21 Ocak 2016 Perşembe

Piyanist Filiz Ali: Müzisyenler, şanssız sanatçılardır

21 Ocak 2016
Piyanist ve müzik eleştirmeni Prof. Dr. Filiz Ali, her yıl yayın dünyasına bir kitap kazandırıyor. Ali, babasına ait elindeki tüm belgeleri geçen yıl yayınlayarak tamamlamıştı, bu yıl Müzisyen Portreleri'ni yazdı. Yıllarca akademisyenlik yapan Filiz Ali, hem kitabını anlattı, hem son tartışmaları değerlendirdi.
Filiz Ali, Topağacı'ndaki evinde. Fotoğraf: Üsame Arı, Zaman
‘Dünyadan ve Türkiye'den Müzisyen Portreleri'ni (Cem Yayınevi, 1995) yayımlamıştınız. Müzisyen Portreleri'nin (YKY) ondan farkı ne?
O kitabın baskısı yıllardır yoktu. Hem o yazılardan sonra ben kaç sene daha müzik eleştirilerine devam ettim. Yazılar arasından bir seçki hazırladım. Eski portrelere bazı ilaveler yapıldı. O kitap 20. yüzyıl kitabıydı. Dolayısıyla genç sanatçılara yer verememiştim. Bu kitapta Zeynep Gedizlioğlu gibi benim öğrencim olan genç bir besteci de var. Bir de eski portrelerin yeniden okunmasını istiyordum. Çünkü kültürel hayatımızın en önemli eksikliği, çok değerli insanlarımızın ölümünden kısa bir süre sonra unutulmaları, ihmal edilmeleri. Hayatları boyunca yeterince kayıt da yapmamışlarsa çok yazık oluyor onlara. Çok değerli kayıtlar da kayboldu. Müzisyenler diğer sanatçılardan şanssızdır.

Yazılarınızı okuyunca Türkiye'de müzik eleştirmenliğinin ne durumda olduğunu merak ettim?
Liberalizmle birlikte sanatta da tanıtım çok büyük önem kazandı. Eleştiri, tanıtıma döndü. Eleştiri nedir? Bir sanat eserini, bir konseri, ele aldığınız vakit, onun teknik, yorum ve stil inceliklerini yetkin ve uzman bir dilin okura anlaşılır bir şekilde anlatabilmesidir. Bu kolay bir iş değil. Hem üslubunuz okuru sıkmayacak, hem kullandığınız teknik jargon yabancı olmayacak. Aynı zamanda sanatçıyı da yönlendirecek, belki. Eleştiri derken olumsuz bir şeyden bahsetmiyorum. Eleştiri, incelemedir esasında. Sanatçıyı mikroskobun altına koyup incelemek. Bu tür yazılar, yayın organları tarafından istenmemeye başladı.

Neden istemediler?
Gazeteler, dergiler, daha ziyade tanıtım yazısı istediler. Mesela bir festival var. Pek çok sanatçı Türkiye'ye gelecek ve konser verecek. O sanatçılar hakkında yazıların önceden yazılmasını istediler. Tamam yazdık, sanatçıyı tanıttık, gayet güzel. Ama konser değerlendirmeleri gitgide azaldı.
Filiz Ali (sağda), 30 Kasım 1986'da AKM Konser Salonu'nda konser veren ve bu yıl 90. yaşını kutlayan Mikis Theodorakis ile kuliste.
Brahms, bir konserin orta yerinde salonu terk edince, “Niye çıkıyorsunuz, daha konser bitmedi ki” diyorlar. Ünlü bestecinin cevabı, “Benim için bitti.” oluyor. Sizin de salonu terk ettiğiniz oldu mu?
Çoook… Müzisyenlerin deformasyon dediğimiz kusurları oluyor, bende de var. Bir yerden sonra yorum, istediğiniz gibi değilse ya da yeterince yetkin değilse sıkılıyorsunuz. Arada bir oluyor böyle şeyler. Ama çıkmak doğru değil. Yorumcuya ayıp olur, haksızlık olur. Sahnede sanatını icra etmek için emek veren insana saygı göstermemiz lazım.

Son yıllarda ünlü klasik müzik sanatçıları geliyor Türkiye'ye. Andre Rieu, Farid Farjad gibi sanatçılar birkaç kez gelip konser verdiler, salonlar doldu. Bu konserlere ne diyorsunuz?
Her ikisi de klasik müziği popülerleştiren sanatçılar. Klasik müzik eskisi gibi konser salonuna tıkılıp kalmadı, dışarı taştı, taşması gerekiyordu. Çünkü 21. yüzyıl insanın sabrı yok. Her şey bir an önce olsun bitsin, eğlenelim, gözümüze güzel görünsün, etraf da hoş olsun derken açık hava konserleri düzenlenir oldu. Avrupa'da, Amerika'da o kadar çok açık hava konserleri yapılıyor ki. Benim bildiğim Amerika'da iki yer vardı yıllar önce. Hollywood'da ve Boston'da. Şimdi öyle değil, Berlin'de, Londra'da parkta binlerce kişi klasik müzik dinliyor. Klasik müziğin belirli bir kesime hitap ettiği önyargısı kırıldı.

