2 Kasım 2018 Cuma

“Ölümü gösterdiler, eşime tecavüzle tehdit edip işkence yaptılar”

2 Kasım 2018
“Çok ağır işkencelere maruz kaldım.  Ya konuşacaksın, ya öleceksin dediler. İşkence gördükten sonra beni eşime gösteriyorlardı. ‘Buradan çıkış yok, eşin de çıkamayacak. Her geçen gün işkencenin dozunu artırdılar. Eşime tecavüz edeceklerini söyledi. Başıma bir poşet bağladılar. Nefes alamıyordum. Artık öldüğümü düşünmeye başladım…”

Mustafa K. (40) ve Nilgün K. (37) 2013’te yurt dışındaki bir Türk okulunda öğretmenlik yapmaya başladı. Mustafa K., sosyal bilgiler öğretmeniydi. Okulda hem idarecilik, hem öğretmenlik yapıyordu. Eşi ise fen bilgisi öğretmeniydi ama öncelikle İngilizce öğrenmek için kursa yazıldı. Ailenin iki çocuğu vardı. Mesut Ekrem (8) ve Büşra Gülsüm (12) de yeni hayatlarına alışmaya çalışıyordu.

Tam her şey yoluna girdi derken, 2015 yılının haziran ayında Türkiye’ye dönmek zorunda kaldılar. Mustafa K.’nın babası beyin kanaması geçirmiş ve felç olmuştu. Annesi ise şizofrendi. Mustafa K., Ankara’da ev tuttu, Sivas’ta yaşayan anne ve babasını yanına aldı. Bir yandan iş arayıp diğer yandan onların tedavileri ile ilgilendi. 5-6 ay sonra uluslararası bir şirkette iş buldu fakat şizofren bir anne, felçli bir baba ve hastane süreçleri nedeniyle bir yıl, aile için oldukça zorlu geçti.

15 Temmuz 2016’da yani darbe gecesi ise hastanedeydiler. Çünkü Nilgün K., şimdi 1,5 yaşında olan üçüncü çocukları Ali İhsan’a beş aylık hamileydi ve diğer hamilelikleri gibi bu süreci de hastanede geçiriyordu.

Özel okullarda ve dershanelerde 17 yıl öğretmenlik yapan K. çifti, darbeden sonra geldikleri ülkeye dönmeye karar verdiler. Gülen Cemaati mensuplarına başlatılan operasyonların kendilerine kadar geleceğini tahmin etmişlerdi. Fakat gidemediler. 11 Eylül 2016’da Ankara Esenboğa Havaalanı’nda gözaltına alındılar. Mustafa K., bir itirafçı tarafından ‘bize sohbet yapıyordu, abimizdi’ denilerek ihbar edilmişti. Karı-koca önce Ankara KOM, sonra TEM şubeye götürüldü. Mustafa K, 30 gün gözaltında kaldıktan sonra 10 Ekim 2016’da mahkemeye çıkartıldı ve zorla imzalattıkları ifadenin hatırına ev hapsi alarak bırakıldı.

Nilgün K. ise, gözaltına alındıktan birkaç gün sonra ciddi bir şekilde rahatsızlanınca acil mahkemeye çıkarılıp serbest bırakıldı.

Mustafa K., gözaltındayken işkence gördü. Neler yaşadığını el yazısıyla yazdığı ve mahkemeye verdiği 7 sayfalık mektupta anlattı. Şiddetli dayak, eşine tecavüz ile tehdit, ağır küfürler, tacizler ve çıplak bırakılarak aşağılamaya kadar her şey var.



‘BURADAN CANLI ÇIKAMAYACAKSINIZ’

“11.09.2016 tarihinde Ankara Havaalanı’nda eşim ile birlikte gözaltına alındım. Önce eşimi bırakacaklarını söylediler. Ama Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne getirildikten sonra eğer istediklerini söylemezsem eşimi de gözaltına alacaklarını ağır hakaretler ve küfürler ederek ikimizin de buradan canlı çıkamayacağını söylediler. Eşim 5,5 aylık hamile ve çok ağır rahatsızlıklar geçirmişti. Hamileliğine dair bu dönemde tedavi işlemlerini Ankara Özel Ortadoğu Hastanesi ve Zübeyde Hanım Kadın Hastanesi’nde yaptırdık. Bunları ifade etmemize rağmen aşağılayıcı ifadeler ile ‘5,5 aylık hamilelikten ne olacak, hepiniz teröristsiniz, yaptıklarınızın cezasını çekeceksiniz’ gibi ağır ifadelerle bizi dinlemediler. Eşim bu hamilelik dönemini çok ağır geçiriyordu. Çoğu günler yatarak ve dinlenerek geçiriyordu.”



‘EŞİNE TECAVÜZ EDERİZ’

“Bizleri KOM şubesine teslim ettiler. Burada ismini Çetin olarak hatırladığım bir polis memurunun kontrolünde –diğer komiser ve polislerin isimlerini hatırlamıyorum- ağır işkence (şiddetli dayak) yapmaya başladılar. Yaklaşık 4-5 polis hiç acımadan son derece acımasız bir şekilde çıldırmış gibi bana vurmaya başladılar. Ellerim arkadan bağlı olduğu için hiçbir şekilde kendimi koruyamıyordum. Bu arada sürekli ‘bu darbeyi sen yaptın, emri sen verdin’ diyerek bana, aileme, bütün sevdiklerime çok ağır küfür ve hakaretler ediyorlardı. Bir Türk polisinin o küfür ve hakaretleri etmesi beni utandırdı. Hayatımda hiç öyle küfürler duymamıştım. Eşime tecavüz edeceklerini dahi söylediler. Bir defasında bütün sevdiklerime özellikle eşime çok ağır küfür etmeye başladılar, hem işkence ediyorlar 4-5 polis, hem de hakaret ve küfür. Bana bütün küfürleri tekrar etmemi söylediler. Ben de yapamam, söyleyemem, ben bir öğretmenim dedim. Çok kızdılar, söyleyeceksin dediler. Aynen şöyle söyledim: Ben hayatımda hiç küfür etmedim. Bu cümle sonrasında çılgına döndüler. Sonrasını hatırlamıyorum.”


‘SENİ BURADA ÖLDÜRÜRÜM, SONRA DA BİR RAPOR YAZARIM’

“Sonra beni nezarethaneye gönderdiler. O gece sabaha kadar ağladım. Sevdiklerime söylenen o hakaret ve küfürler çok ağrıma gitmişti. Bir Türk polisi bunları nasıl söyler, anama, avradıma, bacıma bu küfürleri nasıl eder diye çok üzüldüm ve ağladım. Şöyle düşündüm; bu bana yaptıklarının bana söyledikleri suçla ne ilgisi var, neden insanlar bu kadar alçaklaşıyor anlam veremedim. 15.09.2016 tarihine kadar KOM şubede çok ağır işkencelere maruz kaldım. Bana işkence ettikten sonra benim halimi eşime gösteriyorlardı. Bu manzara karşısında eşim çok sıkıntılar yaşadı. Şiddet uygularken hep aynı şeyleri söylüyorlardı. “Artık buradan çıkış yok, bunlar senin daha güzel günlerin, eşin de aynı şekilde buradan çıkamayacak. Ya konuşacaksın, ya öleceksin, bizim hiçbir şeyden korkumuz yok. Seni burada öldürürüm sonra da bir rapor yazarım, hepsi bu kadar, seni artık kimse kurtaramaz.” vs. 15.09.2016 tarihinde sabah bizi Gazi Mustafa Kemal Hastanesi’ne sağlık kontrolüne götürdüler.”


