Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevlana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2019 Pazartesi

Mevlana'nın elinden düşürmediği kitabı sürgünde tamamladı

14 Ocak 2019
Doç. Dr. Şadi Aydın, Türk ve Fars edebiyatı üzerine eserler kaleme aldı. Hayırseverlerin “Mevlana” ismini verdiği üniversite ve araştırma merkezinde gecesini gündüzüne kattı. 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra Hizmet Hareketi ile irtibatlı kişi ve müesseselerin maruz kaldığı baskı, yağma ve zulüm onun da hayatını altüst etti. Üzerinde çalıştığı eserler yarım kaldı. Mevlana’nın babası Bahaeddin Veled’in “Maarif” isimli eserin Türkçe tercümesini sürgünde tamamladı. 

Türk ve Fars edebiyatı uzmanı Doç. Dr. Şadi Aydın, Mevlana ve ailesinin eserlerini Farsça'dan Türkçeye çeviren önemli bir akademisyen. Üç sene önce Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in Divan'ını çevirmişti. Bu çalışma biter bitmez babası Bahaeddin Veled'in Maârif'ine başlamıştı. Fakat 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünün akabinde Türkiye’nin içine düştüğü kaos sebebiyle çeviri yarım kaldı.
Maarif, Rumi Yayınları tarafından yayınlandı.

15 TEMMUZ’DAN SONRA MEVLANA ARAŞTIRMA MERKEZİ DE KAPATILDI

Yıllardır emek verdiği Konya Mevlana Üniversitesi ve müdürü olduğu Mevlana Sosyal Araştırmalar Uygulama ve Araştırma Merkezi (MEVSAM) kapatıldı. Kendisi de 26 Temmuz 2016’da Türkiye'den ayrılmak zorunda kaldı. Bosna, ABD, Kosova, Arnavutluk, Selanik derken uzun bir yolculuktan sonra artık ailesiyle birlikte Yunanistan'a yerleşti. Eşi de aslen Selanik göçmeni bir ailenin kızı.
15 aydır Selanik'te yaşayan Aydın, akademik çalışmalarına burada devam ediyor. İki yıldır hiç boş durmamış, önce yarım kalan çalışmasının çevirisini tamamlamış. Maarif (Rumi Yayınları) artık Türkçe'de. Aydın, ayrıca Yunanistan'daki kütüphaneleri gezerek İslamî el yazmalarını tespit etmiş. Toplamda 100 olan bu el yazmalarının içeriğini, bir makale ile yakında ilim dünyasının istifadesine sunacak.

13 KİTAP YAZDI, MÜKÂFATI “SÜRGÜN” OLDU

Şadi Aydın, sadece Konya'da değil birçok üniversitede ders verdi, yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Kendi alanında çeşitli dillerde 13 kitap ve onlarca bilimsel makale yazdı. “Mevlana bu eseri elinden hiç bırakmamış. Yüzlerce kez okuduğu biliniyor. 8-9 asır sonra çevirmek bize nasip oldu.” dediği Maarif, 13’üncü yüzyılda yazılmış, Mevleviliğin ana kaynaklarından kıymetli bir eser. Böyle bir eserin Türkçeye bu kadar geç çevirilmesi bir yana, bu çalışmaları yapan akademisyenlere 'terörist' muamelesi yapıp, sürgüne zorlamak da Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümetine nasip oldu.
En büyük arzusu; insan hakları, adalet, demokrasi, özgürlük, barış, hukuk ve eşitliğin ülkesine geri dönmesi olan Doç. Dr. Şadi Aydın, 15 Temmuz’dan sonra yaşadıklarını ve yayımlanan kitabına dair düşüncelerini BOLD’a anlattı.

Türkiye’den neden ve ne zaman ayrıldınız?
15 Temmuz darbe projesinden sonra yayınlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile birçok üniversitenin yanında bizim de çalıştığımız Mevlana Üniversitesi kapatıldı. Çalışanlarına terörist muamelesi yapıldı, dolayısıyla Türkiye’de akademide çalışma imkanımız kalmadı. Biz de iş bulabilmek ve mesleğimizi sürdürebilmek için 26 Temmuz 2016 tarihinde yurt dışına çıkmak zorunda kaldık.

Hakkınızda bir ihbar, arama kararı var mıydı?
Ayrıldığım tarihlerde herhangi bir durum söz konusu değildi. Lakin 8 Eylül 2016 tarihli bir mahkeme kararıyla üniversitemizden, aralarında bizim de bulunduğumuz 43 akademisyene terör örgütü üyeliğinden arama ve gözaltı kararı verildi. Maalesef, bu arkadaşlarımın önemli kısmı haksız ve hukuksuz olarak uzun zaman hapis yattı.

Mevlana Üniversitesi’nde yaptığınız bilimsel çalışmaları kısmen biliyoruz fakat yine de hatırlatabilir misiniz?
Çalışma sahamız; klasik Türk ve Fars edebiyatının yanı sıra Mevlana ve Mevlevilik. Üniversitede Mevlana Araştırmaları Merkezi’ni idare ediyorduk. Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili çalışmalar yaptık. Mevlana ve Mevlevilikle ilgili birçok kitap yayınladık ve bilimsel toplantılar düzenledik.
Üniversitede Hz. Mevlana’nın “Mesnevi” adlı eserini kampüs dersi haline getirdik. Türkiye’de ilk defa Barış Enstitüsü’nün temellerini attık. Yüksek Öğretim Kurulu’ndan (YÖK) enstitü kuruluş izni aldık. Fakat siyasi şartlar enstitünün faaliyete geçmesine müsaade etmedi. Mevlevilikle ilgili birçok çalışma ve projeye imza attık. Hatta şunu söyleyebilirim; menhus 15 Temmuz günü yine Mevleviliğe dair mühim bir eser üzerinde çalışıp yorgun argın eve dönmüştük ki o meş’um hadise meydana geldi.