Müzik ilgimiz ve bilgimiz Mozart ve Beethoven'ın ötesine neden gidemiyor peki?
Bir kere en çok onlar icra ediliyor. Her yerde duyabilirsiniz. Bizde de artık kullanılıyor. Mesela geçenlerde bir TV dizisinde fon müziği olarak Chopin çalıyorlardı. Şaşırdım. Kış Uykusu'nda baştan sona Schubert'in sonatından bir bölümü dinlersiniz. 19. yüzyılın sonuna kadar yaratılan eserler, insanlara çok daha yakın geliyor, hâlâ. Koskoca bir yirminci yüzyılın müziğini kabul etmedi büyük bir kesim. Çünkü o yüzyıl, sadece müzik açısından değil, insanlık açısından da büyük değişikliklere, felaketlere, korkunç olaylara sahne oldu. İki büyük dünya savaşı, katliamlar, ihtilaller, iç savaşlar bitmek bilmedi. Onun müziğinin  Mozart, Beethoven gibi yumuşacık olması mümkün değil.

Akademisyenlere söz söylemeye hakkımız yok

1128 akademisyenin imzaladığı ‘Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne edebiyat ve sanat camiasından çok destek geldi. Siz de imzacılar arasında mıydınız?
Ben hayatımda o kadar az imza attım ki… İmza atmamam desteklemediğim anlamına gelmiyor. Akademisyenlere söz söylemeye hiç hakkımız yok. Akademisyen olabilen kişiyi öpüp başımıza koymamız lazım. Üniversitelerde hoca kalmadı. Üniversiteye hoca lazım ki, bu çocuklara bir-iki bir şey öğretsin. Çocuklar üniversiteye zaten bomboş geliyor. Kendi tarihini, Osmanlı tarihini, dünya tarihini bilmiyor, coğrafya bilgisi yok. Bırak Mısır'ı İstanbul'da Taksim'i bilmeyen öğrencim vardı. AKM'yi hayatında hiç duymamış. Topkapı Sarayı'na hiç gitmemiş, Ayasofya nedir bilmiyor. Gelmiş 21 yaşına. Ama gündelik olayları takip ediyorlar, onlar da bir kulaktan girip bir kulaktan çıkıyor.

Yıllarca akademisyenlik yaptınız, bu bildiri ve sonrasında gelişen olaylar size ne hissettirdi?
Sadece akademisyenler değil, aklı fikri düşüncesi olan insanların içinde bulunduğumuz bu durumlara üzülmeleri ve barış istemelerinden daha doğal ne olabilir? Bu bildiriyi imzalayan akademisyenlerin, bir kere düşüncelerini seslendirme hakları var. Herhangi bir şekilde haklarında kovuşturma yapılması haksızca geliyor. Kınanabilir, eleştirebilirsin de ama suç olarak görmek hangi rejimde var.

Bildiri, ‘PKK'nın eylemlerine bir şey söylemiyor, tek taraflı' diye eleştirildi. Bu eleştiriler haklı mı?
PKK bir terör örgütüdür. Terör örgütü ile terör örgütünün karşısında devlet var. Devletin sorumluluğu vatandaşını korumaktır. Ölümlerin olmaması için gayret göstermesi gerekir. Eleştiri doğru ama bildirinin yayınlanması suç değil.

Babamın yazdığı mektupları yıllardır bekliyorum

Babanızın yayımlanmayan bir yazısı, mektubu kaldı mı?
Kalmadı. Ama babamın başkalarına yazdığı mektuplar ortada yok. Senelerdir bir yerlerden çıksın diye bekliyorum.
Filiz Ali, kitabını bana imzalarken, 19 Ocak 2016... Duvarda, ressam Nihat Acemi tarafından yapılan babası Sabahattin Ali portresi. Diğer resimler Eren Eyüboğlu ve Orhan Peker.
Sahaf festivallerinin, fuarların en çok sorulan iki yazarı var: Sabahattin Ali ve Oğuz Atay. Sizce hangi yönden günümüz insanını etkiliyorlar?
Oğuz Atay çok farklı bir yazar, Sabahattin Ali çok farklı. Ama ikisi de çok samimi ve hissiyatları yüksek. ‘Ah, aynen benim gibi düşünmüş' diyor okuyanlar. Oğuz Atay'ı şahsen hiç tanımadım, bilmiyorum. Ama babam söz konusu olduğunda şunu söyleyebilirim: Kimselere benzemeyen tipler vardır hayatta ama çok azdır sayıları, babam da öyleydi. Mozart da kimseye benzemiyordu.

Babanızın eşyalarının son durumu ne?
Artık bu kadar zaman geçti aradan, ailem istediği vakit vermemişler, borcu var diye. Satıp para mı kazanacaklar gömlekten! Bir yerde olduğunu da sanmıyorum, dağılmıştır. Artık peşini bıraktım bu işlerin. 2002'den bu yana mecliste Sabahattin Ali hakkında CHP milletvekilleri Kemal Anadol ve Mustafa Gazalcı tarafından verilen bütün soru önergeleri AKP tarafından reddedildi. Ümidim yok devletten artık. Vaktiyle Kırklareli Adliyesi'ndeki dosyaları istemiştik. Su bastı filan dediler. Ya su basıyor, ya da yangın çıkıyor, o dosyalar bulunmuyor. Ateş düştüğü yeri yakıyor. Kimin başına geldiyse böyle bir olay, o isyan ediyor sadece. Yanındaki etmiyor.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ 

 

5 Ocak 2016 Salı

‘Körüklü’den sanat çıktı

5 Ocak 2016
Körüklü fotoğraf makineleri 1850’lerde mi kaldı sanıyorsunuz? Hiç öyle değil. Sürekli bir üst modeli çıkan dijitallere inat, yüzyıl öncesinde kalan bu makineyle fotoğraf çekenler var. Türkiye’nin ilk sanat portalı www.lebriz.com’un kurucusu Kerim Suner, ilk sergisinde, tarihî hesap makinesi koleksiyonunu böyle fotoğrafladı.