‘DOKTOR HANIM SAĞLAM RAPORU VEREMEM’ DEDİ

“Araçtan en son beni indirdiler ve muayeneye götürdüler. Doktor hanım geldi, ismini hatırlamıyorum. Beni muayene etti ve bu arada polislere dışarı çıkmalarını söyledi. Polisler bu duruma çok kızdılar, çıkmayacaklarını söylediler. Beni de sürekli tehdit ederek eğer bir şey söylersen eşini bir daha göremezsin, aynısını ona da yaparız diye sürekli beni tehdit ediyorlardı. Doktor hanım darp yoktur raporunu yazamayacağını söyledi. Polisler çılgına döndü, müdürlerini aradılar, doktor hanıma kızmaya başladılar. Ama doktor hanım, “Benim yeminim var, yeminimi bozamam, bu adama sağlam raporu yazamam.” dedi. Beni başka bir araca aldılar, eşimi ve diğerlerini geri götürdüler. Eşim beni bu halde görünce çok kötü oldu. Sürekli bir yerlerle telefon konuşması yaptılar ve arabaya bir sivil polis geldi. Tahminim doktordu, bana baktı, “Sen turp gibisin, hiçbir şeyin yok.” dedi ve beni başka bir hastaneye götürdüler. Tam yollara bakamadım ama zannımca Dikmen’de bir hastaneye götürdüler. Bana sağlam raporu aldılar.”


‘TEM’DE İŞKENCENİN DOZUNU ARTIRDILAR’

“O doktorların bana bakarak sağlamdır raporu yazmalarına onlar adına çok utandım. Bizim yapamayacağımız şey yok dediler ve bunların acısını senden çıkaracağım diyerek tekrar KOM şubeye götürdüler. Şubeye geldikten sonra eşimi göremedim, bana hastalandığını söylediler, başka da bir bilgi vermediler. Çok endişelenmiştim. Çok üzülmüştüm. Beni hastanede görünce çok kötü olmuştu, çok korkmuştum. Birkaç gün ara verdikten sonra tekrar işkenceye başladılar. Eşimin başka bir yerde olduğunu, eğer konuşmazsam serbest bırakmayacaklarını söylüyorlardı. Her geçen gün işkenceyi artırdılar. Beni KOM şubeden alıp TEM şubeye götürdüler. Alt katta beni bir odaya kapattılar ve TEM şubesindekilere “Bu adam bombalayan, (Darbe gecesinde Ankara Emniyet Müdürlüğü’ne yapılan saldırı kastediliyor) emri veren kişi diyerek herkese beni böyle tanıtıyorlardı. Bunu duyan herkes bana işkence yapmaya başladılar. İşkencenin dozunu bayağı artırdılar.”


‘CİNSEL ORGANIMI ÇIKARMAMI İSTEDİLER’

“Bir gün başıma bir poşet geçirdiler, hiçbir şekilde nefes alamıyordum. Kendimi kaybetmişim. Artık vücudum dayanamıyordu. Sanki başka şeyler de vermeye başladılar, ilaç gibi, çünkü artık düşünemiyordum. Boynumda ameliyat olduğu için işkenceyi genelde aşağı taraflarıma yapıyorlardı. Bir başka gün geç saatlere kadar işkence yaptılar, sonra cinsel organımı çıkarmamı istediler. Çok utanmıştım, çok üzülmüştüm. Sonrasını hatırlamıyorum. Bunları yaparken bana çok aşağılık sözler söylüyorlardı. Yine başka bir gün aynı şekilde bu işkence sonrasında başıma yine bir poşet bağladılar. Hiçbir şekilde nefes alamıyordum. Artık öldüğümü düşünmeye başladım. Tam 30 gün gözaltında kaldım. Poliste ve sonrasında verdiğim ifadeyi bu işkence ve şiddet altında vermek zorunda kaldım. Çünkü artık dayanacak gücüm kalmamıştı ve her geçen gün şiddet artıyordu. İsmini hatırladığı polis isimleri Talip, Abdülkadir. TEM şubeden.”

Mustafa K. 24 Eylül 2018’de yazıp imzaladığı bu belgeyi bir gün sonra yani 25 Eylül 2018’de Ankara 25. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davasına avukatı aracılığıyla gönderdi. Kendisi mahkemeye gitmedi. Ev hapsi aldıktan sonra mecburen hep birlikte baba ocağına Sivas’a döndüler. Mustafa K., 14 ay ayağına takılan elektronik kelepçe ile yaşadı. Bu arada babasının emeklilik maaşıyla geçindiler. Davası henüz karara bağlanmamıştı. Terör örgütü kurmak ve yönetmekle suçlanıyordu. Mahkemede kendisine zorla imzalatılan ifadeyi okuması isteniyordu. İfade de ‘abi olduğunu, sohbetler yaptığını kabul edip pişmanım’ demesi gerekiyordu. Böyle yaparsa ya daha az ceza alacak ya da serbest bırakılacaktı. Ama bunu yapmak istemedi. Avukatı o zaman 10-22 yıl arasında ceza alacağını söyledi. Artık tek çaresi kalmıştı.

6 Ağustos 2018’de ayağındaki kelepçeyi kırıp evden ayrıldı. Birkaç gün başka yerlerde kaldıktan sonra 11 Ağustos’ta eşi ve üç çocuğuyla Yunanistan’a geçmeyi başardılar. Mustafa K., “Bir aydan fazladır Yunanistan’dayız. 20-30 gün kendime gelemedim. Her sabah uyandığımda Allahım inşallah rüya değildir, diyorum.” diyor.

Mustafa K. ile görüştüğümüzde yaşadıklarının etkisinden daha kurtulamamıştı. Kendisine işkence yapanları tarif ederken “Ben hayatımda öyle tipler görmedim. Boylarından tutun da surat ifadelerine, konuşmalarına, davranışlarına kadar her şey çok tuhaftı.” diyor.

Ankara’da özel bir ekip bulunuyor ve ‘özel odalar’ adını verdikleri yerlerde işkence yapmak için istihdam ediliyorlar. Orada olanlar hiçbir şekilde kayıt altına alınamıyor. TEM’deki polislerin Mustafa K.’ya söyledikleri şu ifadeler ise tarihe bir not: “Biz istediğimizi yaparız. Senin canının bir kıymeti yok, bir rapor yazarız, her şeyi hallederiz. Bizim için bir raporluk işin var. Meydan bizim, biz devlet için çalışıyoruz!”

‘A HABER İFTİRA ATTI’

K. ailesi gözaltına alındığında A Haber’de bir haber yayınlandı. Habere göre ‘FETÖ imamı’ yurt dışına kaçarken yakalanmıştı. İddiaya göre yanlarında 17 bavul vardı ve Mustafa K.’nın 5 yaşındaki kızının üzerinden Amerika ve Tokyo başta olmak üzere 28 para transferi gerçekleştirmekle itham ediliyordu. K., bu bilgilerin iftira olduğunu söylüyor: “Toplam sekiz valiz vardı. Zaten yayınladıkları görüntülerde 17 valiz olmadığı açıkça görülebilir. Ayrıca 5 yaşındaki çocuğun üzerinden milyonluk transfer nasıl yapılabilir? Türkiye’ye geldiğimizde Bank Asya’da 25-30 bin TL paramız vardı. Bank Asya’ya el konulunca bu parayı aldık (1000 Dolar’ı kaldı). Alabildiğimiz parayı kızımın adına hesap açtırıp Türkiye Finans’a yatırdım. O hesapta da hiçbir hesap hareketi bulunmuyor. Zaten 7 aylık bir hesap. Ben ve eşim tutuklandıktan sonra Ankara Yenimahalle’deki evimizi aramaya geldiklerinde bu dekontu buluyorlar. A Haber de dekont üzerinden yalan haber yapıyor. Bank Asya ve Finansbank’ta kişisel hesaplarım vardı. Bu hesaplardaki hareketleri de dosyama koymuşlar. Kişisel hesabımdan tabi ki EFT yaptım. Bu normal. Ama 28 ülke gibi rakamlar tamamen yalan.”