Akademik çalışmalarınıza devam ediyor musunuz?
O uğursuz temmuz günlerinde Hz. Mevlana’nın babası, âlimler sultanı Bahaeddin Veled’in “Maârif” isimli eserini Türkçeye kazandırmak için çaba sarfediyorduk. 15 Temmuz hadisesiyle eser maalesef yarıda kalmıştı. Yurt dışına çıktıktan bir müddet sonra tercümeye devam ettik ve nihayet geçen ay çalışmayı bitirerek eseri yayınladık.

Tercüme kaç yılda tamamlanmış oldu?
Tercüme toplamda üç yılda bitti. Zorlu üç yıl. Aslında 2016 yılında bitirmeyi hedeflemiştik. Fakat Türkiye’de ortalık iyice kararmaya başlamıştı. Biz gece gündüz tercümeyi bitirmeye çalışıyorduk.

Maârif'in içeriğinde ne var, ana konuları nedir? 
Maârif, Bahaeddin Veled hazretlerinin farklı zamanlarda farklı meclislerde dile getirdiği Farsça vaaz ve sohbetleri içeriyor. Bu vaaz ve sohbetler fasıl fasıl kendi talebeleri tarafından kayda alınmış ve kitaplaştırılmıştır. Hz. Mevlana’nın elinden düşürmediği başucu kitabıdır. Bu kıymetli eseri ilk defa Türkçeye biz kazandırdık.

Eser ne zaman yazıldı? Siz İran'daki neşrini esas alarak yaptınız bu çalışmayı. O ne zaman ve nasıl yayınlanmıştı?
Maârif 13. asırda yazılmıştır. Mevleviliğin en temel eserlerinden biridir. Meşhur âlim merhum Bediüzzaman Fürüzanfer tarafından Türkiye ve İran’da bulunan elyazma nüshalar karşılaştırılmak suretiyle ilk defa 1954 yılında Tahran’da basılmıştır. Biz de bu ilmi neşri gözönünde bulundurarak tercümemizi bu eser üzerinden yaptık. 8-9 asır sonra çevirmiş olduk.

Maârif Mevlevilik açısından neden önemli? Mevlana'nın Mesnevi'sini ne ölçüde etkiledi?
Maârif bir açıdan Mevleviliğin ilk kitabı sayılır. Bu yönüyle oldukça önemlidir. Mevlana menkıbelerinde zikredilen rivayetlerde Hz. Mevlana’nın bu kitabı yüzlerce kez okuduğu hatta elinden hiç bırakmadığı rivayet edilir. Maârif sadece Mesnevi’yi değil Mevlana’nın bütün eserlerini etkilemesinin yanında onun düşünce dünyasına da şekil veren bir iman ve itikat kitabıdır.

Mevlana ve Mevlevilik açısından önemli olan bu eser, neden şimdiye kadar tercüme edilmedi?
Üzülerek söyleyeyim; Türkiye’de Mevlana ve Mevlevilik çok ihmal ve istismar edilmiş bir konudur. Zira daha çok meselenin magazin ve görsel boyutuyla ilgileniliyor. Mevleviliğin en büyük şahsiyetlerinden ve Mevleviliği kurumsallaştıran Sultan Veled hazretlerinin fevkalade hacimli olan şiir divanı da yine tarafımızca tercüme edilerek Mevlana Üniversitesi tarafından basılmıştı.
Türkiye’de Mevlana ve Mevlevilik üzerine çalışan akademisyenlerin sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Bunların arasında da Farsça bilenlerin sayısı azdır. Arapça bilmeksizin ilahiyatçı, Farsça bilmeksizin de tasavvufçu olmak Türkiye’de olağan bir şeydir. Bahaeddin Veled’in eseri dil ve içerik bakımından çok zor bir eserdir. Zannediyoruz ki bundan ötürü eserin tercümesiyle kimse ilgilenmemiş. Şu da ilave edilmelidir ki; Mevlana ve Mevlevilik ile ilgili neşredilmeyi bekleyen epeyce eser bulunmaktadır. Yine bu konuyla alakalı henüz tespit edilmemiş bir eser üzerinde yakında çalışmaya başlayacağımız müjdesini de vermiş olalım.

Mevlana Araştırmalar Merkezi'nden önce, yani sizin yaptığınız çalışmalardan, tercümelerden önce Mevlevilikle ilgili neler yapıldı? Bu çalışmalar ne zaman kesintiye uğradı?
Mevlana ve Mevlevilikle ilgili olarak Türkiye’de Feridun Nafiz Uzluk, Veled Çelebi İzbudak, Tahirü’l-Mevlevi, Abdulbaki Gölpınarlı ve Şefik Can gibi muhakkikler tarafından çok mükemmel eserler ortaya konmuştur. Bu çalışmalar daha çok Mevlana ve Mevleviliğe ait eserlerin tercüme, şerh, tefsir ve tahlilini içermekteydi. Bu isimler sonrasında bu sahada entelektüel bir boşluk hasıl oldu ve bunun sonucunda bu alanda ihmaller yaşandı. Son 20-30 yıldır yapılan çalışmalar yüzeysel araştırmalardan ibarettir. Bu mühim husus son zamanlarda da sadece Şeb-i Arûs ihtifallerine indirgendi. Zira Mevlana’nın fikirlerinin yeni Türkiye’de politik ve siyasi bir karşılığı bulunmamaktadır. Çünkü o hep sevgiden, aşktan, bağışlamaktan, barıştan, erdemden, diyalogdan, hoşgörüden ve sanattan bahsetmektedir.