Fotoğraf: Erkin Saygı


Teknoloji harikası dijital makineler varken, ‘çek paylaş’ dönemi zirve yapmışken, 1850’lerden kalma bir teknikle net olmayan fotoğraflar çekmenin ne âlemi var, değil mi? Âlemi de var, meraklısı da. Nostaljik olduğu kadar tehlikeli de olan ‘wet collodion’ (ıslak levha yöntemi) tekniğiyle fotoğraf çekenlerin sayısı Türkiye’de (dünyada atölyeleri düzenleniyor) yavaş yavaş artıyor. Daha Türkçesi: Körüklü fotoğraf makineleri geri döndü. Hem de epey bir zamandır. Karanlık oda kuranlar ve bu odayı kamyona yükleyip peşinde taşıyanlar, fotoğraflarını cam ya da metal levhalara basanlar, kimyasal kullanarak hayatını tehlikeye atanlar...

Türkiye’nin ilk sanat portalı www.lebriz.com’un kurucusu Kerim Suner, bir yıldır wet collodion çekimler yapıyor. Bilgisayar mühendisi olan Suner, 30’a yakın antika hesap makinesi koleksiyonunu bu yöntemle fotoğrafladı. Fenerbahçe'deki atölyesi kimya laboratuvarı gibi. Siyah eldivenini giyip solüsyonlarla, nitratlarla çalışıyor. Yarından itibaren bu kareler Nişantaşı Art22’de sergilenecek.

EL YAPIMI FOTOĞRAF, ORGANİK SERGİ

Fotoğraf Erkin Saygı

Fotoğraf Erkin Saygı

Fotoğraf Tuğrul Berge

Fotoğraf Tuğrul Berge
Suner, iyi bir fotoğraf ortaya çıkması için önce 40 dakikalık bir ön hazırlık yapıyor, sonra iki gün süren laboratuvar aşamasına geçiyor. ‘Çek paylaş’ dönemi yaşayan yeni nesil için anlaşılmaz bir durum gibi görünse de Suner, ‘Calculus 101’ adlı sergisini bir tür anma olarak niteliyor: “Bir bilgisayar mühendisi olarak her zaman uzmanlık alanımın geçmişinden etkilenmişimdir. Bu nedenle yıllar içinde eski bilgisayarlar ve mekanik hesap makinelerinden oluşan bir koleksiyon yapmaya çalıştım. Bu koleksiyonu fotoğraflamak için wet collodion, kendine özgü estetiği, üretilen her fotoğrafın tamamen el emeği ile ortaya çıkan benzersiz ve çoğaltılamayan bir obje olması, bir zamanlar en yaygın yöntem olarak kullanılmasına rağmen artık unutulmuş olması nedenleriyle en uygun teknik oldu. ‘Calculus’ serisiyle teknolojinin ve fotoğrafın tarihine bir yolculuk yaparak bu cihazları ve fotoğraf tekniklerini icat ederek günümüzün baş döndüren teknolojisine yol açanları anmaya çalışıyorum. 1851 yılında Frederick Scott Archer tarafından geliştirilen “Wet Collodion”, bir devrim yaratarak fotoğrafın yaygınlaşmasında büyük rol oynamanın yanı sıra günümüze kadar geliştirilen bütün tekniklerin de temelini oluşturdu.”


Antika hesap makinesi koleksiyonunu, 1850'lerdeki fotoğraf tekniğiyle çeken Suner, hem mühendisliğini hem de sanatçılığını ortaya koyuyor.
Kimya laboratuvarı gibi bir ortamda üretilen, el yapımı fotoğraf, -organik fotoğraf sergisi de diyebiliriz- sergisini izlemek zevkli ve heyecan verici. Suner, sergide atölyesinde kullandığı malzemeleri de sergiliyor. Wet collodion tekniğini ise ayrıntılarıyla bir el broşüründe anlatmış. Uzun soluklu bir proje olan “Calculus” serisinin ilk örneklerinin yer aldığı sergi 22 Ocak’a kadar açık kalacak.
Kerim Suner'in koleksiyonundan antika bir hesap makinesi. 

 Wet Collodion tekniğiyle çekilen antika hesap makinesinin fotoğrafı.
 Wet Collodion tekniğiyle çekilen antika hesap makinesinin fotoğrafı.

Kerim Suner, çarşamda günü açılacak Art212'deki sergisinde. Fotoğraf: Şule Tülin Üner

'Artık sanat piyasası verilerini açıklamıyoruz’
www.lebriz.com 15 yıl önce kurulduğunda ne yapmak istediği tam olarak anlaşılmamıştı. Kerim Suner, bugün de anlamayanlar olduğunu söylemekle beraber sitenin arşivinde 10 binin üzerinde sanatçıya ait yarım milyona yakın eserin fotoğraflarıyla yer aldığını söylüyor. Bu önemli bir rakam. Türkiye’nin sanat piyasası hakkında bilgi ve fikir sahibi olmak isteyenler için veri bankası demek. Kerim Suner’e 2015’te sanat piyasasının ne kadar büyüdüğünü ya da küçüldüğünü sorduk. Cevabı ilginçti: “Biz lebriz.com olarak bu bilgileri yayınlamıyoruz, ancak talep eden yayın kuruluşlarına veriyorduk. Ancak son zamanlarda önüne gelen kafasından birtakım rakamlar atıp “lebriz.com verilerine göre…” şeklinde bu atmasyon rakamları yayınlamaya başladı. Bu yüzden artık hiçbir açıklama yapmama kararı aldık. Meydanı serbest bıraktık, isteyen istediği rakamı yazıyor. Hatta bir gazetede yaklaşık iki hafta ara ile yayımlanan iki makalede birbirine taban tabana zıt veriler açıklandı.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ


1 Ocak 2016 Cuma

Cem Yılmaz’ın, oğlu korkmasın diye ters çevirdiği duvarındaki tablo *



Cem Yılmaz’ı herkes komedyen diye sever, filmlerini sever, esprilerine bayılır, ben kendisini resim koleksiyoneri olduğu için takip ediyor ve seviyorum. Resim sevgisi hoşuma gidiyor. Acaba kaç resmi ve koleksiyonunda hangi sanatçılar var diye merak ediyorum.

