına beton döküldüğünü sosyal medya hesabından duyurmuştu. Schmidt, “Burası Göbeklitepe. Taze beton dökülen alanın yanı başında görülen F yapısı (kaya tapınağı) adını verdiğimiz alan, üzerinde iş makinelerinin eze eze bitiremediği alanda hemen bu neolitik döneme ait mimari kalıntıların üç metre ilerisinde, orada yüzeyde bir şey görmeyince altında da bir şey yok sanıyorlar.” demişti.

Schmidt, orada 15 cm derinlikte anakaya üzerinde Neolitik döneme ait izler bulunduğunu belirtmiş ve 2013 yılında başlayan ahşap yürüme yolu projesinin bir kısmını söktüklerini başka bir güzergah saptadıklarını söylemişti. Oysa bu yeni alan Prof. Schmidt’in ziyaretçi yoğunluğu yönelmesin diye boş bıraktığı bir alandı.

Çiğdem Schmidt şöyle devam ediyor: “Eski tren yollarından kalma ahşaplarla yürüme yolunu aşağıdaki ziyaretçi merkezinin oraya kadar kesintisiz yapacağız, SİT alanına kesinlikle beton dökmeyiz, asfalt yapmayız demişlerdi Klaus hayatta iken. Onun yapılmasını istemediği, Göbeklitepe’yi tahrip edeceğini bildiği her şeyi koştura koştura yapıyorlar. Bu sabah Göbeklitepe’yi ziyaret ettiğimde nasıl hızlı bir tahribat vardı anlatamıyorum. Ben tahribat diyorum, onlar Doğuş yol yapıyor, proje böyle diyorlar. Bir tane arkeolog, bakanlık temsilcisi, müze görevlisi yok alanda… Bir arkeolog neredeyse çevre gezisi yaparken bile ancak bakanlık temsilcisi ile hareket edebilirken, ihale alan inşaat şirketlerine SİT alanlarında süresiz dolaşım ve ne istersen onu yap izni mi veriliyor?”
Çiğdem Köksal Schmidt’in sesini duyan olmadı. Eşinin anısına şehir merkezindeki evlerini müzeye dönüştürerek sahip çıkabildi. Geçtiğimiz yaz açılan Klaus Schmidt Anı Evi, hem kazı ekibinin yazları konakladığı hem de Schmidt ailesinin yaşadığı tipik bir Urfa konağıydı.


Göbeklitepe arkeoloji tarihinin en büyük keşiflerinden biri, dünyanın en eski yaşam alanı. Fakat Erdoğan'ın aklına sanat tarihi deyince 'çanak çömlek', eser deyince 'ucube', sanatçı deyince 'bozuntu' geliyor. 2018'de beton döktükleri Göbeklitepe'yi, 2019'da ayağa kaldırma fikri de kültür-sanatla kurulan böyle geçimsiz bir ilişkinin sonucu. 2019'un umarız Göbeklitepe'ye iyi gelir.
ozarslansevinc@gmail.com