Mevlana'nın ailesiyle ilgileniyor, onların eserlerini çeviriyorsunuz. Mevlana’nın oğlu Sultan Veled'in Divanı’nı çevirdiniz. Babasının Maârif'ini tercüme ettiniz. Ailede başka kimler var, neler yazmışlar?
Hz. Mevlana’nın babası Sultanü’l-Ulema Bahaeddin Veled, Şeyh Necmeddin-i Kübra hazretlerinin talebesidir. Kendisi Belh’ten siyasi sebeplerin yanı sıra birtakım saray ulemasının haset ve çekememezliğinden dolayı bulunduğu beldeden göçü ihtiyar etmiştir.Bahaeddin Veled hatırı sayılır bir İslam âlimidir. Mevlana çocuk yaşta iken bu yolculuğa çıkmıştır. Burada ilginç olan durum şudur ki; Hz. Mevlana, babasının mesleği olan Kübreviliği takip etmemiş ve kendi duyuş, anlayış ve hislerine göre yeni şeyler söylemiştir. Kendisinden sonra oğlu Sultan Veled, Hz. Mevlana’nın bıraktığı miras, hatıralar, tecrübeler ve eserler üzerine Mevleviliği inşa etmiş ve bu düşünceyi kurumsallaştırmıştır. Sultan Veled, babası gibi oldukça entelektüel bir şahsiyettir. Yazdığı eserler bu ifadenin şahididir. Ancak daha sonra Mevlevi postuna oturanlar yazma işinde bu kadar velud değiller. Genellikle Hz. Mevlana’nın baş eseri “Mesnevi” okunmuş ve okutulmuştur. Bunun dışında Mevlana’nın Divan-ı Kebir adlı şiir mecmuası okunmuş ve bestelenmiştir. Elbette Sultan Veled’in eserleri de yine en çok okunan ve okutulan eserler arasındadır. Doğrusu Mevleviliğin esası; Hz. Mevlana ve oğlu Sultan Veled’in eserleridir.
Şadi Aydın, 15 aydan bu yana ailesiyle birlikte Selanik'te yaşıyor.
Kaç aydır Yunanistan’da yaşıyorsunuz? Nasıl bir ortamınız var?
Yaklaşık 15 aydır Yunanistan’da yaşıyorum. Komşularımız genelde Lozan mübadillerinin çocukları ve torunları. Türkiye’nin farklı yerlerinden gelen ailelerin fertleri. Yaklaşık yüzyıl geçmesine rağmen atalarından tevarüs ettikleri malumat ve gelenekleri fark etmek mümkün. Aslında burada pek yabancılık çekmiyoruz. İnsana bakış, bazı kültür unsurları ve yaşam felsefesi bakımından özlediğimiz eski Türkiye’yi hatırlatıyor. Bizi anlayışla karşılıyor ve empati yapıyorlar. Yan komşumuz Bursalı bir diğeri Niğdeli... Evimiz Trabzon caddesinde...

Burada yaptığınız herhangi bir akademik çalışma var mı?
Biz nerede olursa olsun çalışmaya alışkınız. Mekan değişikliği bizim için önemli değil. Zaten akademik hayatımız boyunca çok farklı coğrafya ve ülkelerde çalıştık. Karadenizliyiz, eşim de Selanik göçmeni bir ailenin evladı, yaşadığımız mahalle de bahsettiğim üzere Anadolu’dan gelen Rumlarla dolu. Çok şükür bu açıdan bir sıkıntımız yok. Akademik çalışma noktasında en büyük eksikliğimiz ana kaynaklara ulaşamamak ve kütüphane yokluğu. Türkiye’de iken içinde 5 bin kitabı barındıran şahsi kütüphanemiz vardı. Artık maalesef yok. Geçmiş yıllarda hem yurt içinde hem de yurt dışında elyazma eserler üzerinde çalışmıştık. Bu konuda kitaplar ve makaleler yayınlamıştık. Şu günlerde Yunanistan kütüphanelerinde bulunan İslamî el yazma eserlerle ilgili bir araştırmayla meşgulüz. Kısmetse birkaç haftaya kadar bu çalışmayı bitirip yayınlamayı düşünüyoruz.

Kaç İslamî el yazması buldunuz? Bunların içeriği nedir?
Yunanistan kütüphanelerinde bulunan Türkçe, Arapça ve Farsça eserler yani İslamî elyazmaları Lozan antlaşması çerçevesinde karşılıklı olarak Türkiye’ye nakledilmiş. Fakat bir miktar İslami el yazma eser sağda solda kalmış ve daha sonra bunlar bir şekilde Yunanistan kütüphanelerinde yer almış. Biz işte bu eserlerin izini takip ettik. Toplamda yüz kadar İslamî el yazma eseri -Kur’an-ı Kerim, tefsir, tarih, edebiyat ve dil ile ilgili- tespit ettik ve evsafını çıkardık.

Akademik geleceğinizle alakalı neler planlıyorsunuz?
Şimdilik Türkiye dışındayız. Türkiye’ye dönmek bugünkü şartlar itibarıyla bizim için neredeyse mümkün değil. Bütün sahalardan eğitimli insanlar ve akademisyenler ülkeyi terk ediyor.
Ülkedeki baskı ve şiddet ortamı, özgürlük ve demokrasinin bulunmayışı ve hukukun iflası maalesef bu neticeleri veriyor. Ancak gün gelir bütün bu olumsuzluklar bir mucize eseri olarak ortadan kalkarsa biz de o günkü durumu değerlendirir ve faydalı olacağımız yerde bulunmaya gayret ederiz.
Yapmayı planladığımız bazı bilimsel projeler var. Kısmen bunlara başlamış durumdayız. Sanırım bu projelere Avrupa’da devam ederek bilime katkıda bulunmaya devam edeceğiz.