Yılmaz, arabalara verdiği paralarla gündeme geliyor ya, valla o paraların daha alasını bence resimlere yatırıyor. Gözümle görmüşlüğüm var, tam on beş sene önce bir galerinin kapısından girdi, yanındaki sanat danışmanı arkadaşıyla galeride devam etmekte olan Mehmet Güleryüz sergisinden iki resim aldı. Resimlere 7 bin 500’er dolardan 15 bin Dolar ödedi. O zaman için çok yüksek bir rakamdı. Dudağım uçuklamıştı. Aslında fiyatı duyunca kendisinin de biraz içi gitti, derin bir nefes aldı ama bir kere ‘tamam’ dediği için, sanat danışmanına güvendiği için ve elbette sanatçıya da ayıp olmasın diye almış bulundu. Meğer o zamanlar koleksiyonerliğinin ilk yıllarıymış.

O günden beri ne zaman bir Cem Yılmaz röportajı görsem koleksiyonerliğiyle ilgili bir şey anlatmış mı diye bakıyorum. Bu sefer ki röportajı çok ilgimi çekti. Üç ayda bir yayınlanan kültür, sanat, yaşam dergisi Artkolik’in 2015-2016 kış sayısında Sebla Tanık'a verdiği röportajdan öğrendiğime göre, artık Türk ressamlardan kopmuş, internet üzerinden dünyayı takip ediyor ve fazla pahalı işlere yönelmiyor. Sarp Kerem Yavuz, Hollywood minyatürleriyle tanıdığımız Murat Palta, Çağatay Odabaşı, Ray Caesar, Carole Feuerman, Chris Cookey’i yakından takip ediyor. Ray Caesar’ın, şu anda evinin duvarındaki bir tablosunu ise oğlu gelince ters çeviriyormuş. Cümleleri tam olarak şöyle:

“Gariplik ilgimi çekiyor. Ray Caesar diye bir adam var. Çizimleri Rönesans dönemini hatırlatsa da içeride bambaşka bir mevzu dönüyor. Doku ve kompozisyon eski görünümlü ancak yaptığı iş dijital yani çok yeni. Mesela bir eser aldım. Taner Ceylan’ın boksörüne benziyor ama çok daha rahatsız edici. Hafta sonları oğlum geldiğinde korkmasın diye tabloyu ters çeviriyorum. Çıplaklı ilgili değil, kanlı olduğu için…”

 Ceylan’ın o tablosunu hemen hatırlatayım; yüzü gözü kan içinde, ağzından kan fışkıran bir boksörü anlatan ‘Ruhani’ adlı tablo, 2009’da Londra’daki ünlü müzayede evi Sothebys’de 175 bin TL’ye satılmış ve sanatçı da yaşayan en pahalı Türk ressamı ilan edilmişti.

Yani şimdi kafama takılan iki mesele var. İnsan, oğlu görmesin diye sakladığı tabloya kendisi niye bakmak ister? Merak ettim sadece…

Bir de son cümlesindeki açıklaması size de tuhaf geliyor mu, yoksa ben de mi bir gariplik var. Tabloyu çıplak olduğu için değil de, kanlı olduğu için çeviriyormuş. Yani çıplak olduğu için çevirdiğini söylese hakkında ne düşüneceğimizi sandı acaba? Muhafazakar mı, tutucu mu? Ay bu da Twitter anketleri gibi oldu. Hadi gelsin cevaplar... :)

* Bu yazı 1 Ocak 2016'da Zaman Blog'da yayınlanmıştır.

RAY CAESAR VE TABLOLARINDAN....






30 Aralık 2015 Çarşamba

Minyatür sanatçısı Ülker Erke: ‘10 yıldır sergilerime gitmiyorum’

Ülker Erke, Çiftehavuzlar’daki evinden pek çıkmıyor. ‘10 yıldır hiçbir sergime gidemiyorum.’ diyen sanatçı vaktini çalışarak geçiriyor. Fotoğraf: Kürşat Bayhan, Zaman