10 Ekim 2018 Çarşamba

Yayıncılığın ve 'suç'un şehri: Frankfurt

10 Ekim 2018

100 ülkeden 7.309 yayıncının katıldığı Frankfurt Kitap Fuarı başladı. Pazar günü sona erecek fuar, Frankfurt'u dünyanın yayıncılık merkezi haline getirdi. Dünya kağıt borsasının kalbi burada atıyor. Peki Almanya'nın en tehlikeli ve suç oranın en yüksek şehrinin Frankfurt olduğunu biliyor muydunuz?

Şıkır şıkır kitaplar, tıngır mıngır bavullar hazırlandı. Bugün yayıncılar için büyük gün. Dünyanın en önemli yayıncılık fuarı, Frankfurt Kitap Fuarı (Frankfurt Buch Messe) başladı. Tüm katılımcılar dünden itibaren o meşhur Frankfurt Havaalanı'ndan şehre giriş yaptılar. 170 bin metrekarelik alanda 400 bin kitap türünün (haritalar, el yazmaları, sesli kitaplar, grafik, dijital medya) sergilendiği fuarda bilindiği üzere kitap satışı olmuyor; yayıncılar, ajanslar, çevirmenler, yazarlar, hatta film yapımcıları ve yayınevleri arasında anlaşmalar imzalanıyor. Teklifler değerlendiriliyor. Yayıncılık trendlerini takip etmek isteyenlerin her yıl uğradığı fuara Türkiye'den de pek çok yayıncı ve yazar geldi. 

Yaklaşık 300 bin ziyaretçi beklenen Frankfurt Kitap Fuarı'nın bu yılki konuk ülkesi Gürcistan. Gürcü 70 yazar fuarda olacak. Frankfurt'taki 16 müzede Gürcistan sanatı, sineması, mimarisi, müziği ve mutfağına dair etkinlikler düzenlenecek. Sanatsal bir görünüme sahip olan Gürcü alfabesi de fuarın odak noktalarından. 33 harften oluşan alfabe ile ilgili Almanlar oldukça yoğun bir program hazırlamışlar Fakat yine de fuar programında öne çıkan ana başlıklar insan hakları ve basın özgürlüğü. 

Fuarda geçen yıl gerçekleştirilen Dan Brown söyleşisi.
10 Aralık 1948'de kabul edilen Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin bu yıl 70. yıldönümü. Fuar komitesi, bu çerçevede hem Avrupa' hem de Türkiye'yi kapsayan birçok panel hazırlamış. O programlardan biri bugün gerçekleştirilecek. Yazar Aslı Erdoğan'ın da konuşmacı olarak yer alacağı oturumda, Avrupa'da basın özgürlüğü konuşulacak. Türkiye'de bir yıl tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan gazeteci Deniz Yücel ise fuarda iki kez (12-13 Ekim) konuşmacı olarak bulunacak. Fuarda ayrıca Harry Potter kitabının yayınlaşının 20. yılına özel bir dizi etkinlik de gerçekleştirilecek. Son kitabın çizeri Iacopo Bruno da fuarın konukları arasında. (www.buchmesse.de)

Frankfurt sadece yayıncılığın ve dünya kağıt borsasının değil, Avrupa'da paranın da merkezi. Europa Zentral Bank bu şehirde bulunuyor. Her yıl binlerce genç, Frankfurt'a ekonomi okumaya geliyor ve EZB'ta çalışmanın hayalini kuruyor. Almanya'nın gökdelen yükselen tek şehri de Frankfurt. Ülkenin başka hiçbir yerinde bulutlara merdiven dayayan bir mimari göremezsiniz. Frankfurt'un bize göre en ilginç özelliği ise nüfusu. Yaklaşık 1 milyon insanın yaşadığı kentin yüzde 52'si yabancı. Yani Almanlar Frankfurt'ta azınlıkta kalıyor. Şehrin en kalabalık yerlerinde gezerken ya da metroda, trende seyahat ederken Alman'dan ziyade Suriye, Afganistan, Hindistan, Pakistan, Kore, Eritre, Etiyopya, Türkiye'den ve daha pek çok ülkeden mülteciye denk geliyorsunuz. 

Avrupa Merkez Bankası (EZB)
Bu kadar kozmopolit bir şehrin kriminal yapısı da elbette ona göre oluyor. Alman Federal Ceza Dairesi'nin (Bundeskriminalamt) nisan ayında açıkladığı 2017 istatistiklerine göre Frankfurt Almanya'nın en tehlikeli ve suç oranı en yüksek şehri. Onu Hannover ve Berlin takip ediyor. Bundeskriminalamt (BKA), bu araştırmayı her yıl yayınlıyor ve genelde Frankfurt ilk beşteki yerini koruyor. Mesela 2016'da 4. sıradaydı. Frankfurt polisinin verilerine göre 2017'de şehirde 109 bin 458 suç işlenmiş. Bunlar genellikle hırsızlık, dolandırıcılık, maddi hasar, saldırı, göçmenlik yasası ihlalleri, uyuşturucu suçları, cinayet, tecavüz, hakaret, yasadışı silah bulundurma, telif hakkı ihlali veya siber suçlar. Suçların içte birinden fazlası hırsızlık kapsamına giriyor. Bisiklet hırsızlığı para pul, araba, çanta hırsızlığından fazla.

Berlin'den sonra ise sıralama şöyle gidiyor: Dresden, Leipzig, Halle an der Saale, Köln, Hamburg, Freiburg ve Bremen. Almanya'nn en güvenli şehirleri ise sırasıyla München, Augsburg, Oberhausen, Bielefeld, Mönchengladbach, Wiesbaden, Nürnberg, Stuttgart, Mainz, Bochum. 

Almanya'nın en tehlikeli 10 şehri.

Almanya'nın en güvenilir 10 şehri.
Suç oranının yüksek olması Frankfurt'un kültür, sanat ve edebiyata katkılarını hafifletmiyor. Siyasiler fuara sahip çıkıyor. Fuarın açılışını geçen yıl Angela Merkel yaptı, bugün Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmeier yapacak. 286 bin 425 ziyaretçinin beklendiği, 7 bin 309 katılımcının hazır bulunduğu, 4 bin etkinliğin gerçekleştirileceği, dünyanın her yerinden 10 bin gazeteci ve blogger'ın izleyeceği fuar, Frankfurt'u 1949'da bu yana fikir dünyasının öncü yaptı. Şehirde suç oranın yüksek olması bu marka değerini hiç etkilemiyor. 














30 Eylül 2018 Pazar

'Artık mülteci filmleri ilgi çekiyor'


30 Eylül 2018

 Almanya'da yıllardır oyunculuk yapan, şair-ressam Metin Eloğlu'nun kızı Şiir Eloğlu'nun rol aldığı Zone Rouge filmi yarın akşam Zürih Film Festivali'nde gösterilecek.

Şiir Eloğlu
Bu yıl 14. kez düzenlenen Zürih Film Festivali 27 Ekim’de başladı. 7 Ekim’de sona erecek festivalde dünya sinemasından pek çok film bulunuyor. Türkiye’den ise festivalin ana yarışmasında herhangi bir yapım bulunmuyor. Fakat özel gösterimlerde Avrupa doğumlu Türk yönetmenlerin filmleri ve oyunları yer alıyor. İsviçre doğumlu Cihan İnan’ın yönettiği Zone Rouge (Kırmızı Bölge olarak çevrilebilir) bu filmler arasında. Özel Gösterimler (Special Screenings) bölümde izlenebilecek filmin başrollerinde şair Metin Eloğlu’nun kızı Şiir Eloğlu da var.