Türkiye’den çok ciddi bir beyin göçü var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Yüzbinlerce insan mesleğini ve sanatını icra etmekten men ediliyor. Bir ülkede üniversiteler, araştırma merkezleri, hastaneler ve okullar kapatılıyor ve bütün bunların yerine hapishaneler inşa ediliyorsa elbette ilim ve bilim ehli kimseler orada durmazlar. İlim ve bilim demokratik ve özgür ortamlarda gelişir, demokrasi, özgürlük ve hukukun bulunmadığı ülkelerde ilim ve bilim olmaz. Bu sebeplerle Türkiye’nin beyin gücü batıya göçmektedir. Daha dün Hitler’den kaçanlar Türkiye’ye sığınırken bugün Türkiye’den ayrılanlar Almanya başta olmak üzere diğer batı ülkelerine gitmek mecburiyetinde kalıyor. Tarih bir şekilde tekerrür ediyor.

Ömrü kütüphanede geçen genç bir akademisyen
Doç. Dr. Şadi Aydın gençlik yıllarında Fatih Üniversitesi’nde, daha sonrasında ise Türkmenistan’da Uluslararası Türkmen-Türk Üniversitesi ve İran’da Tahran Allame Tabatabai Üniversitesi’nde klasik Osmanlı edebiyatı dersleri verdi. Doktorasını 2004'te Tahran Üniversitesi’nde tamamladı.

Doç. Dr. Şadi Aydın'ın bugüne kadar kaleme aldığı eserler.
Fars Kültür ve Edebi Unsurlarının Osmanlı Divân Şiirine Tesiri, Tahran-2007, (Farsça).
Sebk-i Hindî ve Türk Edebiyatında Hint Tarzı, (Prof. Dr. Ali Fuat Bilkan ile birlikte), İstanbul-2007.
İran Kütüphaneleri Türkçe Yazmalar Kataloğu, Timaş Yayınları, İstanbul-2008.
Osmanlı Şiiri Antolojisi, Tahran-2010, (Türkçe-Farsça).
Türk Edebiyatında Farsça Divân ve Divânçeler, Ankara-2010.
Şeh-nâme’nin Dünya Kültür ve Dillerindeki Varlığı, Türk Edebiyatında Hâkim Firdevsî-i Tusî ve Şeh-nâme, (Kitapta Bölüm, Birinci Yazar, Farsça), Tahran-2010.
Çağdaş İran Edebiyatı, (Prof. Dr. İsmail Hâkimî’den Çeviri), Ankara-2012.
Şark İlyada’sı Şehnâme, Muallim M. Cevdet, Ankara-2012.
Klasik Fars Şiirinde Sevgili, Ankara-2012.
Keşkül: Mesnevi’den Seçmeler, Konya-2013, (Farsça-Türkçe).
Sultan Veled Divânı Tercümesi, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), Konya-2015.
Sultan Veled Divânı’ndan Seçmeler, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), İstanbul-2015.
Maârif Tercümesi, Sultanü’l-Ulema Bahâeddin Veled, (Doç. Dr. Elvir Musiç ile birlikte), İstanbul-2018.






30 Aralık 2015 Çarşamba

Minyatür sanatçısı Ülker Erke: ‘10 yıldır sergilerime gitmiyorum’

Ülker Erke, Çiftehavuzlar’daki evinden pek çıkmıyor. ‘10 yıldır hiçbir sergime gidemiyorum.’ diyen sanatçı vaktini çalışarak geçiriyor. Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman


30 Aralık 2015
Türkiye’de yaşayan birkaç önemli minyatür sanatçısı var. Cahide Keskiner ve Ülker Erke bu isimlerin başında geliyor. İkisi de artık 80’li yaşlarını sürüyor; evlerinden, atölyelerinden pek çıkmıyorlar. 9 Ekim’de Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’nde öğrencileri ile ‘Kültürel Semboller’ sergisine katılan Keskiner, uzun bir aradan sonra talebelerini kırmayıp sergi yolunu tutmuştu. Geçtiğimiz cumartesi günü Küçükçekmece Belediyesi Cennet Kültür ve Sanat Merkezi’nde başlayan “Sufi Işığı’ sergisine, 20 özel Mevlana portresiyle katılan Ülker Erke ise açılışa bile gelemedi. Hatta 10 yıldır, hiçbir sergisine gitmediğini, gidemediğini söylüyor. En son 2004’te Yıldız Sarayı içindeki Çit Kasrı’nda gerçekleşen “Minyatürlerle Mevlivîhâneler” sergisine gidebilmiş. Ülker Erke, kış aylarını genellikle evinde, çalışma odasında geçiriyor. 1980 yılından beri ev işlerine yardım eden Kıymet Hanım’la oldukça mutlu mesutlar. Bazen doktor için, bazen de çocuklarıyla akşam yemeği için dışarı çıkıyor. Yazları ise Akçay’da babasından kalan yazlığında geçiriyor.
Tezhip ve minyatürü Ord. Prof. A. Süheyl Ünver’den öğrenen Erke, 60’tan fazla yıldır minyatürle iç içe. Bugüne kadar Karacaoğlan ve Nedim’in şiirlerini, masal ve efsaneleri, gemileri, kuşları, Anadolu folklorunu, Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki şifahaneleri, Atatürk evlerini, baba ocağı Edremit’i ve zeytinini seri halinde minyatürleştirdi. Ama kendisinin en önemli serisi Mevlevilik ve Hz. Mevlânâ üzerine yaptığı çalışmalar. Erke, sanat hayatının erken dönemlerinden bu yana Mevlânâ minyatürlerini araştırıyor. Sayılarını hatırlamasa da bugüne kadar pek çok Hz. Mevlânâ portresi çizdi.