30 Aralık 2015
Türkiye’de yaşayan birkaç önemli minyatür sanatçısı var. Cahide Keskiner ve Ülker Erke bu isimlerin başında geliyor. İkisi de artık 80’li yaşlarını sürüyor; evlerinden, atölyelerinden pek çıkmıyorlar. 9 Ekim’de Zeytinburnu Kültür Sanat Merkezi’nde öğrencileri ile ‘Kültürel Semboller’ sergisine katılan Keskiner, uzun bir aradan sonra talebelerini kırmayıp sergi yolunu tutmuştu. Geçtiğimiz cumartesi günü Küçükçekmece Belediyesi Cennet Kültür ve Sanat Merkezi’nde başlayan “Sufi Işığı’ sergisine, 20 özel Mevlana portresiyle katılan Ülker Erke ise açılışa bile gelemedi. Hatta 10 yıldır, hiçbir sergisine gitmediğini, gidemediğini söylüyor. En son 2004’te Yıldız Sarayı içindeki Çit Kasrı’nda gerçekleşen “Minyatürlerle Mevlivîhâneler” sergisine gidebilmiş. Ülker Erke, kış aylarını genellikle evinde, çalışma odasında geçiriyor. 1980 yılından beri ev işlerine yardım eden Kıymet Hanım’la oldukça mutlu mesutlar. Bazen doktor için, bazen de çocuklarıyla akşam yemeği için dışarı çıkıyor. Yazları ise Akçay’da babasından kalan yazlığında geçiriyor.
Tezhip ve minyatürü Ord. Prof. A. Süheyl Ünver’den öğrenen Erke, 60’tan fazla yıldır minyatürle iç içe. Bugüne kadar Karacaoğlan ve Nedim’in şiirlerini, masal ve efsaneleri, gemileri, kuşları, Anadolu folklorunu, Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki şifahaneleri, Atatürk evlerini, baba ocağı Edremit’i ve zeytinini seri halinde minyatürleştirdi. Ama kendisinin en önemli serisi Mevlevilik ve Hz. Mevlânâ üzerine yaptığı çalışmalar. Erke, sanat hayatının erken dönemlerinden bu yana Mevlânâ minyatürlerini araştırıyor. Sayılarını hatırlamasa da bugüne kadar pek çok Hz. Mevlânâ portresi çizdi.

MEVLANA'NIN GENÇLİK PORTRELERİ

Minyatürlerine kaynaklık eden en önemli eser ise 1957 yılında Türk Tarih Kurumu (TTK) tarafından yayımlanan Şahabettin Uzluk’un ‘Mevlevilikte Resim-Resimde Mevlanalar’ adlı kitap. Eserin, bugün baskısını bulmak zor. TTK’nın arşivinde bile sadece 2 adet görünüyor. Kitapta, Mevlânâ’nın sağlığında 20 portresini yapan Rumi nakkaş Aynüddevle’nin hikâyesinin yanı sıra Mısır’da, İran’da yapılmış Mevlânâ portreleri yer alıyor. Selçuklu Sultanı 2. Keyhüsrev’in kızı Gürcü Sultan tarafından Mevlânâ portreleri çizmek için görevlendirilen Aynüddevle’nin çizimleri daha sonra kayboluyor ve Erke’nin ifade ettiği gibi, sonraki yüzyıllarda ‘herkes kendi Mevlânâ’sını çiziyor. Kimi çekik gözlü, kimi elinde yelpazesiyle, kimi saçı sakalı karışmış halde…

Ülker Erke, bizim çok aşina olduğumuz ‘kırmızı ve tombul yanaklı’ Mevlânâ portrelerini doğru bulmadığını daha önce ifade etmişti. Sufi Işığı sergisinde, hem bilgi ve belgeler ışığında kendisinin tasavvur ettiği, hem de söz konusu eserden hareketle çizdiği 20 portre yer alıyor. Yirmi, Aynüddevle’ye ithafen belirlediği bir sayı. Aslında bu eserler, yıllar içinde peyderpey sergilendi. Erke, 20’den fazla kişisel sergi açtı. 60’ın üzerinde karma sergiye katıldı. Sufi Işığı için seçtiği portreleri yine görmekte fayda var çünkü kafamızdaki Mevlânâ portresi hâlâ aynı. Oysa sergide farklı çizimlerle karşılaşacaksınız, özellikle genç Mevlânâ’yı ve sanatçının Hollandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü görmek şaşırtıcı olabilir.

Sergide, Erke’nin genç Mevlana portreleri (üstteki dört kare) ile Holllandalı ünlü ressam Rembrandt’ın Mevlana resminden esinlendiği minyatürü de yer alıyor (alttaki iki kare).
'SERİYİ BOZMAMAK İÇİN SATMADIM'
Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor. ‘Peki neden satmadınız?’ diye soruyoruz. “Serileri bozmak istemedim, arşiv değeri taşıyor. Bakın, gençler hâlâ onu tanımıyor. Birini satarsam hepsini birden sergilemek mümkün olmayacak. Doğrusu, seri halinde satın almak isteyen de olmadı.” diyor.

Sergideki ilginç Mevlana portrelerinden biri daha.









26 Ocak 2016’da sona erecek Sufi Işığı, Hz. Mevlânâ’nın doğum yeri olan Belh’ten çıkıp Konya’da son bulan yaşamını analtmayı hedefliyor. Sergide Erke’nin eserlerinden başka koleksiyonlardan toplanan tekke objeleri, tekke objeleri, görsel ve yazılı belgeler de yer alıyor. Mevlânâ Türbesi’nin ilk hali olduğu rivayet edilen bir fotoğraf bunlar arasında. 18. yüzyıla tarihlenen fotoğraf, ressam Şahin Paksoy koleksiyonundan alınmış (altta). 

Mevlana Türbesi


Ülker Erke, hiçbir eserini bugüne kadar satmamış, hepsini evinde saklıyor. Zaman zaman sergi için istediklerinde, muntazam bir istifle dizdiği arşiv odasından çıkarıyor.
Ülker hanım ile evinde selfie.