Zone Rouge, 2018
Dünya galası 30 Eylül 2018'de Zürih’te yapılacak Zone Rouge, 25 yıl sonra bir araya gelen beş arkadaşın geçmişe dair bir hesaplaşmasını anlatıyor. Beş arkadaş, geleneksel okul partisinden sonra davet üzerine birinin evine gidiyorlar. Onlara davet sahibinin eşi ve kızı da katılıyor. Yedi kişi arasında geçen filmde, yıllar önce yaşanmış dramatik bir olayın gerçek yüzü o gece ortaya çıkıyor. Filmde Türk bir profesörü canlandıran Şiir Eloğlu, “Bu filmin, sinema kariyerimde büyük bir rolü olacak. Filmde beş başrol var. Biri de benim rolüm. Başka filmler de başrollerim oldu ama bu daha önemli. Merakla bekliyorum. Yarın ilk kez göreceğim. Bir buçuk önce bitirdik çekimleri. Heyecanlı bir akşam olacak benim için.”

Filmden...
 

Bugüne kadar 8 sinema filminde ve Alman yapımı birçok televizyon dizisinde yer alan Eloğlu, kendisine hep Türk rollerinin verilmesine üzülüyor ve “Ben Türkiye’de doğdum fakat Almanya’da eğitim gördüm. Burada bir tiyatro geçmişim var. Bütün Alman oyuncular gibi pek çok tiyatro oyununda rol aldım. Sinema filmlerim oldu ama genelde bana sinemada Türk karakterleri canlandırmam için teklifler geliyor. Bu tabi benim için iyi bir şey değil. Ben bir oyuncuyum. Bu aralar genelde mülteciler ile ilgili filmler çekildiği için bu filmlerden teklifler geliyor.” diyor.

Zone Rouge, 24 Ekim’de Bern’de yapılacak İsviçre galasından sonra 1 Kasım’dan itibaren İsviçre’de gösterime girecek. Avrupa’da ve Türkiye’de gösterilip gösterilmeyeceği ise henüz belli değil.
 

Tiyatro kökenli

Cihan İnan
Zone Rouge, 1969 İsviçre doğumlu olan Cihan İnan’ın ikinci sinema filmi. Bern Üniversitesi’nde Felsefe okuyan İnan, mezun olduktan sonra Freiburg Tiyatrosu’nda ilk yönetmenlik deneyime başlıyor ve pek çok tiyatro oyunu ve televizyon filmi yönetiyor. Bern Tiyatrosu’nun (Konzert Theatr Bern) müdürü olarak görev yapan İnan, ilk filmi 180 Derece’yi 2010’da çekmişti. O filmde de rol alan Şiir Eloğlu, Christopher Buchholz ve Michael Neuenschwander’e ikinci filminde de rol vermiş. (www.zff.com)


Filmden: Christopher Buchholz ve Şiir Eloğlu


12 Mayıs 2018 Cumartesi

Mehmed Niyazi’nin Ötüken’inden geriye ne kaldı?

12 Mayıs 2018
Mehmed Niyazi ve arkadaşlarının öncülüğünü yaptığı Ötüken Yayınları 60'lı yıllarda sağcı yazarlara sahip çıkmak için kurulmuştu. Bugün o yayınevinden geriye hazin bir hikâye kaldı.

Ötüken Yayınları, 2014'te kuruluşunun 50. yılını ilk yayınladıkları kitap olan Necip Fazıl Kısakürek'in Reis Bey piyesine özel baskı yaparak kutlamıştı. Bu vesileyle yayınevinde emeği olan birkaç isimle görüşmüştüm. Dün vefat eden Mehmed Niyazi Özdemir (1942-2018) ve Nurhan Alpay (yayınevinin 1968'den beri müdürü) bu isimlerin başındaydı.

Mehmed Niyazi, 1964'te yayınevini kurmak için bir araya gelen birkaç öğrenciden biriydi. Diğerleri Nevzat Kösoğlu (1940-2013) Prof. Dr. Ahmet Nuri Yüksel, Prof. Dr. H. Fehim Üçışık, Özer Ravanoğlu, Mustafa Yıldırım, Ahmet İyioldu idi. Tüm öğrenciler akrabalarından aldıkları 3-5 bin liranın yanı sıra harçlıklarını birleştirmiş ve öyle yola çıkmışlardı. Sıkıştıkça onlara Niyazi'nin, Sakarya'nın ileri gelen esnaflarından biri olan babası destek olmuştu. Çoğu hukuk okuyan gençler, okullarını bitirip yedek subay olduklarında dahi asker maaşlarını yayınevine yatırmışlardı. Hiçbirinin para kazanmak gibi bir gayesi yoktu. Tek dertleri, ‘bizim de bir yayınevimiz olsun' düşüncesiydi. O yıllarda sağ görüşlü yazarların eserlerini yayınlayan bir ya da iki yayınevi vardı. Onlar da ağırlıklı olarak dini kitaplar neşrediyordu. Bu nedenle sağ camiada yayıncılığın başlangıcında Ötüken'in rolü büyüktür.

Mehmed Niyazi ve arkadaşları önce Peyami Safa'nın 'Yalnızız' romanını matbaaya verirler fakat telifinde problem çıkınca Reis Bey ilk yayımladıkları eser olur. Ardından Kısakürek'in Benim Gözümde Adnan Menderes, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Ulu Hakan Abdülhamid Han, Sezai Karakoç'un İslam'ın Ekonomi Strüktürü ve İslam'ın Dirilişi gelir. Reis Bey, çok satmasa da yayıncılık hayatına renk, üniversite öğrencilerine şans getirir. Kitabın kapağı o kadar beğenilir ki, başta İnkılap Kitabevi (1927) olmak üzere bütün kitapçılar vitrinlerini kırmızı kapaklı Reis Bey ile donatır. Kısakürek'in bugün dahi tüm kitaplarında kullanılan ‘imzalı kapak tasarımı' fikri onlara aittir. Mehmed Niyazi, Reis Bey'in ilk telifiyle ilgili bir anısını şöyle anlatmıştı:

“Sirkeci'de Meserret Kahvehanesi vardı. Necip Fazıl, her sabah ajans dinlemeye gelir, öğlen ikiye kadar Meserret'te vakit geçirirdi. Reis Bey'in ilk telifini ödemek üzere Üstad ile orada buluşmak üzere sözleştik. Meserret diğer kahvelere göre biraz pahalıydı. Her yerde çay bir lira ise orada beş lira. Neyse çaylarımızı içtik, Üstad'a içinde 5 bin lira olan zarfı takdim ettik, kalkıp gideceğiz. Kalkarken çayların parasını o ödemek istedi. Zarfın içindeki 5 bin liranın, bin lirasını çıkarıp çaycıya uzattı. Çaycı da 'Bozuk para yok muydu?' diye sordu. Üstad'ın cevabı, 'Bozuk para kullanmıyorum, üstü kalsın.' oldu. Biz tabii şaştık kaldık. Kahveden çıkmak üzereyken ben geri döndüm, çaycıya 'Sen şu beş lirayı al, bin lirayı bana geri ver.' dedim. Parayı Üstad'a fark ettirmeden tekrar geri koydum. Üstad öyle bir adamdı.”

Niyazi'nin aynı yıllarda yayımlanan ve henüz 26 yaşındayken yazdığı "Var Olma Kavgası" da okurdan epeyce ilgi görür. Eser 5 bin adet satılır, ki bu rakam o yıllar için çok iyidir. Cemil Meriç, Fuad Köprülü, Erol Güngör, Nihal Atsız, Yılmaz Öztuna, Ziya Nur Aksun ve Tarık Buğra'nın eserleriyle hemhal olmak da yine o heyecanlı gençlere nasip olur. 1971'de Abdülhak Şinasi Hisar'ın tüm eserlerini yeniden yayımlarlar.