MEVLANA'NIN GENÇLİK PORTRELERİ

Minyatürlerine kaynaklık eden en önemli eser ise 1957 yılında Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından yayımlanan Şahabettin Uzluk’un ‘Mevlevilikte Resim-Resimde Mevlanalar’ adlı kitap. Eserin, bugün baskısını bulmak zor. TTK’nın arşivinde bile sadece 2 adet görünüyor. Kitapta, Mevlânâ’nın sağlığında 20 portresini yapan Rumi nakkaş Aynüddevle’nin hikâyesinin yanı sıra Mısır’da, İran’da yapılmış Mevlânâ portreleri yer alıyor. Selçuklu Sultanı 2. Keyhüsrev’in kızı Gürcü Sultan tarafından Mevlânâ portreleri çizmek için görevlendirilen Aynüddevle’nin çizimleri daha sonra kayboluyor ve Erke’nin ifade ettiği gibi, sonraki yüzyıllarda ‘herkes kendi Mevlânâ’sını çiziyor. Kimi çekik gözlü, kimi elinde yelpazesiyle, kimi saçı sakalı karışmış halde…

Ülker Erke, bizim çok aşina olduğumuz ‘kırmızı ve tombul yanaklı’ Mevlânâ portrelerini doğru bulmadığını daha önce ifade etmişti. Sufi Işığı sergisinde, hem bilgi ve belgeler ışığında kendisinin tasavvur ettiği, hem de söz konusu eserden hareketle çizdiği 20 portre yer alıyor. Yirmi, Aynüddevle’ye ithafen belirlediği bir sayı. Aslında bu eserler, yıllar içinde peyderpey sergilendi. Erke, 20’den fazla kişisel sergi açtı. 60’ın üzerinde karma sergiye katıldı. Sufi Işığı için seçtiği portreleri yine görmekte fayda var çünkü kafamızdaki Mevlânâ portresi hâlâ aynı. Oysa sergide farklı çizimlerle karşılaşacaksınız, özellikle genç Mevlânâ’yı ve sanatçının Hollandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü görmek şaşırtıcı olabilir.

Sergide, Erke’nin genç Mevlana portreleri (üstteki dört kare) ile Holllandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü de yer alıyor (alttaki iki kare).
'SERİYİ BOZMAMAK İÇİN SATMADIM'
Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor. ‘Peki neden satmadınız?’ diye soruyoruz. “Serileri bozmak istemedim, arşiv değeri taşıyor. Bakın, gençler hâlâ onu tanımıyor. Birini satarsam hepsini birden sergilemek mümkün olmayacak. Doğrusu, seri halinde satın almak isteyen de olmadı.” diyor.

Sergideki ilginç Mevlana portrelerinden biri daha.









26 Ocak 2016’da sona erecek Sufi Işığı, Hz. Mevlânâ’nın doğum yeri olan Belh’ten çıkıp Konya’da son bulan yaşamını analtmayı hedefliyor. Sergide Erke’nin eserlerinden başka koleksiyonlardan toplanan tekke objeleri, tekke objeleri, görsel ve yazılı belgeler de yer alıyor. Mevlânâ Türbesi’nin ilk hali olduğu rivayet edilen bir fotoğraf bunlar arasında. 18. yüzyıla tarihlenen fotoğraf, ressam Şahin Paksoy koleksiyonundan alınmış (altta). 

Mevlana Türbesi


Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor.
Ülker hanım ile evinde selfie.




31 Ağustos 2015 Pazartesi

Neyzen Süleyman Erguner: Sema, İslami kesimin eğlencesine dönüştü

31 Ağustos 2015 
Konya'da aralık ayında düzenlenen Şeb-i Arus törenlerinin biletleri 7 Ağustos'ta satışa çıktı. Her yıl olduğu gibi törenlere ilgi yine büyük. Fakat kamuoyundan bazı şikayetler yükseliyor. Konuyu, bugünlerde "Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik" adlı kitabı üzerinde çalışan neyzen Süleyman Erguner ile konuştuk.
“SEMA, 2000'DEN SONRA İSLAMİ KESİMİN EĞLENCESİNE DÖNÜŞTÜ. TÖRENİN BİR SİLSİLESİ VARDIR. ÖNCE KUR'AN-I KERİM OKUNUR, ARTIK BUNLAR YOK. KONSERLERLE BAŞLIYOR. ALAKASI OLMAYAN SANATÇILAR ŞEB-İ ARUS TÖRENİNDE SAHNEYE ÇIKIYOR.” FOTOĞRAF: ZAMAN, ÜSAME ARI

Her yıl 7-17 Aralık tarihleri arasında Konya'da gerçekleştirilen Şeb-i Arus törenlerinin biletleri 7 Ağustos'ta satışa çıktı. Bu yıl 742.si gerçekleştirilecek törenlere katılmak isteyenler, Konya İl Kültür Müdürlüğü'nün sitesinden (www.konyakultur.gov.tr) bilet alabiliyor. Müdürlüğün 2013'te uygulamaya başladığı bu sistem, Türkiye'nin diğer illerinde yaşayanlar için kolaylık oldu. İster, büyük törenin yapıldığı 17 Aralık gününe, isterse diğer günlerde yapılan daha küçük sema törenlerine katılmayı arzu edenler 50 TL'ye bilet bulabiliyor. Fakat manzara göründüğü kadar güllük gülistanlık değil.