25 Aralık 2015 Cuma

‘Kültür merkezinden vazgeçtim, kitabını yazdım'

25 Aralık 2015
Pera Müzesi, 10. yılını kutluyor. Müzenin kurucusu İnan Kıraç, önceki akşam düzenlediği toplantıda 35 yıllık birikimini paylaştı. Suna-İnan Kıraç Vakfı'nın, sanata ve eğitime yılda 50 milyon TL ayırdığını söyledi. Daha da önemlisi, on yıldır uğraştığı ve MS hastası eşine adadığı Tepebaşı'ndaki TRT binasının yerine yapılması planlanan Suna Kıraç Kültür Merkezi'nden bürokrasi yüzünden nasıl vazgeçtiğini anlattı.
Soldan sağa: İnan Kıraç, İpek Kıraç, Özalp Birol... İnan Kıraç, bir hafta içinde yayınlanacak olan ‘Suna Kıraç Kültür Merkezi'nin Yapılamama Öyküsü'nde yaşadıklarını ve bürokrasi mücadelesini belgeleriyle anlatıyor.
Haziran 2005'te açılan Tepebaşı'ndaki Pera Müzesi 10. yılını kutluyor. Müzede bugüne kadar 70'ten fazla sergi açıldı. Henri Cartier-Bresson, Rembrandt, Niko Pirosmani, Josef Koudelka, Joan Miró, Akira Kurosawa, Marc Chagall, Pablo Picasso, Frida Kahlo, Goya gibi sanatçıların eserleri Türkiye'ye getirildi. On yılda müzeyi 1 milyon 200 bin kişi ziyaret etti. En çok gezilen sergi ise Müze Müdürü Özalp Birol'un verdiği bilgiye göre 23 Aralık 2010'da açılan Frida Kahlo ve Diego Rivera sergisi. Bu başarının arkasında 10 yıldan daha fazla bir birikim var. Suna-İnan Kıraç Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı, müzenin kurucusu İnan Kıraç, önceki akşam müzede düzenlediği toplantıda kültür-sanat gazetecilerine 35 yıllık serüvenini anlattı.

İnan Kıraç, vakfın eğitime ve sanata yılda 50 milyon TL ayırdığını söylüyor. Bu paranın yüzde 35 eğitime, yüzde 15'i başta Pera Müzesi olmak üzere Antalya'daki müze ve kültür merkezine gidiyor. Yirmi yılda 114 bin gence eğitim imkânı sağlayan Kıraç, müzeden para kazanmak şöyle dursun, “Müzeye -aldığımız eserler hariç- 30 milyon TL harcamışız. Bunu 1 milyon 200 bine bölerseniz, demek oluyor ki ziyaretçilerin cebine 20 TL daha koymuşuz.” diyor. Kıraç, toplantıda, ‘Burada başarısız oldum' dediği bir konuyu anlattı. MS hastası eşine adadığı ve on yıldır uğraştığı Suna Kıraç Kültür Merkezi'nden artık vazgeçmiş ama kitabını yazmış. “Suna Kıraç Kültür Merkezi'nin Yapılamama Öyküsü” adlı kitap, bir hafta içinde yayınlanacak fakat satışa çıkmayacak. Kıraç, “Büyük mücadele verdim, on senede pes ettim. Frank Gehry, bizim projeyle aynı dönemde Paris'te Louis Vuitton Müzesi'ni yapmaya başladı ve tamamladı. Aramızdaki fark şu: Paris belediyesi, şehirdeki en güzel parkı Louis Vuitton'a 30 yıllığına parasız verdi ve o eser ortaya çıktı. Bendeniz başarısız oldum. Sebeplerini de hazırladığım kitapçıkta anlattım.” diyor.

Projesini Amerikalı mimar Frank Gehry'nin çizdiği kültür merkezi TRT binasının yerine yapılacaktı. Fakat TRT-İstanbul Büyükşehir Belediyesi-dönemin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve müze arasında birlik kurulamadı. Kıraç, kitapta, yaşadıklarını belgeleriyle anlatmış. Kızı İpek Kıraç, “Babamın kaç kere eve güleç bir yüzle ‘Bu kez oluyor galiba' diyerek girdiğini hatırlıyorum. Ama artık içimiz soğudu.” diyor. 


O dönemin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan’ın kültür sanat politikası hep eleştirildi. Gezi Parkı olaylarını yatıştırmak için AKM’yi opera binası yapacaklarını söylediğinde çok geç kalmıştı. Pera Müzesi Müdürü Özalp Birol’un ifadesiyle yine bir fırsatı kaçırdı. Eğer, Suna Kıraç Kültür Merkezi’nin gerçekleştirilmesini sağlasaydı, eleştirilere cevap olarak “Suna Kıraç Kültür Merkezi bizim dönemimizde yapıldı” diyebilecekti. Projenin mimarı Gehry, İspanya’nın sanayi şehri Bilbao’nun kaderini değiştiren mimar olarak biliniyor. Şehre yaptığı ünlü Guggenheim Müzesi, Bilbao’yu tüm dünyaya tanıtmıştı. Neden İstanbul’un ayağına gelen böyle bir fırsatı tepmiş olalım ki…  

İNAN KIRAÇ'IN CEBİNDE TAŞIDIĞI RESİM



Suna-İnan Kıraç, ‘Oryantalist Resim', ‘Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri' ve ‘Kütahya Çini ve Seramikleri' koleksiyonlarını 2006'da Pera Müzesi, Suna ve İnan Kıraç Vakfı'na devrederek tüm eserleri halka mal ettiler. İnan Kıraç, en sevdiği resimleri görmek için bile müzeye gidiyor. Bir tanesini de cebinde taşıyor. Fausto Zonaro'nun Göksu Sefası isimli tablosunu cep telefonunun kabına bastırmış. Zonaro, başına tozpembe renkli şalını dolayıp Göksu deresine gezintiye çıkan, hüzünlü ama aynı zamanda sevinçle bakan bu genç kız tablosunu 1910'da yapmış.