Sonra talihsizlikler yaşar yayınevi. 1984'deki büyük Cağaloğlu yangını iflas etmesine neden olur. 1990'a kadar küçük kitap hiç yayınlamazlar. Durumu toparlamak için telif ansiklopediler, 14 cilt çıkan Büyük Türk Klasikleri, 17 ciltlik Sahih-i Buhari ve Tercümesi gibi eserler basarlar.

Kuruluş amacına sadık kalamamak

Mehmed Niyazi ve diğer isimlerle görüştükten sonra bende oluşan fikir, aslında Ötüken'in hak ettiği değeri bulamamış, yazık olmuş bir yayınevi olduğuydu. Çok daha iyi bir yerde, konumda olabilecekken, Can, İnkılap, Remzi gibi markalaşamamasına, yayıncılık geçmişiyle daha geniş bir kitleye ulaşabilecekken bunu başaramamasına üzülmüştüm (belki bilinçli bir tercihti, bilemiyorum). Oysa bunu fazlasıyla hak ediyordu. Sezai Karakoç'un Diriliş'i, N. F. Kısakürek'in Büyük Doğu'yu Ötüken'den sonra kurmaya karar verdiği pek bilinmez. Kapı gibi yazarlarla yola çıkan, bir anlamda onlara el uzatan bir yayıneviydi. Bugün gelinen noktada ise Ötüken hazin bir hikâyedir. Yarım asırlık tarihine maalesef 'yazarına sahip çıkamayan yayınevi' ibaresini yazdırdı. Ahmet Turan Alkan'ın yayıncısı olan yayınevi, 15 Temmuz 2016'dan sonra yazarın kitaplarını satıştan kaldırdı. Dün gece internet sitelerine tekrar baktım. Yazarlar kısmından da ismini çıkarmışlar, kitaplar bölümünde ise sadece e-kitap olarak Altıncı Şehir adlı eseri duruyor. O da unutulmuş ya da gözden kaçmış olmalı. Ötüken'in, Alkan dışında vefasızlık ettiği bir isim daha var; fakat onun adı şimdilik bende kalsın. Ahmet Altan'ın, Ahmet Şık'ın kitaplarına yayıncıları aynı muameleyi yapmadı. Son iki yıldır yaşananları, sıkıntıları, Türkiye'de oluşturulan korku iklimini bir yere kadar anlayabiliyoruz fakat haksız, hukuksuz yere iki yıldır hapiste olan ve müebbet ile yargılanan Ahmet Turan Alkan gibi bir kaleme yayıncısının sahip çıkamaması izan duygumuzu zorluyor.

Elbette bu kararlarda Mehmed Niyazi'nin rolü olmadığını biliyorum. Yayınevinin yönetimi, 18 kişilik bir varis grubunun elinde. Zaten o, son iki yıldır hastalığının (akciğer yetmezliği) sıkıntılarıyla uğraştı. Ömrü kütüphanede geçmiş güzel bir insandı Mehmed Niyazi Özdemir. İşi gücü sabahtan akşama kadar okumak ve araştırmaktı. Onu Bağlarbaşı'ndaki İslâm Araştırmaları Merkezi'nde (İSAM) hep aynı yerde bulurdunuz. Ötüken'e dair bilgileri de dört yıl önce kütüphanenin bahçesinde anlatmıştı. Çoğu okur Özdemir'i Çanakkale Mahşeri ile tanıdı, Yemen romanı ile çok sevdi. Dahiler ve Deliler kitabı yakın çevresini anlattığı ilginç ve neşeli eserlerinden biriydi. Artık İSAM kütüphanesi, Sultanahmet Kitap Fuarı, Necip Fazıl'ı anma günleri, her mayısta kurulan Hilmi Oflaz sofraları onsuz olacak. Öğrencilere ayırdığı vakitlerin, ziyaretine gelenlerle yaptığı muhabbetlerin yeri dolmayacak. Gönlümüzde, yalnızlığı, mütevaziliği, nezaketi ve derin bilgisiyle yer etti, hep öyle kalacak.


















4 Mayıs 2018 Cuma

Frankfurt Türk Tiyatro Festivali

4 Mayıs 2018
 Bu yıl beşincisi düzenlenen festivalde 10 gün boyunca 7 oyun izlenebilecek. Çoğunluğu Türkiye'den gelen yaklaşık 120 sanatçı, yazar ve yönetmen çeşitli etkinliklerle sanatseverlerle buluşacak.

Tiyatro Frankfurt’un ev sahipliğini yaptığı 5. Frankfurt Türk Tiyatro Festivali, Frankfurt Başkonsolosluğu, Frankfurt Belediyesi ve Gross Gerau Kaymakamlığı himayesinde bugün başlıyor. Oyuncu, yönetmen ve yazar yaklaşık 120 kişilik profesyonel bir grup on gün boyunca Frankfurt’ta olacak. Festivalde Shirley, Hasta Etme Adamı, Sınır, İstiklal, Giydirici, Karmakarışık oyunları ile çocuk oyunu Müzikli Park sahnelenecek. Türk Tiyatrosu’nun ustalarından Ayla Algan, Haldun Dormen, Tamer Levent, Aliye Uzunatağan, Ayşenil Şamlıoğlu, Selçuk Yöntem, Ayça Varlıer, Sumru Yavrucuk, Süheyl ve Behzat Uygur’un da aralarında olduğu konuklar sohbetler, paneller, atölye çalışmaları ile sanatseverlerle bir araya gelecek. Erkan Avcı, Barış Falay, Fatih Koyunoğlu, Zafer Algöz, Emrah Elçiboğa oyunculuk, Tamer Levent yaratıcı drama, Nur Onur ise etkili iletişim ve beden dili atölye çalışmalarını gerçekleştirecek.

Yaşar Kurt, ilk oyunuyla tiyatro sahnesinde

Yaşar Kurt
Festivalde toplam 7 oyun sahnelenecek. Açılış bu akşam Frankfurt Gallus Tiyatrosu'nda Sumru Yavrucuk'un tek kişilik, ödüllü oyunu Shirley ile olacak. Oyunlardan önce her gün oyuncularla sohbetler, atölyeler var. Bu yıl farklı olarak Almanya'da kurulan iki Türk tiyatro grubu festivale katılıyor. Objektif Sahne Nürnberg Muzaffer İzgü'nün yazdığı Sınır ile Güneş Theatre Frankfurt ise prömiyerini festivalde yapacağı 'İstiklal-Beyoğlu'nda Bir Gece' adlı oyunla festivalde olacak.

Artık Frankfurt'a yerleşen rock müziğinin sevilen ismi Yaşar Kurt'un hem yazımına katkıda bulunduğu, müziklerini yaptığı ve rol aldığı İstiklal, İstiklal Caddesi'nde müzikholde çalışan bir müzisyenin 6 saat içinde yaşadıklarını anlatıyor. Müzik mafyasının peşinde koştuğu, hayatına dair önemli kararları almanın eşiğinde olan genç sanatçı, caddenin tarihi ve renkli dünyasında bir yolculuğa çıkıyor. İlk oyunculuk deneyimiyle sahneye çıkacak olan Kurt, oyunda şarkılarını da canlı söyleyecek. Başrolde Yaşar Kurt ile birlikte Tülay Yoncacı ve Cüneyt Sezer'in yer aldığı İstiklal'in dekor ve ışık tasaramını Devrim Arabaları filminin ödüllü sanat yönetmeni Veli Kahraman hazırlamış. Festivalde prömiyer yapacak diğer oyun ise Nurten İnan'ın festivale özel yazdığı çocuk oyunu Müzikli Park.