Geçen yıla kadar Mevlânâ Kültür Merkezi'nde yapılan 17 Aralık'taki büyük tören,  Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'ne taşındı. 10 bin kişilik yeni salon, evet çok fazla kişiyi alıyor fakat sema için uygun bir mekân değil. Akustiği yok, sahne düzenlemesi teknik olarak semayı izlemeye imkân vermiyor. Mesela 17 Aralık 2015'te gerçekleştirilecek anma gecesinde sahnenin tam karşısındaki 16 blok (yaklaşık bin kişi) protokole ayrılmış. Bu bölgelerden bilet almak imkânsız. Diğer boş koltuklar da ya basket potasının (evet basket postası olan bir salonda Şeb-i Arus töreni yapılıyor) arkasında kalıyor ya da sahneye çok uzak mesafede bulunuyor.

Neden özellikle 17 Aralık'taki protokol koltuklarından bahsettiğimiz merak edilebilir. Cevabı çok basit: Çünkü herkes 17 Aralık'taki törenleri izlemek istiyor. Mevlânâ Hazretleri'nin ‘düğün günüm' dediği ahirete irtihali bugüne tekabül ediyor. Diğer günlerde yapılanlar sembolik anma törenleri. Basit bir ‘koltuk' meselesi gibi görünen bu durum, sadece Türkiye'den değil, dünyanın her yerinden Konya'ya akın eden Mevlânâ severleri üzdü, üzüyor. Konuyu, bugünlerde “Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik” kitabı üzerinde çalışan neyzen Süleyman Erguner değerlendirdi.

Yeni kitabınız ‘Cumhuriyet Döneminde Mevlevilik' ne zaman bitiyor?
Üç ila altı aya kadar bir süresi var. Her gün bir şeyler ekliyorum. Kitap, 1925'te Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu'nun çıkmasından bugüne kadar Mevlevihaneleri, Mevleviliği anlatıyor. İçinde elbette hatıralarım var. Çocukluğum, 5-7 yaş arası Konya'daki törenlerde geçti. Babam neyzen Ulvi Erguner o törenleri hem tertip eden heyetteydi, hem de neyzen olarak yer alıyordu.

Tekkeler kapatıldıktan sonra ne oluyor? Tekrar sema törenleri ne zaman başladı?
Evlerde devam ediyor. Küçük gruplar halinde ve gizli gizli. Otorite, yasağı sıkı bir şekilde takip ediyor. 1925'ten 1946'ya kadar böyle. 21 yıl sonra Konya'da bir anma töreni düzenleniyor. Fakat sema yok, sadece konuşmalar yapılmış, ney üflenmiş.

1946'dan sonra ne oluyor?
Seneyi devriyelerde anmalar yapılıyor. Törenleri tertip etmek için İstanbul'dan ekipler geliyor. Neyzen Halil Can, babam Ulvi Erguner, Sadettin Heper ve dönemin Mevlevi büyükleri... Konya'dan Hulki Amil Çelebi (Keymen) dahil oluyor. Konuşma yapıyor. 1950'ye kadar böyle devam ediyor. Sema 1955'te başlıyor. Aslında Mevlevilik'teki ilk yasak bu değil. Öncesi var.

Osmanlı döneminde de mi yasaklanmış?
İlk yasak IV. Mehmet zamanında getiriliyor. Şeyh Vani Mehmet Efendi etkili oluyor bu yasakta ve Anadolu'da Konya hariç, birçok mevlevihanede sema yapılmıyor. Mevlevilikte buna, ‘yasağı bed' yani birinci büyük felaket denir. Fakat çok uzun sürmüyor yasak. 1684'te kalkıyor. III. Ahmet döneminde tekrar başlıyor. Hatta III. Ahmet, Mevleviliği himaye ediyor.

ŞEB-İ ARUS TÖRENLERİ ÜCRETSİZ OLMALI

Günümüze dönersek, 1955'te ne oluyor da birdenbire sema başlıyor?
İsveç Kralı Gustaf için İstanbul'da bir belgesel film çekiliyor. Filmde Mevleviler de var. Hem İstanbul'da hem de Konya'da sema törenleri düzenlenmiş o dönemde. Ankara da işin içinde. Protokol olayı burada yoğunlaşıyor. Bugünkü semanın koreografisi o dönemde ortaya çıkmış. Beyaz elbiseler dikilmiş.

Eskiden beyaz elbise yok mu?
Yok tabii. Hırka ve onu tamamlayan bir elbise var. Şimdiki semazenler etekleri havalara kalksın diye yöntem bile geliştirdi. ‘Kumaşın şu cinsten olursa daha çok havalanır' konuşmaları yapılıyor. Kralın böyle bir taleple gelmesi tabii ki Mevleviliğin turizm unsuru haline gelmesinin başlangıcı oluyor. Şimdi 20 dolara dönenler var, Şeb-i Arus biletleri vs. Biletlerin satılmaması lazım. Oradan gelecek gelire mi ihtiyaç var?

Bilet gelirinden ziyade, törenlere yoğun talep olduğu için belki bir kontrol mekanizması olarak böyle bir yöntem düşünülmüştür…
Meraklısı belli zaten Şeb-i Arus'un. En kalabalık gün, 17 Aralık oluyor. O güne davetiye ve bilet bulamazsınız. Diğer günler pek kalabalık olmaz. Bir müzisyen olarak yeni yapılan Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nin akustiğinin ve ses tesisatının iyi olmadığını söyleyebilirim. Neyin, tamburun sesi tek tek duyulmalı. Öyle bir şey yok. Dağılan bir ses kargaşası mevcut.