‘ORYANTALİST RESİM' KOLEKSİYONUNA SOTHEBY'S'İN BİÇTİĞİ DEĞER

300'den fazla oryantalist tabloyu vakfa devreden İnan Kıraç, İngiltere'nin ünlü müzayede evi Sotheby's'in yetkilileriyle aralarında geçen diyaloğu şöyle anlatıyor: “İki sene Sotheby's'in hem Avrupa, hem Amerika başkanı Türkiye'ye gelmişti. Müzeyi gezerken oryantalist resimlerin değerini sordum. Dediler ki: ‘Eğer biz şimdi alırsak 80 milyon dolar, ama müzayedeyi beklerseniz 100 milyon doları geçer.' 30 resim için bu değer biçildi. Akabinde fiyatların neden bu kadar yükseldiğini konuştuk. Son dört senede Araplar Ortadoğu'da 30 müze açmış. Ve çoğu oryantalist resim aldığı için fiyatlar bu denli yükselmiş.”

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ

İnan Kıraç, Pera Müzesi kafesinde kültür-sanat gazetecilerini ağırladı. Kendisi, tanıdığım eN beyefendi sanatseverlerden biri.

18 Aralık 2015 Cuma

Bosnalı Kız İstanbul'da

19 Aralık 2015
20 yıl önce, Avrupa'nın göbeğinde yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. Bosna Savaşı'nda lise öğrencisi olan Šejla Kamerić'in, video, fotoğraf, yerleştirme ve heykel sergisi “Bim Bam Bom Çarpınca Kalp”, sanatçının savaşa dair çarpıcı deneyimlerine ve anılarına dayanıyor.

“Dişsiz?.. Bıyıklı?.. Leş Gibi Kokuyo?..” Üç şıklı bu soruya cevap arayan kişi, Hollandalı bir asker. Ucube gibi tarif edilen acaba kim olabilir? Bosna Savaşı'nda (1992-1995), Birleşmiş Milletler Koruma Gücü'nün görevlendirdiği asker, Srebrenitsa'daki kışlanın duvarına bu üç soruyu yazıyor, hemen arkasından da cevaplıyor: “Bosnalı Kız!”. Oysa oraya, BM tarafından zulüm altındaki halkı korumak için gönderilmişti. Evet, kızların hali bir savaş gerçeğiydi. Fakat daha gerçek olan bu metnin yüzünüze çarpması. Tıpkı duvara toslar gibi. Soğuk bir duşa maruz kalır gibi. Tecavüze uğrayanları, çoluk çocuk, kadın-erkek demeden öldürülüp toplu mezarlara gömülenleri, keskin nişancılara hedef olanları daha söylemedik bile. 1995'in Temmuz'unda Srebrenitsa'da çoğu erkek ve oğlan çocuğu olmak üzere 8 binden fazla kişi öldürülmüştü.

Savaş sırasında lise öğrencisi olan Bosnalı sanatçı Šejla Kameric, kendi portresi üzerine yerleştirdiği orijinal grafitinden oluşan ‘Bosnalı Kız' eseri, sanatçının en bilinen çalışmalarından biri. Eser, 2003'te Saraybosna sokaklarında, 2007'de Berlin'de, bu yıl içinde Srebrenitsa'da sergilendi. 28 Şubat 2016'ya kadar ise sanatçının diğer işleriyle birlikte Beyoğlu'ndaki Arter'de görülebilecek.

90'lı yılların sonundan itibaren kamusal alanlar için eser üreten Kameri'in, savaşa dair anlatacakları çok, deneyimleri çarpıcı. Arter'in dört katına yayılan küratörlüğünü Başak Doğa Temür'ün yaptğı sergi, bilgi, belge ve acıyı tercüme etmeye çalışan işlerle dolu. Özellikle üç çalışmayı izlemeli: ‘Bir şeyden her şeyi öğren', ‘Kırmızısız Geçen 1395 Gün' ve Geriye Kalanlar…

SABUNLAŞAN CESETLER


Kameric, Londra'da gerçekleştirilen “Adli Tıp: Suçun Anatomisi” (2015) isimli sergi için ürettiği “Ab uno disce omnes” (Bir şeyden her şeyi öğren) videosunu iki senede hazırlıyor. Morglara, DNA laboratuvarlarına, toplu mezarlıklara, infaz bölgelerine gidiyor. Uluslararası Kayıplar Komisyonu ile işbirliği yapıyor. 88 saat kayıt ve 32 bin görüntüden sonra oluşturulan videoda, savaştan fotoğraflar, haberler, hukuki ve askeri belgeler, adli tıp raporları, tanıklıklar, kayıpların listeleri var. Sanatçının Tuzla ve Sejkovaca'daki morglarda çektiği görüntüler kan dondurucu. Kimlik tespiti için bekleyen, yerlere serilmiş yüzlerce insan kalıntısı… Peki bu cesetler nasıl bu halde kalabilmiş? 434 insanın gömüldüğü Tomasica'da toplu mezardan çıkarılan bedenler, toprağın yapısı nedeniyle sabunlaşıyor, yani derileri ve dokuları tamamen yok olmuyor. Tecavüz kampına götürülen Kalinovikli kız kardeşler, 13 yaşında öldürülen çocuk ve Focalı Sırp'tan gelen isimsiz mektup da videodaki hikâyeler arasında. Mektup şöyle başlıyor: “Bay Masovi size bu mektubu 1992 yılında 80 Müslüman'ın Foa'daki KP Dom'dan (merkez hapishane) alınıp Piljak yakınlarındaki bir çukura atıldığını bildirmek için yazıyorum.”
     Bu çalışmanın bir de web ayağı var. Herkesin kendi belgelerini yükleyebildiği, http://abunodisceomnes.wellcomecollection.org adlı site, hükümetlerin ellerindeki belgeleri yayınlamaları için bir baskı oluşturmuş ve toplu mezarların yerleri ile kayıp listelerinin yayınlanmasını sağlamış. Kameric'e göre savaşın üç tarafı (Sıplar, Boşnaklar, Hırvatlar) hâlâ hikâyeyi kendi bakış açısına göre anlatıyor. Kamerić, tarafsız ve bağımsız bir video yapmaya çalışıyor. 