Karmakarışık
Festivalin onursal başkanlarından Haldun Dormen'in yönettiği Karmakarışık, Süheyl ve Behzat Uygur'un komedi oyunu Hasta Etme Adamı ve İstanbul Devlet Tiyatroları'nın bu yıl kapalı gişe oynayan yapımı Giydirici, festivalin merakla beklenen oyunları arasında. İkinci Dünya Savaşı'nda ölümüne tiyatro yapan bir grubu anlatan Giydirici'yi Hakan Çimenser yönetiyor. Celal Kadri Kınoğlu, Hülya Gülşen, Hakan Çimenser, Rüyam Perihan Dirin, Ebru Demirdöven, Aral Seskir, Osman Tunca Soysal, Sinan Cem Çabuk, Güneş Yakın, Cem Şahin, Suzan Sabancı ve Özgün Bayraktar rol alıyor. Oyunlar ve atölyelerle ile ilgili ayrıntılı bilgi: https://www.facebook.com/pg/tiyatrofrankfurt/photos/?tab=album&album_id=1803402306377139

Giydirici
'Oyunculara tv yıldızı muamelesi yapmayın'

Frankurt Belediyesi, Kamil Kellecioğlu'nun 15 yıl önce kurduğu Tiyatro Frankfurt'u ve dolayısıyla festivali ilk kez bu yıl destekleme kararı almış. Desteğin devam etmesi için festivalin tanıtıma çok önem veriliyor. Festival, Avrupalı Türklere ulaşma konusunda oldukça sıkıntı çekiyor. Sanatla ilişkisi 'popülerlik' düzeyinde olan izleyiciler oyunlara ancak televizyon dünyasından tanıdıkları varsa ilgi gösteriyorlar. Bu sadece Avrupalı Türklerin değil, bütün izleyicilerin başlıca sorunu. Fakat bu neden Avrupa'da daha belirgin

Festivalin onursal başkanlarından (Festivalin dört onursal başkanı var: Ayla Algan, Haldun Dormen, Tamer Levent ve Ayşenil Şamlıoğlu) Ayşenil Şamlıoğlu'nun Fransa'da yaşadığı olay durumu özetliyor. Hatırlanacağı üzere Şamlıoğlu'nun yönettiği Kozalar, prömiyerini 2016'da Fransa'nın Avignon şehrinde düzenlenen Avignon Festivali'nde yapmıştı. Türkiye'de oldukça ses getiren, sanat dergilerine kapak, bol bol röportajlara vesile olan bu gelişme festivalde de ilgiyle karşılanmış. Oyunun başrolünde tabi ki Demet Evgar, Binnur Kaya, Esra Dermancıoğlu var. Şamlıoğlu, "Avignon'un çevresinde çok fazla Türk yaşıyor. Ve o güne kadar hiç festivale gelmemişler. Oysa eski bir festival, uzun yıllardır düzenleniyor. (S.Ö: Bu yıl temmuzda 72. yapılacak) İlk defa Türk nüfusu bizim oyunu izlemeye geliyor ve böyle bir şey Camillion tarihinde ilk kez oluyor. Festivalin yöneticileri çok şaşırdılar, o kadar heyecanlandılar ki, 'bu sizin oyununuzla oldu' dediler. Ben tabi ki, 'onların hepsi Türkiye'de çok ünlü ve başarılı oyuncular. Bu yüzden geldiler' diyemedim. Ne yazık ki durum böyle."

Frankfurt Türk Tiyatro Festivali'ndeki atölyeleri ilgi gören oyuncu Emrah Elçiboğa da küçük bir hatırlatmada bulunuyor: "Yıllardır usta oyuncular buraya gelip gidiyor ama maalesef herkes onları televizyon ekranından tanıyor. Onların hepsi aslında tiyatrocu. Elinizin altına Google var. Lütfen festivale katılacak oyuncuların, yönetmenlerin kısa özgeçmişlerini okuyun. Geçmişte neler yapmışlar, kimlerle çalışmışlar? Onlara öyle bu bilgilerle de yaklaşın ve dizi haricinde hak ettikleri değeri verin. TV yıldızı muamelesi yapmayın. Mesela Ayşenil Şamlıoğlu geleneksel Türk tiyatrosu ile modern tiyatroyu harmanlayabilen bir yönetmen. Ülkemizde de kimse bunun üzerine kalem oynatmıyor."

Shirley



28 Mart 2018 Çarşamba

Sakıncalı kitap imha rehberi!

28.03.2018
90 derecede yıkanan, çamaşır suyuna bastırılan, yakılan, gömülen kitaplar... 12 Eylül 1980'de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz'dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980'lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ve bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli.
Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Hubertus Gojowczyk, Brandbuch IV, 1972.
Haberi görmüş olmalısınız; Manisa Şehzadeler ilçesindeki Sultan Camii’nde düzenlenen kandil programına katılan İYİ Parti Şehzadeler Başkanı Güldane Dörtbudak ve arkadaşları, Peygamberimizin hayatını anlatan Sonsuz Nur (Fethullah Gülen) kitabını görünce soluğu önce cami imamının yanında, sonra da poliste almış. Ardından paranoyaya bağlamışlar: Kandil programına katılacağımızı bilen art niyetli insanlar bize provokasyon mu yaptılar? Bu kitabın burada ne işi var? diye soruşturuyorlar. Hakikaten ben de çok merak ettim, o kitap oraya nasıl gitti? Artık kimsenin evinde o kitaplardan kalmadı ki! Hatta Kuran’ı Kerim bulundurmaktan korkanlar var.

90 derecede kaynatılan ‘sakıncalı’ kitaplar
 
Malum bizler, 1980 ve öncesindeki darbe dönemlerinde toplatılan, sobalarda ya da banyo kazanlarında yakılan, olmadı bodrum katlarında saklanan kitapların hikâyeleriyle büyüdük. Ama 15 Temmuz’dan sonra yaşanan kitap yok etme tecrübeleri bunları misliyle geçti. Öyle olaylar anlatılıyor ki, film karesi ya da fantastik bir hikaye gibi.

Bir arkadaşım evindeki sakıncalı kitapları önce yastık kılıflarının içine doldurdu, sonra çamaşır makinesinde 90 derecede yıkadı. Makineden çıkan kitapları elleriyle parçaladı ki, iyice tanınmayacak hale gelsinler… Son olarak da poşetlere doldurup gece yarısı çöpe taşıdı. O çöp kutusu da evin karşısındaki değil, birkaç mahalle ötedeydi.

Başka bir arkadaşım kitaplarını çamaşır suyuna bastırdı. Leğenin içine biraz su, biraz çamaşır suyu koyuyor, sonra da hepsini teker teker işlemden geçiriyorsun. Çamaşır suyu, yaprağı ve yazıları eritiyor. Ne imha ettiğiniz belli olmuyor ama mesele sadece imha değil. Neyi yok ettiğinizi de saklamak zorundasınız.

Bir diğeri aynı mantıkla küvetin içine yatırdı kitaplarını. Sabaha kadar sayfaları parçaladıktan sonra poşetlere doldurup farklı çöplere taşıdı. Başka bir arkadaşım, İstanbul dışında yaşayan annesine götürdü. Kadın gözleme pişirme bahanesiyle ocağı yakıp hepsini yok etti. Suriyeli komşusu olan başka biri, onlara verdi; yakıp ısınsınlar diye.

Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Cornelia Konrads, Blindbuch, 2002.
Kadıköy’de yaşayan bir arkadaşım ise biraz aceleci davranarak sakıncalı kitaplarını önce evinin karşısındaki çöp kutusuna atmış. Aklı başına sonra gelmiş. Hiç evin karşısına bomba konur mu! Eşiyle birlikte telaşlanmışlar. Çöp arabası gelse alıp gitse ne olacak? Pencereden çöpü kolaçan ediyorlar. Gele gele biraz sonra bir kağıt toplayıcısı geliyor. Adamcağız, bir süre o kitapları eviriyor, çeviriyor, okuyor…

Afyon’un bir köyünde yaşanan hikaye de ibretlik. Kadın, memur olan oğlunun dini kitaplarını ahıra yığıyor. Tefsirler, risaleler, dua kitapları… Kur’an-ı Kerim de var aralarında. Fakat içi rahat değil. O sırada düğün için İstanbul’dan gelen akraba kızını ve yanındaki arkadaşını evin civarından geçerken görünce, ürkek el işaretiyle çağırıyor ahıra ve soruyor: “Kızım bunları yakayım mı? Bunlar kötü kitaplar mı?” Kadın sonra yakıyor tandırı ve teker teker yakıyor kitapları.