Aslında Mevlevi camiası bunları hep dile getiriyor...
Camiadan eleştiriler geliyor ama maalesef etkisi olmuyor. Sema 2000'den sonra İslami kesimin eğlencesine dönüştü. 1980'lerde daha kültürel yönü ön plandaydı. Törenin bir silsilesi vardır. Önce Kur'an-ı Kerim okunur, artık bunlar yok. Konserlerle başlıyor. Alakası olmayan sanatçılar Şeb-i Arus töreninde sahneye çıkıyor.

Ulvi Erguner, Halil Can, Sadettin Heper, Cumhuriyet'in ilk yıllarında kelle koltukta Mevleviliğe hizmet etmişler. O mücadelelere bakınca gelinen nokta daha acı değil mi?Evet öyle, Allah kimseyi kendi kültürünü savunmak zorunda bırakmasın. Babam, TRT İstanbul Radyosu'nda müzik müdürüydü. Ramazan'da iftar saatinde ilahi yayınlamak istemiş, görevinden alındı. Savunmalar yazarak görevine döndü ama bir sene sonra vefat etti. Çoğu sanatçı babamın kanser olmasını o zaman yaşadığı üzüntülere bağlar. Şimdi öyle günlere geldik ki, Mevleviliğin itibarı sarsıldı. Babam bunlar için mi mücadele etti?


‘Emin Dede'nin ney taksimlerini buldum'
“Galata Mevlevihanesi'nin neyzenbaşı Emin Dede'nin öğrencilerine yazdığı 81 adet ney taksiminin notalarını buldum. Ağabeyimiz, üstadımız Yılmaz Kale bana verdi. Emin Dede, Yılmaz Kale'nin babası Emin Kılıçkale'ye vermiş bu notaları. Emin Kılıçkale, Cumhuriyet döneminin ilk doktorlarından. Emin Dede'nin öğrencisi aynı zamanda. Ermeni notası Hamparsum ile yazılmış ney taksimlerini bugünkü notaya çevirdim. Müzikal notlar da vardı kâğıtlarda, onları da yazdım. Çok önemli müzikal bir kültür çıktı ortaya. Grift'ten sonra bu projeye yoğunlaşmıştım, yeni bitti. Ayrıca Lale Devri'nin en önemli ney üstadı Osman Dede'nin Hayatı ve Eserleri adlı bir çalışmam daha var. Hepsi yayınlanmayı bekliyor.”

Mevlânâ Türbesi'nde artık ney sesi yok…
“Mevlânâ Türbesi'nden geçen yıldan bu yana ney sesi yoktur. Çok cılızdır. Çünkü türbenin içine namaz kılma yeri yapılmış. Sessizlik olsun diye böyle bir karar almışlar. Bu uygun bir durum değil. Osmanlı zamanında türbenin yanına Selimiye Camii yapılmış, namaz kılmak isteyenler oraya gidebilir. Cami boş, türbede insanlar sandukalara bakarak namaz kılıyor. Mevlevihanede namaz kılınmıyor muydu? Kılınıyordu tabii ki ama mescidi vardı. Yenikapı Mevlevihanesi'nin semahanesi ve mescidi ayrıdır. Kimse semahanede namaz kılmıyordu. Konya'da makamın olduğu yerin yan tarafı semahanedir.”  