KESKİN NİŞANCI YOLU

Başrolünde Maribel Verdu'nun oynadığı, “Kırmızısız Geçen 1395 Gün”, bir saat sürüyor. Saraybosna, savaş sırasında 1.395 gün kuşatma altında kaldı. Ve bu süre boyunca yüksek binalara ve çevredeki yamaçlara konuşlanan keskin nişancılar, çocuklar dahil 10 bin kişiyi öldürdü. Verdu filmde, Keskin Nişancı Yolu olarak bilinen rotada yürüyor. Sokaklarda nişancılardan kaçarak karşıdan karşıya geçmeye çalışan ama bu deneyimi gerçek hayatta yaşamamış tek kişi o. Diğer yaşlı teyzeler ve amcalar, o anın canlı tanıkları. Kameric'in babası da o yolda öldürülenlerden biri. 2011'de çekilen filmde, Saraybosna Filarmoni Orkestrası da yer alıyor. Çünkü onlar da keskin nişancılara rağmen Saraybosna Milli Kütüphanesi'nde konser vermeyi başarmış ve dünyanın gözünü Bosna'ya çevirmişlerdi.

Geriye Kalanlar (Remains), 2006.
     Sanatçının 2006'da yaptığı yerleştirmesi Geriye Kalanlar'a (Remains) ise savaşta tecavüze uğradıktan sonra kendini asan Ferida Osmanovic'in fotoğrafı kaynaklık ediyor. Bir ağaç dalında canına kıyan kırmızı hırkalı, beyaz etekli Ferida…
     Rüya Evi, Haziran Her Yerde Haziran, 30 Sene Sonra, Uyursam İkiye Katlanacak, Savaş Başladığında Havuz Başında Takılıyorduk, Burada, Amerikan Rüyası, Care 1, 2 & 3, Kırılgan Ümit Hissi, Temel İhtiyaçlar, Kayıp, Gündüzdüşleri, Kameric'in savaşa odaklandığı diğer işleri... Çok uzak değil 20 yıl önce, yanı başımızda yaşanan soykırımı unutmamak ve hatırlatmak zorundayız. ‘Bosnalı Kız' bunun için İstanbul'da. (www.arter.org.tr)

BABA EVİNDEN GERİYE KALAN...



Bu iki küçük kızın fotoğrafı, sanatçının 2007'de yaptığı What Do I Know (Ben Ne Anlarım Ki) dört kanallı bir video yerleştirmesinden. Eser, sanatçının yazdığı “Ben Aşktan Ne Anlarım Ki” başlıklı kısa bir hikâyeye dayanıyor. Filmin esin kaynağı ve çekim yeri, sanatçının baba evi. Prömiyerini 2007'de Venedik Film Festivali'nde yapan film, 2008'de de Adana Altın Koza Film Festivali'nde en iyi kurmaca film ödülü almıştı.

Dream House (Rüya Evi), 2002. Saraybosna yakınlarındaki Rakovica kampındaki bir mülteci evini anlatıyor. 






If I Sleep It Will Be Double (Uyursam İkiye Katlanacak), 2009. Dört kişinin tuttuğu savaş günlüklerinden alınan notlar, ipek nevresimlere işlenmiş.

Care 1, 2 & 3, 2015. Bu yerleştirme Šejla Kamerić’in ailesine 1992-1995 arasındaki Bosna Savaşı’nda insani yardım olarak gönderilen kolilerin yeniden üretiminden oluşuyor.
June Is June Everywhere (Haziran Her Yerde Haziran), 2013. Kırmızı ışık yansıtılan siyah-beyaz fotoğraflar sanatçı tarafından basılmış. Sanatçının tekrar tekrar bastığı bu kare, kendi yatak odasının dış cephesinde, her akşam başını koyduğu yere denk gelen duvarın üzerindeki mermi izlerini gösteriyor.



Kırmızı Halı, 2011. Sejla Kameric, ikinci el giysilerden oluşan bu halıyı Bosna Halısını Koruma Derneği’ndeki kadınlarla birlikte üretmiş.



Nigel Sen Git (Nigel U Go), 2010. Beyaz dantel örtüler üzerinde erkek isimlerinin siyah boyayla yapılmış grafitileri.
Savaş Başladığında Havuz Başında Takılıyorduk.
30 Sene Sonra, 2006. Bosna Savaşı sırasında Sejla Kameric'in annesi, altın yüzüklerini ailesinin hayatta kalabilmesi için yiyecek içecek karşılığında satmak zorunda kaldı. Anneannnesi aynı şeyi İkinci Dünya Savaşı'nda yapmıştı. Sanatçı da Bosna Savaşı bittikten sonra altın yüzükler satın almaya başladı. Bu fotoğraf sanatçının 30 yaşındaki portresi. 

Kamerci'in İstanbul sergisi için yaptığı BFF, 2015. BFF kıasltması İngilizcedeki Best Friends Forever ifadesinin baş harflerinden oluşuyor ve En İyi Arkadaşım anlamında kullanılıyor. Ayının gövdesi ikinci el kürk ve deri paltolar, şapkalar ve etollerle kaplı; içi ise kullanılmış giysiler ve plastik şişelerle doldurulmuş.

HABERİN SAYFAMIZDAKİ GÖRÜNÜMÜ