Eser, Bad Homburg'daki Museum Sinclair-Haus'ta açılan Buch Welten sergisinden.
Sanatçı: Max Schmelcher, 10.000 Jahre Geschichte, 2016

İnsanların ve kitapların kaderi ne kadar çok benziyor
 
Sakıncalı kitapların bir tarihi var. Bir de geleceği… 12 Eylül 1980’de 39 ton dergi ve gazete imha edilmişti. 15 Temmuz’dan sonra ise 200 bin tondan fazla imha edildi. 1980’lerde komünizm propagandası yapan kitaplar hedefti, şimdi ise ayet, hadis ve İslam tarihinden bahseden kitaplar ve bunları yayınlayan yayınevleri tehlikeli. 40 yıl önce de bugün de pek çok insanın hatta çocukların hayatı heder oldu. Şimdilik bu kitap imha hikâyelerini dinliyor ve not alıyoruz. Bir gün bu eserler, Arjantinli sanatçı Marta Minujin’in tasarladığı Yasaklı Kitaplar Tapınağı'ndaki yerlerini alacak. Bunu biliyor ve o günü bekliyoruz.
ozarslansevinc@gmail.com



4 Şubat 2018 Pazar

Artık tüm seramiklerini yıkabilirsiniz!

3 Şubat 2018
Seramik sanatının öncü ismi Sadi Diren, 91 yaşında İstanbul'da hayatını kaybetti. Diren ile 2015'te D'art Sanat Galerisi'nde açılan sergisi için görüştüğümüzde, “Bütün seramiklerimi yıktılar, bir ben kaldım. Ben de gidince rahatça yıksınlar artık.” demişti. Artık o da gitti.
Sadi Diren, 60 küsur yıllık sanat hayatında Atatürk Kültür Merkezi, Tarabya Oteli, Avrupa Konseyi, Manifaturacılar Çarşısı ve daha pek çok mekan için seramik panolar yaptı. Bütün eserlerini fotoğraflayıp arşivledi. Elbette tüm seramikleri yok olmadı. Ama ‘en büyük işlerim’ diye ifade ettiği bazı seramik panoları ve duvar kaplamaları son yıllarda kendisine haber bile verilmeden yıkıldığı için söylemişti bunu. Artık o gitti, seramiklerini rahatça yıkabilirsiniz(!) diyeceğiz ama ‘şimdi daha çok para eder’ diye sahip çıkanlar olacaktır. Sanat dünyasının acı gerçeği…
 
Diren, o gün yaptığımız görüşmede eserlerinin başına gelenleri şöyle anlatmıştı:

“1973’te Nejat Eczacıbaşı villası için bir seramik istedi. Havuzu çevreleyen duvara bir pano yaptım. Nejat Bey’in vefatından sonra evi genişletmek için o seramiği yıkmışlar. Bir ay çalışmıştım o pano için, 14 bin parçadan oluşuyordu. Oysa yerinden çıkarılabilirdi. Üzüldüm doğrusu.” Nejat Eczacıbaşı’nın daha sonra hem sergisini hem de kendisini ziyaret ederek gönlünü aldığını duymuştum.

Nejat Eczacıbaşı villası
 İkinci yıkılan eseri, 1972’de Tarabya Oteli’nin barına yaptığı rengarenk seramikti. Tarihi otel, yeniden yapılmak üzere birkaç sene önce yıkılınca eser de tarihe karışmış. İstanbul Üniversitesi’nin Baltalimanı’nda yabancılar için lokantası ve lokali vardır. Diren, bu mekâna da bir pano yapmış. Binanın üstünü kaplamak isteyince o panoyu da yıkmışlar.

Tarabya Oteli






Avrupa Konseyi binasındaki seramiği tertemiz!

Ayakta olanlardanManifaturacılar Çarşısı ve Atatürk Kültür Merkezi’ndekiler içinse ‘keşke yıkılsa, rezalet durumdalar’ demişti: “Tarabya gitti, Baltalimanı gitti, Manifaturacılar keşke gitse rezil ettiler. Önüne dükkânlar yapmışlar. Hiç bakılmamış. Şimdi sıra AKM’ye geldi. Depo gibi rezalet halde. O da yıkılmak üzeredir. AKM’nin mimarı Hayati Tabanlıoğlu istemişti o seramiği benden, aylarca sürdü çalışma, montajını da ben yaptım. Şimdi sonu ne olacağı belirsiz. Dört ayda yaptığım Strasbourg’daki 20 metrelik eserime ise tertemiz bakıyorlar.”

AKM'deki...

Sadi Diren’in 1977’de yaptığı “Peace in the World” adlı bu duvar panosu Avrupa Konseyi binasında hâlâ duruyor.
Sanat yaşamına 1949’da başlayan Sadi Diren, Türkiye’deki seramik sanatını ayakta tutan başlıca isimlerdendi. Çok çalıştı, çok üretti. Türkiye’den Almanya’ya, İtalya’dan İngiltere’ye, Fransa’dan Macaristan’a kadar hem yüzlerce esere imza attı hem de seramik endüstrisi alanında yine yüzlerce tasarım gerçekleştirdi. Hem hocaları (Bedri Rahmi Eyüboğlu) hem de yabancı eleştirmenler tarafından övgüler aldı. 1964’te Almanya’dan yurda döndüğünde Eczacıbaşı Seramik Fabrikaları’nda süs ve mutfak eşyaları kısmına müdür ve sanatçı olarak girdi. 1982’de Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’ne dekan oldu. 1991’e kadar aynı göreve tekrar tekrar seçildi. 1991’de ise devlet sanatçılığı unvanı aldı. 1944’te de emekli oldu. Diren son günlerini ise Caddebostan’daki evinde geçirdi. Kapısında hala ‘devlet sanatçısı ve dekan’ yazıyordu. Birkaç sene öncesine kadar da seramik yapmaya devam ediyordu.

1953’te ilk sergisini açtığı Maya Sanat Galerisi’nin sahibi Adalet Cimcoz, onu sanat çevresine tanıtırken şöyle demişti: “Bu delikanlıya iyi bakın, geleceğin seramik ustası o.” Cimcoz, onun değerini ta o zaman fark etmişti. Son yıllarda ise ne koleksiyonler ne de devlet sahip çıktı kendisine, öğrencileri ilgilendi hep. Özellikle Duygu Bağlan ve Emre Zeytinoğlu yanından ayrılmadı. “Kültür her şeyin üstündedir. Siyasetin de, ekonominin de…” sözü öğrencileri için yol gösterici oldu. Diren, D’art Sanat Galerisi’ndeki sergisi için, “Bu benim son sergim.” demişti. Fakat yine hazırlıklar içindeydi.

Sadi Diren ile D’art Sanat Galerisi’ndeki sergisinin açıldığı gün tanışmıştık. Sonradan öğrendim, meğer o gün hiçbir gazeteciyle görüşmek istememiş, gazetecileri beğenmediğini dile getirmiş. Fakat bizimle görüşmüş ve röportaj yayınlandıktan sonra fikrinin değiştiğini yakınlarına ifade etmişti. Kaç kez beni görmek istediğini iletmişti. Onunla son bir kez daha konuşamadığım için çok üzgünüm. Mekanı Cennet olsun…

Diren'in cenazesi, 5 Şubat 2018 Pazartesi günü saat 11.00'de MSÜ Fındıklı yerleşkesi Osman Hamdi Bey Salonu'nda yapılacak törenin ardından, Tophane'deki Kılıç Ali Paşa Camii'nde kılınacak öğle namazını müteakip Feriköy Mezarlığı'nda defnedilecek. 