İmza kampanyası başlatıldı
İzmir'de yaşayan 32 yaşındaki Akif Genç, 2012'den bu yana Şeb-i Arus törenlerine katılan bir muhasebe uzmanı. Törenlerle ilgili yaşadığı sıkıntı kendisini o kadar üzmüş ki, www.change.org'da ‘17 Aralık Şeb-i Arus Etkinlikleri Herkese Açık Olsun' başlıklı bir imza kampanyası başlattı. Genç, yaşadıklarını bize gönderdiği aşağıdaki uzun mektupta anlatıyor.
Akif Genç: "Ben 32 yaşında Mevlana, Mesnevi, tasavvuf ilmine büyük bir aşkla bağlanmış bir mecnun olarak 17 Aralık 2011'de TRT-1 ekranında Mevlana Kültür Merkezi'nde gerçekleştirilen Şeb-i Arus törenlerinden çok etkilenmiştim. Bilet satışlarının ocak tarihinde tükenmesinden ötürü 2012 yılındaki Şeb-i Arus gecesine katılamamıştım. Ama kararlılığımdan vazgeçmeyip 17 Aralık 2013 tarihinde gerçekleştirilecek olan Şeb-i Arus etkinlikleri için bilet arayışına Ocak 2014 tarihinden itibaren Konya İl Kültür Müdürlüğü'nün web sitesindeki E-Bilet sayfasını “güne gün” takip ederek satışa çıkmasını bekledim. İlk defa daha tertipli şekilde E-Bilet sistemine bu tarihte geçildi ve 1 Ekim 2013 tarihinde bilet satışları açılır açılmaz istediğim yerden biletimi rahatlıkla satın alabildim.
    Mevlana Kültür Merkezi'ndeki 17 Aralık Şeb-i Arus gecesini büyük bir huşu içinde izleyebildim. Tam karşımdaki seyirci koltuklarının en önünde hayatımda ilk defa kanlı canlı olarak görmüş olduğum dönemin başbakanı Erdoğan ve CHP genel başkanı Kılıçdaroğlu'nun salona gelişlerini o an yaşanan hareketliliği ve heyecanı ilgiyle takip etmiş oldum. C ve D Blok tamamen protokol için ayrılmış olup ben ise B Blokta 3.sırada olmama rağmen sahneye tam hakim bir noktada sıkıntısız ve rahatlıkla törenleri sonuna kadar izledim.
    2014 yılında gerçekleştirilen törenlere de katılmayı çok istedim. Fakat bu esnada canımı sıkan bir durumla karşılaştım. 17 Aralık gecesindeki Şeb-i Arus töreni bu sefer Mevlana Kültür Merkezi'nde değil, kapasitesi daha geniş olan yeni yapılan Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde gerçekleştirilecekmiş. E Bilet sisteminden bilet satışı için sahnenin uzak köşelerinde yani pota altları kısmı ile onların üst ve çapraz konumlarına tercih yapma kısıtlamasıyla karşı karşıya kaldım. Protokol kısmı için sahnenin en ön ve üst tribünlerinden 8 blok ve tam karşısındaki tribünlerden de gene 8 blok olduğu gibi bilet satışlarına kapatılmış halde protokol,  koruma ve güvenlik mensuplarına ayrıldığını öğrendim. Bu şikayetimi Konya İl Kültür Turizm Müdürlüğü yetkililerine dile getirdiğimde ise bana; hafta içindeki diğer seanslara neden katılmak istemiyorsunuz, o tarihlerde de izleyebilirsiniz denmesi, böylesi bir yoğun tasavvuf gönüllüsü biri olarak beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Bunun üzerine açılış gecesi olan 7 Aralık tarihinde Mevlana Kültür Merkezi'nde izledim. 2015 Aralık ayındaki etkinliklerde de geçen yılki organizasyonda hiçbir değişikliğe gidilmediğini gördüm, gene 17 Aralık gecesi Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde… Gene protokol ve korumalara ayrılmış en güzel yerler ve gene biz tasavvuf gönüllerini kenara köşelere serpiştirilmiş halde küskünce bırakmaları…
    Belki bir değişime katkım olur ve bu törenlerin tekrardan özüne yakışır bir düzene dönmesi konusunda bir başlangıç olur düşüncesiyle Cumhurbaşkanlığı'na bu protokol ve korumalara ayrılan yerler konusunda dikkatlerini çekmek için yazdım. Cumhurbaşkanlığı bana gönderdiği yanıtta şikayetimi ilgili kuruma (Konya İl Kültür Turizm Müdürlüğü) iletildiğini söyleyip standart bürokratik işlemlere tabi tutmayı sürdürdüler. Ama ben bu yoldan vazgeçmeyeceğim. Bu törenler eskiden olduğu gibi tekrardan tasavvuf gönüllülerine açılmalı bizlerin küskünlüklerini kırmalılar.
    Mevlana'yı seven ve tasavvufa ilgi duyan biri olarak 17 Aralık Düğün Gecesi'nin önemi ve fazileti bizler için daha uhrevidir. Mevlana hazretlerinin şehadete ulaştığı gece olması ve bu geceyi hüzün gecesi değil de düğün gecesi olarak bizlere vasiyet bırakması, benim de o atmosferi o heyecanı semazenlerin estirmeye çalıştığı o güzel hava ile beraber  yaşama isteğimi daha da yüceltmesi gerekirken maalesef her geçen yıl tasavvuftan maneviyattan fersah fersah uzaklaşıp maddiyatçılığa doğru son sürat ilerlemektedir.
    Ben her sene İzmir'den Mevlana'nın Konya yollarına samimiyet aramak için çıkıyorum, aşkı arıyorum, Mevlana'yı görmek için ta uzak diyarlardan gelmiş ama Mevlana'nın ömrüne yetişemedikleri için Allah'tan bizim canımızı buradan al diye dua etmiş olan o 3 ulu insanın aşkını arıyorum. Orası aşk meclisi irfan meclisi. Bürokratların, protokol yetkililerinin salonun yarısından fazlasını ve sahneye en yakın olan yerlerde üstelik bedava izleyebildikleri bir yerde biz Mevlana gönüllülerini kenarda köşelerde izlettirme gafletini Mevlana'nın hangi düşüncesiyle bana açıklayabilirler?
    Dünyanın değişik pek çok yerlerinden insanlar Mevlana'yı okumuş, anlamış felsefesini yorumlamış ve evrenselleştirmişken 17 Aralık'ta Konya Büyükşehir Belediyesi Spor ve Kongre Merkezi'nde bizlere neyi izlettirmekteler? Lacivert siyah takım elbiseli siyasiler, bürokratlar onların korumaları… Bu nurlanmamış suretlerdeki siyasilerin can sıkan konuşmaları, Mevlana'nın öğretilerini kendi hayatlarına ne kadar yaşatabiliyorlar ki benim gibi günlerinin pek çoğunda tasavvufla yoğrulmuş insanlara Mevlana'yı anlatıyorlar(!)
    Mevlana gibi bir şahsiyetin yarattığı ve nadir rastlanacağını düşündüğüm bir felsefe akımının, ellerini açıp dönen adamları izlemek seviyesine indirgenmesi üzerinden bir ticari faaliyet haline getirilmiş olması, temelinde Mevlana olan bir aktivitenin biletleri para ile satılıyor ve daha da acısı insanlar parasına göre sınıflara ayrılıyor olması ve daha da vahimi tasavvuf ile alakası dahi olmayan bu insanların üstelik ücretsiz olarak en rahat yerlerden izleyebildiklerini görmem beni derin bir hayal kırıklığına uğratıyor. İki yıldır ilgililere, yetkililere soruyorum; Bu topraklara ekilmiş en güzel güllerden birinin şehadete erişmesine binaen ortaya konan bir anma etkinliğini sen neden bu kadar halktan uzak bir konuma sokuyorsun? Yazımı, bu organizasyonu tertip edenlere Mevlana hazretlerinin şu sözüyle tamamlamak istiyorum: “Biz birleştirmek için geldik, ayırmak için değil.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