20 Aralık 2017 Çarşamba

Fotoğraf efsanesi Magnum 70 yaşında

20 Aralık 2017 
 Her on yılda bir kutlama yapan ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos, 70. yılını çeşitli etkinliklerle kutluyor. Frankurt'taki Leica Gallery'de açılan "Magnum Photos At 70: Past, Present, Future" sergisi yüz yıla damga vuran olayları ve fotoğrafçılarını buluşturuyor.
 Nikos Economopoulos, Türkiye, Central Anatolia. 1988.
 2017, ünlü fotoğraf ajansı Magnum Photos'un 70. yıldönümüydü. Her on yılda bir kutlama yapan ajans bu yıl da geleneğini bozmadı. Robert Capa, Henri Cartier-Bresson, George Rodger ve David Chim Seymour tarafından 6 Şubat 1947’de kurulan ajans, 70. yaşını çeşitli etkinliklerle, sergilerle ve yayınlarla kutladı. ABD, İngiltere, Çin, Hong Kong, İzlanda, Fransa, Avusturya, Slovenya ve Almanya bu kutlamalara katıldı. Ajansın efsane fotoğraf sanatçılarının retrospektifleri, tematik sergiler yıl boyunca pek çok ülkede açıldı. 2017’nin bitimine çok az kala programlar hâlâ devam ediyor. Hatta 2018’e sarkmış durumda.

 24 Kasım’da Frankurt’taki Leica Gallery‘de açılan “Magnum Photos At 70: Past, Present, Future” sergisi, galerinin ve Alman Borsası’nın (Deutsch Börse Photography Foundation) koleksiyonundan yaklaşık 50 kareye yer veriyor. 1999’dan bu yana çağdaş fotoğrafa odaklanan Deutsch Börse Photography Foundation’ın koleksiyonunda 120’den fazla uluslararası sanatçının bin 700 eseri bulunuyor. Frankurt Leica Gallery ise Nikos Economopoulos, Philip Jones Griffiths, Elliott Erwitt, Thomas Hepker, Bruno Barbey, Henri Cartier-Bresson, Werner Bischof, Inge Morath, Rene Burri, Guy Le Querrec, Ernst Haas, Paul Fusco’nın karelerine yer açıyor. Sergide, Thomos Hoepker’in 1966’da çektiği Muhammed Ali portresi ve 11 Eylül’de ikiz kulelerin yıkılışını karşı kıyıdan belgeleyen ‘9/11’ karesi, Elliott Erwitt’in 1964’te Küba’da çektiği, elinde purosuyla Che Guevara gibi efsane fotoğrafların yanı sıra Erzurum’dan, Kars’tan, Diyarbakır’dan da kareler var.

1980’lerin ortalarından 90’lara kadar Türkiye’yi ve Balkanları fotoğraflayan Yunanistanlı fotoğraf sanatçısı Nikos Economopoulos, 1991 yılında Erzurum yakınlarında top oynayan iki Kürt çocuğuyla karşılaşır ve onları futbolcuların maça çıkmadan önceden verdiği klasik pozlardan birini verdirerek çeker. 1988’de orta Anadolu’da, beyaz elbiseli küçük bir kız çocuğu objektifine gülümser. 1990’da ise yolu Kars’ın bir köyüne düşer. Karşısında soğuktan buz kesmiş yüzleri ve endişeli gözleriyle uzaklara bakan çocuklar vardır. Economopoulus, bu fotoğrafları çekerken yaşadıklarını daha sonra ‘Kendimi orada evimdeymiş gibi hissettim.“ diyerek anlatır. Sergide yer alan bu üç kareye bakarken aklımızda ‘o çocuklar kimbilir şimdi nerede?’ sorusu vardı. Onlar da Anadolu’nun bağrından koparılmış, yerlerinden yurtlarından edilmiş miydiler acaba?

Nicos Economopoulus, Near Erzurum, Young Kurds, Turkey 1991

Economopoulos_Kars_Village_Normads_Turkey 1990

Philip Jones Griffiths’in Vientam’da, Werner Bischof’un 1951’de Kore Savaşı’nda çektiği kareler serginin etkileyici fotoğrafları arasında. Dünyanın her yerinden savaşı belgelemeye gelen, ellerinde fotoğraf makinesi bulunan gazeteciler, Magnum Photos’un 70 yıllık tarihini anlatan en güzel karelerden. Tabi ki Griffiths’in de en önemli fotoğrafları arasında.

Werner Bischof, Reporter der Weltpresse, Kaesong, Korea 1952

Robert Capa’ya özel
70. yıl kutlamaları çerçevesinde Robert Capa adına iki retrospektif sergi hazırlandı. İlki Ağustos 2017’de Slovenya’da açıldı. İkincisi ise 23 Aralık’ta Çin’de başlayacak. Xie Zilong Resim Sanat Merkezi’ndeki sergi, Capa’nın II. Dünya Savaşı’nda çektiği kareler ile birlikte ressam ve yazar dostlarının fotoğraflarına yer verecek. John Steinback, arkadaşı Robert Capa için, “Bir toplumun dehşetini bir çocuğun yüzünde gösterebilmişti.” diyerek onun fotoğrafı ve duyguyu birleştirebilen kabiliyetine dikkat çeker. Capa’nın savaş fotoğrafları bir döneme tanıklık açısından gerçekten çok kıymetli.

Ernest Hemingway, William Faulkner, Henri Matisse ve Pablo Picasso gibi isimlerle yakın dostluklar kuran Capa, onları atölyesinde ya da yaşadıkları şehirlerde fotoğraflıyor. Bu karelerin pek çoğuna aşinayız. Picasso’nun sahilde bir kadına tuttuğu güneş şemsiyeli fotoğrafını ya da Matisse’nin uzun fırçasıyla resmine yaptığı müdaheleyi gösteren kareler klasikleşti.

Magnum Photos, bugüne kadar fotoğraf sanatına ve dünya tarihine 70 yıllık bir arşiv bıraktı. New York, Londra, Paris ve Tokyo’daki ofisleri ve 15 acentasıyla tüm dünyaya fotoğraf geçerek arşivini her gün güncelliyor. Büyük bir fotoğraf kütüphanesine sahip olan www.magnumphotos.com'da yaklaşık bir milyon kare var. Magnum Photos’un 70 yıllık hikayesine bugüne kadar 92 sanatçı katkıda bulundu. Bugünkü üye sayısı ise 49. Türkiye’den Ara Güler, 1953’de Henri Cartier Bresson ile tanışarak Paris Magnum Ajansı’na katıldı ve İsmet Inönü, Winston Churchill, Indira Gandi, John Berger, Bertrand Russel, Bill Brandt, Alfred Hitchcock, Ansel Adams, Imogen Cunningham, Salvador Dali, Picasso gibi birçok ünlü kişi ile röportajlar yaptı ve fotoğraflarını çekti. Bunları Magnum Photos aracılığıyla yayınladı. En ünlüsü fotoğrafçılara çok az poz veren Picasso röportajıydı.

Günümüzde ise Emin Özmen, Magnum Photos’un aday fotoğrafçıları arasında girmeyi başardı. Geçtiğimiz temmuz ayında adaylığa kabul edilen Özmen, ajanstan 2015’te mülteci kriziyle ilgili projesi için fon almıştı. Umarız Türkiye’den birçok foto-muhabiri Magnum’un üyesi olur. Fotoğrafla tarih yazan ajansa daha nice seneler… ozarslansevinc@gmail.com